TÜRKİYE CUMHURBAŞKANI KENAN EVREN`E TEBLİĞ MÂHİYETİNDE AÇIK MEKTUP - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

15-03-2022

TÜRKİYE CUMHURBAŞKANI KENAN EVREN'E TEBLİĞ MÂHİYETİNDE AÇIK MEKTUP

Alemleri yoktan var eden Vâcibulvücûd Hak Teâlâ Hazretleri’ne yaratıkları adedince hamdü sena; iki cihanda biricik önderimiz, Peygamber-i Zişan Efendimiz’e, O'nun mümtaz âl ve ashabına sonsuz sâlat ve selam olsun.

Allah'ın selamı ve selâmeti, rahmeti, bereketi, feyzi ve nûru da Hakka ittiba edenlerin üzerine olsun.

Sayın Kenan Evren,

Muhtelif vesilelerle, müteaddit defalar müslüman olduğunuzu, babanızın veya dedenizin hoca olduğunu ifade etmiştiniz. Müslümanlar sizi öyle görmek istediği için olsa gerek, buna seviniyor, memnun oluyorlardı.

Fakat, arkasından öyle şeyler konuşuyor, öyle şeyler yapıyordunuz ki, müslümanları inkisari hayale uğratıyor, şaşırtıyordunuz. Yani tek cümleyle ifade edecek olursak, lisani hâliniz, lisani kâlinize uymuyordu. Buna benzer hadiselere sık sık şahit olduğumuz gibi, son günlerde bu haliniz ve kalinizle olan tenakuz iyice ortaya çıktı, çıkmaya başladı. 

Bu durum bizi, iki ihtimali düşünmeye sevk ediyor. 

Ya siz bu sözlerinizde samimisiniz. Fakat İslâm'ı Rabbimizin istediği ve Peygamberi Ekrem Efendimizin tebliğ ettiği gibi değil de, kendi kafanızda şekillendirdiğiniz gibi anlıyorsunuz. Yani eksik veya yanlış anlıyorsunuz.

Yahut da siz hiç inanmıyorsunuz. Fakat ''onlar bir damladır'' diye buyurduğunuz gericilerden! korktuğunuz, çekindiğiniz için müslüman gözüküyorsunuz. Yani buna mecbur oluyorsunuz.

Üçüncü bir ihtimali yok bu işin.

Siz yine bazı konuşmalarınızda, Kur’ân'a inandığınızı da söylediniz, kudsiyetinden bahsettiniz. Bu inandığınızı söylediğiniz, ''kutsi kitap'' dediğiniz nedir? Maksadınız ne ola?

Kur’ân'a ben inanıyorum sözünüzle ''Kur’ân âlemlerin Rabbi olan Allah tarafından Cebrail isimli melek vasıtasıyla son Peygamber Hazreti Muhammed Mustafa (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'e indirdiği, içine bir harf karıştırılmamış, bir harf çıkarılmamış, yani tek kelimeyle tahrife uğramamış bir kitaptır, Allah kelamıdır.'' şeklinde bir inanışı kastediyorsanız iki ihtimalle inanıyorsunuz demektir.

1-''Ya bu kitap, yani Kur’ân, insanlığın muhtaç olduğu kanun ve kaideleri içine almamıştır. O, kitabın nazil olduğu devredeki insanları huzura erdirirse de, yirminci asırda yaşayan insanların ihtiyacını karşılayamaz. Zaman değişmiştir, devir değişmiştir.'' Böyle inanıyorsunuz.

2-Veyahut da, bu kitap kâmil manada bir kitaptır. Hiç bir eksiği yoktur. Beşeriyyetin hayatında muhtaç olduğu bütün kanun ve kaideleri koymuştur. Tatbik edilmesi halinde insanı, cemiyetleri, aileleri, bütün milleti, bütün bir insanlığı saadet ve huzura erdirebilir.

Şimdi biz birinci ihtimal üzerinde duralım.

Eğer, bugünkü insanların muhtaç olduğu kanunlar, gerek ferdî, gerek ailevî, ictimaî, ahlakî, hukukî, ticarî, iktisadî, siyasî vs. bütün kanunlar bu kitapta yoksa, diğer bir tabirle varlığı kabul edilmiyorsa iki şıkla karşılaşırız.

a) Bu Kur’ân'ı Peygamberine indiren Yüce Allah, yirminci asırda veya önce, ya da daha sonraki asırlarda yaşayan, yaşayacak olan insanların muhtaç olduğu kanunları bilemiyordu. İlim ve tekniğin nasıl ilerleyeceğini, insanların buna ayak uydurup uyduramayacağını ve böylece bir cemiyette ne gibi problemler çıkacağını bilemiyordu. Bilemediği için ona göre hükümler koymadı. Daha doğrusu koyamadı.

b)Biliyordu. Her şeyi biliyordu da, kanun ve kanun ve nizamı koymaya gücü yetmiyordu da buna rağmen hiç bir kanun koymadı. Yarattığı insanları kendi hallerine bırakıverdi.

Siz böyle inanamıyorsunuzdur herhalde. Çünkü böyle inanan bir kişinin Müslüman kalabilmesi mümkün değildir. Bu, Diyanet İşleri Başkanı da olsa, bir hoca, bir alimde olsa böyledir.

Çünkü birinci şıkta, yani (a) şıkkında Allah'a acizlik ve cehalet isnadı, ikincisi de Allah'a zulüm isnadı vardır.

Allah'ın varlığına ve birliğine inandığını söyleyen bir kimse 4 şeye inanmak mecburiyetindedir. Dört şeyden birisi Allah'ın sıfatlarından eşsizliği ve tek oluşu hususudur. O sıfatlardan birisi Allah'ın İLİM sıfatıdır. İlim sıfatının manası; ezelden ebede kadar olmuş ve olacak hiç bir şeyin Allah'a gizli kalmaması demektir. Yirminci asır dahi ezel-ebed arasında olduğuna göre bu asrın da hiç bir şeyi Allah'tan gizli kalamaz, O'nun ilmi haricine çıkamaz. Her şeyi her zaman ve her mekânda en ince teferruatına kadar bilen Yüce Allah, elbette asrımızı da bilecek. Allah'a inandım derken bunu peşinen kabul ettiniz demektir.

O halde asrımızı da bilen Yüce Allah, muhtaç olduğumuz kanunları son Peygamberle gönderildiği kitapta beyan edebilirdi. Buna gücü kudretti yeterdi. Ve bunu yapmıştır da.

Gerek mu mevzuda, gerekse Allah'ın kullarına zulmetmeyeceği mevzuunda Kur’ân'da sayısız ayet vardır.

