YENİ FATİH’LER SİZLER OLACAKSINIZ! - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

22-04-2022

YENİ FATİH’LER SİZLER OLACAKSINIZ!

 

Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan)’ın 28 Mayıs 1983 günü  Köln’de “İstanbul’un Fethi’nin 530. Yıldönümü” münasebetiyle yapmış olduğu konuşma: 

 

Besmele, hamdele ve salveleden sonra!. 

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ ﴿2﴾ اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ ﴿3﴾ مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِۜ ﴿4﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ ﴿5﴾ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۙ ﴿6﴾ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ

“Hamd, âlemlerin Rabb’i, Rahman, Rahîm ve kıyamet gününün sahibi bulunan Allah’a mahsustur. (Allah’ım!) Ancak sana ibadet (kulluk) ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, nimetlerine erdirdiğin kimselerin yoluna eriştir, hışma uğrayanların ve sapmışların yoluna değil. (Amin!)” (Fatiha, 1-7)

اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُب۪ينًاۙ ﴿1﴾ لِيَغْفِرَ لَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَق۪يمًاۙ ﴿2﴾ وَيَنْصُرَكَ اللّٰهُ نَصْرًا عَز۪يزًا

“Muhakkak ki, biz sana aşikâr bir zafer açtık. Ki (bu yüzden) Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlayıp, üzerindeki nimetini tamamlayacak ve seni dosdoğru bir yola çıkaracaktır. Ve Allah sana eşsiz bir zaferle yardım edecektir.” (Fetih, 1-3)

اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُۙ ﴿1﴾ وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ ف۪ي د۪ينِ اللّٰهِ اَفْوَاجًاۙ ﴿2﴾ فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُۜ اِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا

“Allah’ın zaferi ve fetih geldiğinde ve insanları bölük bölük Allah’ın dinine girerken gördüğünde, artık Rabb’ini hamd ile tesbih et! Ve O’ndan mağfiret dile! Muhakkak O, tevbeleri çok kabul edendir!” (Nasr, 1-3)

Her şeyden önce bizlere bu fırsatı bahşeden ve tarihi boyunca bir çok fütuhata mazhar kılan, yüceler yücesi Mevlâ’mıza sayısız hamd ve sena ederiz! 

Saniyen; O’nun sevgili kulu ve son Peygamberi Hz. Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e ve Onun yolunda giden âline ve ashabına salât ve selam getirir, bu toplantıya tam bir heyecanla katılan sizlere Cenab-ı Hakk’tan dareynin saadetini lütfetmesini dua ve niyaz ederken, bu toplantıyı tertip eden, programını hazırlayan kardeşlerime de şükranlarımı bildiririm. 

Ve bütün bunların üstünde yapılacak konuşmaların ve dinlemelerin Cenab-ı Hakk’ın rızasına uygun olmasını, yine Cenab-ı Hakk’dan dua ve niyaz ederiz. Tarihte vuku bulmuş bir fetih hareketinin tarihini canlandırmak, heyecanını yaşamak, bu ve buna benzer kaynaklardan ve buna da kaynak olan kaynakların kaynağından hız almak suretiyle inşaallah istikbalde vuku bulacak, mukadder olacak fetihlere hazırlanacağız! 

Gayemiz memleketleri istila edip, yerlere, yurtlara, binalara, topraklara sahip olup, insanları köleleştirip, imparatorluklar kurmak değildir, ki buna işgal derler, bir başka ifade ile istila derler. İslam’da ne işgal vardır, ne de istila! İslam’ın savaş neticesi elde ettiği zaferler birer fetihden ibarettir! 

Fetih ne demek? Fetih demek, gönülleri imana, ülkeleri İslam’a kazandırmak ve teslim etmek demektir. Tekrar ediyorum: Fetih demek; gönülleri imana, memleketleri İslam’a, İslam’ın bayrağına teslim etmek, kazandırmak demektir! 

Evet, aziz ve muhterem kardeşlerim! 

İslam tarihine baktığımız zaman fetihler hep böyle olmuştur. Fethedilen yerlerin sakinleri gönüllerini imana açmışlar, “Allah birdir!” demişler, “Hz. Muhammed peygamberdir” deyip, Ona tebliğ edilen Kur’an’ın gösterdiği yolda yürümüşler ve Onun hükmüyle hükmetmişlerdir. İslam’ın fetih hareketi ile elde edilen memleketlerde İslam’ın bayrağı dalgalanmış, zengin-fakir, amir-memur arasında adalet teessüs etmiş, insanoğlu putların önünde secde etmenin, onların önünde eğilmenin yerine, onları terk ederek, hatta kırarak, gerçek mâbuda, Mâbud-i Hakikiye kul olma, O’nun huzurunda divan durma ve bu surette yaratılışının gayesini tahakkuk ettirme yoluna girmiştir. İşte, İslam’da fetih bundan ibarettir. İslam’da ve İslam tarihinde fetih, sadece bundan 530 sene önce vuku bulmuş olan İstanbul’un fethinden ibaret değildir. Buna benzer, bundan daha mühim bir çok fetihler vuku bulmuştur. 

Müslümanlar ve müslüman dedelerimiz, durmamışlar, daima hareket halinde olmuşlar, İslam’ın nurunu, Kur’an-ı Kerim’in ahkamını daha da uzaklara, daha da ötelere, duymamış kulaklara, ulaşmamış memleketlere götürmeye çalışmışlar, onları, o yer-yurt sakinlerini Allah’a ibadet etme yerine, putlara tapan, putların önünde eğilen Allah’ın ahkâmıyla hükmetmeyen, insanı küçülten, bu durumdan kurtarmak suretiyle, -biraz önce ifade ettiğim gibi- gerçek mâbuda, yani Allah’a, O yaratana kul olma yoluna ve İslam’ın çizgisine, Kur’an’ın nuruna getirmişlerdir. At üzerinden hemen hemen hiç inmemişler, daima hareket halinde olmuşlardır. Dünyaya adaleti hâkim kılmak, Allah’ın ahkâmını tesis etmek için gece-gündüz çalışmışlar, yılmamışlar, yorulmamışlar, mal sarfetmişler, mesai vermişler, şehid olmuşlardır. 

Bir kaç tanesine işaret edecek olursak; 

Hepinizin bildiği gibi fetihler içerisinde en mühim olan bir fetih de, Mekke’nin fethidir. Gerçi bundan önce de bir Bedir savaşı vardır. İslam tarihinde mühim bir çığırdır bu! Ama fetih hareketi, Mekke’yi fethetmek suretiyle Arap yarımadası İslam’a fethedilmiştir. Arap yarımadasının sakinleri, sahipleri putları terk etmiş, onları paramparça etmiş ve gönüllerini yaratanlarına açarak, “Allah birdir!” demişler, “Hz. Muhammed peygamberdir!” deyip İslam’ın bayrağını her bir yana dikmişlerdir. 

Arap yarımadası bu suretle İslam’a fethedilmişti. Hz. Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) devrinde bu vuku bulmuştu. Onun arkasından gelen, O’nun vefakar, sadık, samimi, cesur arkadaşları, halefleri, Halife’leri, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali devirlerinde bir çok memleketler İslam’a kazandırılmış, gönüller imana açılmıştı. 

