TEFSİR VE TASAVVUF - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

21-04-2022

TEFSİR VE TASAVVUF

 

 

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا ۜ۔ ﴿1﴾ قَيِّمًا لِيُنْذِرَ بَأْسًا شَد۪يدًا مِنْ لَدُنْهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِن۪ينَ الَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ اَجْرًا حَسَنًاۙ ﴿2﴾ مَاكِث۪ينَ ف۪يهِ اَبَدًاۙ

"Allah’a hamdolsun ki, kuluna Kitab’ı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı. Onu dosdoğru bir (kitab) olarak indirdi; katından gelecek şiddetli azaba karşı insanları uyarsın ve iyi işler yapan mü’minlere kendileri için güzel mükâfat bulunduğunu müjdelesin. Onlar orada ebedi kalacaklardır." (Kehf, 1-3)

 

Tefsir ve Tahlil:

Sure Kehf ismini almaktadır. 111 ayetten ibaret olan bu sure-i celile Mekke’de nazil olmuştur. İbn Abbas’ın beyanına göre, iki ayet müstesna, sure Mekkî’dir. Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur: "Ben sizi öyle bir sureye delalet edeyim mi ki, inerken onu bin melek uğurlamıştır? O Kehf suresidir."

Sureyi tefsir ve tahlil hususunda esas aldığımız tefsir, Tefsir-i Kebir’dir. Sahibi ise mâlum, Fahruddin-i Râzî’dir.

Sure "Hamd" kelimesiyle başlamaktadır. Bir önceki sure ise, "Subhan" kelimesiyle başlamıştı. Bu iki kelime, umumiyetle beraber zikredilmekte; önce tesbih, sonra tahmid gelmektedir. Bu tertib Kur’ân’da böyle olduğu gibi, namazların arkasında zikredilen evradda da böyle; önce Subhanallah, sonra Elhamdulillah. Nitekim Ayet’el ­Kürsî’yi okumaya geçmeden önce de bu iki kelime beraber zikredilmektedir.

 

Urûc ve Nüzûl:

Bir kaide: "Bir hükmü bir vasıf üzerine tertib etme, o vasfın o hükme illet olduğunu gösterir." İki hüküm: biri tesbih, diğeri ise tahmid. Tesbih kelimesi İsra Suresi’nin başında yer alırken, tahmid de Kehf Suresi’nin başında yer almaktadır. Tesbih, Cenab-ı Hakk’ın selbî sıfatlarından olup, Rabbulâlemin’i noksan sıfatlardan tenzih ve tebrik ederken, tahmid de subutî sıfatlardan olup, Mevlâ’mızın kemal sıfatlarla muttasıf olduğunu ifade etmektedir. Ve işte bu iki hükmün illet ve medarı urûc ve nüzûldur. Yani, urûc hadisesi ile nüzûl hadisesidir. Urûc demek, Hz. Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in semâya yükselişi, nüzûl hadisesi ise, Kur’ân’ın semadan yeryüzüne inişi demektir.

Burada birtakım faideler var:

1- "Tesbih" yukarıda da beyan edildiği gibi Allahu Teâlâ’yı layık olmayan sıfatlardan tenzih etmektir. Bu ise, Rabbimizin zatındaki kemâle işaret ederken, "Elhamdulillah" cümlesi de Rabbimizin gayriye kemâl verişinden ibarettir. Kemâlin önce, tekmilin ise sonra geleceğinde şüphe yoktur. Keza Allah Resulü’nün Mi’rac’a götürülüşü kemâl derecelerinin evveli ise, Kur’ân-ı Kerim’in indirilişi de kemâl derecelerinin nihayetidir.

 

Üç Kemâl ve Üç Tekmil:

Birincisi Rabbulâlemin’e, ikincisi Allah Resulü’ne, üçüncüsü ise kula aittir. Şöyle ki: "Subhanallah" lafz-ı celili Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatıyla muttasıf olduğunu göstermekte; "Esra bi abdihi" kavl-i şerifi Peygamber’deki kemâli, "Enzele alâ abdihil kitabe" kavl-i şerifi de Peygamber’in tekmil vasfıyla tavsif edildiğine işarettir. Kula gelince: Kul bir taraftan Rabbisindeki kemâl ve tekmil sıfatlarıyla muttasıf olduğunu bilir ve inanırsa, bir taraftan da Peygamber’i Hz. Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) de kemâl ve tekmil sıfatlarının "Esra ve enzele" vesilesiyle lutfedildiğine inanır ve iman eder, ve bütün bunların ilim ve idrâki içinde olursa, işte böyle olan kullarda da kemâl ve tekmil sıfatları vardır. Yani, bu insan; hem insan-ı kâmil derecesine ermiştir ve hem de tekmil derecesine ulaşmış ve mürşid olmuştur. Ve işte bunlardır ki, haklarında Allah Resulü buyurdu: "Bir kimse öğrenir ve öğretirse, o göklerde büyük diye çağrılır." Demek oluyor ki, bir insanın insan-ı kâmil olup mükemmil, mürebbi ve mürşid olması neye bağlıdır? Al­lah kelamı Kur’ân-ı Kerim’den kaynaklanmasına, emir ve tâlimatını ondan almasına; tatbikatında da Hz. Muhammed’in söz, fiil ve hareketlerine bakmasına bağlıdır. Kısacası; "Kaynak Kur’ân, örnek Peygamber" demeli; söz, fiil ve hareketlerini ona göre tanzim etmeli ve şeriat sisteminin dışında herhangi bir sistem tanımamalı ve nihayet hayatına böyle bir istikamet vermelidir. Ve bu arada ne demokrasi gibi sistemleri ve bu sistemlere dayanan partileri reddetmeli ve bu sistemlerin koyduğu sandıkların başına asla gitmemelidir. Üstelik ne tavsiyede bulunmalı ve ne de rıza göstermeli ve hatta gidenleri nefretle karşılamalıdır. İşte Allah dostu, insan-ı kâmil ve hakiki manada mürşidler böyle olur!.. Yoksa partilerden herhangi birini destekliyen, müridlerinin ve talebelerinin sandık başlarına gitmelerine müsaade eden, göz yuman kimseler ne mürşid olabilirler ve ne de mürid! Üstelik bunlar hem dall ve hem de mudildirler; şeytanlaşmış ve hizbüşşeytan olmuş-la­rdır. Velev ki bunlar, yüzbinlerce müridin, yüzbinlerce talebenin başında bulunsalar da, sabahlara kadar namaz kılıp tesbih çekseler de hiçbir fayda vermez! Neden? Çünkü, bilerek veya bilmeyerek tağutun koyduğu sandığın başına gitmiş, şirk meclisine seçtiği tağutlarını göndermiştir. Kur’ân ne diyor:

فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۗ لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ

"Kim tağutu inkâr eder ve Allah’a iman ederse, işte sağlam bir kulpa bağlanmıştır. Artık bu insanın bu kulptan ayrılması mümkün değildir. Allah ise semi’dir, âlimdir." (Bakara, 256)

Bunlar ise, henüz tağutu inkâr edememişlerdir. Dolayısıyla Allah’a ait ettikleri iman muteber değildir. Çünkü Allah’a ait imanın sahih ve muteber olabilmesinin birinci şartı tağutu red ve inkâr etmektir. Bir başka ayet-i celile Zümer, 17:

وَالَّذ۪ينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ اَنْ يَعْبُدُوهَا وَاَنَابُٓوا اِلَى اللّٰهِ لَهُمُ الْبُشْرٰىۚ فَبَشِّرْ عِبَادِۙ

"Tağuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde ver; müjdele kullarımı! Onlar ki, sözü dinler de en güzeline uyarlar. İşte Allah’ın hidayet ettiği bunlardır ve akıl sahibi de bunlardır." (Zümer, 17)

Bu ayet de ilahî müjdeye mazhar olmanın iki şartını göstermektedir.

