İŞVEREN VE İŞÇİ BİRBİRİNİN KARDEŞİDİRLER - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

07-04-2022

İŞVEREN VE İŞÇİ BİRBİRİNİN KARDEŞİDİRLER

İşveren ile İşçi arasında münasebet nedir? Bunlar birbirine karşı nasıl davranacaklar? Karşılıklı hak ve görevleri nelerdir? Nelere riayet edeceklerdir?.. Bu hususları mevcut kanunlar tesbit etmiştir.

Şimdi bu soruların cevaplarını, dinî sorumluluk yönünden araştıralım ve bilelim. Bilmede fayda, hatta zaruret vardır. Çünkü beşeri kanunlarda müeyyide yalnız dünyalıktır; Dünyevi menfaat veya dünyevi zarardır, dünyevi kazanç veya dünyevi cazadır. Beşeri kanunlarda helal-haram fikri yoktur. Bir ahiret sorumluluğu, bir cennet-cehennem meselesi bahis mevzuu değildir. Dinde ise, kanunî hükümler ahlak kaideleriyle mezcolmuş, helal-haram fikriyle yoğrulmuştur; Ahiret hayatı, cennet ve cehennem inancı ile teyid ve takviye edilmiştir.

Bir başka ifade ile: Beşerî kanunlar sadece insanın dünyasına hitab eder, kendisine uyulduğu takdirde dünyada rahat edileceğini vaad eder. Din ise, insanın hem dünyasına hem de ahiretine hitab eder. Kendisine uyulduğu takdirde hem dünya hayatını, hem de ahiret hayatını vaad eder; Cennet ve cehennemden, mükâfaat ve azaptan bahseder!

Ayrıca beşerî kanunlar sadece görebildiği suçluları yakalar, göremediklerini yakalayıp cezalandıramaz. Ama din, insana der ki: "Senin yaptığın aykırı hareketler, haksızlıklar, -nerede ve ne zaman olursa olsun, başkaları tarafından görülsün veya görülmesin, gizli-kapaklı kalamaz. Kıyamet gününde bu yaptıkların ortaya dökülecek ve hesabı senden sorulacaktır. Azabını görecek, cezasını çekeceksin!" İşte bu hikmete binaendir ki, Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)şöyle buyurur: "Her iyiliğin başı Allah korkusudur!" 

İşte bütün bunlar gösteriyor ki, dinî mevzuatı her müslümanın bilmesi ve Allah korkusu havasına girmesi lazımdır.

 

İş ve işçi:

Arapça'da işe "amel", işçiye de "âmil" denir. işçiye ayrıca "ecir" de denir ve ecir kelimesi daha çok kullanılır.

İşçi kime denir?

İşçi demek, bir gelir (ücret) karşılığında emeğini kiraya veren kimse demektir. Başka bir târife göre de "ecir", "icare" kökünden gelmektedir. İcare ise, menfaatı ücret karşılığında satmak demektir.

Türk-İş kanununda da işçi şöyle târif edilir:

"Bir hizmet akdine dayanarak herhangi bir işte ücret karşılığı çalışan kişiye işçi denir!"

Bütün bu ve benzeri târifler hep aynı sonuca varır. O da, bir bedel karşılığı çalışan kimse demektir. Bu şekilde yapılan hizmete de iş denir.

İş yapmak, işçi olmak, ücret almak İslâm'a göre caiz midir?

Evet, bütün bunlar caizdir, hatta lazımdır, sevaba da vesile olur. Bunlara ait ayet ve hadis'lerin sayısı da çoktur!

Ücret almak caizdir. Kehf Suresi'nin 77. ayeti şu mealdedir: "... İsteseydin bu (sanatkârlığına, bu işine) bir ücret alırdın!"

Musa Peygamber ile Hızır (Aleyhisselâm) arkadaş olup seyahate çıkarlar. Bir köye uğrarlar. Köylülere misafir olmak isterlerse de köylüler bunları misafir etmezler. Üstelik ekmek de vermezler. Köyden ayrılırlarken, köyün çıkış yerinde yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarı Hızır (Aleyhisselâm) tâmir eder ve düzeltir. İşte o zaman Musa Peygamber Hızır'a, "Bu hizmetine karşılık keşke para isteseydin!" diyor.