Bunlara isim verecek olursak;

Suriye fethedilmiş, Irak fethedilmiş, İran fethedilmiş, Mısır fethedilmiş, Kuzey Afrika, Endülüs fethedilmiş ve zaman içerisinde fetihler birbirini takip ede ede, nihayet Anadolu’nun fethine kapı açma mesabesinde olan Alparslan’ın idaresinde bulunan orduların kazandığı Malazgirt zaferi vuku bulmuştur. Bu da mühim bir fetihtir. Belki, İstanbul’un fethinden daha mühimdir. Çünkü, Anadolu’nun fethine, İstanbul’un fethine zemin ve zaman hazırlayan bir vesiledir. Cenab-ı Hakk, bütün bu fütûhatta emekleri geçen, gayret gösteren, mallarını-canlarını feda eden o müslümanların, o kahraman, o cesur, o sadık müslümanların sevaplarını bol eylesin, kabirlerini nurla doldursun, bizleri şefaatlarına mazhar eylesin ve onlara layık torunlar, nesiller olmamızı nasip ve müyesser buyursun! 

Çok aziz ve muhterem kardeşlerim! 

En büyük şeref, en yüksek fazilet, en üstün rütbe ve makam Allah’ın emriyle, Kur’an’ın tâlimatıyla, Hz. Muhammed’in tavsiyesi ile harekete geçilip, İslam’ın şerefinin girmediği yerlere, Kur’an’ın nurunun girmediği yerlere, İslam’ı götürmek, Kur’an’ı götürmek, oradaki gönülleri imana, memleketleri İslam’a fethetmektir. Uzun zamandan beri, bu fetih hareketi akîm kalmıştır, durmuştur ve donmuştur. İşte bunun üzerinde bir nebze duracağız inşaallah! 

“Neydik, ne olduk?” Bunun cevabını hep birlikte şurada sakin sakin konuşmak suretiyle hall-ü fasl etmeye çalışacağız. Zamanımızın darlığı dolayısıyla Hicret mecmuasının son çıkacak sayısında hazırlamış olduğumuz bir yazıyı burada okuyup, bazı noktalarına işaret edeceğiz.  

İstanbul’un fethindeki mana: 

İstanbul’un fethi üzerinde çok sözler söylenmiş, çok yazılar yazılmış ve çok kitaplar neşredilmiştir. Fakat, bunlar daha çok maddî cephede ve zahirî planda kalmış, manevî cepheye ve mana yapısına inmemiştir. Biz bu yazımızda bu fetih hareketinin daha çok ruhî cephesini ve mana yapısını tahlil ve tetkik etmeye çalışacağız inşaallah! 

Hareketler, genelde o hareketi idare eden şahsiyetlere ve o şahsiyetlerin sahip oldukları niyet ve maksatlara, hedef ve gayelere göre değerlendirilir. 

İstanbul’un fetih hareketinde; Başkumandan ve kumandan var, askerler ve askerleri sinesinden çıkaran millet var, o milleti madde ve mana planında yetiştiren ulema ve meşayih var ve bütün bunların feyz aldığı medreseler ve tekkeler var ve yine bütün bunların ilham ve cesaret aldığı, tek bir kaynaktan ibaret olan Tevhid akidesi var. İstanbul feth edilmiş ise, işte bütün bu zevatın ve bütün bu müsseselerin emek ve gayretleriyle, emir ve işaretleriyle, feyiz ve bereketleriyle feth edilmiştir. Tâbir caizse başkumandan Hz. Muhammed’dir (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)! O aslında bir peygamberdir, ama aynı zamanda ordulara emir ve tâlimat veren, orduları techiz eden, harekete geçiren ve geleceğin ordularına da emir ve tâlimatlar veren başkumandandır! 

Hz. Muhammed asırlar öncesinden emir ve tâlimatını vermiş, tavsiye ve teşvikini yapmış, takdir ve tebriklerini bildirmiş ve şöyle buyurmuştur: 

“Kostantiniyye (İstanbul) elbette feth edilecektir. Onu feth eden kumandan ne güzel kumandan ve onu feth eden asker ne güzel askerdir!” (Ahmed b. Hanbel) 

Asırlar ötesinden haber verilen bu fetih hareketi, bir gün gelmiş, yerini bulmuş ve bu şeref Sultan Fatih ve askerlerinde tecelli etmiştir. Ve bu, bir mucize idi; Peygamber Efendimiz bunu kendi kafasından söylemiyordu, onun sözleri vahye dayanıyordu, şaşmaz kaynağa dayanıyordu. Elbette İstanbul fethedilecektir, edilmemesine imkân ve ihtimal yoktur. Çünkü, bu müjdeyi Allah Resulü vermişti. Bu müjde elbette ki, yerine gelecekti, fakat bu müjde, buna layık olanları bekliyordu. Layık olanlar ise, Sultan Fatih ve onun sadık askerleri idi. Zaman çarkı döne döne genç hükümdar ve onun iman timsali, sadık, cesur, şehid olmayı cana minnet bilen, fetih zaferini ufukta bekleyen ve Allah Resulü Hz. Muhammed’in müjdesine mazhar olma heyecanı ile dolup taşan Ulubatlı Hasan ve onun arkadaşları gelmiş ve harekete geçmiş bulunuyorlardı. Artık dünyanın dengesini İslam’ın lehine döndürecek olan, küfrün belini kırıp kalesinin fethinden ibaret olan Kostantiniye’nin fethine kıl payı kalmıştı. Çünkü, bir taraftan Tekbir sedaları ufukları çınlatırken, bir taraftan da tarihin bir eşini kaydetmediği  bir hadise cereyan edecek, yani karadan gemiler yürütülecek, Fatih’in bizzat icad ve imal ettiği topların gülleleriyle Bizans’ın kalın surları dövülecek, salibin bin salveti sarsılacak ve Ayasofya’nın çanları susacak, kubbelerini Kur’an ayetleri süsleyecek, minarelerinde ezan sesleri inleyecekti. 

Başta medreseler ve tekkeler olmak üzere, bütün bir milletin elleri havada, dilleri duada idi. Fetih zaferi için ibadetlerini artırıyor, seher vakitlerini boşa geçirmiyorlardı. Maddeten de, mânen de bütün bir millet seferber olmuştu. Herkes birbirini seviyor ve sayıyordu. Çarşı ve pazarlarda ticarî ahlak hâkimdi. Esnaf dükkanından ikinci bir şey almak isteyen müşterisini komşu esnafa gönderiyor ve diyordu ki: “Ben siftah ettim, onu da dükkan komşumdan al. O daha henüz siftah etmemiştir!” Böyle demek suretiyle fetih şerefine layık olduklarını bilfiil isbat ediyorlardı. Mahkemeler adaletin tecelligâhı idi, hâkimler adaleti temsil ediyor, kılı kırk yararcasına Şeriat’ı tatbik ediyorlardı. Allah kanunları hâkimdi. Kur’an anayasa idi, devlet ve devletin bütün müesseseleri ilmin ışığında, İslam’ın çizgisinde yürüyordu. Âmirle memur, neferle kumandan, zenginle fakir, devlet reisi ile raiyye, müslim ile gayr-i müslim arasında adalette bir fark gözükmüyordu. 

Elhasıl, her şey İslam’a göre, İslam Şeriatı’na göre çalışıyor, devletin çarkı ilahî nizama ve Kur’an kanunlarına göre dönüyordu. Maddî-manevî bütün hazırlıklar yapılmış, harekete geçilmiş, emin ve sağlam adımlarla fetih orduları Tekbir sesleriyle ilerliyor, surlar toplarla dövülüyor, çember gittikçe daralıyordu. Her şey tamamdı. Zafer için sadece kaderin takdir ettiği zaman gelecek, Ulubatlı Hasan zafer bayrağını kalenin burcuna dikecekti. 