Bunlardan birisi, tağuta kul olmamak; tağutun getirdiği sandığın başına gitmemek ve her halükârda şeriata bağlı kalmak! Bunlar ise, bir taraftan şeriatın bir kısmını ketmederken bir taraftan da tağut adına taviz verirler!..

 

İki Nimet:

Evet; Kur’ân’ın nüzulü, hem Peygamber’e ve hem de ümmetine birer nimettir; Peygamber’e nimettir. Çünkü Peygamber, bu kitap vasıtasiyle tevhid ve tenzih ilimlerinin esrarına, celal ve ikram sıfatlarına, meleklerin, enbiyânın, kaza ve kaderin ahvaline muttali olmuştur. Âlem-i süfli’den ibaret olan yeryüzü âlemi, âlem-i ulvî ile, dünya hayatı ise ahiret hayatı ile alaka kurmuş; gayb âleminden kaza ve kaderin nüzul keyfiyyeti, cismanî âlemin alemle irtibat keyfiyyeti tecelli etmiştir. Keza; nefs-i insanî bir ayna mesabesinde olup onda melekût âlemi kendini göstermiştir. Ve bütün bunlardan daha büyük nimet düşünülebilir mi?!. Bu kitab aynı zamanda bizim için de bir nimettir. Zira bu kitab; bizlere teklifler, hükümler, va’d ve vaidler, sevaplar ve ikâblar getirmiş, insanın insanca yaşamasının yolunu ve yöresini göstermiştir. Ve bilcümle Kur’ân-ı Kerim kâmil bir Kitab’tır; kemalin de en üst derecesindedir. Onun üstünde herhangi bir kemal derecesi düşünülemez ve herkes gücü ve anlayışı nisbetinde ondan faydalanır. Ve bütün bunlar nazar­ı itibara alındığı taktirde Hz. Muhammed’e de ve ümmetin de "Elhamdulillah" deyip şükretmeleri vacib olur.

 

İki Vasıf:

Rabbimiz Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, surenin başında Kur’ân-ı Kerim’i iki vasıfla tavsif etti ve şöyle buyurdu: Kulu Hz. Muhammed’e Kur’ân’ı indiren Allah Teâlâ, Kur’ân’da eğrilik yoktur, her haliyle kâmildir; eksiği ve gediği yoktur; tabir caizse dört başı mâmur bir Kitab’tır ve hangi yönünü ele alırsanız alın hep kemal göreceksiniz!.. Kur’ân aynı zamanda "Kayyim”dir, yani mükemmildir, mürebbidir, mürşiddir ve nihayet bir hidayet kaynağıdır, feyiz kaynağıdır... Nitekim: Bakara suresinin ilk cümleleri de bu manadadır; "Kur’ân’da şüphe yoktur, müttakiler için de hidayetin tâ kendisidir."

 

İnzar ve Tebşir:

Kur’ân-ı Kerim öyle bir Kitab’dır ki, kemal ve ikmal sıfatlarına sahib olduğu gibi, inzar ve tebşir sıfatlarına da sahibtir. Yani, bir taraftan insanları uyarırken bir taraftan da müjde vermektedir. iman edip salih amelleri yapanlara müjde verir; tersi istikamette hareket ediyorsa, onları da uyarır.

 

Ayetlerin Metni:

 

وَيُنْذِرَ الَّذ۪ينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَدًاۗ ﴿4﴾ مَا لَهُمْ بِه۪ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِاٰبَٓائِهِمْۜ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْۜ اِنْ يَقُولُونَ اِلَّا كَذِبًا ﴿5﴾ فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ اِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهٰذَا الْحَد۪يثِ اَسَفًا

"Ve "Allah çocuk edindi!" diyenleri de uyarsın! Bu hususta ne kendilerinin, ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından ne büyük söz çıkıyor! Onlar, yalandan başka bir şey söylemiyorlar. Demek onlar bu söze inanmazlarsa, onların peşinde üzüle üzüle kendini helâk edeceksin!" (Kehf, 4-6)

 

Tefsir ve Tahlil:

Burada bir kaide: "Allah Teâlâ’nın fiilleri sahih gaye ve garazlarla mualleldir." İşte; bu kaidenin cüz’iyyatından birisi de İsra Suresi’nin 2-4. ayetleridir. Yani Rabbulâlemin’in kulu Hz. Muhammed’e Kur’ân’ı indirmesi inzar ve tebşir gayesine mâtuftur. 4. ayet-i celile’deki tâlil 2. ayetteki tâlile mâtuftur. Ve bu atıf, "Atfulhas âlâ’t lâm" kabilindendir. İkinci ayetteki inzar, mutlak manada inkâra sapanlara aittir. Dördüncü ayetteki inzar ise Allah’a veled isnad edenler hakkındadır. Ve bu yine Kur’ân’ın bir kaidesidir: Bir kaziyye-i külliye zikredildi mi, arkasından onun cüz’iyyatından biri zikredilir. Gaye ise zikredilen o cüz’iyyatın en büyüğü olduğunu göstermektir ki, küfür çeşitleri içinde en çirkini Allah Teâlâ’ya veled isnad etmektir. İşte bu hususu anlatmak üzere dördüncü ayet ikinci ayet üzerine atfedilmiştir.

 

Üç Taife:

Tarihi boyunca Allah Teâlâ’ya veled isnad eden taifenin sayısı üçtür:

1. Arab kâfirleri ki, bunlar "Melekler Allah’ın kızlarıdır!" derler.

2. Nasara taifesi ki, "İsa Allah’ın oğludur!" derler.

3. Yahudilerdir ki, bunlar da "Uzeyir Allah’ın oğludur!" derler.

Günahlar içinde en büyük günah, Allah Teâlâ’ya evlad isnad etmektir.

 

İki İbtal Delili:

Cenab-ı Hak, kendisine evlad isnad edenleri beşinci ayet-i kerimesinde iki delil ile ibtal etmiştir:

1. Allah Teâlâ’ya veled isnad edenlerin, ne kendilerinin ve ne de babalarının dayandığı herhangi bir delil ve mesnedleri yoktur; bunlar ilimsiz ve mesnedsiz konuşuyorlar.

2. Ağızlarından çıkan bu kelime, ciddiyetsiz, müstekreh ve günah olma yönünden büyüktür. Ve böyle olmanın yanında da yalandan başka bir şey değildir; yani onlar yalan söylüyorlar!..

 

Ayetlerin Metni:

 

اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ ز۪ينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا ﴿7﴾ وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَع۪يدًا جُرُزًاۜ

"Biz, yeryüzündeki şeyleri, kendilerine süs olsun diye yarattık ki, onların hangisinin daha güzel iş yaptığını imtihan edelim (deneyelim). Biz, elbette (bir gün gelecek ki) yerin üzerindekileri kupkuru bir toprak yapacağız (yerle bir edeceğiz)." (Kehf, 7-8)

 

Tefsir ve Tahlil:

Rabbimiz Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, kulu ve Resulü Hz. Muhammed’e diyor ki: “Yeri de ve üzerindeki zinetleri de ben yarattım ve menfaat ve maslahat nevilerini ihrac ettim.” Bütün bunlardaki maksad ve gaye ise, insanoğullarını imtihana tabi tutmaktır; kim şükrediyor, kim nankörlük yapıyor. Gaye bu, maksad bu!.. Fakat görünen odur ki, onların ekserisi inkâra sapıyor, inad ediyor! Ve maazalik, ben bu nimetleri kesmiyor, devam ettiriyorum!.. Sana düşen ise, bunların inkâr ve nankörlüğüne bakıp da hakka ve hak dine daveti terk etmemelisin. Yani, onların küfürde inad etmeleri üzüntüsü, seni tebliğ vazifeni terketme yoluna götürmesin; tebliğatına devam et, davetini sürdür! Sana düşen budur; onlar ister kabul etsinler ve ister kabul etmesinler! Kabul ederlerse ne âla, kabul etmezlerse cezasını kendileri çeker!

