TEKKE SAKİNLERİNE TASAVVUFÎ BİR İKAZ VE UMUMÎ BİR TEBLİĞ - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

21-04-2022

TEKKE SAKİNLERİNE TASAVVUFÎ BİR İKAZ VE UMUMÎ BİR TEBLİĞ

 

Öngüt diyor ki;

"Bir kardeşimiz, Cemaleddin Kaplan’la görüştüğünü, sohbet esnasında "En büyük benim!" dediğini nakletti.

Siz ona sorun: Şeytandan da büyük müdür? Zira o, bir defacık büyüklük tasladı, Huzur-i İlâhi’den tard edildi. Ve bundan sonra üç sayfalık yazısında on tane ayet-i celile’yi mealleriyle ve altı hadisi manalarıyla veriyor. Ayetler sırasıyla: 

İsra, 85; 

Mü’minun, 52-56; 

En’am, 159; 

Yasin, 21; 

Şura, 13; 

Rum, 32; 

Şura, 14; 

Yunus, 19; 

Şura, 15; 

Zuhruf, 36-37.

Birkaç hadisin meali:

"Kendinde varlık görmen, diğer günahlarla kıyaslanmıyacak kadar büyüktür."

"Bir insanın kendini beğenmesi, yetmiş senelik ibadetini mahveder." (Münavi)

"Kim ki, ben âlimim derse, bilin ki, o cahildir." (Münavi)

"Fakirliğime övünürüm." (K. Hafa)

Allah Resulü böyle buyururken, bir cahilin böyle söylemesi, şeytanın kürsüsünden hitabtan başka bir şey değildir.

"Ahir zamanda yaşları küçük, tecrübeleri kıt, aklını kötüye kullanan bir zümre yetişecektir. Onlar iyiler gibi, peygamberlerin tebliğatından bahsedeceklerdir. Fakat onlar tıpki okun hedefi delip geçtiği gibi, İslâm’dan hemen çıkıvereceklerdir. İmanları boğazlarından ileri geçmez. Siz onlara nerede rastlarsanız hemen öldürünüz. Zira onları öldürene kıyamet günü sevab vardır." (Buhari, Tecrid-i Sarih, 1472) 

İşte bu ayet-i kerimelerin hepsine cevap istiyoruz, eğer doğru sözlü iseniz. Bir tek ayet-i kerimeyi insanlar, melekler ve cinler dahi inkâr etseler hepsi kâfir olurlar. Haklarında bunca ayet-i kerime ve hadis-i şerifleri bölücülerin önlerine serdiğimiz halde hâlâ ‘müslümanlardır’ zan gözü ile bakmakta; bu ayet-i kerimeleri inkâr etmek veyahut hafife almak demektir. Bunu ise ruhu ölen bir kimse yapabilir. iman şahibi asla yapamaz. Eğer bundan sonra da bölücülere destek olursanız, bu ayet-i kerimelere karşı geldiğinizi çok iyi bilin. Düşmanlar vatanımıza göz dikmişler, dıştan hristiyanlar, düşman tarafından satın alınmış bölücülerde İslâm görünerek içten dinimizi parçalamak, diğer taraftan da vatanımızı yok etmek istiyorlar. Düşman tarafından satın alındığınız şuradan belli ki, bayrağa hücumunuz var. Halbuki ecdadı-mız imanı için, vatanı için, namusu için ve bayrağı için canlarını feda etmişlerdi. Şimdi gördünüz bu maskelileri! Kime hizmet ettiklerini? Bunlar Huzur-i İlahi’ye nasıl çıkacaklar?.."

İşte Ömer Öngüt’ün cevabi yazısına kaydettiği ayet ve hadis-i şeriflerin mealleri ve bu meallerden çıkarttıkları netice ve fezlekeleri gördünüz.