Bu ayet-i celile metniyle, bu iki arkadaş arasındaki konuşmayı ifade etmesi yanında işaretiyle de:

a) Bina inşası için ücret almanın caiz olduğuna;

b) Ücretin işe başlamadan tesbiti gerektiğine;

c) İşverenin emir veya izni olmadan yaptığı bir işten dolayı işçinin bir ücret istemeğe hakkı olmadığına delalet etmektedir;

Devlet memurları da İslâm'a göre devletin işçileridir!

Hayırlı birer işçi olabilmeleri için kendilerinde bilhassa şu iki vasfın bulunması şarttır:

a) Güçlü, kuvvetli olacaklar. Yani üzerlerine aldıkları işi hakkıyla yapabilecek güç ve kabiliyete, bilgi ve tecrübeye sahip olacaklardır;

b) Doğru ve dürüst olacaklardır. Kendilerine her halde inanılacak ve güvenilecektir.

Kur'an-ı Kerim'de Kasas Suresi'nin 26. ayeti şu mealdedir:

قَالَتْ اِحْدٰيهُمَا يَٓا اَبَتِ اسْتَأْجِرْهُۘ اِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَأْجَرْتَ الْقَوِيُّ الْاَم۪ينُ

"Onlardan (Şuayb Peygamber’in kızlarından) biri, "Babacığım! Bu adamı işçi tut. Zira (bugüne kadar) çalıştırdığın işçilerin en hayırlısı, güçlüsü ve güvenilebilir olanıdır!" dedi." (Kasas, 26)

Gerek işçi ve gerekse devlet memuru, kendilerine emanet edilen vazifeleri tam ve mükemmel bir şekilde ve zamanında yapar, yerine getirirlerse, alacakları para tertemiz ve helal olacağı gibi, işverenlerin de takdirini kazanırlar. Bunun yanında daha mühimi, sadaka vermişcesine sevap ve manevî mükâfata mazhar olurlar!

Resul-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurur:

"Kendisine verilen vazifeyi tam bir sadakat ve gönül hoşluğu ile yapan emin (kendisine güvenilir) bir kasadar iki sadaka verenden birisidir!" 

İşçinin ücreti tesbit edilmelidir. Şayet ücret tesbit edilmeden iş yapılmış ise, ecr-i misil (örf ve adete göre verilmesi) lazım gelir.

Konuşulan meşru şartlar ne ise, her iki tarafın da bu şartlara harfiyyen uymaları lazımdır. Bir hadis mealen şöyledir:

"Müslümanlar şartlarına riayet ederler!" 

Bir müslümanın, müslüman olmayanların işinde çalışması genellikle caizdir!

İslâm'a göre iki çeşit işçi vardır: Bunlardan biri özel işçi, diğeri de genel işçidir. Birinciye "Ecir-i has" ikinciye de "Ecir-i müşterek" denir. Yalnız işverene çalışırsa birinci çeşit işçidir. İşverenin fabrikasında, tarlasında veya dükkanında çalışan işçiler gibi. Herkese çalışan işçiler de ikinci çeşit işçilerdir; Terzi, marangoz, demirci, gibi.

Birinci çeşit işçi, işyerine gelmesi ve işe hazır olmasıyla ücrete hak kazanır. Yoksa işi bilflil yapmasıyla değil. Ancak işyerinde iş varken çalışmaktan imtina eder ve çalışmazsa ücrete hak kazanamaz. (Mecelle, Madde 425)

İkinci çeşit işçinin ücrete hak kazanabilmesi için bilfiil işi yapması lazımdır. (Mecelle, Madde 424)

İşçi ve işverene ait diğer meseleler, bütün tafsilatıyla fıkıh kitaplarında yazılıdır. Biz bu konuda bu kadarla yetineceğiz.