Zinet Kelimesi:

Zinet kelimesinin manası, otlar, ağaçlar olmanın ötesinde altun ve gümüş madenler. Ve bilcümle; yeryüzünde mevalid-i selase tabir edilen madenler, nebatat ve hayvanat. Canlılar türlerinin en şereflisi de insandır. Ve işte bütün bunlar yeryüzünün zinetleridir. Ve bunların üzerinde insanoğlu ibtila ve imtihana tabi tutulmaktadır. Rabbimiz Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’nden dua ve niyazımız odur ki, cümlemizi bu imtihanda muvaffak olan kullarından eylemesidir.

 

Allah Teâlâ, Külliyâtı Da Bilir Cüziyyatı Da:

Hişam b. Hakem ve benzerleri şöyle bir görüş ortaya atmaktadırlar:

"Allah Teâlâ, hadiseleri vücud alemine intikal ettikten sonra bilir ve bu itibarladır ki, bu ibtila ve bu imtihan Allah hakkında caizdir. Ve bu iddialarını şöyle delillendirmeye kalkışırlar: Eğer Allah Teâlâ kablel-vüku cüziyyatı da bilseydi, vükuunu bildiği herşey vacib’ül vüku olacağı gibi, ademini bildiği her şey de mümteniül vüku olurdu. Aksi halde Allah’ın ilmi cehle inkılab ederdi. Bu ise muhaldır. Muhale götüren şey de muhaldır. Ve bu noktadan hareketle; kul için ne bir fiili işlemeye ve ne de terketmeye gücü yetmez. Ve netice itibariyle şunu söyliyebiliriz ki, ne rububiyyetin ve ne de ubudiyyetin manası kalmaz. Bu ise batıldır. Bütün bu izahlardan anlaşılmıştır ki, Allah Teâlâ eşyayı ancak vuku bulduktan sonra bilir. Ve bu taktire göre ibtila ve imtihan Allah indinde caizdir. Ve işte o zaman "Amelce hangisinin daha güzel olduğunu imtihan etmek üzere" mealindeki cümle-i celile zahirine göre cereyan etmiş olacaktır.”

İslâm ulemâsının cumhuruna göre, bunların bu anlayışını uzak görmüşler ve demişlerdir ki, Allah Teâlâ, ezelden ebede cereyan eedecek ne varsa cemisini bilir; külliyatını da bilir cüziyyatını da bilir. Bu itibarladır ki, ibtila ve imtihan Allah Teâlâ hakkında muhaldır. Bu manalarda varid olan lafızlar mecazî manadadırlar. O zaman murad­ı ilahî şu demektir: Allah Teâlâ, insanlarla öyle amelde bulunur ki, eğer o muamele gayriden sadır olsaydı, ibtila ve imtihan sebili üzere olurdu.

İlahî nimetler, isyan etmeleri için yaratılmamıştır: Nimet ve zinetlerin yaratılışındaki hikmet ve gaye insanların amel sahasında yarış yapmalarını görmek içindir. Yoksa günahda ve isyanda yarış yapmalarını değil. Bir başka ifade ile; itaatta ve hizmete devamda hangilerinin daha ileride olduğunu görmek ve göstermek içindir. Ve böyle olanlar cennet ehlidir. Yoksa dediğim gibi, isyan etmeleri ve dolayısıyle cehennemi boylamaları için değil. Ve böyle bir görüşe sahip olanların sözlerini bu cümleyi celile ibtila etmektedir.

 

İnsan, Nimetlere Ebediyyen Sahip Olarak Yaşamaz:

Evet insanoğlu yeryüzü nimetlerinden kemiyyet ve keyfiyyet itibarıyla ne kadar çok nimete sahip olsa da bu nimetler kendisiyle beraber sürüp gitmiyecektir; kendisi ölecek ve elindeki nimetler de dünyada kalacaktır. Mevlâ şöyle buyurur: "Yerin üzerindekileri, kupkuru bir toprak haline getireceğiz...!"

 

İşte ayetin bu bölümü o gerçeği ifade etmektedir. Ve Kur’ân-ı Kerim’in bu manada birçok ayetleri vardır. Ezcümle:

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍۚ

"Yeryüzünde her ne varsa hepsi fani olacaktır." (Rahmân, 26)

فَيَذَرُهَا قَاعًا صَفْصَفًاۙ

"Yerlerini boş, dümdüz bırakacaktır." (Tâhâ, 106)

وَاِذَا الْاَرْضُ مُدَّتْۙ ﴿3﴾ وَاَلْقَتْ مَا ف۪يهَا وَتَخَلَّتْۙ ﴿4﴾ وَاَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْۜ ﴿5﴾ يَٓا اَيُّهَا الْاِنْسَانُ اِنَّكَ كَادِحٌ اِلٰى رَبِّكَ كَدْحًا فَمُلَاق۪يهِۚ

"Yer düzeltilip dümdüz yapıldığı, içinde olanları dışarı atıp tamamen boşaldığı ve kendisine yaraştığı üzere Rabbisine kulak verip boyun eğdiği zaman! Ey insan muhakkak sen Rabbine doğru varan bir yol üzerinde çabalayıp durmaktasın. Nihayet, O’na varacaksın!.." (İnşikak, 3-6)

 

Mücazat Elbette Lazım:

Bugünün yarını olduğu gibi bu dünyanın da elbette bir ahireti olacaktır. Bir başka ifade ile; her insan, dünyada hayırdan ve şerden ne yaptı ise, öbür dünyada onun mükâfat veya cezasını elbette görecektir ve netice itibariyle hiç kimsenin yaptığı yanına kalmıyacak; dünya bir çalışma yeri ise ahiret de mücazat ve mükâfat yeridir. İhlâk ve ifnayı yeryüzüne ve yeryüzündekilere tahsis etme, yerin bekâsını ilham ediyorsa da diğer ayetlerin yerin de değişeceğine delalet etmektedirler. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur:

يَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَيْرَ الْاَرْضِ وَالسَّمٰوَاتُ وَبَرَزُوا لِلّٰهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ

"O gün yer başka yere, gökler de başka göklere değiştirilir. Hepsi, tek ve kahredici Allah’ın huzurunda durur." (İbrahim, 48)

 

İbret Verici Bir Manzara:

Rabbulâlemin Hazretleri kâinattaki bu hayatın, her zaman gözümüzün önünde ölüp tekrar dirilişi ile insanların dirilişini karşılaştırmak için önümüze bir sahne koyuyor. İnsanlar bu sahneyi düşünsünler de kendilerine gelsinler ve üzerlerine düşeni hakkıyla yapsınlar.

