YENİ YAZAR VE ASRÎ ULEMÂNIN İŞGÜZARLIĞI - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

02-04-2022

YENİ YAZAR VE ASRÎ ULEMÂNIN İŞGÜZARLIĞI

Tatbikat, o gün bu gün hep mezkûr esaslara göre olmuştur. Yani Halife’ler ve devlet reisleri, önemli meselelerde şûrâ’yı, meşvereti esas almışlar, fakat şûrâ’nın kararlarının kendilerini bağlamadıklarını bilmişler ve kararlarını ekseriyet ve ağlebiyete göre vermenin yanında, bazen de akalliyete göre veya bir ferdin fikrine göre veyahut da doğrudan doğruya kendi görüşlerine göre vermişlerdir. Nasslar bunu ve bu neticeleri ifade etmekte, ulemâ ve Halife’ler böyle anlamakta, tatbikat ve icraat da bunu göstermektedir. "İtibar ekseriyette değildir!" kaidesi bunun bir ifadesidir.

 

Yeni Asır Ulemâsı

Bu mesele, yani şûrâ meselesi hep böyle gelirken; Bir Muhammed Abduh, bir Reşid Rıza ve benzerleri çıkıyor ve diyorlar ki, şûrâ’nın kararı devlet reisini bağlar. Gayeleri ise, İslâmiyet’i ve İslâm’ın idare şeklini müsteşriklerin tenkid ve hücumuna karşı korumaktır. Bunların bu işgüzarlığı Muhammed Ebu Zehra’yı, Zekeriyya El-Berri’yi, Mahmud Eş-Şeltut’u ve Abdülkadir El-Udeh gibi zevatı etkiliyor ve onları da şûrâ’nın kararı emiri bağlar mecrasına götürüyor.

 

Delilleri

Muhammed Abduh diyor ki:

"Halife mâsum değildir, vahye mazhar da değildir. Kitab ve Sünnet’i kendilerine göre tefsir edemezler; kendilerine böyle bir yetki verilmemiştir. Ve böyle bir imtiyaza sahip de değillerdir. Halife ile diğer ulemâ arasında bir fark da yoktur. Tefazul ancak aklın berraklığı, karar verme de isabetin kesretidir. Sonra Halife’ye itaat, Kitab ve Sünnet’e bağlı kaldığı müddetçedir. Hakkın sahibi ümmettir. Halife’de inhiraf görüldüğünde ümmet onu değiştirir."

Reşid Rıza’nın delillerine gelince:

"... Onlarla istişare et!" mealindeki cümlenin tefsirinde der ki:

"Ya Muhammed, sen müşavereye devam et ve Uhud Savaşı’ndan önce nasıl ekseriyetin re'yiyle amel ettinse bundan böyle de öyle amel et. O re'ylerinde hata etmiş olsalar da yine öyle amel et! Zira mühim olan onları istişare mevzuunda yetiştirmek ve olgunlaştırmaktır. Ve maksat, onların ekseriyetinin re'yiyle amel etmektir. Yoksa tek kişiden ibaret devlet reisinin re'yiyle değil velev ki, isabetli olsun!.. Zira cumhûr, hatada fertten daha uzaktır. Yani daha az hata eder. Binaenaleyh, ümmetin işlerini cümhûra değil, ferde havale etmede tehlike daha büyük ve daha şiddetlidir." (Tefsir-i Menâr)

 

Yanıldıkları Noktalar

Şunu çok iyi bilmek lazımdır ki, İslâm, İslâm’dır, Allah kanunudur. Kaynağını O’nun sonsuz ilminden ve şaşmaz kudretinden alır. Binaenaleyh, müdafaasını da maslahatını da beraberinde getirmiştir. Bizim onu, kendi kafamıza göre müsteşriklere karşı müdafaaya veya maslahat tayin etmeye ihtiyacı yoktur. Üstelik, "Kaş yapıyorum derken göz çıkarma" tehlikesine düşebiliriz; onun hikmetine ve onun maslahatına gölge düşürebiliriz ve onu müdafaa edeyim derken onu daha da çıkmaza sokabiliriz.