Şurasını bilmekte de zaruret vardır:

Mübarek dinimiz, bilhassa günlük işlere ait konularda, ana hatlarını göstermiş, mühim prensipleri koymuş, nirengi noktalarını işaret etmiş, teferruat ve tafsilatını insan kafasına, örf ve adete bırakmıştır.

a) İşçiler:

İşçi kardeşlerim! Siz işverenlerin, işverenler de sizin kardeşlerinizdir. Birbirinize karşı kardeşçe davranacaksınız. Sizin onlar üzerinde, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Ne işverenler sizlerin hakkına, ne de sizler işverenlerin hakkına tecavüz edemezsiniz. Taraflarca kabul edilen şartlara harfi harfine riayet edeceksiniz!..

Her şeyden önce âdil ve sağlam bir anlaşma yapacaksınız. İşin mahiyetini, miktarını, müddetini, çalışma saatlerini, ücret ve miktarını kesin ve net olarak konuşup karara bağlayacaksınız. İleride ihtilafve nizaa sebep olabilecek en ufak kapalı bir taraf kalmayacaktır. Hatta anlaşmaya dair bir de protokol yazıp taraflarca buna imza konmalıdır.

İşçi kardeşlerim! Üzerinde titizlikle durmanız gereken meselelerin başlıcaları şunlardır:

a) İşe ehil olmalısınız:

İşçi, işi kabul etmeden önce, "Ben bu işi yapabilir miyim? Buna ehil miyim? Bilgim ve gücüm buna kâfi midir?" diye düşünecek, kendini yoklayacak, ehil ise kabul edecek, değilse yanaşmayacaktır, hakkından gelemeyeceği işin altına girmiyecektir.

Bazı işler vardır ki, beden gücüne dayanır, bazı işler de ilim gücüne dayanır; Bazı işler de vardır ki, onlar da hem beden gücüne, hem de ilim gücüne dayanır. Yarım molla dinden, yarım hekim candan eder!" gereğince, beden veya ilim gücü yetersiz olduğu takdirde işi üzerine alırsa iş ve iş sahibine zarar vermiş, kendisi de vebale girmiş olur.

Kardeşlerim! Emaneti ehline vermek, vazifeyi erbabına teslim etmek Allah'ın emridir. Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) de bir hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurur:

"İşler ehliyetsiz ellere teslim edilirse kıyameti gözle!" 

Bu hadis-i şerif kıyametin bir alâmetini gösterirken, şunu da ifade etmektedir: Bir memlekette, bir müessesede veya bir işyerinde işler, vazifeler ehil olmayan kimselerin eline teslim edilirse, o memleketin, o müessesenin veya o işyerinin düzeni bozulur, kıyameti kopar.

b) Ücretiniz tayin edilmelidir:

Ücretiniz mutlaka tayin edilmeli ve belli olmalıdır. Pazarlık yapmadan, ücret üzerinde anlaşmaya varmadan işe girmemelisiniz. Resul-i Ekrem Efendimiz ücretini konuşup kesmeden işçi çalıştırmayı yasak etmiştir. (Ahmed b. Hanbel)

Ücret, işe ve çalışma müddetine göre değişir. Ücretin ölçüsü ne olmalıdır? İşveren işçiye hangi ölçüde ücret verecek?

Bu pazarlığa ve tarafların rızalarına bağlı olmakla beraber, bir işçinin günlüğü, işyerindeki günlük kazancının -bütün masraf çıktıktan sonra- yarısından aşağı olmamalıdır. Bu da işçinin, kendisinin, çoluk ve çocuğunun yemesini, giymesini ve sıhhi meskene sahip olmasını mümkün kılacaktır. İşçiye bunu sağlamayan ücret, İslâm'a da aykırıdır ve zulümdür!

İşçinin ücreti günlük kazancının yarısından aşağı olmamalıdır dedik. Neden? Çünkü, işçinin gücü işverenin sermayesine eşittir de ondan, yani emek sermayeye denktir!