 

Ayetlerin Metni:

 

اَمْ حَسِبْتَ اَنَّ اَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّق۪يمِ كَانُوا مِنْ اٰيَاتِنَا عَجَبًا ﴿9﴾ اِذْ اَوَى الْفِتْيَةُ اِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَٓا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَدًا ﴿10﴾ فَضَرَبْنَا عَلٰٓى اٰذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِن۪ينَ عَدَدًاۙ ﴿11﴾ ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ اَيُّ الْحِزْبَيْنِ اَحْصٰى لِمَا لَبِثُٓوا اَمَدًا۟

"Yoksa sen, kehf ve rakım sahiplerinin, bizim şaşılacak ayetlerimizden bir ayet olduklarını mı sandın? (Onlardan daha acaib nice ayetlerimiz var ki, gözünüzün önünde her an tekrarlanmaktadır. Fakat siz onların farkında değilsiniz...). O gençler mağaraya sığındılar: Rabbimiz, bize katından bir rahmet ver ve bize şu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla, dediler. Bunun üzerine mağarada nice yıllar onların kulaklarına perde vurduk ve onları (hiç uyandırmadan uyuttuk). Sonra onları uyandırdık ki, (Onların uyuma müddetleri hakkında ihtilaf eden) iki zümreden hangisinin, onların kaldıkları müddeti daha iyi hesab edeceklerini bilelim." (Kehf, 9-12)

 

Kehf ve Rakım:

Kehf, dağda bulunan geniş mağara demektir. Küçüğüne ise "Ğar” denir. Rakım’a gelince: Bunun üzerinde ihtilaf vardır. İkrime, İbn-i Abbas’tan rivayeten der ki:  "Ben Kur’ân’ın küllüsünü bilirim. Ancak bilemediklerim şu kelimelerdir: Ğıslın, henan, evvah ve rakım." Rakım kelimesi, gençlerin çıktığı köyün ismidir veya taştan veyahut da kurşundan bir levhanın ismidir ki, üzerine gençlerin isimleri yazılı olduğu gibi, kıssaları da yazılıdır; yani bir kitabedir, mağaranın kapısına asılmıştır.

Mesele:

Sen bil ki, Ashab-ı Kehf’in kıssasından taaccüb edenler, imtihan gayesiyle Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e sordular. Bunun üzerine Rabbulâlemin onlara cevap verdi ve dedi ki, "Şaşılacak ayetlerimiz sadece bu gençler ve bu gençlerin yüzlerce sene uyumasından ibaret değildir. Bizim ayetlerimizin hepsi teaccüb edilecek ayetlerdir. Bir kere düşünmeli: Gökleri ve yeri yaratan, sonra da yeryüzünü madenlerle, nebatlarla ve hayvanlarla süsleyen ve bütün bunlara kadir olan kudret elinin gençleri hıfz ve himaye etmesi ve üç yüz sene gibi hiç uyandırmadan onları uyutması elbette istib’ad edilecek cinsden değildir. Esasen, kâinattaki herşey ve her zerre birer mucizedir ve birer şaheserdir. Yeter ki, insanoğlu bunlara ibret gözüyle baksın; Rabbulâlemin’in daha nice nice ve fevkalade mucizelerini ve eserlerini müşahade edecektir.

 

Nüzul Sebebi:

Ashab-ı Kehf kıssasının nüzul sebebi hakkında Muhammed b. İshak şöyle der: Kureyş şeytanlarından biri olan Nadir b. Haris, gezdiği ve dolaştığı yerlerde Rüstem ve İsfendiyar hikâyelerini dinlemiş ve öğrenmişti. Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) oturup ashabına nasihatvari sözlerden ve bu arada geçmiş ümmetlerden ve onların başlarına gelen bela ve musibetlerden bahsederdi. Peygamber sohbetini bitirdikten sonra, Nadr b. Haris gelir ve şöyle derdi: Ben sizlere Muhammed’in anlattıklarından daha güzel şeyler anlatacağım, der ve sonra Faris hükümdarlarından anlatırdı. Daha sonra Kureyşliler, onu Utbe b. Muayd’le Medine’ye gönderdiler ve onlara dediler ki, Muhammed’den ve Onun vasıflarından yahudi ulemâsına sorun da bize haber getirin, dediler. Zira onlar ilk kitab ehlidir. Ve onlarda, peygamberlerde bulunmayan ilim vardır, dediler. Nadir ve Utbe birlikte Medine’ye geldiler ve Medine’deki yahudi âlimlerine Hz. Muhammed’in ahvalından sordular. Yahudi ulemâsının cevabı şu oldu:

"Gidin, ona şu üç meseleden sorun:

1. Gençlerden ki, onlar dehr-i evvelde mağaraya gitmişlerdi. Onların hal ve şanları nedir? Zira onların hadiseleri taaccübe şayandır.

2. Yeryüzünün doğusuna da batısına da ulaşan adam kimdir? Ve macerası neden ibarettir?

3. Ruh nedir? diye sorun!..

Şayet bunlardan size haber verirse bilin ki, o peygamberdir. Ve illa peygamber değildir."

Nadir ve arkadaşı Hz. Muhammed’e gelip aynı şeyleri sordular. Al­lah Resulü’nün cevabı şu oldu: “Bunların cevabını yarın vereceğim” dedi ama bir istisnada bulunmadı, yani "inşaallah” demedi. Onlar geri döndüler ve yarını beklediler ise de ertesi gün vahiy gelmedi, ikinci gün de yine vahiy gelmedi. Aradan on beş gün geçtiği halde yine cevap gelmedi. Ve bu haber Mekke’de yayıldı ve dedikodu başladı: "Muhammed, yarın cevap veririm, dediği halde aradan on beş gün geçtiği halde hâlâ haber yok!" dediler. Bu hal, Efendimiz’e çok ağır geldi ve ne yapacağını şaşırdı. Bunun üzerine Cebrail (Aleyhisselâm) geldi ve Kehf suresini getirdi. Ve işte bu surede birinci ve ikinci sualin cevabını ihtiva etmenin yanında Allah Resulü, üzüntüsünden dolayı bir nevi azarlanmıştı. Üçüncü sualin cevabı ise Kehf suresinde değil, İsra suresinde yer aldı ve şöyle dendi:

وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الرُّوحِۜ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪ي وَمَٓا اُو۫ت۪يتُمْ مِنَ الْعِلْمِ اِلَّا قَل۪يلًا

"Onlar sana ruhtan soruyor. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ilimden pek az bir şey verilmiştir." (İsrâ, 85)

 

Evet ruh, Allah’ın emrinden, yani O’nun yaratma işlerindendir. Onun mahiyyetini ancak Allah bilir. Ruhun kendisini görmüyorsak da varlı-ğını, yaptığı işlerden anlıyoruz. Allah’a en yakın yaratık ruhtur. Ruh hayat kaynağıdır; her şeye canlılık veren odur.

 

Dua:

Onlar mağaraya yerleşince, şu şekilde dua ettiler: "Ey bizim Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ihsan eyle!" Yani bizim üzerimize rahmetinin kapılarını aç, bize ihsan ve fazlının hazinelerini lütfet! Bunlar ise, marifet hidayeti, sabır, rızık, düşmanın şerrinden emn ve eman ve saireden ibarettir. Dualarına şunu da ilave ettiler: "Ve bize şu işimizde bir kurtuluş yolu hazırla!.." dediler. Bunun üzerinde Rabbleri de dua ve niyazlarını kabul ederek onları nice yıllar hiç uyandırmadan uyuttu ve rahat ettirdi ve neticede kendilerini bütün korkulardan emin kıldı.