İkinci şıkka geçelim.

Bir anne düşününüz. Bir çocuk dünyaya getiriyor. Çocuğunu dünyaya getirdikten sonra bir çöplüğe veya bir polis karakolunun önüne atıveriyor. Bu anne ne vicdansız, ne merhametsiz bir anne, nasıl zalim bir annedir. Nasıl bir zalim olduğunu, bu annenin suç işlediğini herkes gibi siz de kabul ediyorsunuz ki, böyle bir anneyi cezalandıran kanunlar yapıp, yaptırmışsınız.

Ya çocuk dünyaya getirmemeliydi, ya dünyaya getirdiği çocuğa zulm ve eziyet etmemeliydi. Ona bakmalıydı. Merhamet kanatlarını germeliydi.

Siz Yüce Allah'ı bir anne kadar mı merhametli zannediyorsunuz yoksa? Bir anne yavrusunu çöpe atamazken -atanlar varsa da istisnalar kaideyi bozmaz- bir anne gibi değil, bütün anneler gibi de değil, bütün yaratıklardan da çok daha merhametli olan Yüce Allah, kullarını yaratıp, başıboş bırakıvereceğini mi sanıyorsunuz? Kulların hayatını tanzim edecek kanun ve kaideler koymayacağını mı zannediyorsunuz. Kaldı ki Kur’ân'ın içinde, beşeriyetin muhtaç olduğu kanunların varlığı, mevcudiyeti basiretli gözlere, düşünen beyinlere gizli değildir.

İnsanlığın muhtaç olduğu kanunları Yüce Allah'ın koymamış olmasının, insanlığı nasıl bir felâketin kucağına yuvarlayıp ve çıkmaza sokacağını anlayabilmek için etrafa bakmak kâfidir. Allah'ın kanunlarının kenara itildiği, terkedildiği cemiyetlere bir göz kâfidir.

İnsanlar için yapılan kanunların ikidebir değişip olduğundan, anayasa diye ortaya çıkarılan şeylerin nasıl yaz-boz tahtası haline geldiğinden; dün iyi denilen, alkışlanan kanunların, bug,n karalanıp, sövüldüğünden gafil olmamak gerekir. Ve bugün alkışlanan kanunları yarın nasıl bir akıbetin beklediğini tahmin etmekte güçlük çekmezsiniz.

Siz eski bir generalsiniz. Askeri bir harekâtı siz mi iyi idare edebilirsiniz, yoksa üç-beş yaşındaki bir çocuk mu? Elbette bu soruya ''ben'' diye cevap vereceksiniz. Ama neden? Dün siz de öyle bir çocuktunuz. Neden bugünkü çocuk idare etmemeli de, dünkü çocuk idare etmeli? Tabi ki göğsünüzü kabartarak ''Ben bu hususta elli küsur senelik bir bilgiye sahibim, o çocuk ne anlar bu işten.'' diyeceksiniz. ''Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?'' diyeceksiniz.

Müsaade buyurunuz da biz de size soralım. Ölümü ve hayatı elinde olmayan, bazen gözle görülemeyecek küçük bir mikroba yenilecek kadar aciz, zayıf; bir dakika sonrasını bilemeyecek kadar cahil ve ilmi sınırlı; dün iyi, hoş dediğine, bugün kötü, berbat diyecek kadar kararsız; dünü unutacak kadar duyarsız..vs. bir insan mı insanlığın idaresini iyi bilir, yoksa insanı yaratan Allah mı? O, inandım değiniz Kur’ân'da bu sorunun cevabını Yüce Allah kendi veriyor. ''ALLAH BİLİR, SİZ BİLEMEZSİNİZ'' O halde idare edilmeye, yönlendirilmeye muhtaç zavallı beşeriyet elbette, ilmi sonsuz, görünmeyeni göre, bilinmeyeni bilen her şeye gücü ve kuvveti yeten Yüce Allah'ımız idare edecektir.

Bundan dolayıdır ki; insan olarak muhtaç olduğumuz her türlü kanun, Allah tarafından konulmuş, bütün ihtişamıyla, bütün güzelliği ve tazeliğiyle ''inandım'' dediğiniz Kur’ân'da mevcuttur.

Şimdi ikinci ihtimalle gelelim. İkinci ihtimal şu idi: ''Bu kitap kâmil manada bir kitaptır, bir eksiği gediği yoktur. İnsanın hayatında muhtaç olduğu bütün kanun ve kaideleri koymuştur. Beşeriyeti saadet ve huzura kavuşturabilecek muhtevada, kapasitededir.''

Eğer Kur’ân'a inandım derken böyle olduğunu kabul ediyorsanız ortaya yine iki ihtimal çıkacak.

1-''Evet, Kur’ân böyledir. Amma ben buna uymak mecburiyetinde değilim. İstediğim gibi hareket eder, istediğim kanunu yaşar ve tatbik ederim.'' demek istiyorsunuz. Veya;

2-''Kur’ân böyledir, böyle inanıyorum. İnandığım gibi yaşamak mecburiyetindeyim. Ve Kur’ân nizami beşeriyetin hayatına hakim kılınmalıdır.''

Bir numaralı ihtimal mantıken ve dinen doğru olabilir mi? Bakalım: Şimdi Çankaya köşkü size aittir. Bizim bildiğimiz kadarıyla kimse köşkün yakınlarında bile dolaşamaz. Biz varsak ve köşke girmek istesek, kimbilir başımıza neler gelir. Hadi ses çıkarmadınız, köşke girdik diyelim. Misafirlere mahsus yerler vardır. Bizi oraya alsanız. Bize bir koltuk verip oturtsanız.

Bizim misafir gibi kuzu kuzu oturmamız gerekirken, ikram edileni kabul edip, müsaade edilmeyene elimizi sürmememiz gerekirken, istediğimiz odalara girmeye, önümüze gelen yiyecek ve içecekleri atıştırmaya kalkışsak. Sizin yatak odanıza girmeye teşebbüs etsek. Efendim biz köşkün kanununu nizamını tanımayız, istediğimizi yapar, istediğimizi yapmayız. Ve de ''ey Kenan Evren, biz seni bile tanımayız.'' desek bize ne yaparsınız?

Böyle yapmamız mümkün değil ya, yapabilsek farzedelim. Siz ne yaparsınız? Her halde pişmiş tavuğun başına gelmeyen bizim başımıza gelir.

Buna rağmen biz son bir gayretle ''bize bu kötülükleri yapmaya hakkınız var mı?'' diye sorabilsek, siz şöyle gürlemez misiniz?''Ben var ya, işte bu köşk bana aittir. Sahibi benim buraların. Burada benim sözüm geçer. Bu köşkün protokolüne uymayan, böyle çok feci şekilde cezalandırılır.''