Dinimiz; İşçi ücretinin miktarı hakkında net ve kesin bir hüküm koymamıştır, bir nevi serbest bırakmıştır, örf ve âdete bırakmıştır. Uygun olanı da budur! Ancak dinimiz bu hususta yol göstermeyi ihmal etmemiş -zımnen de olsa- bir fikir beyan etmiş, bir ölçü vermiştir.

Bir hadis mealen şöyledir:

"Ne zengine, ne de (sapasağlam) gücü kuvveti yerinde olana dilenmek (sadaka istemek) helal olmaz!.." 

Bu hadis-i şerif açık ve kesin manasıyla zengin ile çalışma gücüne sahip olan kimsenin sadaka istemelerine izin vermemekte, "Helal olmaz!" demektedir. Zımni manasıyla da zengin ile çalışma gücüne sahip olanı eşit sayıyor, aynı muameleye bağlı kılıyor. Birinin zenginliği varsa, diğerinin de gücü-kuvveti vardır. Birinin sermayesi varsa, diğerinin de bu sermayeyi değerlendirecek, nemalandıracak (çalıştıracak) emeği vardır, enerjisi vardır. Ve bunlar, yani sermaye ile emek aslında aynı değer ve kıymete sahiptir ve birbirlerine denktir. Terazinin bir kefesine birini, diğer kefesine de birini koyacak olursanız terazi dengede kalır. Bu itibarladır ki, sermaye olmadan emek bir işe yaramayacağı gibi, emek olmadan da sermaye bir kazanç sağlamaz. Biri diğerini tamamlar ve biri diğerine muhtaçtır!

O halde kâr getirmede, kazanç sağlamada müsavi görülmeli, eşit muameleye tâbi tutulmalıdır ve dolayısıyla işçinin ücreti, işyerindeki günlük kazancın (kendi emeği ile meydana gelen kazancın) yarısından aşağı olmamalıdır. Bu neye benzer? Ticaret hayatında şirket olmaya benzer. Para birinden, emek birinden olmak üzere, Ahmed ile Mehmed anlaşmış; Ahmed sermaye verecek, Mehmed de bu sermayeyi ticarî bir işte çalıştıracaktır, kârı ortadan bölecekler. Sene sonunda ne kazanılmış? Mesela 500 lira kazanılmıştır. Bunun yarısı Ahmed'e, yarısı da Mehmed'edir.

Evet, bu çeşit ortak olmalarda kârın paylaşılması, taraflar arasındaki anlaşmaya bağlıdır. Yarısı, üçte biri veya dörtte biri taraflardan birine, geriye kalan da birine olacaktır şeklinde bir anlaşma da yapabilirler. Bu da caizdir. Ancak normal ve tam âdilane olanı aslında birbirine denk olan sermaye ile emeğin kârı ortadan paylaşmalarıdır, yarısı sermayeye, yarısı da emeğe olmalıdır.

İşyerinde işçi ile işveren de böyledir. Biri işyerini açmış, sermaye koymuştur. Diğeri de bu işyerini değerlendirmiştir. İşveren, elde edilen saf kardan işçiye ne kadarını verecektir? Bu, tarafların anlaşmasına bağlıdır. Ancak anlaşmanın güzeli de, işçinin o işyerindeki günlük kazancının (işyerindeki diğer masraflar çıktıktan sonra) yarısından aşağı düşmemesidir. Yukarıda mealini verdiğim hadis-i şerif bunu ifade etmektedir!

İşçinin alacağı bu ücrette kendisine normal yaşama şartlarını hazırlamalıdır. Bir hadis-i şerif'te Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır:

"Bir kimse bizim işimizde çalışmak üzere tayin edilirse, evi yoksa ev edinsin, karısı yoksa evlensin, bineği yoksa binek edinsin!" 