Asıl mesele şu:

İslâm’ın özünde ve yapısında hüküm nedir? "Şûrâ’nın kararı emiri bağlar veya bağlamaz" şıklarından hangisi vardır ve variddir? İşte bunu tesbit etmek gerekir. Ölçü budur; dolayısıyla müdafaayı ona göre yapmak ve maslahatı o yönde ve o yolda aramak lazımdır. Yoksa müsteşriklerin tenkidi ve bunun üzerine ne Muhammed Abduhlar’ın müdafaası ve ne de bizimkilerin ileri sürdükleri maslahatlardır.

Fakat; nasslar ve Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in ve onu takib eden hulefâ ve ulemânın tatbik ve tesbitleri şunu göstermiştir ki, şûrâ’nın kararı emiri bağlamaz. Dolayısıyla emir, önemi haiz meseleleri şûrâ’nın gündemine getirmelidir ve fakat kararı yine kendisi vermede serbesttir.

 

Aklî Deliller

Şûrâ’nın kararının emiri bağlamadığı ve bağlamayacağı hususu, bir çok aklî delillerle de sabittir. Şöyle ki:

1- Halife’de aslolan müctehid olmaktır. Şöyle farz edelim ve diyelim ki, Halife de müctehid, şûrâ’nın fertleri de birer müctehiddir. Bir meselede ictihadlar ihtilaf etti. Her müctehid, kendi ictihadiyle amel etmede mükellef olduğuna göre o meselede söz ve karar kimindir? Ekseriyetin değildir; Emir’indir! Esasen Usûl-i Fıkıh’da beyan edildiğine göre ekseriyet hakkın ve isabetin ölçüsü değildir. Kur’ân şöyle der:

وَاِنْ تُطِعْ اَكْثَرَ مَنْ فِي الْاَرْضِ يُضِلُّوكَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ 

"Ve eğer yeryüzündekilerin ekseriyetine itaat edersen, onlar seni sapıtırlar..." (En’am, 116) mealindeki kavl-i ilâhî de buna bir işaret olsa gerek. Burada şunu da hatırlatmak lazımdır ki, şûrâ’nın faydası; ictihad veya görüşler arasında hangilerinin Kur’ân ve Sünnet’e daha yakın olduğunun ortaya çıkmasını sağlamak ve dolayısıyla Emir’in daha isabetle karar vermesine yardımcı olmaktır.

Emir müctehid değilse:

Emir müctehid olmadığı gibi şûrâ üyeleri de müctehid değildir. O zaman da netice yine değişmez. Hakka isabet yönünden de, tercih yönünden de değişmez.

 

Şûrâ ve Demokrasi

Demokraside muhatab fert değil, heyettir, mes‘uliyet heyete racidir. İslâm’da ise, mes‘ul ve muhatab ferddir. Şöyle ki, demokrasilerde selahiyet de mes‘uliyet de heyet fertleri arasında paylaşılır. İslâm’da ise paylaşma yoktur; gerek selahiyet yönünden olsun, gerek mes‘uliyet yönünden olsun tek bir mercii vardır; O da Emir’dir, devlet reisidir. İşte; selahiyet de ve sorumluluk da Emir’in elinde toplanır. Bu noktalardan hareketle demokratik sistem ne yapar? Devlet idaresine idare heyetini seçer, selahiyeti de mes‘uliyeti de o heyete yükler. Meseleler müzakere edilir, neticede karar ekseriyete göre oluşur, yani kendiliğinden oluşur, başka birisinin karar vermesine gerek yoktur. Ve oluşan bu karar, reisi otomatik olarak bağlar; Ve, reis bu kararı uygulama zorundadır.