 

Keramet Vardır ve Haktır:

Sufî ashabımız, mezkûr ayetlerle kerametin varlığına hükmetmenin sıhhatına ihticac ettiler. Ve bu zahirî bir istidlaldır. Kerametin cevazına delalet eden delillerin tahliline girmeden önce iki mukaddimeyi takdim edelim:

 

Birinci Mukaddime:

Veli kelimesinin vezni hakkında iki vecih vardır. Bunlardan biri, kadîr ve hakîm gibi feîl veznindedir. Manası ise: Arasına günah girmeksizin itaat ve ibadetine devam etme demektir. Katil ve cerih gibi meful manasına gelen feîl veznidir. Manası ise: Hak Sübhanehü ve Teâlâ Hazretleri’nin alettevali onu hıfz ve himayesine alması ve netice itibariyle de tevfik ve taatına devam ettirmesidir. Kur’ân’da buna dair birçok ayetler vardır. Ezcümle:

"Allah iman etmiş olanların velisidir." "O, yani Allah Teâlâ salih insanların mütevellisidir." "Sen bizim Mevlâ’mızsın, kâfir kavme karşı bize yardım et!" "Bunun sebebi, Allah Teâlâ’nın iman etmiş olanların Mevlâ’sı olmasıdır. Kâfirler için ise Mevlâ’ları yoktur." "Sizin veliniz Allah ve Resulü’dür."

Ayrıca; veli kelimesi lügatta yakın manasınadır. Yani, kul ibadet ve taatiyle Allah’a yaklaşırken, Rabb’isi de ihsan ve fazliyle kuluna yaklaşır. Ve işte o zaman velilik hasıl olur.

 

İkinci Mukaddimeye Gelince:

İnsanın elinde ve etrafında adete muhalif hal zahir olduğunda bu hal ya bir davaya iktiran eder veya etmez. Davaya iktiran ettiği taktirde bu dava ya ulûhiyyet davası olur, ya peygamberlik davası olur, ya velayet davası olur veyahut da sihir davası olur. İşte dört kısım: Firavun gibi ulûhiyyet davasında bulunan kişilerde harikulade hallerin bulunması muaraza kabul etmez bir keyfiyettir. Deccalda da bu kabil haller gözükebilir. Fakat bu hallerin gözükmesi hayır alameti değildir, tersine şer alametidir. Bunların şemail ve şekilleri, tavır ve hareketleri onların birer yalancı olduklarının delili olduğundan mucize ve kerametlerle karışmaz. Üstelik bunlarda gözüken bu harika hallere "İstidrac" denir ki, onları adım adım Allah’ın gazabına ve azabına yaklaştırır. Peygamberlik iddiasında bulunanlarda gözüken haller ikiye ayrılır:

Peygamberlik iddiasında bulunan kişi ya sadık olur ya da kazib. Sadık olanların elinde ve etrafında bu kabil hallerin gözükmesi vacibtir ve bunda ittifak vardır. Bütün peygamberlerin davalarında sadık olduklarını gösterir harikalar zuhur etmiştir ki, bunlara "Mucize" ismi verilir. İddialarında kâzib olanlarda da birtakım harikaların gözükmesini kabul edenler olmuştur. Fakat bunlar böylelerinin sıdkını göstermez. Nitekim: Museylemet’ul-Kezzab ismindeki yalancı peygamberin etrafındaki harikulade haller gibi. Şöyle ki, bir kuyunun suyunu artırmak için kuyuya tükürmüş, kuyunun suyu tamamen kurumuştur. Gözünün biri kör olan birinin gözüne tükrüğünü sürmüş, öteki gözü de kör olmuştur. Velilik iddiasında bulunanlar, velide kerametin bulunmasını kabul edenler, şu meselede ihtilaf etmişlerdir: "Velinin keramet iddiasında bulunması caiz midir, değil midir?" İşte bu ihtilaflıdır.

 

Sihir İddiası:

Bizim ashabımız, sihirbazın yedinde ve etrafında harikulade hallerin zuhuru caizdir, demişlerdir. Hiçbir iddiada bulunmayan insanın elinde ve etrafında gözüken harikalar: Bakılır; bu insan salih biri olup Allah’ın indinde makbul ve muteber biri ise, elinde gözüken harikalar keramete hamledilir. Ama bu insan, habisin ve günahkâr biri ise, o gözüken harika haller "İstidrac" kabilinden olup o adamın iyiliğine değil, kötülüğüne delalet eden cinstendir.

 

Keramet-İ Evliya Haktır:

Keramet-i evliyanın hak olduğunu gösteren deliller: Kur’ân-ı Kerim, Sunnet-i seniyye’ler, eserler ve mâkul oluşu.

 

Kur’ân Ayetleri:

1. Hazret-i Meryem’in Kıssası:

Âl-i İmran suresinde bunun bahsi geçti. Şöyle ki:

فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَاَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًاۙ وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّاۜ كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَۙ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقًاۚ قَالَ يَا مَرْيَمُ اَنّٰى لَكِ هٰذَاۜ قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

"Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi ve Zekeriyya’yı da ona memur etti. Zekeriyya onun yanına, mâbede her girdiğinde yanında bir rızık bulurdu. Ey Meryem, bu sana nereden, derdi. O da bu, Allah tarafından, derdi. Zira Allah, dilediğine hesapsız rızık verir." (Âl-i İmran, 37) 

Beyzavî’nin beyanına göre, Zekeriyya (Aleyhisselâm) Hz. Meryem’in yanına belli zamanlarda girer, çıkarken de kapıları kilitlerdi. Ve her girdiğinde kış mevsiminde yaz meyvelerini, yaz mevsiminde kış meyvelerini görürdü. Ve işte o zaman "Bunlar sana neden geliyor..." derdi. O da, "Allah tarafından" derdi...

2. Asef b. Berhiya:

Kur’ân şöyle der: 

قَالَ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُ۬ا اَيُّكُمْ يَأْت۪ين۪ي بِعَرْشِهَا قَبْلَ اَنْ يَأْتُون۪ي مُسْلِم۪ينَ ﴿38﴾ قَالَ عِفْر۪يتٌ مِنَ الْجِنِّ اَنَا۬ اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَۚ وَاِنّ۪ي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ اَم۪ينٌ ﴿39﴾ قَالَ الَّذ۪ي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ اَنَا۬ اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَۜ فَلَمَّا رَاٰهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ قَالَ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي۠ لِيَبْلُوَن۪ٓي ءَاَشْكُرُ اَمْ اَكْفُرُۜ وَمَنْ شَكَرَ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ رَبّ۪ي غَنِيٌّ كَر۪يمٌ

"Süleyman: Ey ileri gelenler, dedi; Onların bana teslim olarak gelmelerinden önce hanginiz onun tahtını bana getirebilir? Cinlerden, bir ifrit: "Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm.” dedi. Bunu yapmağa gücüm yeter ve ben güvenilir bir kimseyim! Yanında kitabtan bir ilim bulunan kimse de (Veziri Asef b. Berhiya yahut Hızır): "Sen gözünü açıp yummadan ben onu sana getirebilirim.” dedi. (Süleyman tahtı yanına yerleşmiş görünce şöyle dedi: Bu Rabbimin lütfudur. Lütfuna şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak istiyor. Şükreden kendisi için şükretmiş olur; nankörlük eden de bilsin ki, Rabb’in müstağnidir, çok kerem sahibidir." (Neml, 38-40)

İşte bu zatın, bir anda Belkıs’ın tahtını Süleyman (Aleyhisselâm)’ın yanına getirmesi bir keramet eseridir.