O da oldu, surlar yol verdi, Kostantiniyye feth edildi, Bizans teslim bayrağını çekti!.. Şimdi Koca Fatih’in yapacağı iki mühim iş vardı. Bunlardan biri, kazanılan şerefe toz kondurmamalarını mücahidlere tenbih etmekti. Sultan Fatih kır atının üzerinde ordularına hitap ediyor ve onlara diyordu ki: 

“Sizler asırlar öncesinden Allah Resulü tarafından gelen müjdelere mazhar oldunuz. Bu müjdeyi ilelebed muhafaza edebilmemiz için, kimsenin malına ve canına, ırz ve namusuna, haysiyet ve şerefine el uzatmayacaksınız. Herkes işine ve gücüne serbestçe gidecektir, herkes malından da canından da emin olacaktır!” İşte böyle diyordu Sultan Fatih!.. 

İstanbul’un fethinden alacağımız dersler ve örnekler: 

1- Mucize: Bir kere bu fetih hareketi bir mucizenin tecellisidir. Takriben dokuz asır önce Hz. Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bu fetih hareketinin vuku bulacağını gayet kesin bir ifade ile haber vermişti. Kesin bir ifade ile diyoruz; Arabça bilenler bilirler; “Letüftehanne” ifadesinde pekiştiren iki edat var, iki tekit edatı vardır: Biri “Lam”, biri “Nun”! “Elbette ve elbette fethedilecek!” diyen bir insan bu derece kendi bilgisine, kendi görgüsüne, hatta ileri görüşlülüğüne dayanarak söyleyemez. Gayet kesin konuşuyor Hz. Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem). Neden? Çünkü Onun bu ifadesi, bu haberi kendi görüşüne, kendi bilgisine dayanmıyor. Allah’ın şaşmaz ilmine ve sonsuz kudretine dayanıyor. Kaynak o idi; Vahye dayanıyordu! Onun için Hz. Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) dokuz asır öncesinden bu fetih hareketini son derece kesin ifadelerle ve çizgilerle müjdeliyordu ve o fetih hareketini bilfiil icra edecek, yapacak olan Padişah ve askerler de sadece kendi zamanlarında medhe layık, şerefe layık olmalarıyla kalmayacak, kıyamete kadar gelecek nesiller, müslümanlar onları takdir, tebrik ve medh-ü sena edeceklerini de bildirmiştir. 

Burada iki mucize var: 

1- Verilen haberin olduğu gibi vuku bulması, meydana gelmesi; 

2- O hadiseyi, o fetih hareketini meydana getiren kumandan ve askerlerin medhe ve takdire layık olması. 

İkisi de olduğu gibi çıktı! Bakınız, aradan 530 gibi uzun bir zaman geçtiği halde hâlâ memleketimizin bir çok beldelerinde biz müslümanlar o fetih hareketini yapan, o fetih zaferine eren kumandan Sultan Fatih’i de ve onun askerlerini de takdir ediyor, tebrik ediyor, onlara dua ediyor ve bundan heyecan duyuyoruz. İnşaallah, bu kıyamete kadar devam edecektir. Niye? Gerek kumandan ve gerek askerler bilfiil takdire, taltife, ikrama, medh-i senaya layıktılar. Namazları-niyazları yerinde, İslam’a bütünüyle bağlı, maddeten de manen de İslam’a bağlı idiler. Zamanımızın devlet adamları gibi caminin yoluna yabancı değillerdi, zamanımızın askerleri, subayları gibi namaz nedir, namaz nasıl kılınır bilmez cinsinden değillerdi. Namaz-niyaz, onların rahat ettikleri hareketler ve camiler ise istirahat ettikleri yerlerdi. 

Maddeten de, manen de İslam’a bütünüyle gönül veren, her şeyini İslam’a açan, emrini, tâlimatını, nizamını, ölçüsünü İslam’dan alan gerek kumandan, gerek ordular, elbette ki, tarihin altın sayfasına kaydedillecek ve aklı başında olan, Allah’a gerçek manada kul ve müslüman olan insanlar tarafından takdir ve tebrik edilecekler. Cenab-ı Hakk bir kimseyi sevdi mi, meleklerine şöyle bildirir: “Ben filan kimseyi seviyorum, siz de sevin!” Melekler sevmeye başlar. Melekler de insanların gönlüne ilham eder, “Allah falan kimseyi seviyor, siz de sevin!” diye. Onlar da sevmeye başlarlar. 

Herhalde bu şerefe Fatih ve askerleri de layık olmuş olsa gerek ki, bütün müslümanlar tarafından Fatih ve onun askerleri seviliyor, sevilmiştir, sevilecektir. 

2- İlmin hâkim olması:

Medreseler âlim ve ulemayı yetiştirmenin yanında, millet fertlerini aydınlatan okullar olmasının yanında, tekkeler de gönülleri feth ediyorlardı. Bu arada ulema ile umeranın millet hayatında nasıl bir makam ve mevkiye sahip olduğu hususuna zamanın verdiği imkân nisbetinde temas edeceğim. 

3- Adalet hâkimdi: 

Gerek idare ve gerekse mahkemelerde İslam’ın getirdiği, emir ve tavsiye ettiği adalet hüküm sürüyordu. Herkes hayatından memnun, mal ve canından emindi. Millet devlete, devlet de millete güveniyordu. 

4- Aynı kaynaktan feyiz alma: 

Ulema ile umera aynı kaynaktan feyiz alıyor, tam bir vahdet ve birlik içinde gönül gönüle çalışıyorlardı. 

5- Her tarafa güzel ahlak hâkimdi: 

Millet fertleri egoist değil, kendi için sevdiğini ve arzu ettiğini, başkaları için de seviyor ve arzu ediyordu. Tüccar müşterisine yukarıda söylediğim gibi, “Ben siftah ettim. Onu da başkasından al!” diyordu. 

6- Fetih için maddî ve teknik hazırlıklar (topların imali, hisarın inşası, gemilerin karadan yürütülmesi gibi) üstün bir şekilde icra ediliyordu. “Ve düşmanlara karşı, onları korkutacak derecede kuvvet hazırlayın!” mealini taşıyan Enfal ayetindeki ilahî emir harfiyen yerine getiriliyordu. 

Çok aziz ve muhterem kardeşlerim!

İstanbul’un fethinde madde ile mana, din ile dünya, ilim ile teknik, iman ile maddî hazırlık bir arada yürüyordu. İslam bu! İslam öyle bir din ki, onun mana yönü de vardır, maddî yönü de vardır, ruhî cephesi de vardır, bedenî cephesi de vardır. İkisini beraber yürütürseniz, normal bir şekilde devam edersiniz. Yoksa bir tarafı felç olur, felçli bir insandan da fayda gelmez. 

 Bunu şu şekilde de târif edebiliriz: Nerede bir caminin minaresi yükseliyorsa, orada, o semtte bir fabrika bacasının da yükselmesi gerekir. Nerede bir fabrika bacası tütüyorsa, mutlaka orada bir minarenin yükselmesi gerekir! 

İslam bizden madde ile manayı, teknik ile imanı bir arada yürütmeyi istiyor. Bir tarafı ihmal edersek, hiç bir şey yapamayız. Fatih ve onun orduları bu şuurda olduğu için manevî hazırlıkların yanında maddî hazırlığı da ihmal etmemiş, kendisi bizzat icat ettiği planını, yaptığı topları döktürmüş, hisarı yaptırmış, hatta tarihin hiç bir devrinde görülmeyen bir icraatta bulunarak gemileri karadan yürütmüştür. Bu nedir biliyor musunuz? “Ve düşmanlara karşı, onları korkutacak derecede kuvvet hazırlayın!” emr-i ilahî’sinin tatbikata konuluşudur. 