İslâm idare sistemine gelince:

Bu sistem, İslâm devlet reisine der ki, "Ben seni tanırım, devletin girdisi de çıktısı da senden sorulur; bir piramit tepesi gibi seni işin başına getirdim; devletten ve devlet yönetiminden sen mes‘ulsün; hem dünyada hem de ahirette! Mes‘uliyetin tam olduğu gibi, sana verilen selahiyet de tamdır. Şeriat’ın çerçevesi içinde kalmak kaydiyle yetkin tamdır. Meseleleri şûrâ’nın gündemine getirir, enine ve boyuna müzakeresini yaptırır, onların da fikirlerinden istifade eder ve neticede kararı sen verirsin! Bazen de önemli ve faydalı gördüğün takdirde kararı şûrâ’ya götürmeden de karar verebilirsin!.."

 

Muavinler, Kumandanlar ve Memurlar

Emir, devlet gibi bir müesseseyi yönetmede elbelbette yardımcılara ihtiyaç hissedecektir. Muavinlerini de kumandanlarını da ve memurlarını da kendi tayin edecektir. Zira onların mes‘uliyeti de kendisine racidir, hepsinden kendisi mes‘uldür. O halde onları, hususiyle üst kademeyi tesbit ve tayinde ilgililerle istişaresini yapar, fikirlerini alır ve fakat tayinlerini kendisi yapar. Çünkü devlet gemisini yürütecek kaptan kendisidir, gemi battığı takdirde kendisi de boğulur, yolcular da. Geminin batmasına maiyetindeki yardımcılardan birinin ihmali veya kötü niyeti sebep olabilir. Bu itibarla da maiyetini seçmede ve onların işlerini teftiş ve kontrol etmede son derece dikkatli olacaktır. Neden? Çünkü, millet gemisinin anahtarı ve emaneti kendisine verilmiştir.

Demek oluyor ki, gerek karar vermede ve gerekse o kararları icra etmede kendisine yar ve yardımcı olacak personeli seçmede son söz elbette kendisinin olacaktır ve olmalıdır. Hikmet de bunu gerektirmekte maslahat da! Yoksa ne işler normal yürür ne de alınan kararlar yerini bulur!..

 

Ümmetin Maslahat Gerekçesi

Ümmetin salâh ve maslahatı, şûrâ’nın kararının illa da Emir’i bağlamasındandır, dememiz her zaman mümkün değildir. Daha açık bir ifade ile, maslahat, şûrâ’nın kararının Emir’i bağlamasında değil, verilen kararın isabetli ve hak olmasında veya hakka en yakın bulunmasındadır. Bu da olabilir ki, şûrâ’nın tercihinde değil de Emir’in tercihindedir. Hatta Emir’in tercihinde olması daha muhtemeldir. Çünkü mes‘ul odur. Hem dünyevî sorumluluk, hem uhrevî sorumluluk kendisine yönelik olduğu için gerek tercihinde ve gerekse tatbikinde daha ciddî ve daha nettir.

Nitekim: Bir vakitler, yani meşrutiyet devrinde ve Sultan Abdülhamid’in idaresi sırasında meclis-i mebusan o hale geldi ki, her kafadan bir ses geliyordu. İhtilaflar ve ihtilatlar birbirini takib ediyordu. İmparatorluğun durumu da kritikti. Sultan Abdülhamid ne yaptı? Baktı gördü ki; Bunların kârından çok zararları vardır. Bunları dağıttı. Ve isabetli bir iş yapmış oldu; yoksa işler daha da çıkmaza girecekti!..

Benim müşahedelerim de o yöndedir. Eğer her kararı şûrâ’dan geçirmiş olsaydık, ne teşkilat kendisini tanıtmıştı, ne de arpa boyu bir ilerleme kaydetmiş olacaktık. Çünkü, idarede de şûrâ’da da cesaret lazım, fedakârlık lazım!