 

3. Ashab-ı Kehf:

Ashab-ı Kehf’in, yanı o gençlerin mağarada 309 sene hiçbir afete uğramadan uyuya kalmaları keramettir ve keramet kabilindendir. Ve yine güneşin hararetinden korunmaları, Allah’ın onlar için bir lütfu, kendileri için de ayrı bir keramettir. Kur’ân şöyle der:

وَتَحْسَبُهُمْ اَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌۗ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ وَذَاتَ الشِّمَالِۗ

"Uykuda oldukları halde sen onları uyanıklar zannedersin. Uyudukları yerde onları sağa ve sola çeviririz..." (Kehf, 18)

 

Haberlerde Varid Olan Kerametler:

Beşikte Konuşan Üç Bebek:

Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz buyurur:

"Beşikte ancak üç çocuk konuşmuştur. Bunlar; 

1- Meryem oğlu İsa, 

2- Cüreyc zamanında bir çocuk ve 

3- başka bir çocuk." 

 

  1. Meryem oğlu İsa mâlum! Kur’ân şöyle der:

فَاَتَتْ بِه۪ قَوْمَهَا تَحْمِلُهُۜ قَالُوا يَا مَرْيَمُ لَقَدْ جِئْتِ شَيْـًٔا فَرِيًّا ﴿27﴾ يَٓا اُخْتَ هٰرُونَ مَا كَانَ اَبُوكِ امْرَاَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ اُمُّكِ بَغِيًّاۚ ﴿28﴾ فَاَشَارَتْ اِلَيْهِ۠ قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيًّا ﴿29﴾قَالَ اِنّ۪ي عَبْدُ اللّٰهِ۠ اٰتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَن۪ي نَبِيًّاۙ ﴿30﴾ وَجَعَلَن۪ي مُبَارَكًا اَيْنَ مَا كُنْتُۖ وَاَوْصَان۪ي بِالصَّلٰوةِ وَالزَّكٰوةِ مَا دُمْتُ حَيًّاۖ ﴿31﴾ وَبَرًّا بِوَالِدَت۪يۘ وَلَمْ يَجْعَلْن۪ي جَبَّارًا شَقِيًّا ﴿32﴾ وَالسَّلَامُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلِدْتُ وَيَوْمَ اَمُوتُ وَيَوْمَ اُبْعَثُ حَيًّا

"Meryem onu taşıyarak kavmine geldi: "Ey Meryem, sen tuhaf bir iş yaptın!” dediler. Ey Harun’un kızkardeşi, baban kötü bir adam değildi, annen de fahişe değildi (sen ne yaptın böyle!..). (Meryem, konuşmaları için beşikteki oğlunu) gösterdi. Dediler ki: "Biz beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz?” (Çocuk konuşmaya başladı ve) "Ben Allah’ın kuluyum!” dedi. O, bana kitab verdi, beni Peygamber yaptı. Beni bulunduğum her yerde insanlara yararlı kıldı. Sağ olduğum sürece bana namaz kılmayı, zekât vermeyi emretti. Beni anneme eyilik eder, kıldı, beni baş kaldıran bir zorba kılmadı. Doğduğum günde, öleceğim günde ve diri olarak kaldırılacağım günde Allah’tan selamet verilmiştir." (Meryem, 27-33)

2- Cüreyc zamanındaki çocuk: 

İsrailoğulları zamanında abid bir adam var idi. Bunun adı Cüreyc’di. Cüreyc’in annesi kendisini iştiyakla görmek istemişti ve ya Cüreyc, diye seslendi. Cüreyc ise, Ya Rabbi! Namaz mı hayırlı yoksa onu görmek mi? Sonra namazına devam etti. Annesi tekrar seslendi ve onu çağırdı. Fakat Cüreyc aynı cevabı verdi. Ve bu hal üç sefer tekrarlandı. Annesi cevab alamayınca, bu hal kendisine çok ağır geldi. Ve ellerini kaldırarak, "Ya Rabbi! Zina eden kadınları kendisine göstermeden bunu öldürme!" diye dua etti. Orada zinakâr bir kadın vardı; etrafına şöyle dedi: "Ben Cüreyc’i fitneye düşüreceğim, O da zina edecek!" Kadın Cüreyc’e geldi ve ne kadar zorladı ise de onu kandıramadı. Orada bir çoban var idi, geceleri gelip Cüreyc’in kaldığı odanın altında yatardı. Kadın ona yanaştı ve yaklaştı. Ve bu yaklaşmadan bir çocuk meydana geldi. Kadın bu çocuğun babasının Cüreyc olduğunu söyledi. Bunun üzerine İsrailoğulları Cüreyc’in hücresini yıktılar, kendisine de sövüp saydılar! Cüreyc namazına devam etti ve Rabbisine dua etti. Ebu Hüreyre der ki: 

"Sen ki, ben Peygamber’in eliyle işaret ettiğine bakıyordum; Peygamber çocuğa sordu: "Baban kim?" Çocuk ise cevab verdi: "Benim babam çobandır!" dedi..."

İsrailoğulları pişman oldular, özür dilediler ve Cüreyc’in odasını altun ve gümüşten yapmak istediler ama Cüreyc buna razı olmadı ve oda eskisi gibi bina edildi.

3- Üçüncü Çocuk:

Bir kadın, beraberinde emzirmekte olduğu bir çocuğu var. Bulunduğu yere bir genç geldi; yüzü güzel, elbiseleri güzel! Kadın bu genci görünce Allah’a duada bulundu ve dedi ki. "Ya Rabbi! Benim çocuğumu da bunun gibi kıl!" Çocuk ise, "Hayır; Ya Rabbi! Beni bunun gibi kılma!.." dedi. Sonra bir kadın geldi ve o kadın hakkında; "Bu hırsızlık yapmıştır, bu zina yapmıştır ve ceza görmüştür!.." diye sözler işittiler! Bu haberleri işiten anne kadın, şu yolda duada bulundu: "Ya Rabbi! Benim oğlumu bu kadının düştüğü duruma düşürme!.." Çocuk dile geldi ve dedi ki: "Allah’ım! Beni bunun gibi kıl!.." Çocuğun böyle dediğini gören anne kadın da çocuğunu tasdik etti ve çocuğunun yaptığı duayı tekrar etti!..

Çocuk konuşmaya devam ediyor:

"Genç delikanlı, zorbalardan biri idi; ben onun gibi birisi olmak istemedim! Kadına gelince; hakkında zina etmiştir, deniyor. Halbuki kadın zina etmemiştir. Hırsızlık yaptı, deniyor halbuki kadın hırsızlık yapmamıştır, ve o sadece "Hasbunallah!.." demiş olmakla yetinmiştir!.."

 

Üç Mağara Adamı:

Sıhah’ta meşhur bir rivayet, Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle der:

"Sizden önce üç genç bir yolculuk sırasında gecelemek üzere bir mağaraya sığınırlar. Dağdan bir taş yuvarlanarak gelir mağaranın kapısını kapatır. Çıkmak isterler ama çıkma imkanı olmaz. Bunun üzerine şöyle derler: "Allah’a yemin olsun ki, bu taştan kurtulmamız ancak yaptığımız salih amelleri vesile ederek Rabbimize dua etmemizdir.” Bunda karar kıldılar. Ve onlardan biri şöyle dedi: Benim ihtiyar annem ve babam vardı. Ben onlara sütlerini içirmeden yatmazdım. Günlerden bir gün, onlar bir ağacın gölgesinde uyumuşlardı. Ben onlar için süt sağdım ve sütü kendilerine getirdim; baktım gördüm ki, uyuyorlar. Onları uyandırmak istemedim. Süt kabı elimde ayakta kaldım ve onların uyanmalarını bekledim. Şafak söktü, onlar uyandılar, ben de sütlerini kendilerine içirdim!.. Allah’ım! Şayet ben bunu senin rızanı kazanmak için yaptım ise kapımızı kapatan kayadan bizi kurtar! Bu dua üzerine taş biraz kayıverdi ama yine de çıkma imkanı olmadı."