1. Öngüt, işin kolayını bulmuş: Kur’ân’dan ayetler sıralayarak ve "Bunların bir tanesini inkâr eden kâfir olur" diyecek ve bu suretle muarız ve muhaliflerine cevap vermiş olacak, ayetler karşısında da susanları cevap vermedi diye itham edecek! Ne kadar kolay şey! Gör-dünüz mü? Cevap vermenin bu çeşidini de? Böyle bir cevap vermeyi ne bir kitapta görebilirsiniz, ne de bir âlimin kaleminden? Ve ne de ilim dünyasında böyle bir usul ve böyle bir kaide vardır!.. Aman Ya Rabbi! Cehalet ne kötü şey? İnsanı ne gülünç duruma düşürür?!.

2. Öngüt’ün cahil olduğu şundan da bellidir ki, şunun veya bunun hakkında verdiği fetvalara, ayet ve hadisleri delil gösteriyor. Halbuki İslâm ulemâsının tesbit ettiği gerçeklerden biri de müctehid olmayanlar için merci ayet ve hadis değildir. Akaid ve fıkıh kitaplarıdır. Zamanımızda biri çıkıp ayet ve hadisten hüküm çıkarmaya kalkarsa o, cehlini ortaya koymuştur. Artık ona söz de anlatamazsınız. Çünkü tıp tahsil yapmamış birine siz, tedavi usüllerini nasıl anlatırsınız?!.

3. Yusuf Güneş! "Hocamız" diye bahsettiğiniz Ömer Öngüt isimli şahsın hocalıkla bir alakası yokmuş! Bu zat, hakkımda ileri geri konuşmuştu. Biz muhatap almadık, "muhatap değildir” diye. İsabet etmişiz. Yine de kendisini muhatap almıyoruz. Ancak, bilgi kabilinden saf ve temiz müslümanları uyarmak maksadiyle bu mevzuu gündeme getiriyoruz. Hem kendi etrafına hem de bilumum müslümanlara şu gerçeği basın yoluyla duyurmayı bir vecibe telakki ediyor ve diyoruz ki: "Ulum-i Şer’iyyeyi ve buna temel teşkil eden Ulum-i Arabiyye’yi tahsil etmemiş kimseler şeyh olamazlar; kaş yapıyoruz derken göz çıkarırlar, irşad edeyim derken saptırırlar." 

Ve bu noktadan hareketle şunu da hatırlatırız:

a) Ömer Öngüt hoca değildir. Hoca olmayana hoca demek hem hocalığa hakaret olur hem de yalan olur, zulüm olur. Zira bir insanı seviyyesinin altına düşürmek de zulümdür, seviyyesinin üstüne çıkarmak da zulümdür. Bir âlime cahil demek ne kadar haksızlık ise, bir cahile âlim demek o kadar haksızlık olur.

Hz. isa bir insandır ve aynı zamanda bir peygamberdir. Yahudiler, onu küçülte küçülte veled-i zina dediler ve küfre gittiler. Nasraniler ise onu layık olduğu makamın üsütüne çıkara çıkara ona "Allah’ın oğlu" ve "Allah" dediler ve bu suretle küfre gittiler. Fakat Kur’ân ne yaptı? Onu gerçek hüviyetiyle ortaya koydu ve dedi ki: "Hz. İsa hâşâ ne veled-i zinadır ve ne de uluhiyyet sıfatına sahibtir. O insandır ve sadece Allah’ın peygamberlerinden bir peygamberdir!"

Binaenaleyh, insanımız, çok dikkatli olmalı, ifrat ve tefrite varmadan, her şeyde adalet yolunu tutmalıdır ve haktan ayrılmamalıdır.

b) Ümmet-i Muhammed Gazetesi’nin 26 numaralı nüshasında kendisine dokuz sual sorduk. Hiç birine cevap vermedi. Veremezdi!.. Çünkü bilmiyordu, bilemezdi. O sualler arasında siyasetle ilgili, Türkiye’deki rejimle ilgili, M. Kemal ile ilgili sualler de vardı. Bunlara da cevap vermedi, veremezdi. Çünkü, siyasî sahada da, İslâm’ın dost ve düşmanını tanımada da yaya idi. M. Kemal’in, belki de hadiste geçen meliklerinden biri olduğunu kabul ediyordu?!.

c) Kendisine sorduğumuz suallerin içinde "İctihad"ın tarifi, şartları, mesağı ve hükmü, zannın tarifi de vardı. Hoca dediğiniz zat, bunları da bilmediği için diyor ki: "İctihad delile dayanır, zanna değil. Zanna dayanır demek, bütün sahabeyi, müctehid imamları cehaletle suçlamak olur. Sen de bunu böyle bil!"