Bu köşk, eğer ömrünüz yeterse dört senecik size ait olacak. Kendi yaptığınız kanunlara göre bir daha reisicumhur seçilebilmeniz mümkün değil. Köşk geçici olarak size ait olduğu halde, orada herkesin istediği gibi hareket etmesine müsaade etmiyorsunuz. Gayet normal de. Aksi takdirde cemiyette düzen, nizam, intizam nasıl temin edilecek!

Şimdi siz kendinizi düşününüz. Evveliniz bir damla meni. Sonunuz kabirde çile. Başlangıcınızla son durağınız arasında geçen ömrünüzün, bir kısmıda yemek sofrası ile tuvalet arasında geçmektedir diğer insanlar gibi.

Kaç günlük ömrünüz var? Herkes gibi siz de fanisiniz. Dün bir çocuktunuz. Bugün yüzünüz buruşup, saçlarınız beyazlamış. Gençlik fotoğraflarınıza bakınız. Gençliğiniz nasıl solmuş tükenmiş. Ölümü de yenemiyeceksiniz. Cumhurreis olmanız, general olmanızda sizi ölümden kurtaramayacak. Firavunlar, Şeddatlar, Ebu Cehiller, Nemrutlar ve Mustafa Kemaller ölümü yenemediler. Ve sizin için de bu ar değildir. Herkesin sonu ölümdür. Ölüm de yeni bir hayatın başlangıcıdır.

O halde (ben de müslümanım dediniz ya) siz doğru oturmayan misafiri protokola uymayanı cezalandırıyorsun da, siz Allah'ın bir sarayı köşkü olan dünyada niye bir misafir gibi oturmuyorsunuz?

Dünya köşkünün sultanı, sahibi yüce Allah. Siz, o köşkte bizim gibi misafirsiniz. Misafir gibi oturmanız gerekmez mi? Allah 'otur'' derse oturup; ''kalk'' derse kalkmanız gerekmez mi? Müsaade etmediğinden elinizi çekmeniz icap etmez mi? Mesela namaz kılmanız, oruç tutmanız, içki içmemeniz gerekmez mi? Allah'ın nizamına, protokolüne uymanız şart değil mi?

Aklınızı başınıza alınız. Misafir gibi oturunuz. Allah'ın köşkünde emrettiği vechile oturunuz. Allah'ın kanunlarını tanımamazlık etmeyiniz. Misafirliğinizi unutup, köşkte ebedi kalacakmışsınız gibi bir havaya kendinizi kaptırmayınız. Aksi takdirde sonunuz feci olur. Kimseyi uğratmadığı azaba Allah sizi düçar eder. Allah'ın vereceği ceza Çankaya köşkünün vereceği cezaya benzemez. Çankaya'nın cehennemi yok. Zebanileri yok. Zakkumu yok. Gassagı yok. Çankaya'nın hükmü ancak bu dünyada geçer. Eziyet, işkence ve nihayet ölüm. Var mı bunun ötesi? Ama Allah'ın cezası bitip tükenmez. Ölmek istersiniz ölemezsiniz. Kurtulmak istersiniz kurtulamazsınız.

O halde size düşen, Allah'ın köşkü olan dünyada misafir gibi oturup, ev sahibi olan Allah'ın koyduğu nizam ve intizama uymaktır. ''Ben istersem uyarım, istemezsem uymam'' diyemezsiniz. Hele hele müslüman olduğunuzu söylediğiniz müddetçe, hiç diyemezsiniz.

Şimdi bu bahsi Akif'in dilinden dinleyelim:

''Lafzı muhkem yalnız anlaşılan, Kur’ân'ın.

Çünkü kaydında değil hiç birimiz mânanın.

Ya açar bakarız Nazm-ı celinin yaprağına

Ya üfler geçeriz bir ölünün toprağına

İnmemiştir hele Kur’ân! Bunu hakkıyla bilin.

Ne mezarlıkta okumak, ne de fala bakmak için.''

Yoook, hayır ''Ne münasebet, inandığım gibi yaşamak mecburiyetindeyim. İnanıyorum. İnandığımı söyledim ya. Amma...'' diyorsanız .

Burda durmak gerek.

Siz ki, zatı âlîleriniz devletin en yüksek mesulü bulunuyorsunuz. İnandığınızı söylediğiniz Kur'ân'ı siz yaşamayacaksınız veya yaşayamayacaksınız da kim yaşayacak?

Siz şimdi birinci olarak nefsinizden, ikinci olarak da idare ettiğiniz sevgili (!) vatandaşlarınızdan, hele gerici kardeşlerinizden (!) mesulsünüz.

Vatandaşlarımızdan kim namaz kılmıyor, kim oruç tutmuyorsa onların günahı da sizin boynunuza. Onların günahından da hiçbir şey eksilmeden. Böyle saçmalık olur mu falan demeyin, çünkü, inandığınızı itiraf ettiğiniz Kur'ân söylüyor bunları.

Başınızı ağrıtmasak birkaç misal daha verelim.

İdare ettiğimiz nice fakir fukara yiyecek ekmek, içecek su, oturacak ev, yakacak odun bulamazken, emrinizde bulunanların, milletin malını çarçur etmesinden, binbir türlü uydurma bahanelerle ölçüsüz harcamalarından siz de mesulsünüz.

O, inandığınızı nasılsa itiraf ettğiniz Kur'ân'ın "Şeytan işi pislik" dediği ve de haramdan kıldığı içkinin üretilmesinden ve hemen arkasından bütün devlet adamlarının ve diğer vatandaşların zıkkımlanmasından, radyo, televizyon vs. yerlerde reklâmlarının yapılmasından da siz mesulsünüz. 

Her bir karış toprağı şehidlerin kanlarıyla yoğrulan memleketimizde, başında bulunduğumuz Kemalist dinsiz rejimin açtığı zina evlerinden yine siz sorumlusunuz.

Sadece İstanbul'un bir tek semtinde elliye yakın zina evinde her gün binlerce kere zina edildiği malûmunuzdur. Bir kahvede veya camide konuşulanları bile anında haber alan sizin gibi gayretli (!) bir devlet başkanının bu zina evlerinden habersiz olması düşünülebilir mi? Hiç ses çıkarmadığımıza göre sorması ayıp olmasın ya, bu işlere razı mısınız?