Öyle kritik anlar olur ki, bütün şartlar aleyhinize olur; basın aleyhinize, zinde kuvvetler aleyhinizde olur... Malınız da canınız da tehlikeye düşer. Mala haris, canından korkanlar gizlenecek delik ararlar. Böyle bir şûrâ’dan, mal ve can tehlikesi ihtiva eden kararları geçirmeniz nasıl mümkün olur? Ümmetin maslahatını nasıl temin edersiniz?!.

İşte böyle bir dönemlerde baktınız ve gördünüz ki, memleket uçuruma gidiyor, şûrâ’dan kararlar çıkmıyor! İşte o zaman ne yapacaksınız? Ya Sultan Hamid’in yaptığı gibi meclisi dağıtacaksınız ya da sormadan kararları vereceksiniz. İşte hikmet ve maslahat bu yönde ve bu yoldadır. Ve işte bunun için İslâm, hususiyle böyle anlarda yetkiyi devlet reisine vermiştir.

Hatta bazı batı ülkelerinde parlamentonun kararları devlet reisini bağlamadığı bilinen bir gerçektir. Fransa’da Dekol zamanında ve Birleşik Amerika’da Reagan zamanında meclisin ve kongrenin aldığı kararların devlet reislerini bağlamadıkları müşahede edilmektedir.

 

Suâl

Bahsettiğiniz o zayıf karakter ya devlet reisinde kendini gösterirse netice aynı olmaz mı? Yani ne kararlar alınır ne de icraat yapılır?!. Değişen ne?!. Değişen çok şey var! Emir bir çırpıda şûrâ’yı lağvedemez ama, şûrâ Emir’i mahkeme etmek suretiyle azledebilir. Yani korkaklık ve uyuşukluk Emir’de görülürse veya mal hırsı kendisine hâkim olursa Emir uyarılır, aklını başına almazsa onu hizaya getirmek veya alaşağı etmek daha kolaydır.

 

Ve Netice

Meseleye hangi zaviyeden bakarsanız bakınız, iki şeyden biri bir dereceye kadar diğerinden hafif ise de ikisi de çok çetindir, sakıncalar her ikisinde de vardır, yok değildir!.. Fakat her şeyi hikmet olan bu Din-i Mübîn-i Ahmediyye ne yapmış? Sakınca yönünden ehven ve ehaffini tercih etmiş, "Şûrâ’nın kararı Emir’i bağlamaz" demiştir.

Ayetullah Humeyni’nin tatbikatı da o yolda ve o yönde olmuştur. Şöyle ki, talebelerinden hususiyle Ayetullah İbrahim’e keyfiyeti sormuştuk. Verdiği cevap şu idi: "Gündemdeki mesele hakkında ilgililerden sorar ve kendisi karar verirdi." İlaveten şunu söyledi ve dedi ki, "İnkılâb hareketlerinde öyle kritik anlar oldu ki, İmam Humeyni günün meselelerini gündeme getirmiş olsaydı bil ki, hareket yarı yolda kalırdı!.."

 

Tefsir Kitapları Ne Diyor?

Diğer birçok tefsirler, "Şûrâ’nın kararı Emir’i bağlar mı veya bağlamaz mı?" meselesini sükut geçmekte; lehde ve aleyhte bir hüküm beyan etmemektedirler. Ancak Kurtubî, Taberî ve Nesefî gibi tefsir sahipleri bu meseleyi gündeme getirmişler ve demişlerdir ki, şûrâ’nın kararı Emir’i bağlamaz. Emir için caizdir ki, şûrâ’nın kararına iltifat etmeyebilir; bir başkasının veya kendisinin re'yine göre karar verir ve onunla amel eder.

