ÇUBUKÇU VE YANDAŞLARINA AÇIK MEKTUP - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

15-04-2022

ÇUBUKÇU VE YANDAŞLARINA AÇIK MEKTUP

 

Hem davacı hem hakim! Hem müctehid (!) hem cahil!..

Kasım/1992 (CemaziyeI-UIâ/1413) tarihinde TRT-lNT Avrasya adlı TV'de dört kişiden müteşekkil bir açık oturum tertib edilmişti. İsimleri ve görevleri sırasıyla:

Yönetmen: Uğur Köçoğlu

1- Prof. Dr. Ergün Ozbudun (A. Ü. Hukuk Fak. Öğretim Üyesi)

2- Dr. Mehmed Sağlam (YÖK Başkanı)

3- Prof. Dr. İbrahim Agâh Çubukçu (A. Ü. İlahiyyat Fak. Öğretim Üyesi)

Laiklik ve din:

Din; Allah tarafından gönderilen bir kanundur. İnsanın; iman, ibadet, muamelat ve ceza işlerini içine alır. Yani, insanın her türlü fikir, amel, münasebet ve işlediği suçlar hakkında hüküm ve müeyyideler getiren bir müessesedir. Şümul sahası, insan hayatıdır. Kur’ân’ın beyanıyla insan, hertürlü söz, fiil ve hareketlerinden mes'uldür. Ve bunun bir istisnası yoktur. “Din işi, dünya işi” diye bir ayırım yapamazsınız. Böyle bir ayırım yapma; cahillerin, münafıkların, kâfirlerin işidir ve onların adetidir. Bunlara bir isim vermek gerekirse, laik kafalı demek gerekir. “Bunlara göre, Allah, kanunları ikiye ayırmıştır; dinle ilgili işlerin kanunları bana, dünya işleriyle ilgili kanunlar size aittir.” İşte laik kafalılar böyle düşünür ve böyle söylerler! Delil ve mesned yok tabii!

Acaba gerçek de böyle mi? Asla! Hiç de öyle değil; tek delil bulamazlar! Zira, dini devletten ayırma, söylediğimiz gibi, cahillerin, münafıkların ve kâfirlerin işidir. Yani, onlara, bu kabil sözleri söyleten cahillikleridir. Aslında bunların hepsi kâfir olmuştur; cenazeleri bile kılınmaz! Bir başka ifade ile; laik kafalının kalbinde ne din vardır ve ne de iman; bunlar, fasıkların, zalimlerin, kâfirlerin ta kendileridir.

Din, tarihte de böyledir:

Allah'ın peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği dinde ibadetle siyaseti, dünya işleriyle devlet işlerini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Bunlar etle kemik gibi veya ruhla beden gibi birbirini tamamlayan iki unsurdur. Bu itibarladır ki, dini devletten ayırdığınız takdirde din, devletsiz kalır, devlet de dinsiz olur. Ve neticede şunu kesinlikle söylüyor ve fetva mahiyyetinde ilan ediyoruz ki, kemalist devlet kâfir bir devlettir.Ve onu savunanlarda birer kâfirdir v eaynı zamanda mürteddir ve irtidad hükmüne tabidirler.

Laiklik kâfirliktir:

Bütün peygamberlerin tebliğ ettikleri ve bu arada Hz. Musa'nın ve Hz. İsa'nın tebliğ ettikleri din ve Şeriat'larda da laiklik dinsizliktir, yani laikliğin dinsizlik olduğu sadece Kur’ân ayetlerinde değil, İncil'de de Tevrat'ta da ve diğer semavî kitaplarda da vardır.

Açık oturum: 

Geçenlerde televizyon erkânlarında bir açık oturum yaptılar. Bunların hepsi laik kafalı ve Şeriat düşmanı! Ve hele içlerinde biri vardı. Kelimenin tam manasıyla iki yüzlü ve münafık! Biz, fakültede iken O, asistandı. Birkaç sefer kendisini uyarmıştım! Fakat o zaman bu kadar kendini kaybetmemişti. Fakat, şimdi görüyorum ki, kendini tamamen kaybetmiş, hem dall ve hem mudil olmuş; fetva veriyor, İctihad yapıyor ve ahkâm kesiyor!.. Bu adamın adı: İbrahim Agâh Çubukçu!