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: Ey müslümanlar! Ey Allah’ın birliğine, Hz. Muhammed’in peygamberliğine inananlar! Haberiniz olsun! Size mühim bir emir: “Sizden olmayanlara karşı kuvvet hazırlayın!” “Ya Rabb’i! Kuvvetin  ölçüsü, kemiyyeti, keyfiyeti ne olmalıdır?” şeklinde sorulan mukadder bir suale Cenab-ı Hakk şöyle cevap veriyor: “Öyle bir kuvvet hazırlayacaksınız ki, onunla Allah’ın da sizin de düşmanlarınızı korkutabilesiniz!” İşte ölçü bu! Bu öyle bir ölçü ki, kıyamete kadar geçerlidir. Demiyor ki top hazırlayın, demiyor ki Jet uçağı hazırlayın; demiyor ki tank hazırlayın! Ya ne diyor? Öyle bir kuvvet hazırlayın ki o kuvvetin karşısında müslüman olmayan devlet ve milletler sizden korksun! Bu lafla olmaz, sadece bir sahada ilerlemekle, ilerleme kaydetmekle olmaz! İlimde, fende, teknikte, ağır sanayide, yol yapımında, köprü yapımında, yeraltı-yerüstü kaynaklarını işlemekte, dünyanın bütün millet ve devletlerini geçeceksiniz ki, her sahada, ziraatta, ticarette onlardan daha üstün olacaksınız ki, bu emri yerine getirmiş olasınız ve dolayısıyla dünya siyasetine, dünya medeniyetine hâkim olasınız. İslam’ın getirdiği emir bu! 

Ne demiş adam? “Bu milleti muasır medeniyet seviyesine getireceğiz!” Bu çürük bir laf! İslam bunu kabul etmiyor. Yani, “Dünya medeniyeti şu seviyede ise, ben de bu milleti medeniyet yönünden o seviyeye çıkartacağım!” demeye İslam razı değil. İslam diyor ki: “Dünya medeniyeti, dünya tekniği, dünya fenni eğer şu seviyede ise, sen biraz daha onun yukarısına çıkaracaksın! Ona tepeden bakacaksın ve ona “Yerinde rahat dur!” diyebileceksin!” Yani “Yerinde dur, yoksa, bak canına okurum ha!” diyebilmek, biraz önce isimlerini saydığım dünyanın millet ve devletlerini  geçmek, onlardan daha üstün bir seviyeye gelmek İslam’ın bir emridir, Allah’ın emridir. İşte harp sanayinde, dünya siyasetinde, dünya medeniyetinde İslam’ın getirdiği ölçü budur! 

Kardeşlerim! İslam’ı iyi tanıyın! 

Geçenlerde öğretmenler toplantısı vardı. 150 civarında Türkiye’den gelmiş öğretmenin toplantısına bizi de davet ettiler ve gittik. Orada da söyledim: Üzüntüyle kaydedeyim, ne İslam dini ne de onun büyük kitabı Kur’an-ı Kerim müslümanlar tarafından bütün veche ve gerçekleri ile, bütün hakikat ve efradı ile bilinmemektedir. Müslümanlar kitabını bilmiyor! Müslümanlar dinini henüz bilmiyor! Eğer müslümanlar İslam dinini ve onun kitabı Kur’an-ı Kerim’i bütün veche ve gerçekleri ile, madde ve mana planında getirdiği nizam ve tâlimatı ile bilmiş olsaydı, ne ötede, ne de beride diğer doktrinlerin arkasından, devrimlerin arkasından, felsefelerin arkasından gider, ne de şu izmi, bu izmi aramaya tenezzül ederdi. Neden? İnsanca yaşamak için ne lazımsa İslam onu getirmiştir! 

Böyle de târif edebilirsiniz, tam bir cesaretle, rahat rahat, şu târifi yapabilirsiniz: 

İslam nedir? İslam demek, İnsanın insanca yaşaması için ne lazımsa onu getiren bir nizam demektir, Allah kanunu demektir. Bir insanın insanca yaşaması için ne lazımsa, onu getiren, onu emreden, onu tavsiye eden ve insanın insanca yaşamasını engelleyecek, zedeleyecek, durduracak ne varsa, onu da yasaklayan bir nizamdır. İslam bu! Eğer senin milletin veyahut İslam milletleri ve onları idare eden devlet adamları, yolunu şaşırmış, geri kalmış, yardım için adeta dünyanın kendilerinden olmayan milletlerinin ve devletlerinin kapılarını çalıyorsa, bunun sebeplerinden birisi de İslam dinini gereği gibi, onun kitabı Kur’an-ı Kerim’i olduğu gibi bilmemelerindendir. 

Dediğim gibi; Eğer şu Kur’an gereği gibi bilinseydi, gerçekten bu zor bir iş değil. Bakınız, işte hepinizin anlayabildiği bir emir: “Düşmanlarınıza karşı öyle güçlü, öyle kuvvetli olun ki, dünyanın millet ve devletleri sizden korksun!”Şimdi size sorayım: İslam âlemi böyle bir güce, böyle bir kuvvete sahip mi? Hayır! İslam devletleri ve milletleri böyle bir güce sahip değil, hatta bu seviyenin çok çok altında, kendi yağı ile kavrulamayacak, şunun bunun yardımına muhtaç olacak duruma gelmiş. Neden? İslam’ı bilmiyorlar! Fakat Fatih’in nesli olan sizlere, özellikle içinizdeki gençlere çok işler düşüyor. Fatih’in neslinin kılık-kıyafeti de benim üzerimdeki gibidir! O falan kisveymiş, filan kisveymiş, kıravatmış, şapkaymış vesaire bütün bunları kaldırıp atacaksınız! Fatih’in nesli böyle giyinmez; Çocuklarınıza İslam’ın kıyafetini tavsiye edeceksiniz, sizler de böyle bir kıyafetle gezip dolaşacaksınız. İşte böyle bir kıyafetle gezip dolaştığınız zaman, o kıyafetin altındaki mana, o kıyafeti tavsiye eden, o manayı tavsiye eden kaynak size yeter de artar bile. Bunu böyle bilin, bunu böyle kaydedin! 

Öteye beriye yalpa vurmayın! Kur’an’ın çizgisine, İslam’ın yoluna gelmeyen kimseleri de kim olursa olsun, makam ve mevkisi, rütbesi ne olursa olsun onları da başınızdan kaldırıp atın, tarihin çöplüğüne gömün! Dünyada kurtuluşun yolu budur, fetih zaferlerini kazanmanın yolu buradan geçer, Allah’ın rızasını, ahiret hayatını kazanmanın yolu burdan geçer! Bunu da böyle bilin! 

 

Çok aziz ve muhterem kardeşlerim!

7- Devletin ve devlet müesseselerinin idare ve yönetiminde Kur’an anayasası ve Şeriat kanunları vardı. Fatih devrinde anayasa ne idi? Fatih, ilhamını, feyzini, talimatını nereden alıyordu? Devletin yönetiminde hâkim olan nizam ne idi? Kur’an-ı Kerim değil miydi? Ve o güne kadar da bu değil miydi? Ondan sonra da bu değil miydi? 

Sizler veyahut sizleri idare eden -tâbirimi mâruz görün- o beyinsizler, şu kitabdan ne zarar gördüler ki, Kur’an anayasasından ne zarar gördüler ki, bunu kaldırdılar da, benim devlet reisimin atının üzengisini öpmek için sıraya giren kimselerin fikirlerini, o milletin başına musallat ettiler. 

Sorayım size: Başarıya ulaştılar mı? Muvaffak oldular mı? Var mı içinizde “Evet” diyebilecek? Olamadılar ve sürünüyorlar! Eğer Kur’an’a dönmezlerse, sürüm sürüm sürünecekler! 