Peki bu vatandaşların ve de kardeşlerimizin (!) böyle yerlerde çalışmalarına ne diyorsunuz? Niye sesiniz çıkmıyor? Bunlara gelince razı mısınız? Vicdanınız (varsa tabi) rahat mı? Kim mesul bunlardan? Elbette siz sorumlusunuz. Hatta maddî imkânsızlıktan evlenemeyip de zina eden gençten bile bir ölçüde siz sorumlusunuz.

Bütün Avrupa'da kendilerini, evet kendilerini pazarlamak suretiyle para kazanan, bataklıklarında batıp giden kadın-erkek Türk gençlerinden, boğulup giden nesillerden de siz mesulsünüz.

Çokça zina ettirip, fazlaca verdi ödediği için zinacılara madalya takan, taltif eden, müslüman kızların tesettürüne pis ellerini uzatarak kirleten, sonra da gericiler kızlarını okutmuyorlar diye yaygarayı basan sözde bilimci ve eğitimci sürülerden siz mes'ulsünüz?

Bir beyanatınızda "Ankara'nın başşehir oluşunun altmış ikinci yıl dönümünde hâlâ susuz oluşu ayıptır!" diye buyurmuştunuz. Cidden ayıptır da. Fakat siz hizmet ile uğraşacağınız yerde, hâlâ milletin inancıyla, örtüsüyle uğraşıyorsunuz. Kitap okuyup dinini öğrenmek isteyen müslümanları takip ediyor, eli (henüz) tetik çekmeyen, anarşi çıkarmayan, vatana ihanet etmeyen ve hatta en vatanperver olan müminlerle uğraşıyorsunuz. Bunun hesabını nasıl vereceksiniz?

"Bana kim hesap sorabilir ki?" falan demeyin unutup da. Allah hesap soracak. Hem ağzınızı mühürleyecek. Elleriniz ve ayaklarınız konuşacak. Ya Rabbî, ne olur beni dünyaya bir geri çevir. Nasıl iyi ameller işleyeceğim. Nasıl namaz kılıp, oruç tutacağım. Milleti nasıl Kur'ân kanunlarıyla yöneteceğim diyeceksiniz.

Orada sizin rütbeniz, makam ve mevkiiniz size fayda vermeyecek. Rüşvet veremeyeceksiniz. Davayı temyiz ettiremeyeceksiniz. Ateş yüzünüze gelip, derinizi kavurdu mu, dişleriniz, kafa tasınız sırıtıp kalacak. Allah şöyle soracak: "Biz ayetlerimiz okunmuyor muydu, siz yalanlayıp durmuyor muydunuz?" Ya Rabbî makam ve mevkiimiz aldattı bizi. Bu dünya bitmez sandık. Böylece sekâvetimiz arttı da sapık kişiler oluverdik. Ey Rabbimiz, ne olur bizi buradan çıkar. Eğer bir daha dönersek bu sefer biz hakikaten zalimlerdeniz, diyeceksiniz. Yüce Allah: "Yıkılın, def olun. Benimle konuşmayın. Benim kullarımdan -Allah'ım, biz iman ettik, bizi bağışla, bize merhamet et. Sen merhametlilerin en merhametlisisin. Müminlere yardım et. İslâm Nizamını hakim kıl. Senin her şeye gücün yeter- diyenler vardı. Siz onlarla alay ettiniz. Gerici dediniz, çember sakallılar dediniz. Namazı ben kıldırıp imam mı olacağım dediniz. İsteyen dinini yaşasın dediniz, amma kullarımın İslâmî yaşamasını yasakladınız. Onlara gülüp durdunuz." diyecektir.

Siz "Kur'ân'a inanıyorum, müslümanım" dediğiniz için bunları yazdık. Aksi takdirde Kur'ân'a hurafe ve safsata diyen mahlûkattan olsaydınız Kur'ân ayetlerinin bazılarının manalarını yazmazdık.

Sayın Evren, eğer işin içinde münafıklık yoksa, böyle müslümanlık olmaz. Sizinki müslümanlık değil. Hem "müslümanım" de, hem batılı gibi ye, batılı gibi iç, içki iç, kadeh tokuştur. Namaz yok, oruç yok, M. Kemal'i putlaştır, milletin diniyle uğraş, örtüsüyle, sakalıyla, bıyığıyla uğraş, vatandaşın hak ve hukukunu gözetme, ondan sonra da "müslümanım" de. Buna müslümanlar kanmaz. Müslümanlar; "Ne zaman camiye girdin? Hani senin bir hayrın, bir komünistle var mıdır senin ayrın gayrın?" deyiverirler size. 

Kendisini müslüman zanneden gâfillerden başka bu sözünüze kimse inanmaz.

Siz yaptığınız bu işleri münafıklığınızdan değil de inşallah bilmediğinizden yapıyorsunuzdur. Fakat tevbe etmedikçe, bu dine aykırılıktan, dinimize ve müslüman kardeşlerinize -onları bilmeniz de sizi kurtaramaz.

İşte yazımızın başında söylediğimiz iki ihtimalden birincisi böyle.

İnşallah, ilgililer mani olmaz da bu mektubumuz elinize ulaşır.

Mektubumuzun ikinci bölümünde diğer ihtimal üzerinde duracağız.

Vesselâmu alâ menittebeal hüdâ.

Mektubumuzun birinci bölümünde anlattığımız veçhiler, sizin yaptıklarınız İslâm'ı bilmemekten değilse münafıklığınızdandır. Kâfirliği kabul etmiyorsunuz. Ben de müslümanım diyorsunuz. Fakat, Kur'ân'ın istediği, biricik ve değişmez önderimiz yaşayarak tebliğ ettiği müslümanlığı kabul etmiyorsunuz. O hâlde münafık değil de nesiniz?

"İnanıyorum dediğiniz Kur'ân'a" göre iki insan tipi vardır dünyada.

-Müminler.

-Kâfirler.

Kâfirler de iki kısımdır.

Küfrünü açıklamayıp, "bir damlacık mürteciden" korkarak müslüman gözükenler, bir.

İkincisi, kâfirliğinizi gizlemeden mertçe küfrünü izhar edenler.

Size gelinceye kadar cumhurbaşkanlığı makamını işgal edenler ikinci gruba dahildiler. Fakat siz müslüman olduğunuzu iddia ediyorsunuz malûm.