İşçi, ücretini işe başlamadan önce de alabilir, sonra da alabilir. Fakat işi bitirdikten sonra alması daha uygundur. Bir hadis-i şerifte, "işi bitirdikten sonra işçinin ücreti ödenir!"  buyurulmaktadır (Ahmed b. Hanbel). Başka bir hadis'te de bu husus şöyle anlatılır: "İşçinin ücretini teri kurumadan veriniz!" 

c) Sağlığınız korunmalıdır:

İşçi kardeşlerim! Üzerinizdeki emanetlerden biri de sağlığınızdır, hayat ve sıhhatinizdir; Bunları korumaya mecbursunuz! Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atamazsınız. Bedenleriniz sizin sermayelerinizdir. Sıhhatinize zarar verecek derecede havasız yerlerde ve ağır işlerde çalışamazsınız. İşyerinizin havası temiz olmalıdır. Kuvvetinizin kâfi gelmediği ağır işlerde çalışamazsınız, sıhhatınızın tahammül edemeyeceği fazla mesai de yapamazsınız. Uykunuzdan kısamaz, boğazınızdan kesemezsiniz.

Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

"(Ey müslüman!) Senin üzerinde bedeninin hakkı vardır, gözünün hakkı vardır. (Bunların haklarını vermelisin!)" 

O halde ey işçi kardeşlerim! Gerek hayatınız, gerekse bütün uzuvlarınız size birer emanet olarak verilmiştir. Bedenlerinizin muhtaç olduğu gıdayı vermez, ağır işlerin altına girer, vücudunuzu dinlerdirmez, sağlığınızı korumazsanız emanete hiyanet etmiş, vebale girmiş olursunuz; Aynı zamanda ailenize, milletinize yük olmuş olursunuz!

d) İş ve iş âletleri birer emanettir:

Muhterem işçi kardeşlerim! Sizler işin cinsini, miktarını, çalışma saatlerini ve yerini, alacağınız ücretleri işverenle görüştünüz ve anlaştınız, emaneti yüklendiniz, sorumluluğun altına girdiniz artık; İşten kaçmak, kaytarmak, vakit öldürmek, hile yollarına başvurmak olmaz, işi angarya kabul edip baştan savmak olamaz. İşe gereken ciddiyet ve önemi vermemek olamaz; işyerindeki makineyi, âlet ve edavatı normal çalıştırmamak, dikkatsizlik ederek fazla yıpranmasına, kırılmasına sebebiyet vermek olamaz. Bütün bunlar; senin için caiz olmaz; Haram olur, emanete hiyanet olur, günah olur, kıyamet gününde hesabı sorulur! Aldığınız paranın da bereketi olmaz!

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

"Nefsim yed-i kudretinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, meşru (caiz) olan bir işte bir adamı çalıştırdığımız vakit, bu adam o işten faydalanırsa (yani çalar çırpar, hile ve desise yapar, gereken önem ve ciddiyeti vermezse...), kıyamet gününde bu yaptıkları, muhakkak onun boynuna yüklenmiş olduğu halde gelir!" 

"İşimizde çalıştırdığımız bir kimse, bir iğneyi dahi saklarsa (çalarsa) bu sakladığı şeyi kıyamet gününde boynuna asılı olarak getirecek!" 

O halde kardeşlerim! İşverenin işini kendi işinizmiş gibi, âlet ve edevatını kendinizinmiş gibi kabul edip ona göre çalışacaksınız ve koruyacaksınız. İşe gereken önemi ve emeği verip, güzel ve düzgün bir şekilde yapacaksınız. İstenilen evsaf ve kalitede meydana getirecek ve vaktinde bitireceksiniz. Söz verdiniz, taahhüt eddiniz, ahde vefa edip sözünüzü mutlaka yerine getireceksiniz. Caymak olmaz, döneklik olmaz; Bunlar müslümana asla yakışmaz.

Bakınız Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de ne buyuruyor:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَخُونُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُٓوا اَمَانَاتِكُمْ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

"Ey iman edenler! Allah ve Resulüne hiyanet etmeyin, emanetlere de hiyanet etmeyin! Halbuki (hiyanetin nasıl kötü ve çirkin bir şey olduğunu) biliyorsunuz." (Enfal, 27)

Resul-i Ekrem Efendimiz de buyururlar ki:

"Allah muhakkak kulunun bir işi yaptığı zaman güzel, düzgün ve sağlam yapmasını sever!" 