Yaptığı gaflar ve devirdiği çamlar:

1- Haham ve papazların Tevrat ve İncil ayetlerini, efendilerini memnun etmek için tahrif ve tebdil ettikleri gibi, Çubukçu da efendilerini hoşnut etmek için hadisleri tahrif etmiştir.

Lafzını tahrif etmiş; hadisin metninde “Ahiret” kelimesi olmadığı halde kendi kafasına göre ve maksadına uysun diye böyle bir kelime ilave etmiştirve bu suretle cehennemde yerini hazırlamıştır. Hadisin metni “Entüm a'lemü bi emri dünyaküm” şeklindedir. Görüldüğü üzere hadisin metninde “ahiret” kelimesi yoktur. İşte bu, bir tahriftir ve yahudi hahamlarından ve hıristiyan papazlarından kalma bi rtahriftir, bir müfsitliktir.

2- Çubukçu, mezkur hadisin manası üzerinde de oynamıştır. Hem bir kaç yönden:

a) "Emir" kelimesini "Hüküm ve kanun" manasına almıştır ki, hiç de öyle değildir! Oradaki “Emr” iş manasınadır; dünya işleri demektir, yoksa dünya işlerinin tabi oldukları ve bağlı bulundukları dünya hükmü ve dünya kanunları manasına değildir. Fakat “laiklik” denince anlaşılan mana, dünya işlerinin yapılış şekli değil, bağlı bulunduğu hükümdür. Yani, kanunda o işi yapmanın caiz olup olmama meselesidir. Mevzuu biraz daha açalım: Tarlayı sürme bir iştir, sulama biriştir, tarladaki ekini biçme bir iştir, meyveleri ve hurmaları budama bir iştir, tarladaki ekini biçme bir iştir, meyveleri ve hurmaları budama bir iştir, duvar yapma, bina yapma, araba yapma, yazı yazma, araba sürme birer dünya ve teknik işleridir. Ve bunlar aynı zamanda birer ihtisas ve birer eğitim işidir. Herkes ziraatçılık yapamaz, herkes marangozluk yapamaz, herkes saat yapamaz ve herkes meyve ağaçlarını budayamaz, herkes ekmek pişiremez, herkes helva pişiremez... Binaenaleyh “Her işi ehline verme” bir kaide olmuştur. “Eğer bilmiyorsanız ehlinden sorun!” Kur’ân'ın bir beyanı olduğu gibi, “İşler nâ-ehil kişilere teslim edildiği zaman kıyameti gözle!” bir hadis mealidir.

İş ve bağlı bulunduğu hüküm:

Demek oluyor ki, dünya işleri dendiği zaman ikiye ayıracaksınız. Bunlardan biri işin bizzat yapılışı, diğeri de o işin kanunda ve Şeriat'taki yeri ve hükmü; yani o işi yapma helal mı-haram mı, caiz mi, değil mi, mekruh mu, değil mi?.. şeklindeki değerlendirmesi.

Bu itibarladır ki; duvar işini duvarcıya, sıva işini sıvacıya, ayakkabı işini ayakkabıcıya, elbise dikme işini terziye, saat yapma işini saatçıya, yüzük yapma işini kuyumcuya, üzüm ve hurma budama işini bahçıvana vereceksiniz ama, bütün bunların kanun ve hükümlerini Kur’ân'a, Peygamber'e, müftüye soracaksınız, keza içki içme bir iştir, adam öldürme bir iştir, zina etme bir iştir, faiz alma bir iştir, hırsızlık yapma bir iştir, kadınların baş açık gezmeleri bir iştir ve bütün bunların bağlı bulundukları kanunlar ise birer hükümdür. Kimden soracaksınız? Yine Şeriat'tan, fetvadan! Neden? Çünkü bütün bu hükümler din işidir.

Hadisin vürud sebebi:

Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), Medine'de Medineliler'in bağlarını budadıklarını görmüştü. “Budamasanız daha iyi olur” demişti. Onlarda öyle bıraktılar. O sene hurmalar iyi olmadı. Sebebini sordu. Onlar da “Sen emrettin, biz de budamadık!” dediler. İşte bunun üzerine Allah Resulü “Siz dünya işlerini daha iyi bilirsiniz!” diye buyurdu.