Anarşi aldı yürüdü, hapishane köşeleri inim inim inlemelerle dolu... Var mı birlik, var mı ağır sanayi, var mı ticarî sahada dünyanın medeniyet seviyesinin üstüne yetişme, var mı yeraltı-yerüstü kaynaklarını diğer millet ve devletlerden daha fazla işleme?.. Bunların hiç birine “Evet” diyemezsiniz! O halde bize ancak, bizim kitabımız, inandığımız kitabın getirdiği nizam yakışır, layık olur, insanca yaşamamızı sağlar!.. 

Biz tarihin derinliklerinden gelen, İslam’a harfiyen bağlı olan, milletlerin torunlarıyız ve uzantılarıyız, biz Fatih’in torunlarıyız! Biz şunun veya bunun, Kur’an’ı devlet yönetiminden kaldırıp, onun yerine kendi kafalarına göre veya küfrün ve kâfirin kafasına göre kanun getiren, devrim yapan devrimbazların arkasından gitmeye tenezzül etmeyiz! (Tekbir sesleri!) Etmiyeceğiz de!.. 

Haberiniz olsun: Fatih’in nesli geliyor! Fatih’in neslini yetiştirin! Çocuklarınıza sadece “İstanbul fethedilmiştir!” demeyin, bununla kalmayın! İstanbul’un fethindeki mana ve hikmetin ne olduğunu onların temiz dimağlarına yerleştirin. İstanbul’u Fatih fethetti, ama bugün İstanbul işgal edilmiştir. İstanbul bugün küfrün esareti altında inliyor, bugün İstanbul’da Fatih’in nesli ve üzerlerinde İslamî  kıyafet olan gençler dolaşamazlar! Bu kılık-kıyafetle dolaşırlarsa, kendilerini hapishanede bulurlar, karakollarda sopa yerler. 

Fatih’in fethettiği İstanbul işgal edildi! Kimler tarafından? Haydutlar tarafından, eşkiyalar tarafından, zalimler tarafından, kâfirler tarafından işgal edildi! İstanbul’da şu an Kur’an söz sahibi değil; Bu kaldırıldı, atıldı!.. 

8- Hürriyet bahşediliyor: 

Fetih sonrası, beldenin yerlilerine fikir hürriyeti, ibadet hürriyeti, mal ve can emniyeti veriliyor ve bu hususlar her tarafta ilan ediliyordu. Bunu gören Bizanslı’lar akın akın İslam dinine giriyor ve iman şerefiyle müşerref oluyorlardı. 

Burada bir noktaya işaret edelim; Bazıları diyorlar ki: “Efendim, biz sadece müslüman bir millet değiliz, içimizde azınlıklar da var, hıristiyanlar var, yahudiler var, Ermeniler var, Rumlar var! Bunları ne yapacağız? Eğer biz dinî bir devlet olursak, Kur’an’ı anayasa yaparsak, bunların hakkına-hukukuna tecavüz etmiş olmaz mıyız ?” 

Bunlara, bu beyinsizlere şunu söylemek lazım: Allah bilmiyor da, beş paralık aklınla sen mi biliyorsun? Azınlığın, gayr-i müslim’lerin de hak ve hukukuna dair bu kitap tâlimat getirmiştir. 

Size bir vakıayı anlatayım: Meşrutiyet devrinde, Sultan Hamid zamanında Meclis-i Mebusan toplanmış, yani mebuslar mecliste toplanmış görüşüyorlar. Birisi ayağa kalkmış, azınlıklara yaranayım diye, o zamanki Rumlar’a, Ermeniler’e yaranayım diye, bir teklif getiriyor: Teklif şu: “Azınlıklara bugüne kadar tanınan haklarda  onlara gadr edilmiştir. Binaenaleyh onlara biraz daha fazla hak tanımak mecburiyetindeyiz!” Teklif okunuyor ve hemen o milletvekilleri içerisinde bir Ermeni milletvekili, Ermeniler’i temsil eden ve kendisi de aynı zamanda avukat olan biri kalkıyor, “Hayır!” diyor: “Siz bize İslam’ın tanıdığı, Kur’an’ın tanıdığı hakkı tanıyın yeter, biz sizden başka bir şey istemeyiz!”

Bakınız bir gayr-i müslim, bir azınlık mensubu, başka dinden olan birisi İslam’ın, Kur’an’ın kendileri için tanıdığı hakkı biliyor ve aynı zamanda kâfi geleceğini biliyor da, bizim beyinsiz bunu bilmiyor. Kendisi orada bu şekilde rezil-kepaze oluyor. 

İşte ta o zamandan beri böyle cahil-cühelanın bu memlekete yön vermesi, bu memleketi bugün bu hale getirmiştir! 

Ta Sultan Hamid devrinde adamlar boy göstermeye başladılar. Zaten felaket nereden başladı biliyor musunuz? Ne zaman ki, medrese ile mektep birbirinden ayrıldı, işte o zaman başladı! Halbuki ondan önce hocayı da, âlimi de, ulemayı da, müderrisi de, kumandanı da, devlet adamını da yetiştiren bir tek kaynak vardı: Medrese ve onun yüksek kısmı olan saraylardaki Enderun mektepleri! Tek bir kaynak ve memlekette söz sahibi olacak herkes o kaynaktan yetişiyor. Şu Kur’an’ın nezaretinde, kontrolünde herkes sadece medreseden yetişiyordu. Gavur düşündü: “Bunu ne yapayım? Bu iki kaynağı birbirinden ayırmazsam, idare ile ulemayı, umera ile ulemayı birbirinden ayırmazsam, kaynak itibarıyla bunlar benim canıma okuyacak!” Bunun uzun bir hikâyesi vardır, ancak burada dile getirmeyeyim. Sırası geldiği zaman size söyleyeceğim! 

Ne yaptılar? İçteki ve dıştaki ajanların çalışma ve gayretleriyle medresenin dışında mektep diye bir müessese kurdular. Dediler ki: “Medrese sadece âlim-ulema yetiştirsin, din görevlisi yetiştirsin, mektepler de devlet adamı ve kumandan yetiştirsin!” İşte felaket, ayrılık burada başladı. Bu iki zümre, iki sınıf insan birbirinden haberi olmayan plan ve proğrama göre yetişti. Zaman geldi bunlar birbirini tanımadı, tanıyamadılar. Medreseli mektepliye, “Zındık, kâfir!” dedi, mektepli de medreseliye “Yobaz, softa!” dedi. 

Memleketin mukadderatının tecellisini üzerine alan iki zümre, birbirini tanımaz, birbirine bu şekilde saldırır duruma gelirse, o memleketin geleceğinden, istikbalinden elbette endişe duymak lazım gelirdi, ki öyle de oldu. Halbuki İslam’ın Peygamberi Hz. Muhammed bakınız şöyle diyor: “Ümmetim üzerinde iki zümre vardır ki, onların salâhı (doğru ve dürüst olmaları), ümmetimin salâhıdır (yüzünün gülmesidir). Onların fesadı ise, ümmetimim fesadı demektir: Bunlar umera ve ulemadır!” 

Çok aziz ve muhterem kardeşlerim! İki sınıf insan, iki zümre, memleketi yıkar da, yapar da! Bunlar kimdir? Peygamber’in dili ile, mübarek lisanı ile: “Âlimlerle, devlet adamları, yani ulema ile umera!” Eğer bunlar hüsn-ü niyet sahibi olur, işlerinin ehli olurlarsa ve üzerlerine düşeni yaparlarsa, o memleketin yüzü güler, o memlekette her sahada başarı olur. Şayet bunlar fesada giderse, bunlar ehil olmaz, birbirlerini tanımaz, işbirliğine girmezlerse, o memleket yüzüstü düşer ve kan ağlar. 