Allah'ın değişmez kanunudur; Bir kimse dünyaya çalışır ve yapacağı işi güzel ve sağlam yaparsa kazanır, emeği boşa çıkmaz! Nitekim Nahl Suresi'nin 30. ayeti şu mealdedir:

لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌۜ وَلَدَارُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌۜ وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّق۪ينَۙ

"Bu dünyada güzel iş yapanlara güzel bir mükâfat var ve elbette ahiret yurdu daha hayırlıdır!"

وَلِكُلٍّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُواۚ وَلِيُوَفِّيَهُمْ اَعْمَالَهُمْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

"Herkesin (değer ve) derecesi ameline (işindeki emeğine) göredir. Herkese emeğinin karşılığı tamamen ödenecektir. Hiç birisi haksızlığa uğramaz!" (Ahkâf, 19)

وَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ نَق۪يرًا

"(Güzel, düzgün, sağlam ve) uygun iş yapan imanlı erkek ve kadınlar (var ya), işte onlar cennete girecekler ve bir çekirdeğin arkasındaki çukurcuk kadar bile haksızlığa uğramayacaklardır!" (Nisa, 124)

Saygıdeğer işçi kardeşlerim! Demek oluyor ki, üzerinize almış olduğunuz bir işi güzel, düzgün ve sağlam bir şekilde yaparsanız hem emanete riayet etmiş olursunuz, aldığınız para helal olur, hem de AIlah sevgisini kazanmış olursunuz. İtibar ve itimadınız artar; Güvenilir birer insan olursunuz. Herkes size güvenir, sizi arar, bulur ve size iş verir. Dünya ve ahirette rahat eder, mutlu birer insan olursunuz!

b) İşverenler:

a) İşçilerinizi hakir görmeyiniz:

İşveren kardeşlerim! Sizler de mesulsunuz, nice sorumluluklar taşımaktasınız. İşçileriniz sizin kardeşlerinizdir, Onları dövemez, onlara sövemezsiniz; Onları hakir göremez, haklarına tecavüz edemezsiniz! Onlara karşı böbürlenip, çalım satamazsınız! Onları hor görüp alaya alamazsınız! Bütün bunlara hak ve selahiyetiniz yoktur! Bunlar kardeşlik hukukuna sığmayan şeylerdir. Onlar da Allah'ın kulu ve Peygamber'in ümmetidirler!

Esas mesele ve temel haklarda birbirinize eşitsiniz; Hürriyet ve şerefte aranızda fark yoktur! Onlar sizin köleleriniz değillerdir, makine ve âletleriniz de değillerdir. Nihayet onlar da insan ve hürdürler! Alaka görmek, takdir görmek isterler; Şahsiyetlerinin korunmasını, emeklerine değer verilmesini arzu ederler. Aradaki fark nihayet işçiler beden gücüyle, sizler de para ve sermaye gücüyle şirket olmuş, anlaşma yapmış bulunmaktasınız. Toplu halde yaşamanın buna ihtiyacı vardır. İşçiler size ne kadar muhtaç iseler, sizler de en azından bir o kadar onlara muhtaçsınız!..

Binaenaleyh onları kardeş biliniz, kardeşçe muamele ediniz, haysiyetlerini rencide ve haklarını zayi etmeyiniz! Aksi halde hareket edenlerden Allah davacı olur. Resul-i Ekrem Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

"Allah buyurur ki, ben kıyamet gününde üç kişinin hasmıyım: Allah’a verdiği sözde durmayıp cayanın, hür bir insanı satıp hakkını yiyenin, çalıştırdığı işçinin hakkını vermeyenin!" 