Hülâsa:

İşlerin yapımı her ne kadar dünya işi ise de o işlerin bağlı bulundukları hükümler ve kanunlar din işleridir. Hadiste geçen "İş" tabiri işin yapılışıyla tekniğiyle ilgilidir. Ve, “Siz dünya işlerini daha iyi bilirsiniz!” derken, Peygamber işte bu manayı, yeni teknik işlerini kasdetmektedir.

Bütün bu izahatlardan anlaşılmıştır ki, bu hadis-i şeriften laiklik adına ne Çubukçu bir şey çıkarabilir ve ne de laik kafalılar! Çubukçu'dan umduklarını bulabilirler! Çubukçu havasını almış, laik kafalılar da!

3- Mahmut Şeltut ve benzerleri:

Çubukçu; Kur’ân ve sünnet'e iftira ettiği gibi, aynı zamanda ilim adamlarına iftira etmekten de çekinmemiştir. Çünkü ilim adamları, laikliğin İslâm diniyle bağdaşamıyacağını eserlerinde delilleriyle isbat etmekte ve ortaya koymaktadırlar. “lslam Anayasası” isimli kitabımızın birinci bölümünü, zahmet edip gözden geçirecek olursa, Mahmut Şeltut'un da ve daha nice ilim adamlarının da kendisini tekzib etmekte olduklarını görecekler ve yandaşlarına da mâlumat vereceklerdir.

Din ve hürriyet:

Laik kafalıların yanıldıkları fahiş hatalardan biri de din hürriyetidir. Onlar derler ki, “İnsanoğlu, herhangi bir dini seçmede hürdür; isterse o veya bu dini seçer veya dinlerden hiç birini seçmez de öyle dinsiz yaşar!..”

Din mevzuunda böyle bir seçme hürriyetine bir gayri müslim sahip olursa da bir Müslüman asla! Zira bir Müslüman bilir ve inanır ki, insanoğlunun yaratılış gayesi, yaratanına kul olması, O'na ibadet ve ubudiyyette bulunmasıdır. İbadet ve ubudiyyette bulunmasının ölçüsünü de din verir. Çünkü o, yine bilir ve inanır ki, din bunun için gelmiş, Peygamber bunun için gönderilmiştir. Bu itibarla insan, iki mecburiyyet karşısındadır. Bunlardan biri ibadet ve ubudiyyet mecburiyeti, diğeri de ibadet ve ubudiyyetini, dinin emir ve kaidelerine göre yerine getirme mecburiyyeti. Kur’ân ve sünnet incelendiği zaman bu iki mecburiyyet kendini göstereceği gibi, akıl ve ilim de bu iki mecburiyyetin varlığını isbat etmektedir. Aksini düşünenler, ya Kur’ân ve sünnet'ten habersizdirler ya da kötü niyyetlidirler. Bir üçüncü şık daha var ki, o da ahmakların ta kendileridirl..

O halde, iki mecburiyyet karşısında bulunan bir insanda hürriyyetten, din hürriyyetinden söz edilemez. Yani, insan, bazı hususlarda birbirlerine karşı hürse de Allah'a karşı onda hürriyet diye birşey yoktur. Kur’ân şöyle der:

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْرًا اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُب۪ينًا

 “İnanmış herhangi bir erkek için ve inanmış herhangi bir kadın için, Allah ve Resulü bir karar verdi mi artık onlar için (o kararı kabul veya reddetmede) herhangi bir muhayyerlikleri yoktur (yani hür değillerdir.) Kim Allah ve Resulüne karşı isyan ederse şübhesiz ki, o uzak bir sapıklıkla sapıtmıştır.” (Ahzab, 36)

Kasas Suresi'nin 68-70. ayetleri de şu mealde: 

وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُ وَيَخْتَارُۜ مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ ﴿68﴾ وَرَبُّكَ يَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ ﴿69﴾ وَهُوَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ لَهُ الْحَمْدُ فِي الْاُو۫لٰى وَالْاٰخِرَةِۘ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

 “Rabb'in, dilediğini yaratır ve seçer; onlarda muhayyerlik (seçme) yoktur. Allah, onların ortak koşmalarından münezzehtir, yücedir. Rabb'in onların göğüslerinin saklamakta olduklarını da açığa vurmakta olduklarını da bilir. O, Allah'tır, kendisinden başka ilah yoktur. Önünde de sonunda hamd O'nundur. Hüküm de (kanun koyma da) O'nundur. Ve O'na döndürüleceksiniz.” 