Fatih devrinde, İstanbul gibi kalın surlarla çevrilmiş kalelerin fethedilmesiyle, fethe mazhar olmanın sırrını burada aramak lazım geliyor. Ulema ile umera içiçe, birbirlerini tamamlıyor. Biri diğerine “softa”, öbürü diğerine “zındık” demiyor, birbirlerini seviyor, sayıyor, birbirlerinden ilham alıyorlardı, birbirlerini tamamlıyorlardı, mesuliyet duygusu içindeydiler. Fakat öyle zamanlar geldi ki, mektep-medrese birbirine girdi, ulema ile umerayı yetiştiren kaynaklar birbirinden ayrıldı ve o zaman işte bugünkü Türkiye’nin anarşik hali meydana geldi. 

9- Mâbedlere dokunulmuyor: 

Kilise ve havralar sahiplerine açık bırakılıyor, gayr-i müslimlerin tâlim ve terbiyesine karışılmıyordu. Sadece Ayasofya kilisesi, İslam’ın verdiği cevaza göre camiye tahvil edilmiş, gerçek ibadete sahne olmuştu. Ayasofya Camii bizzat Fatih tarafından vakfa bağlanmış, kıyamete kadar gelecek nesillere emanet edilmişti. 

Fakat üzülerek kaydedelim ki, bugün Ayasofya Camii kan ağlıyor, içinde baykuşlar ötüyor; Artık minarelerinden ezan sesleri susturulmuş, kubbelerinde Kur’an sedaları çınlamıyor… Fatih bizden Allah’ın huzurunda hakkını istiyecek ve alacak! Acaba bu bizim umurumuzda mı? 

Evimizi gasb edip cebren alsalar ne yaparız? Koşarız, bağırırız, çağırırız, avukat tutarız, mahkemeye veririz değil mi? Nihayet bir evdir bu! Fakat Fatih İstanbul’u fethetmiş ve İstanbul’un fetih tapusu mesabesinde bulunan Ayasofya’yı gerçek ibadete açmış, cami haline getirmiş, minarelerini yaptırmış ve kendisinden sonra gelecek nesle emanet olmak üzere vakfiye hazırlamış ve demiştir ki: 

“Bu benim camimi kim gayesinin hilafına kullanırsa, Allah’ın lâneti, meleklerin lâneti ve gelecek bütün nesillerin lâneti onun üzerine olsun!”

Topumuz yok, tüfeğimiz yok! Ayasofya’yı Fatih’in bıraktığı şekle çeviremiyoruz. Gençler -Allah sa’ylarını meşkûr etsin!- yürümüşler, ama küfrün-kâfirin temsilcileri gelmiş, onları durdurmuş, onları cezalandırmıştır. Fakat köksüz bu kabil hareketlerle Ayasofya tekrar camiye çevrilmez. Zemin ve zaman hazırlayacaksınız! 

Bileceksiniz ki, Ayasofya Cami’nin önemi ve kıymeti en azından benim kendi evimin önem ve kıymetinden daha üstündür. Bunu içine yerleştirebiliyor musun? Bu şekilde o mübarek mâbedin dertlisi, müdafii olabiliyor musun? İşte o zaman senin gibi insanlar yanyana gelecek, gönül gönüle, omuz omuza verecek ve kan ağlayan o mâbedi eski haline çevirecek, ibadete açacaktır. Bunu yapmadan ölür gidersek, yani hiç olmazsa bunun fikriyatını tam bir cesaret ve metanetle, onun zemin ve zamanını hazırlamak yönünde üzerimize düşeni yapmadan gidersek, emin olunuz Allah soracaktır! Fatih de bizim yakamıza sarılacak, “Benim mâbedim, benim camim orada kan ağlarken, siz sadece senede bir defa merasimler tertip etmekle yetindiniz. Niye bağırıp, çağırmadınız? Benim camimi haydutlar işgal etti, içinde baykuşlar ötüyor, minarelerinden yükselen ezan sesleri sustu. İçinde Kur’an okumak, namaz kılmak yasak edildi. Niye bağırmadınız? Niye çağırmadınız? Niye şehid vermediniz?” İşte bütün bunları bizden soracak!.. 

 

Konuşmamın sonuna, neticeye doğru geliyorum: 

Önce pazarlık yapalım; belki acı konuşacağım, çünkü dost acı konuşur. Bunu da söyleyeyim, içinizde bu acı konuşmalara karşı bir isyan, bir nefret duyuyorsanız ve “Bu adam niye böyle konuşuyor, niye böyle konuşuluyor?” diyorsanız, bilin ki bu nefrete, bu isyana sebep bu sözler değil, içinizdeki hastalıktır; Maneviyat hastalığıdır! Onun için tabibini bulun ve bu hastalığı tedavi ettirin. İman zayıflığı var, yani o kalpte iş yok! 

Mesele, hepimizin meselesidir; Ahmed’in, Mehmed’in meselesi değil. Allah’a şükürler olsun, sadece Köln ve çevresinde bu kadar cemaat var, müslümanların sayısı kabarık, camiyi labe lab doldurdunuz, adeta doldu da taşıyor. Avrupa’yı gezin dolaşın, nice böyle kalabalık cemaatler göreceksiniz. 

Herhalde birşeyler seziyorsunuzdur; Bir fetih hareketine hazırlık yapıyorsunuz, kendinizi hazırlıyorsunuz! İnşaallah gençlerinizi de hazırlayacaksınız! 

Şu kürsüyü iyi dinleyeceksiniz; Şu kürsüde ne konuşuluyorsa, ona harfiyen ayak uyduracaksınız; Yalan-yanlış, İslam’a aykırı ise, cevap vereceksiniz veya verdireceksiniz; Ya bizzat kendiniz vereceksiniz veyahut da veremiyorsanız, ki veremezsiniz ve bunu da gayet rahat konuşuyorum, Avrupa’nın her tarafında konuşuyoruz, karşı gelmek isteyen herkesten de yazılı cevap vermelerini isteyeceksiniz. Bugüne kadar kimse yazılı cevap veremedi, veremez de. Niye? Çünkü biz bilmeden, yüzde yüz kanaat getirmeden, İslam’ın meselesi olduğuna inanmadan, hiçbir meseleyi dile getirmeyiz. Hakkın karşısına da kimse çıkamaz, çıkarsa sarp kayalara çarpanlar gibi, patır patır dökülür ve ezilir! 

Bilirsiniz, Birinci Cihan Savaşında yenildik. Arkasından kâfirler yer yer memleketi istila ettiler, işgal ettiler. Millet ayaklandı, kâfirleri yurdundan, toprağından attı... İşte buna İstiklâl Savaşı deniliyor. 

İstiklâl Savaşı nedir? Bu kelimenin üzerinde de durmak gerek. İstiklâl bağımsızlık demek. Sorayım size; Türkiye’niz, memleketiniz istiklâline, bağımsızlığına sahip midir? Yok, sahiptir diyemezsiniz! Elimde çok deliller var: Yahudinin emrinde, Amerika’nın emrinde, Nato’nun emrinde! O kadar küçülmüşüz, o kadar cılızlaşmış ve o denli cüceleşmişiz ki... Kendi yağımızla kavrulacak seviyeyi kaybetmişiz de bizden olmayan milletlere el-avuç açıp demişiz ki: “Bizi Nato’ya alın da, yarın başımıza bir bela geldiği zaman biz kendimizi koruyamazsak, varlığımızı muhafaza edemezsek, siz bizi korursunuz!” Bu böyle demektir! Senin deden, senin ecdadın Fatih buna tenezzül etmezdi. İslam da buna rıza göstermez! Bakınız, daha 35 milyon fakir-fukaradan ibaret bugünkü İran hiç bir idarenin, hiç bir devletin etkisi altına girmiyor. Nereden alıyor bu cesareti? Kara gözlerinden, kara kaşlarından almıyor! Bu Kitab’a döndüğü için, Kur’an’ı anayasa yaptığı için, cesareti oradan alıyor ve bunu bütün bir dünyaya da ilan ediyor. Ne diyor? “Benim 25 milyon askerim var, varsın bütün düşmanlar tanklarını üzerime yürütsünler, zaten dünyada 25 milyon tank ya var ya yok! Her birine bir asker şehid verdim mi, dünyada ne tank kalır, ne de biz kalırız. Biz şehid oluruz, tanklar da hepten tahrip edilmiş olur!” Senin ecdadın da böyle idi, hatta bundan daha da ileri idi. 