Bu hadis-i şerif'te üç suç bir arada zikredilmektedir ve hepsi de aynı cezaya bağlanıyor. Buna sebep üç suçun da mahiyetinin bir oluşudur. Hakka tecavüz, yani üçü de hakka tecavüzdür. Şöyle ki: Birincisi Allah'a söz vermiştir. Artık bu sözü yerine getirilmesini istemek Allah'ın hakkıdır. İkincisi hür insanın insaniyet ve hürriyetini çiğneyip, insan hakkına tecavüz etmiştir. Üçüncüsü de çalıştırdığı işçinin alın teriyle kazandığı hakkına tecavüz etmiştir.

b) İşçi ücretlerini tam ve zamanında vermelisiniz:

İşveren kardeşlerim! İşçilerinizin ücretini tam olarak ve zamanında vereceksiniz. Eksik vermek veya geciktirmek hakka tecavüz olur. İşçilerin ücreti alın terlerinin semeresi, nasırlı ellerinin emeğidir. İşçinin vaktinde ve tam olarak ücretini alması, alın terinin silinmesine ve yorgunluğunun giderilmesine sebep olacaktır. Onun da kendisine göre hesabı vardır, kitabı vardır. Borçlarını ödeyecek, masrafını yapacaktır. Fakat vaktinde ve tam olarak işçinin ücretini vermezseniz huzurunu bozmuş, hesabını alt-üst etmiş, kendisini müşkil duruma sokmuş olursunuz. Bu da sizin için vebal olur, kıyamet gününde Allah sizden davacı olur. Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

"İşçinin ücretini daha teri kurumadan veriniz!" 

c) İşçilerinizin sağlığını korumalısınız:

Muhterem kardeşlerim! İşçilerinizin sağlığını da korumalısınız. Çalıştırmakta olduğunuz bu insanlara güçlerinin yetemeyeceği veya ağır geleceği, azim ve enerjilerini çabuk kaybedeceklerini işlerde ve şekilde veyahut sıhhî olmayan yerlerde çalıştırmanız doğru olmaz; Çabuk yıpranırlar, çalışma güçlerini erkenden kaybederler veya sıhhatleri bozulup hasta düşerler. Bu yüzden hem kendileri hem siz, hem de cemiyet zarar görür. Cenab-ı Hakk bile gücü yetmediği bir şeyi kuluna teklif etmiyor ve şöyle haber veriyor:

لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَاۜ

"Allah hiç bir şahsa gücünün üstünde bir teklif yapmaz!.." (Bakara, 286)

İşçileriniz sizin kardeşlerinizdir! Hizmetleri büyük, emekleri muhteremdir! Onları hor görmeyin, onlara önem verin, alaka gösterin! Haysiyet ve şereflerine, namus ve izzet-i nefislerine dokunacak söz, fiil ve hareketlerde asla bulunmayın! Onlara ağır işler teklif etmeyin! Temiz ve sıhhi yerlerde çalıştırın, ücretlerini tam ve zamanında verin! Böyle yapmanız dinimizin de emridir! Aksi halde hesabını veremez, azabını çekemezsiniz!

Muhterem kardeşlerim! Mübarek dinimiz hem dünya dinidir, hem ahiret dinidir; Her ikisine de değer vermiş, aralarında çok sıkı irtibat kurmuş, birinin terk edilmesine, ihmal edilmesine rıza göstermemiş, hatta zararlı ve tehlikeli görmüştür. İnsanın insanca yaşamasını hedef tutmuş, haysiyet ve şerefinin, hürriyet ve refahının, huzur ve sükûnunun, hak ve hukukunun korunmasıyla ilgili müeyyideler getirmiş, hükümler koymuştur.

Bu hükümleri ve bu müeyyideleri koyarken ifrat ve tefrite (aşırılıklara) varmamış, insan hayatına, insan tabiatına, insan mantığına ve nihayet insan idealine tıpa tıp uyan orta ve mutedil bir yol tutmuştur. Hak tevziinde, vazife taksiminde adalete son derece riayet etmiş, zengin-fakir, işçi-patron, erkek-kadın arasında dengeyi sağlamıştır. Madde ve manadan, ruh ve bedenden yalnız bir tarafı nazar-ı itibara almamış, her iki tarafın hukukuna da riayet etmiştir. Yalnız dünyayı ve dünya saadetini vaad etmekle kalmamış, aynı zamanda ahireti ve ahiret saadetini de vaad etmiştir. Öyle ki insan, İslâm'ın gösterdiği yoldan yürürse hem dünyayı, hem de ahireti kazanır!