 

Kurtubî Şöyle Der:

"Şûrâ, re'ylerin ihtilafına mebnîdir. Müsteşir, yani Veliyyü’l-Emir, yani Halife veya Emir bu ihtilaflara bakar; Kitab ve Sünnet’e en yakın olanını arar. Allah o babda onu irşad ederse ona azmeder ve mütevekkilen alallah, onu infaz eder ve tatbik sahasına kor. Çünkü, istenilen gaye de budur. Ve Rabbü'l Âlemin, Nebiyy-i Zîşan’ına bunu emretmiş ve "Azmettiğin zaman artık Allah’a tevekkül et!.." diye buyurmuştur."

 

Taberî Tefsiri:

Merhûm Taberî der ki, "Veliyyü’l-Emir için caizdir ki, re'yler arasından birini seçer, ağlebiyet ve ekseriyetin re'yi onu bağlamaz. Allah Teâlâ, Resûlü’nü vahiy ve ilhamiyle işlerden isabetli olanına hidayet eder. Ümmet üzerine vacib olan şudur ki: Şûrâ mevzuunda Allah Resûlü’nü takib ederler ve o suretle heva ve hevese meyletmeksizin kardeşlik ve doğrulukta hakka ve hidayete vasıl olurlar. Allah, kendilerini tevfik ve irşad edicidir. "Azmettiğin zaman Allah’a tevekkül et!" şeklindeki ilâhî emrin mânâsı da şöyle:

"Bizim seni tesbitimiz ve isabet lütfetmemiz sayesinde azmin salih olduğu zaman, emrimiz istikametinde din ve dünya işlerinde kararını ver. Bu ister ashabın fikir ve re'ylerine uysun veya uymasın!.." (Taberî, Câmiü'l Beyan, c. 7/343)

 

Nesefî Tefsiri:

Merhûm Abdullah Nesefî tefsirinde der ki: "Şûrâ’dan sonra bir şeye karar verdin mi, artık Allah’a tevekkül et! Amelin meşverete değil, "erşed"le olsun. Yani en isabetli hangisi ise ona göre olsun! Bunun mânâsı şudur: Aleyhi’s selâtü ve’s selâm ve ondan sonra gelen Veliyyü’l-Emir’ler şûrâ’nın neticesini almakla ve onunla amel etmekle mükellef değillerdir."

 

İmam-ı Şafiî ve Şûrâ:

İmam-ı Şafiî Hazretleri şöyle der: "Hâkim, yani devlet reisi istişare ile emrolunur. Bundan gaye ise, reisi, gaflette ise uyarmak, hata etme tehlikesine düştüğünde kurtarmak ve gereken delilleri göstermektir.

İşte istişare bunun için yapılır. Yoksa Emir’in, şûrâ’nın kararını taklit etmesi için değil. Zira Allah, sözüne uyulmasını, kendisinin taklit edilme yetkisini Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’den sonra kimseye vermemiştir." (Fethü'l Bârî Şerh-i Sahîhi’l-Buharî, c. 13/354)

 

İmam’ın Tayin Ettiği Emir ve İstişare

Devlet reisine lazımdır ki, ordunun başına harp işlerinden anlar, tedbir almada mahareti ve tecrübesi olan birini emir (kumandan) tayin etmesidir. Emir birşeye emretti, fakat maiyeti o işini faydalı olup olmadıklarını bilmiyorlar. Onlara düşen kumandanlarına itaat etmektir. Masiyetle emretmediği müddetçe veyahut o işte helak galib olmadığı müddetçe. Fakat maiyetin bir kısmı bunda helak vardır, bir kısmı da necat vardır, diye ihtilafa düşerlerse, yine emire itaat etmeleri vacibtir. Çünkü emire muhalefet haramdır. Ancak o işte helak olduğuna ekseriyet ittifak ederse, o zaman emir (kumandan) ekserin re'yine tabi olur.  (Fetavây-ı Haniyye fî men yaslahu li-Emâreti'l Ceyş, Fetavây-i Hindiyye, c. 2/192’de aynı hüküm kaydedilmektedir.)