İstiklâl Savaşı, ama ne İstiklâl Savaşı; Memleketi küfre-kâfire teslim ettin! Belki acı olacak, ama söyliyeyim: Defalarca yer yer sizlere söyledim; Ailelerinizin yönetimi, idaresi kimin elinde? İsviçre’nin; İsviçre’nin aile kanunları, aile yönetiminde. Medenî kanunu oradan getirmediler mi? Daha bundan bile haberiniz yok! Evlenmeler, boşanmalar Kur’an-ı Kerim’e göre değil, İsviçre’den getirdikleri ve medenî kanun ismini verdikleri kanunlara göre yapılıyor. Miras hukuku meselesi de aynı; Kur’an’da bu yok mu, senin kitabında bu yok mu ey beyinsiz? Kusura bakmayın! Hey satılmış, senin kitabında aileyi tanzim edecek nizam yok mu? Miras hukukunu adilâne bir şekilde pay edecek miras hukuku yok mu? Güya bağımsızmış; Aileleri İsviçre kanununa, papaz tarafından yapılan hukuka teslim etti. 

“Bağımsız mahkemeleri” kim yönetiyor haberiniz var mı? İtalyan! Şu an İtalya’dan, Roma’dan getirdikleri ceza hukuku geçerlidir! Müslümanlar adeta ölü! Mahkemeler senin hakkında kimin kanunlarıyla hüküm veriyor? Bağımsızmış (!). Roma’dan getir hukuku ve onun etkisi altında memleketi böl... 

Bir milletin mahkemeleri, başka milletlerin tesiri altında, kumandasında, kaynağı, nizamı, kanunu altında çalışırsa, o memlekette “Bağımsızlık vardır!” diyebilir misiniz? Diyemezsiniz! Mahkemeler, bir memleketin adaleti temsil eden en mühim müesseselerinden birisidir. Bunları kime teslim etmişsin? Gayr-i müslimlere teslim etmişsin! 

“Eh, biz Italyanlar’ı kovduk!” diyorlar. Kovdun ama, onların kanununu getirdin. O kalsaydı, belki de senden korkacaklar ve kanunlarını getiremeyeceklerdi! 

Ticaret hukuku, mahkeme usulleri hukuku, kimin elinde, kimin yönetiminde? Bunu da Almanya’dan getirdiler. Bir takım sosyal hukuku da Fransa’dan getirdiler... 

İşte anayasa ile ilgili, kılık-kıyafet ile ilgili bir takım kanunlar. Demek ki, senin memleketinde bağımsızlık yok! 

Bu memleket ne olmuş? Sureten memleketin düşmanlarını dışarıya attı, ama adeta “Siz gidin, siz yorulmayın! Ben bu millete sizin yapacağınızdan daha fazlasını yaparım! Bu millete ihanet etmek mi istiyorsunuz? Bu milleti yere sermek mi istiyorsunuz? Bu milleti dininden-imanından uzaklaştırmak mı istiyorsunuz? Ey düşmanlar! Siz gidin, ben sizden daha fazlasını yaparım. Siz sakın korkmayın!” dedi. Bunun manası bundan başka değildir! 

“İstiklâl savaşı verdik ve böylece düşmanları yurdumuzdan kovduk!!..” Yalan, vallahi de yalan, billahi de yalan! 

Yahudinin birisi ne yapmış biliyor musunuz? Biraz acaip, ama misal olarak, meseleyi iyi anlayasınız diye söyliyeceğim. Kayıkçı olarak denizde dolaşırken bakmış ki, bir kadın denize düşmüş. Hemen kayık ile gitmiş kadını kayığa almış, boğulmaktan kurtarmış. Kadını kayığa aldıktan sonra denize açılmış ve gözden uzaklaşmış, affedersiniz, kadının ırzına geçmiş. Şimdi düşünün: Kadın boğulsa mı iyiydi, yoksa namusunun elden gitmesi mi iyi? Şimdi siz bu yahudiyi takdir edebilir misiniz, medh edebilir misiniz? “Bıraksaydın da kadın boğulsaydı, bari namusu kirlenmeseydi!” demez misiniz? İşte memlekete yapılan ihanet budur! Memleket düşmandan güya silinmiş, süpürülmüş, temizlenmiş, kurtarılmış, ama çok affedersiniz, namusuna tecavüz edilmiştir. Meseleyi böylece anlayın! İstiklâl Savaşı’nı müteakip bir takım sahte kahramanlar türedi. Memleketi düşman istilasından kurtarıyorum derken, Fatih’in neslinin din ve imanına, tarih ve manasına, bütün manevî değerlerine saldırdılar, kirletmedik hiç bir şey bırakmadılar! 

Kur’an devletin yönetiminden kalktıktan sonra, artık iş bitmiştir beyler. Çünkü dinin koruyucusu, bekçisi, muhafızı devlettir, devleti bu görevinden alır, resmen onu dinden uzaklaştırırsanız, din bekçisiz, muhafızsız, müdafisiz kalır ve günden güne değerlerini kaybeder. Kaybede ede, namaza sıra gelir!.. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) öyle söylüyor ve o da gitmeye başlar. Tekrar ediyorum; Fatih’in neslinin din ve imanına, tarih ve manasına, bütün manevî değerlerine saldırdılar, Kur’an anayasasını, Şeriat nizamını kaldırdılar da bunların yerine küfür anayasalarını ve put kanunlarını getirdiler. İşte Ayasofya Camii de bu sahte kahramanlar tarafından saldırıya uğrayan değerlerden sadece bir tanesidir! 

Ey müslüman gençlik! Ey Fatih’in nesli! 

Senin ilk görevin sahte kahramanların ipliğini pazara çıkartıp, maskelerini düşürmek ve hoyrat  çehrelerini ortaya koyup, gerçek hüviyetlerini teşhir etmektir. Manevî ve tarihî değerlerini putun ve putların tasallutundan kurtarıp, asıl sahibine teslim etmektir. Gerçek kahraman olan o koca Fatih’in neslinden olduğunu ancak bu suretle isbat edebilirsiniz! Haydi görelim sizi!.. Gerçek manada Hz. Muhammed’in ümmetinden olduğunuzu ancak bu suretle isbat edebilirsiniz! 

Bakınız Hz. Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bundan 1400 sene önce İstanbul’un fethini müjdelemiş. İstanbul fethedilecek, İstanbul İslam’a, Kur’an’a fethedilecek diye! Edildi, Allah’a şükürler olsun. Fatih ve onun orduları tarafından fethedildi, İslam topraklarına ilhak edildi, asırlarca da İslam’a teslim oldu, semalarında İslam’ın bayrağı dalgalandı. Kur’an, mahkemelerinde söz sahibi idi! 