İkincisinin duası şöyle: "Benim bir amca kızı vardı, çok hoşuma giderdi. Ben ne kadar kendime yaklaşmasını istedim ise de o, imtina etti ve teslim olmadı. Sene bir kıtlık senesi idi, bana geldi, kendisine çokca mal verdim ve teslim olmasını istedim. Kendisine yaklaştığım sırada, bana şöyle dedi: Hakkın olmayan yerde yüzüğünüzü çıkarmanız sizin için caiz olmaz. Bu söz bana tesir etti, kendime hakim oldum ve orayı terkettim, verdiğim malları da kendisine bıraktım, dedi ve şöyle duada bulundu: "Ya Rabbi! Ben bu günahı, sadece senin rızanı kazanmak için işlemedim ise, kapımızı kapatan taşı bizden gider!.. Bunun üzerine taş biraz daha kayıverdi ve fakat yine de çıkma mümkün olmadı!.."

Üçüncüsünün duası:

Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

"Sonra üçüncüsü şu şekilde dua etti: Ya Rabbi! Ben işçi çalıştırdım ve her birinin ücretini verdim. Ancak bunlardan biri ücretini almadan gitmişti. Onun ücreti bende kaldı. Ve ben onun hakkını nemalandırdım, malı çoğaldı. Bir zaman sonra kendisi çıkıp geldi ve bana, "Ya Abdullah, benim ücretimi ver!" dedi. Ben de kendisine cevap verdim ve dedim ki, "Buyurun, işte senin ücretin! Görüyorsun; bu develer, bu koyun sürüleri ve bu köleler hep senin!.." O işçi kardeş, bana inanmadı ve "Benimle alay mı ediyorsun?" cevabını verdi!.. Ben, ona, "Hayır! Seninle alay etmiyorum. Sözüm gerçektir, bu mallar hep senindir!" O artık benim bu sözüm üzerine bütün malını aldı ve götürdü.

Dua: "Ya Rabbi! Ben bunu senin rızanı kazanmak için yaptımsa kapımızı kapatan bu kayadan bizi kurtar! Ve bu duam üzerine taş, mağaranın kapısından kaydı ve uzaklaştı ve biz de çıkıp gittik!.."

Ve netice: İşte gördünüz; bunların ve bu yolcuların başından geçenler, keramettir, kerametin ta kendisidir. Zira haklarında varid olan hadis­i şerif, sahihtir, sıhhatı da müttefakün aleyhtir.

 

Vesile: 

Kur’ân şöyle der:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُٓوا اِلَيْهِ الْوَس۪يلَةَ وَجَاهِدُوا ف۪ي سَب۪يلِه۪ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

"Ey o bütün iman edenler! Allah’tan korkun ve O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki, kurtuluşa erebilesiniz." (Mâide, 35)

Merhum Hamdi Yazır, bu ayetin tefsiri yolunda şu açıklamayı yapar:

"Ey Allah ve Resulü’ne iman edenler! Siz o misakı bozanlara, o kâfirlere, o fasıklara, o fesad çıkaranlara benzemeyiniz de Allah’a ittika ediniz, yani Allah’ın cezasından, azabından korkunuz, çirkinliklerden sakınınız. Şayet bir günaha düşerseniz hemen tevbe ediniz. Zira anladınız ki, gâfur ve rahim olan Allah’ın azab ve ikabı pek büyüktür. Fakat takvayı yalnız fenalık yapmaktan ve mücerred kaçınmaktan ibaret menfi bir haslet telakki etmeyiniz. Kıssada dinlediniz ki, Ademoğlunun kardeşinin tasmim ettiği cinayete karşı bile Allah korkusuyla elini uzatmak istememesi ve mücerred nasihat ile iktifa etmesi, kendisini katilden kurtarmağa kâfi gelmedi. Binaenaleyh, seyyiattan kaçınmakla iktifa etmeyip tam manasiyle ittika ediniz de Allah’ın vikayesine girmek, mağfiret ve merhametine ermek için Allah’a vesile de taleb ediniz. Boş durmayıp ve mücerred iman ve havf ile yetinmeyip Allah’a yakınlık için ve O’na yaklaşmak için vesile de arayınız; en münasib sebeplere teşebbüs ile muhabbet­i ilâhiyyeye layık güzel ameller yapmağa iradenizi sarf eyleyiniz ve Allah yolunda Din-i İslâm uğrunda, tarık-i müstakim üzerinde bezl-i vus’ ile mücahede ediniz. Enfüsî ve afakî mevani-i müşkilata göğüs gerip hak düşmanlarını mağlub ediniz. Lisanımızda mâruf olduğu üzere "Vesile" kendisiyle bir maksuda tevessül olunan, yani tekarrüb edilen sebep, sebeb-i kudret demektir ki, "Mabihittekarrub" manasına sadece kurbet dahi tabir olunur. Nitekim Hasan, Mücahid, Ata, Abdullah b. Kesir gibi bir çok müfessirin­i eslaf "Eyil-kurbe" diye tefsir etmişlerdir. Katade, Allah’a taat ve razı olacağı amel ile tekarrüb ediniz diye anlatmış Süddi de "İstemek ve kurbet"diye ifade etmiştir ki, hem ibtiğâyi hem de vesileyi beyandır. İbn-i Zeyd de "Muhabbet, Allah’a kendinizi sevdirmeğe çalışınız!" demiş ve "İşte onlar dua ederler, Rabb’lerine vesile ararlar...!" mealindeki ayeti okumuştur. Binaenaleyh, hasili mâna: "Biz mü’miniz, Allah bizi mücerred iman ile sever deyip de laubali olmayınız, Allah’tan korkunuz, fena ahlâktan ve fena amelden sakınınız, sonra yalnız korkmak ve sakınmakla da kalmayıp iradenizi sarf edip, esbaba da teşebbüs ediniz, Allah’ın emir-lerini ifa eyeleyiniz ve bununla da kalmayıp Allah’a yaklaşmak için daima vesile arayınız, her fırsattan bilistifade kendi gönlünüz ve hüsn-i arzunuzla feraiz ve vacibler haricinde güzel güzel işler, rizay-ı İlahiyye’ye muvafık ameller yaparak kendi tarafınızdan da kendinizi Allah’a vermek isteyiniz; isteyerek yalvararak çalışınız ve uğraşınız demek olur. Ve bunda "Mü’min kulum, nafile ibadetleri yapa yapa bana yaklaştıkça yaklaşır!"mealinde varid olan hadis-i kudsî mazmununun münderic olduğu zahirdir. "Vesile cennette bir menziledir!" mealindeki hadis­i şerif de vesilenin önemini anlatmaktadır.

Hasılı vesile lazımdır. Ve onu bulmak için isteyip aramak ve tevessül etmek de lazımdır. Çünkü vesilenin vesilesi de iman ve ittika ile taleb ve iradedir. Ve şu halde asıl vesile Allah’a tekarrübi kasdetmek ve teabbüdi arzetmektir. Ve işte "Allah’a doğru vesile taleb etmek kasdiyle ve niyyetiyle sebepleri arama ve Ahlâki hamide ve amel-i saliha gibi Rızaullah’a muvafık vesile-i hasene istihzariyle ubudiyyet için çalışmayı emretmektedir. Ve bunun içindir ki, buna mücahede emri iktiran etmiştir. iman ittika ile, ittika ibtiğâ-i vesile ile, ibtiğâ-i vesile de mücahede ile tekemmül eder.

"İmdi imandan sonra bu üç emri ifa ediniz ve bunlara da inanıp icra eyleyiniz ki, felah bulmayı ümid edebilesiniz."