"İctihad zanna dayanır" demek, "ictihad zannî delile dayanır" demektir. Bu bir mecaz-i hazfîdir. Yani ictihadın mesağı zanni delildir, kat-i delil değildir. Evet; Ömer Öngüt bizim "İctihad zanna dayanır!" şeklindeki sözümüzü anlamıyor da böyle cevaplandırıyordu. Fakat, bunu Öngüt nereden bilsin? Çünkü ne usul okumuş, ne de füru. Zannın ne olduğunu da bilmez. Bu, bir ilim işidir!

d) Öngüt’ün ne söyleyeceğini bilmediğinin bir başka delili de müslümanlara "Kimin kulusun, kimin ümmetisin, bayrağın ne?!." diye soruyor. Bu suretle işin içinden çıkacağını zannediyor. Evet her müsl-üman elbette kime kul, kime ümmet olduğunu biliyor ve inanıyor. Altı yaşındaki çocuklara varıncaya kadar!.. Bayrağın şer’î hükmünün ne olduğunu da siz kendisine sorun!

4. Bizden ayet ve hadislerin cevabını istiyor. Bu da cehaletin bir başka türü! Biz ayet ve hadislere ne diye cevap verelim? Bu mümkün mü? Ayet ayettir, hadis hadistir. Hangi müslüman bunlara karşı çıkabilir?..

Şayet; Öngüt, bu sözlerinden "Sen de bu ayet ve hadislerin şumulüne giriyorsun!” demek istiyorsa, bakalım kim giriyor? Haddini ve hududunu bilip doğrudan doğruya ayet ve hadislerden hüküm çıkarma cüretini göstermeyen, meseleleri müfessirin, muhaddisin ve müctehid efendilerimizin eserlerinden alanlar mı girer, yoksa Kur’ân ayetleri hakkında ilimsiz konuşanlar mı girer? Tekrar başa dönelim:

5. Öngüt diyor ki: "Bir kardeşimiz Cemaleddin Kaplan’la görüştüğünü, sohbet esnasında "En büyük benim!" dediğini nakletti. Siz ona sorun: Şeytandan da büyük müdür? Zira o bir defacık büyüklük tasladı. Huzur-u İlahî’den tard edildi!" diye sayfanın başına yazmış! Şimdi kendisine sorun:

a) Bu, tek bir haberdir; sıdka da kizbe de ihtimali vardır. Kur’ân’ın beyanı vechiyle tahkik etmek gerekmez mi idi? Tek bir yazmanın, hem de isim vererek yazmanın ayrıca "sıraladığı ayet ve hadislerin şumulüne girmiştir" şeklinde karar vermenin ve bunu neşriyat yolu ile bütün bir dünyaya ve bütün bir istikbale bildirmenin vebalinin ne olduğunu kendisinden sorun! Söyledikleri bu sözlere mesned olan o haber ya doğru değilse veya şekil değiştirerek intikal etmiş ise, yalan ve iftira olmaz mı? Sorması gerekmez mi idi? "Siz böyle bir şey söylediniz mi? Söylediniz ise, nasıl ve ne maksatla söylediniz?" diye sorması elbette Kur’ân’ın emri idi. Bir kerecik olsun sorsaydı, mesele biterdi. Fakat, irşad postunda oturduğu iddia edilen bir zatın böyle cetvel-kalem kitabına yazması ne Şer-i Şerif’e uyar, ne o makamla bağdaşır!