Demek oluyor ki, laiklik, hürriyyet yönünden de dinle bağdaşmaz. Bağdaştırmaya kalkışanlar, yukarıda da kaydettiğim gibi, ya dini bilmiyorlar ya da ahmaktırlar!.. Yazımız tenkide açıktır ve Şeriat'ın karşısında boynumuz kıldan incedir. Hatalı olduğumuz takdirde derhal yazımızı geri çeker, tevbe-istiğfar eder ve özür dileriz!

Demek oluyor ki, laik kafalıları ve bu arada Çubukçu’ları 

1- Semavi dinler, 

2- Ve bu arada İslâm Dini, Kur’ân, 

3- ilim adamları

yalanlamakta ve tel'in etmektedir.

-------------------------------------------------

 “Not: Hocam! Size birkaç sualim var: Mevzu ile alakalıdır. Mümkünse hemen cevaplandırırsan memnun olurum:

Sual: 1- Geçenlerde “Kırmızı Koltuk”ta Erbakan'a spiker laikliği sormuştu. O da “Laiklik din hürriyyetinin teminatıdır (garantisidir)” diye cevap vermişti. Böyle cevap vermenin şer'an hükmü nedir? 

Sual: 2- Keza; aynı koltukta spikerin “Atatürk hakkındaki görüşünüz nedir?” diye sualine karşı Erbakan, şu cevabı vermişti: “Biz, Atatürk'e karşı değiliz; onu istismar edenlere karşıyız, onun istediği ağır sanayii biz kurduk, Atatürk sağ olsaydı Refah'ı (bizim partiyi) tercih ederdi!..”

Bir Müslüman böyle bir cevap verebilir mi?

Sual:3- Lideri böyle olan bir partide bi rhocanın susmasının veya bir Müslümanın bulunmasının şer'an hükmü nedir?”

Cevab:

Bunların cevabını gelecek sayıya bırakıyorum. Ancak bu arada ölme ihtimallerini nazar-ı itibara alarak, şimdilik şu kadarını söyleyeyim:

 “Bunların hepsine tecdid-i iman ve tecdid-i nikâh lazım gelir.”

------------------------------------------------------------------------------------------

Zaman Gazetesi köşe yazarına!

12 Cumaziye’s-Sani 1413'e tekabül eden 7 Kasım 1992 tarihli sayısında “Sütun” serlevhalı aktüelite: 16'da bir yazı okuduk. Köşe başı yazarı, okuyucularının dikkatini çekerek “Uyanık olmak vaktidir!” diyor!..

Yazıda üç şey var. Bunlardan biri kocaman bir İftira: İkincisi küfre götüren bir kahkaha tufanı; Üçüncüsü ise yine küfre götüren bir alkışlama! Az yukarıda Erbakan ve taraftarları hakkında söylediğim gibi, bunda ölme ihtimaline binaen şimdilik neticeyi bildiriyorum. İtiraz edildiği taktirde cevabını geleceğe bırakıyorum: Birincinin şer'an hükmü ise, hemen tevbe-i istiğfar edip, kendilerini tekzib etmektir. Diğerlerinin hükmü ise, tecdid-i iman ve tecdid-i nikâhtır. Aslında cevap verme işi bizden ziyade Zaman Gazetesi'ne Fehmi Koru ile Fasıldan fasıla köşesini hazırlayan hocalara düşmektedir. Ümit ederiz ki, bu iki zat, üzerlerine düşen mesuliyeti yerine getirirler de, bize tavsilen cevap verme sorumluluğu kalmaz.

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 181
Toplam 435150
En Çok 1157
Ortalama 330