 

Ayet ve Tahlili

Şûrâ’nın kararının Emir’i bağlaması meselesi ayetten çıkmaz. Çünkü Emir’i bağlar dediğimiz zaman iki hüküm bahis mevzuudur. Bunlardan biri istişarenin vücûbu, ikincisi de istişare sonucu alınan kararın Emir’i bağlamasıdır.

1- Evet; "Onlarla istişare et!" emirdir, emir sığasıdır. Emir sığasının muradı ise vücûbdur, vücûb ifade eder. Fakat, vücûb ifade eden bu emir, aynı zamanda ikinci hükmü de, yani Emir’i bağlaması hükmünü de ifade eder mi? İfade etmez! İfade edebilmesi için bir karineye ihtiyaç vardır. Karine olmadığına göre ikinci hükmü ifade etmez. Binaenaleyh, وشَاوِرْهُمْ "Ve şâvir hum" emr-i celîli’nden münazaun fîh olan hüküm çıkmaz.

2- Üç mesele var: Müşâvere, azm ve tevekkül. Bu üç cümle iki "fa" ile birbirine bağlı. Birinci fa’nın tafsiliyye olduğunu kabul edersek o zaman takdiri ibare şu olur:

"Sen onlarla istişare et! İstişarenin neticesi hususunda ya azme sahib olursun ya da olmazsın. Olmadığın takdirde mesele yok. Şayet azim sahibi olursan, işte o zaman Allah’a tevekkül et!"

Demek oluyor ki, Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) azme sahib olmada muhayyerdir; isterse "Evet" der, karar verir, isterse hiç karar vermez. Yani karar verme üzerine vacib değildir. Vacib olma hususu ayetten çıkmaz. Ayetin, kendisinden istediği sadece istişare etmesidir. O da istişaresini yapmıştır. Artık karar safhasına gelinmiştir; karar verme ise kendisine aittir.

Bir başka yönden ayete bakalım: İstişare ve tevekkül! İstişare ümmetle alakalı, tevekkül ise Allah Teâlâ ile alakalı. İkisi arasındaki "Azim" de emirle alakalı. Emir, ümmetle istişaresini yapar ve artık işi orada biter. Azmetti mi artık Rabb’ine yönelecek ve O’na tevekkül edecektir. Çünkü şart cümlesinde "Azim" şart, "tevekkül" meşruttur. Bir başka ifade ile azim şart cümlesi, tevekkül ceza cümlesidir. Kaideye göre:

"Ceza cümlesinin mazmunu şart cümlesinin mazmununa bağlıdır."

Demek oluyor ki, nereden bakarsanız bakınız, şûrâ’nın kararının Emir’i bağlaması hükmünü ayetten çıkaramazsınız.

 

Hadis ve Emiri Bağlama

Ahmed b. Musa b. Merduveyh eI-İsbehanî’nin Ali (kerremallâhü veche)’den rivayet ettiği bir hadis şöyle:

"Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e "azm"den soruldu da o, "Re‘y ehliyle müşavere etme ve ondan sonra onlara uymadır," diye cevap verdi.

Tahlil:

a) Ayet mutlaktır; sadece istişare edilmesini emreder. Tabi olma kaydiyle mukayyed değildir. Hadis ise mukayyeddir; hem istişare edilme hükmünü getirmekte hem de tabi olma hükmünü.

Hadis haber-i vâhid’dir. Haber-i vâhid ise mütevatirin mutlakiyetini kayıtlandıramaz. Kaldı ki, Hanefî ulemâsına göre "İstilzam sureti müstesna, mutlak mukayede hamlolunmaz," kaidesi vardır.

b) Hadis mecruhtur; amel edilmez. Çünkü, ravisi olan Hz. Ali de onunla amel etmemiştir. Yukarıda görüldüğü gibi, Halifeliğe getirildiği ilk sıralarda valileri değiştirmede acele etme hususu istişarî mahiyette kendisine söylendiği halde o kabul etmemiştir. Ve valileri değiştirme yoluna gitmiştir.