Aziz kardeşlerim! İslâm'ı, İslâm'ın hayat görüşünü anlamak için İslâm dinini bir bütün olarak incelemek lazımdır. İslâm dini meselelerini açıklarken yaratılan ile yaratan, kâinatla insan, insanla nefsi, fertle devlet, insan toplulukları ve nesiller arasındaki münasebet ve alakaları ele alarak hepsinin hukukuna riayet ederek vaz etmiştir, hiç birini ihmal etmemiştir. Bir fabrikadaki çarkların, parçaların arasındaki ahenk gibi bir ahenk, işbirliği gibi bir düzen kurmuştur. Her insanın aslında hakkı ne ise ve buna karşı vazifesi ne ise ona o derece hak tanımış ve o nisbette vazife vermiştir, sorumluluğunu da ona göre ayarlamıştır!

Kardeşlerim! Bütün bunlar aynı zamanda itikadî meselelerdir, imanla ilgilidir. Mübarek dinimizi bu yönleriyle de bilmemiz, inanmamız ve kabul etmemiz lazımdır. Ve aynı zamanda dinimizin yüceliği, güzelliği, ilim hikmet ve adalet dini olduğu, refah ve tekamül dini olduğu bilhassa bu yönleriyle anlaşılacaktır!

Yüce Mevlâ'mız cümlemizi İslâmiyet'i bütün gerçekleriyle bilen ve bu şuura varan kimselerden eylesin!

Bu arada şunu da kaydedelim:

Bugün bilhassa manadan, maneviyattan yoksun olanlar, maddî kazanç peşinde koşmaktadırlar. Bunlara göre para her şeyin üstünde gelmektedir. "Para her kapıyı açar!" fikri hâkim olmaktadır. Bunun için kazanç konusunda, kazancın dağılımında birbirini tutmaz fikir ve hükümler, görüş ve doktrinler ortaya atılmakta, çekişmeler alabildiğine hüküm sürmektedir.

İslâm'ın bu babdaki görüşünü de bilmek, elbette ki, her müslüman için bir vecibedir!

Komünist rejimde kazanç, tamamen emeğe aittir. Sermayeye kazançtan bir şey yoktur. Sermaye ancak masrafını alır. İşte o kadar!

Kapitalizmde kazanç, tersine tamamen sermayenindir. Emeğin kazançtan bir payı yoktur. Emek karnını doyurdu mu bu kadarı kâfi!

Aşağıda da görüleceği üzere, bunlar aşırı uçlardır ve adaletsizliğin, dengesizliğin ta kendileridir!

Bu iki aşırı uç arasında durmadan yer değiştiren (sosyalizm ve liberalizm gibi) sistemler ise kazanç, sermaye ile emeğin toplamına eşittir. Bilhassa Avrupa'da uygulanan bu sistemlerde sermaye emeksiz, emek de sermayesiz kazanç sağlayabilir.

Demek oluyor ki, bu rejimlerde kazanca hak kazanan iki unsurdan biri diğerinden ayrılabiliyor; Biri sıfır olsa dahi diğeri kazanç sağlıyor.

İslâm'ın bu husustaki görüşüne gelince: Kazanç taraflardan birine değil, her ikisinedir; Biri diğerine tercih edilmez! Normali, işçi ile işverenin de eşit pay almasıdır. Çünkü kazanç, sermaye ile emeğin çarpımına eşittir; Ne emeksiz sermaye, ne de sermayesiz emek bir işe yaramıyor, bir kazanç sağlamıyor. Biri sıfır olduğu zaman, diğeri de sıfır oluyor; Çünkü sıfırın herhangi bir değer ile çarpımı yine sıfırdır.

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 171
Toplam 528319
En Çok 1316
Ortalama 348