Yukarıda bahsettiğimiz üç insan tipini de Kur'ân çizmiş. Tanımakta güçlük çekmeyecek kadar açıkça resimler karşımızda duruyor. Şimdi beraberce Kur'ân'dan takip edelim münafıkların vasıflarını:

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ ﴿8﴾ يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَۜ ﴿9﴾ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌۙ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًاۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ ﴿10﴾ وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِۙ قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ ﴿11﴾ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ ﴿12﴾ وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓاءُۜ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ ﴿13﴾ وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْۙ قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْۙ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُ۫نَ ﴿14﴾ اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ ﴿15﴾ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰىۖ فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَد۪ينَ

“İnsanlardan öyleleri vardır ki "Allah'a ve âhirete inandık" derler. Hâlbuki onlar inanmış değillerdir. Allah'ı da mü'minleri de aldatmak isterler. Hâlbuki onlar kendilerinden başkasını (hakikatte) aldatmazlar. Bunun farkında değildirler.

Kalplerinde bir hastalık vardır onların. Allah da o hastalıklarını artırdı. Yalan söyler olduklarından dolayı onlara acıklı bir azab vardır. Onlara "yeryüzünde fesad çıkarmayın" denildiği zaman, "biz ancak ıslâh edicileriz (düzelticileriz) derler.

Dikkatli olun, muhakkak onlar fesatçıların ta kendileridir. Fakat bunu anlamazlar ki.

Onlara siz de insanlar (müslümanlar) gibi iman edin, inanın denilince, biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız derler. Dikkat edin, asıl beyinsizler kendileridir. Fakat bunu bilmezler ki.

Onlar inananlara rastlayınca "biz imân ettik" derler. (Akıl hocaları olan) Şeytanlarıyla başbaşa kalınca da "biz sizinle beraberiz, biz sadece (onlarla) alay edicileriz" derler.

Allah da onlarla istihza eder ve azgınlıklarında şaşkın bir hâlde dolaştırır. Onlar öyle kimselerdir ki, doğru yolun (şeriatın) karşılığında sapıklığı satın almışlardır da ticaretleri omlara kâr sağlamamıştır. Ve onlar hidayete ermişlerden (mü'minlerden) değildirler.” (Sûre-i Bakara, 8-16)

Birinci ayette anlatıldığı gibi siz de, "iman ettim, ben müslümanım" diyorsunuz. Doğru olabilir. Kalbinizi ancak Allah bilir. Kalbinizi yarıp bakmadığımıza göre "Hâlbuki onlar imân etmemişlerdir" cümlesini sizin hakkınızda (şimdilik) kullanamayız. Diğer iki ayet de öyle.

Dördüncü ayete gelince. Önce şunu arzedelim. Bütün mü'minler biliyor ki; Yüce İslâm, yeryüzünden fitneyi kaldırmak için gelmiştir. Cihad da bunun için kıyamete kadar geçerli bir farizadır. İslâm'da "Yurtta sulh, cihanda sulh" anlayışı yoktur. Bu anlayış "inandım" dediğiniz Kur'ân'a aykırıdır.

İslâm, "Hattâ lâ tekûne fitnetun" buyurarak, fitnenin kökünü kazımak için cihadı farz kılınca, "o hâlde fitne nedir?" sorusuna cevap aramak durumundayız. Kur'ân'ın birçok yerinde tarif ve tesbit edilen fitne mefhumunu bir cümle ile ifade edecek olursak; "Allah'ın dinine aykırı olan fikir, inanç, amel (eylem, iş) hayat tarzı, kanun, intizam, her türlü müessese ve sistem" fitnenin ta kendisidir.

"İslâm'a göre (fitne oluşu açısından) komünizmin, kapitalizmin, cahiliyye devri putçuluğunun, ateşperestliğin, yirminci asır Atatürk putçuluğunun, Hinduizmin vs.nin birbirinden farkı yoktur. Kendi aralarında dağlar kadar fark olsa bile.

Şimdi siz Türkiye'mizde Allah'ın Kur'ân'ında beyan ettiği hükümleri kaldırıp, onun yerine, ne olduğunu 60 senedir belirleyemediğiniz bir cahiliye sistemini yerleştirmeye gayret sarfediyorsunuz.

Meselâ mı? Türkiye'nin birbirinden beter dağlar kadar problemi varken -müslüman olduğunuza göre- İslâm'a, Kur'ân'a göre halledeceğiniz yerde yara üstüne yara, dert üstüne dert açıyorsunuz.

Allah'ın şiddetle haram kıldığı faizi serbest bırakıp, ekonominin vazgeçilmez bir unsuru olduğunu yerleştirmeye gayret ediyorsunuz.

Yapılması şöyle dursun, yaklaşılmasının yasak olsuğu zinayı serbest edip, devlet olarak teşvikçi oluyor, zinakârlara namussuzluk madalyası takıyor, memlekette mevcut üniversitelerin en az elli katı kadar genelev açıyorsunuz.

Kur'ân'ımızın, "şeytan işi pislik" dediği alkolü içiyor, fabrikalarda ürertiyorsunuz. İçki içmeyen ve namussuzluk yapmayanları adamdan saymıyorsunuz.

Kumarın her türlüsünü İslâm haram kıldığı hâlde siz daniskasını yapıp yaptırıyor, bir de bu pisliğe "millî'lik" ekleyerek millet'in birbirini "millîce" soymasına seyirci kalıyorsunuz.

Son yarım başında Fransızların Cezayir'de, Lanetlenmiş Yahudi'nin yedinci asrın başında Medine'de, Yunan ve Bulgarın, Ermenilerin birinci dünya harbinde müslüman bacılarımıza yaptıkları zulmü unutturacak kadar başörtü ve tesettür düşmanlığı yapıyor, işi çığırından çıkarıyorsunuz.

Ne yazık ki bugün kızıl Rus kâfirlerinin, Afganistan'da müslüman hanımlara yapmadığını siz kendi vatandaşlarınıza, hem de din kardeşlerinize (!) yapıyorsunuz. Rusların, Afganistan'da denemediği ve yapmadığı zulüm kalmamasına rağmen, bir çok yerde kadınların peçe ve çarşafına dokunmamışken; siz her gittiğiniz yerde başörtülü kadın arıyor, o menfur elinizi uzatıp başörtüsünü başından .ekebilmeyi düşünüyorsunuz.

Lûgatında ar-namus mefhumu bulunmayan âşuftelere taltifler, tebrikler yağdırıyor, başörtülü her müslümana kafayı takıp duruyorsunuz.

Kur'ân okuyanlara "manasını anlıyor musunuz?" diye soruyor, "anlamıyoruz" cevabını alınca da "anlamadığınız şeyi neye okuyorsunuz?" diyerek manası anlaşılmasa bile Kur'3an okumanın ibadet oluşunu gözardı edip böylece milleti Kur'3an okumak ibadetinden soğutmaya gayret ediyorsunuz.