"Bir hadisin ravisi, rivayet ettikten sonra o hadisle amel etmezse, bu keyfiyet o hadis için cerhtir" kaidesi mevcuttur.

c) Ahmed b. Musa b. Merduveyh el-İsbehanî râvi değildir. Yani muhaddis değildir. Râvi ve rivayet mertebelerinin dördüncülerindendir. Müsned ve tefsir kitapları vardır.

Dördüncü tabaka hakkında şöyle denmektedir: Bunlar zayıf tasnifler olup sonraki asırlarda adil olmayan, ehl-i bid'at ve ehl-i heva olan tarihçilerin, mutasavvıfların, vaiz ve hikâyecilerin ağızlarından toplanan haberlerdir. Bundan dolayıdır ki, bu tabaka ehlinin söz ve eserlerine pek itibar edilmez.

 

Mevzuun Özü ve Cevheri

Okuyucu kardeşlerimizden taleb ve tekliflerimiz şudur ki:

Şûrâ mevzu İslâm’ın meselesidir. Bu meselenin ictimaî hayatta önemi büyüktür, sayısız faydaları vardır. İstişare eden de istişare edilen de bereket görür. Bütün ulemâ buna şahittir. İnsanlık tarihi de şûrâ esasına zaman zaman yer vermistir. Fayda ve bereketinde akıl ve nakil müttefiktir.

Fakat mesele genelde devlet reisi meselesidir. Devlet reisi her yerde şûrâ’ya uymak mecburiyetinde midir? Uymadığı takdirde günahkâr olur mu? Ümmetin maslahatına aykırı hareket etmiş olur mu? Vazifesinde su-i istimal etmiş olur mu? Şûrâ heyeti bunun hesabını kendisinden sorabilir mi?

 

Müzakere ve Muhasebe

1- Herşeyden önce şunu bilelim ki, bu mesele kafa meselesi değildir. Kafamıza göre tayin ve tesbit edeceğimiz maslahat ve mefsedet meselesi de değildir. Yabancıların kınaması ve ayıplaması meselesi de değildir. Şahıs ve şahsiyet meselesi de değildir ve nihayet kimsenin tekelinde de değildir. Ya nedir?

Deliller ve kaynaklar meselesidir. Delillerin ve kaynakların karşısında boynumuz kıldan incedir; şeriat ne demiş ise odur. Biz delillerimizi yazıyor ve değerlendirilmesini yapıyoruz ve diyoruz ki, "Şûrâ’nın kararı Emir’i bağlamaz!"

Şayet kaydettiğimiz delillerde ve bu delilleri değerlendirmemizde hatalarımız varsa veya görmediğimiz veya bilemediğimiz kaynak ve deliller varsa, bize bildirirsiniz; biz de mevzuu o şekilde kabul ve tasdik ederiz; "Meselenin gerçeği budur" der, memnun ve müteşekkir oluruz.

2- Şunu da söyleyelim ki, göstereceğiniz kaynak ve deliller, batının tesiri altında kalan ve İslâmî prensipleri batı modeline göre tefsir ve te'vil etmeye ve "Kaş yapıyorum derken göz çıkarma" tehlikesine düşen asrî ulemânın ve bunların tesiri altında kalan kişilerin sözlerinden ve kaynaklarından değil, İslâm’ı, İslâm olarak inceleyen, ümmetin maslahatını da mefsedetini de samimî ve ihlaslı ulemânın tefsir ve ictihadlarına, şerh ve haşiyelerine dayandıracaksınız ve bu suretle hazırlayacağınız tahlil ve tenkid yazılarınızı basın yoluyla üç aylık bir zaman içinde bildirmeniz bizi fazlasıyla memnun edecektir. Ve bu aynı zamanda bir istişaredir!.. 

Selamlarımızı ve şimdiden teşekkürlerimizi arzediyoruz!..

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ​


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 266
Toplam 435235
En Çok 1157
Ortalama 330