Sorayım: İstanbul’da bir çok mahkeme vardır, bir çok idare makamı vardır. Gerek mahkemelerde, gerek idarî makamlarda şu Kur’an  söz sahibi midir? Şu Kur’an’a göre mi icra yapılıyor? İçinizde buna evet diyebilecek biri var mı? Bunun cevabı nedir öyleyse? “Evet, Kur’an söz sahibidir!” diyebileceğimiz ana kadar, Hz. Muhammed’e layık ümmet olduğumuz iddiasında bulunamayız. İstanbul’da ve Anadolu’nun diğer şehirlerinde ve bütün bir milletin devletinde şu Kur’an söz sahibi olmadıkça, şu Kur’an anayasa olmadıkça, ne sen yatağında rahatça uyuyabilirsin, ne de yarınına güvenle bakabilirsin, ne de Allah’ın huzurundaki sorumluluktan kurtulabilirsin. Ona göre düşün, ona göre tedbirini al, ona göre Fatih’in neslini yetiştir de, o haydutları o mekanlardan kov, Allah’ın kitabını getir, Ayasofya’yı camii olarak hizmete aç! İnşaallah Mevlâ bunu bize gösterecektir. Gayret bizden tevfik ve nusret Allah’tandır! 

Bir fetih hareketi yapacağız ve Anadolu’yu fethedeceğiz inşaallah! Anadolu’yu fethettikten sonra küfrün-kâfirliğin karanlığı içerisinde boğulan ve buhran geçiren dünya insanlığının da imdadına inşaallah koşacağız. Bu çığır başlamış, o gün gelmeye başlamıştır. Bu ne bir keramettir, ne de kehanettir. Hareket başlamıştır, geliyor, İslam artık geliyor! Çünkü Kur’an’ı kaldırıp da, kendi kafalarına göre anayasa yapanlar memleketi idare edemediler, edemiyorlar ve edemiyeceklerdir. Suçludurlar; Rejimleri de suçludur! Eğer bugün hapishaneler ağızlarına kadar anarşist dedikleri o güzel gençlerle dolmuşsa, bunun yegâne suçluları kendileridir, o devrimbazlardır, Kur’an’ın yerine küfrün-kâfirin anayasasını yapanlardır. 

Bakınız; Söylentilere göre söylüyorum: İster doğru olsun, ister yalan olsun, fakat bir hakikatın misalidir. Hadiseyi biliyorsunuz: Deniz Gezmiş’i asmışlar!  Babasına gitmişler ve demişler ki: “Ne düşünüyorsun?” “Düşünecek bir şey yok!” diyor: “Benim oğlum asılmaya layık değildi, müstehak değildi. Ben oğlumu yedi yaşında bunlara teslim ettim, melek gibiydi. Eğer asılmaya müstehab, asılacak biri varsa, onu o hale getiren öğretmendir, onu o hale getiren okulun müdürüdür, onu o hale getiren devrin Milli Eğitim bakanıdır, onu o hale getiren devrin başbakanıdır, onu o hale getiren Reis-i Cumhur’dur ve bütün bunların üstünde onu bu hale getiren rejimdir, rejim! Asılacak biri varsa bunlardır, benim oğlum değil! Zira ben oğlumu yedi yaşında bunlara teslim ettim, fakat benim oğlum anarşist olduysa, onu bunlar bu hale getirdiler!” Kitabın ortasından konuşuyor. Eğer bugün hapishanelerde 45 bin genç inim inim inliyorsa, bunun suçlusu bunlar değil, onları o hale getiren o materyalist felsefenin dayandığı rejimdir! Aklınızı başınıza alın! Bu bir siyaset değildir, bu bir parti siyaseti değildir. Bu mühim bir davanın tebliğidir! Hepiniz bunları bilmeyenlere duyuracaksınız, bu teypler, bu kameralar bunları kaydediyor ve sizler de memlekete kadar gönderin. O sağır kulaklar belki duyar, duymazlarsa hesap vermeye hazır olsunlar. 

Hesap soracağız inşaallah! Zaten böyle toplanışınızdan, bir araya gelişinizden, bu meseleleri gündeme getirişinizden adamların uykuları kaçmıştır. Ama korkunun ecele faydası yoktur! 

Bakınız bunun bir delili; Hicret mecmuasının yurtiçine girmesini, sınırlardan içeri girmesini yasak ettiler. 15 günde çıkan bir mecmua bu! Bu tuz-biber olsa ne yapabilir? Ama adam korkuyor; “Hain korkak olur!” der atalarımız. Biz o zaman yazdık ve dedik ki: Şu mecmuamızın yurtiçine girmesini altı yaşındaki bir çocuğun eline bir silah verseniz bile engelleyebilir. Ama bu iş değil! 

Ve dedim ki; Ey Hicret mecmuasının yazarları ve okuyucuları! Sizi tebrik ederim, size müjdeler olsun! Zira Hicret mecmuası imtihanı başarıyla vermiştir. Çünkü kâfiri korkutmuş, yurtiçine girmesine sansür koymuş, yasak etmiştir. Fakat şunu bilmelidirler; Hicret mecmuası girse de, girmese de hakikat haykırıyor. Bir gün gelecek Cenab-ı Hakk bizim elimize bir radyo istasyonu verecek, İslam’ın gerçeklerini memleketimizin her tarafına duyuracağız. O temelinde, cevherinde iman bulunan fakat senelerin ihmali ile körleşmiş hale gelen o gönüller filizlenecek, iman cevherini harekete getirecek ve inşaallah Fatih’in nesli bir araya gelip memleketi haydutların tasallutundan kurtarıp, küfür ve kâfir anayasalarını tarihin çöplüğüne atıp, Kur’an anayasasını devlet idaresine getirecektir! Bu hareket geliyor, hiç ümitsiz olmayın! 

Bu bir iş değil; Bu korkunun, bu acizliğin, bu cahilliğin, bu cüceliğin alâmetidir. Eğer gücünüz varsa, bir şey biliyorsanız, toplayın âliminizi-ulemanızı, profesörler emrinizde, öğretmenler emrinizde, hatta Diyanet’in üst kademesindeki adamlar da emrinizde; Toplayın, toplansınlar, bir araya gelsinler, Hicret mecmuasını sayfa sayfa, satır satır ele alıp ona ilmen, fikren cevap versinler ve onu çürütsünler. Buna var mısınız? Gücünüz yetiyor mu? Var mısınız: Bir açıkoturum tertip edelim, milletin huzurunda Hicret mecmuasının yazdıkları mı haklı, yoksa sizin davranışınız, zihniyetiniz, rejiminiz mi haklıdır? Var mısınız, milletin huzurunda bir açıkoturum tertip etmeye? Bunu cesaretle söyleyebiliyoruz, söyledik ve söylemeye de devam edeceğiz!.. 

Çok aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allah hepinizden razı olsun! Sizden aldığımız bu cesaretle konuştuk; Evvela Cenab-ı Hakk’ın inayeti, Hz. Peygamber’in feyzi, sizin de pür-dikkat dinlemeniz bizi biraz daha fazla konuşmaya sevketti.

Cenab-ı Hakk cümlemizi ve cümlenizi ümitvar eylesin! İslam’ın bundan sonra bir çok fütuhatı için hazırlanan kullarından eylesin! Hz. Muhammed’e layık ümmet eylesin! Muhterem Fatih ve dedelerimize layık torunlardan eylesin! Gelecek nesli, Fatih’in neslini de, Hz. Muhammed’e layık genç ümmetleri yetiştirmeyi de cümlemize nasib ve müyesser buyursun! Var olun, sağ olun! Tebrik ederiz! Bugünün mana ve önemi mübarek olsun! 

Esselamü Aleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatühü!.. 

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ​


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 396
Toplam 529752
En Çok 1316
Ortalama 348