Yaptığınız bu işlerin tamamı Kur'ân'a, İslâm'a aykırı ve fitnenin ta kendisi oluşu hasebiyle bilerek veya bilmeyerek (!) yapageldiğiniz marifetleriniz karşısında biz size "Yeryüzünde fesad çıkarmayın" âyet-i celilesini hatırlattığımız zaman "Biz ancak ıslâh ediciyiz" diyorsunuz.

"12 Eylülden önce memleket uçurumun kenarında idi. Biz sahili selâmete çıkarmadık mı? Millet işinden evine, evinden işine gidemiyordu, camiye mektebe gidemiyordu, biz anarşiyi önlemedik mi? Memleket güllük gülistanlık almadı mı?" diyorsunuz.

Yukarıda sadece devede kulak misali izah ettiğimiz fitne ve fesatlarınızı gizlemeye çalışıyorsunuz.

Memleketimizi fitneci ve fesatçıların elinden kurtardınız, onların işini kendiniz devraldınız. Aynen boğulup giden bir kızı kurtarıp da kendileri ırzına namusuna tecavüz eden sakiler gibi.

Demokrasi havariliği yaparak, kemalist putçuluğu yaparak müslümanlık olmaz ki beyim. Yemedik herze bırakmıyor, daha müslümanlıktan bahsediyorsunuz.

"Sayın Kenan Bey,

Size böyle müslümanlık olmaz diyoruz. Müslümanlar gibi iman ediniz. Allah ve Peygamberinin istediği gibi müslüman olunuz." diyoruz.

Siz ise "Biz ortaçağ zihniyetini kabul etmeyiz. Gerici yobaz olamayız. Ben namaz kıldırıp imam mı olacağım vs." diyorsunuz. Şu âyete ne kadar da uygun düşüyor hâliniz. "(Münafıklara) siz de mü'minler gibi (Kur'ân'ın tamamına) iman ediniz denilse, biz beyinsizler (gericiler, yobazlar) gibi mi iman edeceğiz derler..."

 

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا اِلٰى مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَاِلَى الرَّسُولِ رَاَيْتَ الْمُنَافِق۪ينَ يَصُدُّونَ عَنْكَ صُدُودًاۚ

"O münafıklara gelin Allah'ın kitabındaki hükümlere ve peygambere (göre bir hayat tarzı seçin) denilse onların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün." (Nisa Suresi, 61)

İnananlara rastlayınca çeşitli vesilelerle "ben de müslümanım" demeyi ihmal ediyorsunuz. Fakat akıl hocalarınızla başbaşa kaldığınız zaman "biz gericilerle alay ediyoruz, bizim hiç müslümana benzer yerimiz var mı? Biz sizinle beraberiz?" diyorsunuz, değil mi?

Akıl hocalarınız "Yahu Kenan, senin bazı şeylerin bizi kuşkulandırıyor. Müslümanım diyorsun, umreye biz gönderiyoruz ya seni; ya hakiki umre yapıverirsin, hükümetin İran'la işbirliği yapmasına müsaade ediyorsun" deyince; siz, "Ben sizinleyim, hiç endişe etmeyin, ben bugün müslümanım dedim amma, yarın sizinle olduğumu gösteririm" diyorsunuz. Milletin karşısına çıkıp "Biz Allah'ın evlatlarıyız" diyerek Kur’ân'da (Maide 18) yahudi ve hıristiyanların Allah'a iftirası olarak bildirilen haltı yiyorsunuz.

İşiniz çok kötü Kenan Evren!

Kendinizden öncekiler gibi, küfrünüzü açıklayıp bu millete müslüman olduğunuz yalanını yutturmaya kalkmasaydınız azabınız daha hafif olurdu.

اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ فِي الدَّرْكِ الْاَسْفَلِ مِنَ النَّارِۚ

"Muhakkak münafıklar cehennemin en altındadırlar." (Nisa, 145)

اِنَّ اللّٰهَ جَامِعُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْكَافِر۪ينَ ف۪ي جَهَنَّمَ جَم۪يعًاۙ

"Allah münafıklarla kâfirleri cehennemde toparlayacaktır." (Nisa, 140)

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓاءُۜ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ

"Dikkat edin asıl beyinsizler (gericiler) onlardır. Fakat asıl beyinsizler (gericiler) kendileri olduğunu bilmezler ki..." (Bakara, 13)

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰىۖ فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ 

"Onlar öyle kimselerdir ki doğru yolun (İslâm Şeriatının) karşılığında sapıklığı satın almışlardır da (makam ve mevki için, dünya menfaati için dinlerini satarak yaptıkları) ticaretleri onlara kâr sağlamamıştır..." (Bakara, 16)

Sayın Kenan Evren, görülüyor ki ayetlerde resmi çizilen sizlersiniz. Geliniz vazgeçiniz bu münafıklıktan. Tevbe kapısı açıktır. Tevbe ediniz. Allah'ın kitabına teslim olunuz, Kur'ân'ın bendesi olunuz, âlemin efendisi olacaksınız. Ecel yakalayabilir, vakit geçirmeyiniz; kıyamette pişmanlık fayda etmeyecektir. Oranın pişmanlığı çok büyüktür. Bir âyet mealiyle mektubumuzu bitirelim.

Tebliğ ve ikaz bizden, hidayet ve tevfik Allah'tan. 

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لِيَفْتَدُوا بِه۪ مِنْ عَذَابِ يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿36﴾

 يُر۪يدُونَ اَنْ يَخْرُجُوا مِنَ النَّارِ وَمَا هُمْ بِخَارِج۪ينَ مِنْهَاۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُق۪يمٌ

“Muhakkak ki kâfirler var ya, eğer yeryüzündeki her şey onların olsa, bir o kadar daha olsa da, kıyamet gününün azabından kurtulmak için fidye vermek isteseler, kabul edilmeyecektir. Onlara çok can yakıcı bir azap vardır. Onlar ateşten çıkmak isteyecekler fakat çıkmaları mümkün değil. Onlar için daimi bir azab vardır." (Mâide, 36-37)

NOT: Bütün bunlar bir tebliğ ve İslâm'a göre doğrudur. Şayet yanlış diyorsanız yazılı cevap istiyoruz. Tevfik Rabbimizden...   