Evet mesele şöyle olmuştur: On iki ilimden bahsedildi, "Efendiniz Arapça bilir mi?" şeklinde bir sual soruldu. "Bilir de bilmez de!" şeklinde cevap verdi. Biz kendisine: "Ne demek bilir de bilmez de!" Bu çelişkili bir söz! O arada "On iki ilmi bir sen mi bilirsin?" dedi. "Evet ben bilirim!" dedim. Yoksa "En büyük benim!" tabiri geçmemiştir. Böyle dememiz bir gerçeğin ifadesi olduğu gibi, şeriat’a da uygundur. Zira tekebbür aslında haramdır. Fakat kibirlenene karşı kibirlenmek bir sadakadır. Zira dört yerde kibirlenmek caizdir. Bunlardan biri de sizi beğenmeyene ve hatta küçük görene karşın gerçeğin bir ifadesi olarak ve onun kibrini kırmak maksadıyla büyük-lenmek caizdir ve hatta sadakadır. (Tarikat-ı Muhammediye ve Onun Şerhleri, Hadimi Receb Efendi)

b) Öngüt bilmeli ki, ne kendisi ne de biz, ayet ve hadisten hüküm çıkaramayız. Bu bir ictihad meselesidir. Hele hele Öngüt gibi okur-yazar olmaktan başka herhangi bir tahsil görmemişler ne tefsir yazabilir, ne de yapılan tefsirleri anlarlar. Çünkü İmam-ı Suyuti’nin beyanına göre, genelde oniki ilmi ve bütün bunların yanında ledünnî ilmi bilmeden nass’ların tahlil ve tefsirine gidemez, caiz olmaz. "Kim kendi reyine göre Kur’ân’ı tefsir ederse, o cehennemde yerini hazırlasın!" sözü boşuna söylenmemiştir.

6. Ledünnî ilim meselesi: Biline ki, ilim ikidir: Biri kesbî ilimler, diğeri de vehbî ilimlerdir. Vehbî ilimlerin bir ismi de ledünnî ilimlerdir. Birincisi teallüm ve tahsille elde edilir, diğeri de ilham ve keşifle elde edilir. Demek oluyor ki, birincinin yolu tahsildir, teallümdür, metin ve şerhleri ezberlemektir, hıfzetmektir, usul ve kaideleri bellemektir. Yani genelde oniki ilim diye tabir edilen bu ilimleri, usul ve adabına göre üstadlarından ve kaynaklarından öğrenmek, bellemek ve hafızaya almakla mümkündür. İkincisi ise iki şarta bağlıdır. Birincisi kesbî ilimleri tahsil, ikincisi de bu ilimlerle amel etmektir.

İmam-ı Suyuti’nin "İtkan"da, İmam-ı Rabbani’nin "Mektubat"ının birinci cildinin 3. sayfasında kaydettikleri hadis-i şerif şöyle: "Bir kimse bildikleriyle amel ederse, Allah ona, bilmediklerini varis kılar (lutfeder, bildirir)."

Evet bu hadis bir şart cümlesinden ibarettir. Şart cümlesinde ceza cümlesinin tahakkuku, şart cümlesinin tahakkukuna bağlıdır. Siz bildiklerinizle amel etmedikçe Allah’ın varis kılacağı ilme, yani ledünnî ilme sahip olamazsınız. Demek oluyor ki, müslüman ve hususiyle ehl-i tarik, önce on iki ilmi tahsil edecek, Şeriat-ı Garra’yı öğrenecek, sonra bütün bunlarla amel edecek, hayatında tatbik edecek ve bu sebeble Mevlâ’sı dilediği takdirde, dilediği kadar onun kalbine vehbî ilmin kapısını açar. O da bu kapıdan eşyanın hakikatlarını, şer’î hükümlerin altında yatan mana ve esrarı sezer ve keşfeder. Mektubat’ın aynı cilt ve aynı sayfasında şu satırları da okumaktayız: "Vehbî ilimler ancak ahvalı sadıka ile, akide-i rasihe ile, ihlasa iktiran eden amel-i saliha ile, niyyet-i halise ile, zikre mülazemetle, fikre müdavemetle ve meallah huzur murakabesiyle alınır ve telakki edilir."

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 126
Toplam 528274
En Çok 1316
Ortalama 348