 

KENAN EVREN’E 2. AÇIK MEKTUP[1]

Önce tanışalım:

Biz müslüman bir milletin evlatlarıyız ve aynı zamanda müslümanız. Değer ölçümüz dindir. Kaynağımız Kur’an, Örneğimiz Hz. Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’dir. İslâm; hem din hem devlettir, hem ibadet hem siyasettir... Bu itibarla: Dini devletten, devleti dinden ayırmak mümkün değildir. Zira; din-devlet bütünlüğü, ruhla beden gibi, birbirini tamamlayan iki unsurdur. Devletsiz bir İslâm Dini düşünmek mümkün değildir. Binaenaleyh:

“Din ayrı devlet ayrıdır; dinin dünya ve devlet ile ne alakası var; O, Allah ile kulu arasında bir vicdan işidir, camide olup bitendir. Herkes dini kabul veya reddetmede, gereğini yapıp yapmamada, camiye gidip gitmemede serbesttir. Kimse kimseyi zorlayamaz veya ayıplayıp kınayamaz!..” demek ve bu şekilde İslâm Dini’ni anlamak yanlış olur, yarım olur...

İşte biz; “Fert ve cemaat olarak, İslâm Dini'ni; yanlış ve yarım anlayanları uyarmak, yanlışlıklarını tashih etmek, yarım anlayışlarını ikmal etmek...” üzere ortaya çıkmış bir cemaatız. Gayemiz; Anadolu’da ve benzeri yerlerde elli-altmış senedir öğretim ve eğitimi gereği gibi yapılmayan, dolayısıyla kendi haline terkedilen ve hatta hor görülen, günlük hayattan kaldırılıp dibe köşeye itilen ve atılan ve hatta sözünü etme bile suç sayılan bu Din-i Mübin-i Ahmediyyey’i, Kur'an ahkâmından ibaret bulunan ve bir ismi de “Şeriat” olan Allah kanununu yeniden gündeme getirip, hasretini çeken insanımızın ruh ve fikir yapısına, siyaset ve devlet yapısına, örf ve adetine takdim etmektedir. Yani; Kur'an’ın anayasa, şeriatın kanun, devletin İslâm olmasını sağlamaktır. Ve bu suretle bir taraftan insanımızı medeniyet ve huzura kavuştururken, bir taraftan da taşımakta olduğumuz son derece ağır bir sorumluluğu, tebliğ sorumluluğunu yerine getirmektedir.

İşte, biz buyuz ve böyle bir cemaatız! Binaenaleyh:

Biz; ne millet düşmanıyız ne de vatan haini ve ne de “Kara sesiz!” Aksine; şehitler diyarı, ecdad yadigârı o topraklar bizimdir, o millet bizim milletimizdir, Mehmetçik de bizim evlatlarımızdır! Ve aynı zamanda bizler; ne yaptığını bilmeyen cahiller değiliz. Tersine, yaptığını biten, bildiğini yazan, yazdığını cesaretle neşreden insanlarız. Ve biz şu anda “Tebliğ”devri (Mekke devri) hayatını yaşamaktayız. Bunun için zor kullanma, kaba kuvvete başvurma, terörist bir hareket yapma bizde yoktur ve olmamıştır...

Kimliğimiz aşağıdadır, on beş maddeden ibarettir:

1- Dâva; İslâm’ın hayata hakim olması. Yani Kur’an’ın anayasa, şeriatın kanun, devletin İslâm olmasıdır;

2- Metod tebliğdir, tebliğ metodudur. Yani Peygamber metodudur;

3- Tebliğ vasıtaları her meşru vasıtadır;

4- Tebliğ devrinde ilmi ve fikri zeminde kalıp kaba kuvvete başvurma, terörist bir hareket yapma yoktur;

5- Tebliğatı açık, net ve kesin olarak yaparken, yakayı ele vermeme hususunda da meşru tedbiri elden bırakmaz;

6- Tebliğ’de muhatab olarak, millet evladının bir kesimini değil, genç-ihtiyar, erkek-kadın, amir-memur istisnasız herkestir;

7- Küfür ve kafir rejimle uzlaşma yoktur, taviz verme yoluna gitme yoktur;

8- Yalan iftira olmadığı gibi, abartma kabartma da yoktur, aldatma ve avutma da yoktur; herşeyiyle ortadadır;

9- Ehl-i Sünnet akidesine ve Ehl-i Sünnet fıkhına bağlı olup, mezhepsizliğe veya mezheb değistirmeye karşıdır;

10- İran’a Ehl-i Sünnet açısından bakmaktayız, münasebetlerimiz bu çerçevededir. Yapılan inkilab İslâmî’dir, mezhebi değildir; karşı çıkma veya teslim olma bahis mevzu değildir;

11- Devletin kuruluş ve icraatında model Asr-ı Saadet’tir. Yani, Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) tarafından Medine’de kurulan ve sahabe tarafından devam ettirilen kâmil bir hilafettir, altun devridir;

12- Şura esastır;

13- Kur’an dili müşterek dil olup, herkes anadilinde serbesttir;

14- Her müslümana ümmet gözüyle bakar; ırk, renk, mekân farkı tanımayız;

15- Herşey fetvaya bağlıdır.

Size gelince:

Siz; ya müslüman bir milletin devlet reisi, temsilcisi ya da Kemalist rejimin bekçisi!

Siz; eğer müslüman bir milleti temsil ediyorsanız, herşeyden önce onlar gibi inanan ve onlar gibi yaşayan bir müslüman olmanız gerekir. Onlar gibi Kur'an'a hürmet, şeriata saygı duymanız gerekir. Ve, Kur'an’ın anayasa, şeriatın kanun, İslâm'ın devlet olmasını istemeniz ve bunun için can atmanız gerekir. Ayrıca; onların; başta başörtüsü olmak üzere, inançlarına, ibadetlerine müdahale etmek söyle dursun, hürmet ve saygı duymasını bilmeniz ve onlar gibi yaşayıp cuma günlerinde camilere gitmeniz, minbere çıkmanız, mihraba geçip imanı olmanız gerekir... Zira; İslâm'a göre cuma namazı bir yönüyle devlet namazıdır. Bunu böyle bileceksin ve, “Yedikleri naneye bakın: Ben gidecekmişim de, cuma namazı kıldıracakmışım!” demiyeceksin! İşte; “Nane yemek bunu söylemektir!”

Ama siz; bütün bunlara düşman kesiliyor, Şeriat düşmanlığı yapıyorsunuz! Kur’an’ı beğenmiyor, “1400 sene önce gelmiş olan kaide ve kurallarla devlet idare edilmez!..” diyor ve başında bulunduğunuz milletin din ve imaniyle alay ediyorsunuz! Senin ve senin gibi, sivri akıllıların yaptığı kanunlarla devlet ve millet idare edilecek de, herşeyi bilen kâinatın yaratıcısı Allah’ın gönderdiği ve indirdiği kanunlarla devlet idare edilmiyecek? Öyle mi? Bu kadar da beyinsizlik olur mu? Bir taraftan “müslümanım” de, öbür taraftan da Kur’an’ı beğenme, “modası geçmiş!” de!.. Bu münafıklığın ta kendisi değil midir?!..

Ziyaret etmekte olduğunuz Avrupa ve Almanya devlet adamlarından hangisi, idare ettikleri hıristiyan milletinin din ve imanlariyle, haysiyet ve şerefleriyle oynuyor ve senin gibi saygısızlık ediyor! Gösterebilir misiniz?!.. 'Batı Batı!' deyip duruyorsunuz, her yönüyle batı blokuna girmek istiyorsunuz!.. Ama batılı, din ve imanına, örf ve adetine saygı duymasını, hürmet etmesini biliyor; Batı; fikir hürriyetini, yazı yazma hürriyetini, din ve vicdan hürriyetini muhafaza ediyor! Herhangi bir ferdin, din ve imanından, fikir ve yazısından dolayı hapse attığını gösterebilir misiniz; hapishanelerde işkence yapıldığını, işkencelerden adamlar öldüğünü gösterebilir misiniz?!.

Ama siz; batı kafalı ve batı kılıklı olmaya çalıştığınız halde var mı sizde fikir ve yazı hürriyeti? Var mı sizde din ve vicdan hürriyeti? Var mı sizde insan haysiyet ve şerefine, hak ve hukukuna hürmet?!.. O hapishaneleriniz nasıl birer vahşet yeri?!.. Hele o Mamak ve benzeri cezaevlerinde yapılanların hatta işkenceden ölenlerin sayısını biliyor musunuz?

Kur’an’ın anayasa olmasını isteyen bir müslümana on altı sene hapis cezası verilmesini sen getirmedin mi?!.. Bu müslüman ne yapmış? Adam mı öldürmüş, eşkiyalık mı yapmış? Yoksa namusa mı dokunmuş?!.. Hayır! Bunların hiçbirini yapmamış; din ve imanının gereğini yapmış; fikri ve ilmi zeminde kalarak “Kur’an devlet olsun!..” demiş! Değil mi?!.. Bu insanımız takdir ve tebrike layıkken, siz kalkacaksınız da, bu masum insan on altı sene ceza vereceksiniz, vatandaşlıktan alacaksınız, mal ve mülküne el koyacaksınız, hakkında türlü hakaretamiz sözler söyleyeceksiniz!.. Ve ondan sonra da “Batılıyız, Batı’yı ziyare geldik!” diyeceksiniz?

Şimdiye kadar hürriyet ve insan haklarını İslâm’dan öğrenmediniz; hiç olmazsa şu son günlerinde biraz olsun kendine gel, dost sözü dinle, tevbe ve istiğfar et, zorba ve vahşiliği bırak!.. Sözlerimize kulak ver!..

Şayet; Kemalist rejimin bekçiliğini yapıyorsanız ve onun temsilcisi iseniz, o zaman devlet reisi olamazsınız, olmanız mümkün değildir. Çünkü, müslüman bir milletin devlet reisi, ancak müslüman olur, bir kafir, bir müşrik olamaz.

Çünkü siz; Kur’an ahkamından ibaret olan şeriatı kaldıran Mustafa Kemal’i savunuyor, Allah kanunları karşı çıkıyorsunuz. Böyle olduğunuz müddetçe siz küfür içindesiniz ve müşriksiniz. Sizin camiye gidip namaz kıldırmanız şöyle dursun, cenazeniz dahi kılınmaz!..

İşte sizin kimliğiniz de bu!..

Malesef şu halinizle ikinci şıkta bulunuyorsunuz. Yaşınız da yetmişlere varmıştır, ölümünüze çok az bir zaman kalmıştır!.. Size halisane tebliğ ve tavsiyemiz odur ki, fırsatı kaçırmayın, Ebu Cehil inadını terkedin, yukarda da söylediğim gibi, tevbekâr olun, dünyada rezil, ahirette sefil olmayın!.. Sakın bize darılmayasın ve kırılmayasın! Zira; bu, size açık, net ve kesin bir tebliğdir. Sizi ve sizin gibileri, cehennemi bir uçurumun kenarından kurtarmaya çalışıyoruz!.. Size iki teklifimiz var. Bunlardan biri referandum, diğeri de açık oturum.

Referandum: Millete gideceksiniz ve diyeceksiniz ki:

“Ey Millet! Siz, Kur’an’ın anayasa olmasını mı istiyorsunuz, yoksa bizim yaptığımız Kemalist anayasayı mı?!.."

Açıkoturum gündemi iki mesele: “İslâm Dini’ni devletten ayırmak mümkün müdür, değil midir? Biri bu! Diğeri de "İslâm Dini laik rejimle bağdaşır mı, bağdaşmaz mı?"

İşte iki mesele: Devletin bütün güç ve imkânları senin elinde ve emrinde! Bir emirle bu akdedilir. Böyle bir açık oturumu, siz ve sizin fikir babalarınız kolayca tertip edebilir. Hem de Avrupa’nın merkezinde, dünya televizyon ekranları önünde! Çağırın ilim ve fikir adamlarınızı, çağırın prof ve paşalarınızı, çağırın öğretmen ve Diyanet hocalarını! Gelsinler açık oturuma; münazarasını yapalım; haklı-haksız ortaya çıksın!..

Bunu yapmaya yerden göğe kadar hakkınız vardır. Esasen hak ve hakikat ancak bu suretle ortaya çıkar, haklı-haksız belli olur. Fikrî ve ilmî cereyanların önü alınırsa, ancak bu şekilde alınır.

Medenî insanın, ilim ve fikir gücüne sahip kişilerin yapacağı bundan başkası değildir. Yoksa jurnalcılık yaparak, şu veya bu çevreye baskı yaparak veya yalvararak, tesir etmek suretiyle veya silahların namlusunu gösterek veya Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurarak veyahut istihbarat teşkilatını seferber ederek bu davanın, bu hak davanın ve bu Allah davasının önüne geçilemez, geçilmesi mümkün değildir... Ayrıca böyle yöntem uygulamak diktatörlerin, haksızların ve acizlerin işidir. Ve bu yöntemle hiçbir noktaya varılamaz. Tarihte de varılamamıştır. Çünkü, bu dava aynı zamanda bir iman meselesidir, bir hayat-memat meselesidir!..

Yapacağınız bu iş; şu seyahatiniz esnasında takib edeceğiniz en önemli bir meseledir, hayati bir meseledir... Ve umulur ki, ifa edeceğiniz bu hizmet, hem gerçeği görmenize vesile olacak, hem de günahlarınızın keffaretine sebeb olabilecektir.

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


[1] Mesajlar kitabından.


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 152
Toplam 436310
En Çok 1157
Ortalama 330