Tefsir-i Kebir:

"Vesile ayetinin tefsir ve tahlilini" bir de Tefsir-i Kebir sahibinden dinliyelim: Bu zat, önce vesile ayetinin nazmını ele alıyor ve diyor ki, nazımda iki vecih vardır. Birincisi; Biz, şu hususu beyan ettik: Allah Teâlâ Hazretleri Resulü’ne şu gerçeği haber verdi ve dedi ki, yahudilerden bir taife, Allah Resulü’ne ve Onun mü’min kardeşlerine ve sahabesine zulüm, gadr ve mekr ellerini uzattılar ama, Allah onların maksad ve muradlarına mani oldu. Ve işte o sırada yahudi taifesinin peygamberlere karşı isyanlarının şiddet ve eziyyetlerinin had safhada olduklarını gündeme getirdi ve dedi ki: "Ey iman etmiş olanlar! Allah’tan korkun ve O’na yaklaşacak vesile taleb edin!.." Yani yahudilerin isyankâr cesaretlerini ve kulu, Rabb’ine yaklaştıracak vesilelerden uzak kaldıklarını gördünüz ve bildiniz. O halde sizler onlar gibi olmayın da onların zıddına hareket etmek üzere, günahlardan sakınmak suretiyle Allah’tan korkunuz, ibadetleri yerine getirmek suretiyle de sizi Allah’a yaklaştıran vesileler ittihaz ediniz.

Nazımdaki ikinci veche gelince:

Yahudi taifesi, babalarının amelleriyle iftihar ediyor ve öğünüyorlar ve bu maksadla: "Bizler Allah’ın çocukları ve O’nun dostlarıyız!" demeleri üzerine Allah Teâlâ da mü’minlere şöyle diyordu: "Ey mü’minler! Sakın sizler onlar gibi olmayın; babalarınızla iftihar etme yoluna gitmemek üzere Allah’tan korkunuz ve sizi O’na yaklaştıracak vesileler temin ediniz!.."

Bu arada insanoğlu bilmeli ki, bütün teklifler iki şeyden ibarettir. Ve bunun üçüncü bir şıkkı yoktur. Bunlardan biri ve birincisi menhiyyatı terk etmektir. "Allah’tan korkun!" ifadesi buna işarettir. İkincisi ise, memuratı işlemek ve yerine getirmektir. "Allah’a doğru vesile ittihaz ediniz" şeklinde tecelli buyrulan cümle de işte buna işarettir. Bu ayet-i celile’de de "Önce def-i mazarrat, sonra celb-i menfaat gelir." kaidesi burada da kendini göstermektedir: Önce günahları terk-etme, sonra da ibadetlerle tevessül etme! Ve bu husus da bir başka kaideye istinad etmektedir:

"Adem, vücuddan önce gelir. Zira adem asıldır, vücud ise arızidir." Ve bu husus bütün bir kâinatta geçerlidir. Târifler şöyle: "Terk, bir şeyi ademi üzere ibkadan ibarettir. Fiil ise ibka ve tahsilden ibarettir. Öyle ise terk fiilden mukaddemdir."

Bir sual: İbadetleri işleme vesile olur da günahları terketme neden vesile olmasın?

Cevab odur ki: Terk, bir şeyi adem-i aslî üzere terketmekten ibarettir. İstimrar halinde olan adem, hiçbir zaman bir şeye vesile olmaz ve şu sabit olmuştur ki, terk hiçbir zaman vesile olmaz ve olamaz. Ancak şu denebilir: Şehvet adamı, onu fiil-i kabihaya davet etse o da Allah’ın rızasını kazanmak üzere o işi terketse evet bu arada bir tevessül vardır ama o tevessül ef’al babından imtinadan ibarettir. Ve işte bundan dolayıdır ki, tahkik ehli demişlerdir ki: Bir şeyi terketmek, onun zıddını işlemekten ibarettir.

Muteber iki şey: Bilmen gerekir ki, fiillerin zahirinde muteber iki şey vardır: Terki vacib olanlar ki, bunlar muharremattır. Fiil-i vacib olanlar vardır ki, bunlar da vaciblerdir. Ahlâk mevzuu da böyledir: Husulu vacib olan Ahlâk-ı faziledir ki, bunun fiil-i vacibtir. Terki vacib olan da Ahlâk-ı zemimedir. Keza bu iki şey efkârda da muteberdir: Fiil-i vacib olan; Tevhid’e, nübuvvete ve meada delalet eden deliller üzerinde tefekkürdür. Terki vacib olanlar ise şüpheli şeylere iltifat etmektir. Ve yine bunlar tecelli makamında da muteberdirler: Fiili, Allah hakkında istiğraka dalmak, terki ise Allah’ın gayrisine yönelmektir. Rıyazet erbabı, fiil ve terke tahliye ve tehliye; mahv ve sahv, nefy ve isbat, fena ve bekâ isimlerini verirler. Ve bütün bu makamlarda nefi isbattan önce gelir. Nitekim: "Lâ ilahe illallah" Kelime-i Tevhid’e de nefi isbat üzerine tekaddüm etmiştir.

Şimdi esas meseleye gelelim:

Vesile kelimesi feîle veznindedir. "Vesele ileyhi iza tekarrebe ileyhi." cümlesinden alınmıştır. Tâlimiyye der ki, bu ayette şuna işaret vardır:

"Allah’a yol, ancak bize O’nun mârifetini öğretecek bir muallim ile, ilmini yapacak bir mürşid ile mümkün olur. Zira bu ayette vesile talebiyle emir vardır. Buna iman ise metalibin en büyüğü, makasidin en şereflisidir. O halde vesile lazımdır."

Cevabımız odur ki, Rabbimiz imandan sonra vesileyi ibtiğa ile bize emretti. İman ise O’nu mârifetten ibarettir. Öyleyse mârifet vesileden önce gelmektedir. Ve netice itibariyle vesile ile emir mârifetullah ile emir demek değildir. O halde vesile ile emir ve taleb kişinin ibadet ve taatiyle Allah’ın rızasını tahsil vesiledir.

Ayetteki mücahede:

Sonra Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Allah yolunda mücahede ediniz ki, iflah olasınız!"

Bilinmesi gereken hususlardan biri de Rabbulâlemin’in, "Vettekullah" demek suretiyle layık olmayanları terketmemizi, "Vebteğu ileyhil vesilete" demek suretiyle de layık olanları yapmakla emretmiş oluyor. Bunlardan her biri nefis ve şehvet üzerine ağır gelen şeylerdir. Zira nefsin gayesi insanı dünyaya ve dünya lezzetlerine çağırmaktır. Akıl ise Allah’ın hizmetine, taatına davet ederken dünya lezzetlerine dalmaktan iraz etmeye davet etmektedir. 

 

İki Hal:

Evet; birbirine tezad teşkil eden ve birbirine münafi olan iki durum! Ve bundan dolayıdır ki, ulemâ, dünya ve ahiret taleblerini iki zararla, iki zıdla, meşrik ve mağrible, gece ve gündüzle temsil etmişlerdir. Ve böyle olunca da Allah Teâlâ’nın ittika emri ile vesile taleb emri. Bu iki emri yerine getirme cidden çok zordur, nefse ağır gelen iki şeydir; cihad ve mücahedeyi gerektiren hallerdir. İşte bu hikmete binaendir ki, Rabbimiz bu iki emrin arkasından "Cahidu fi sebilihi" buyurdu. Yani bu işleri yerine getirme her babayiğidin kârı değildir; mücahid olmak lazımdır. Ve nihayet şunu kaydedelim: Bu ayet-i celile, ruhanî esrara müştemildir. Bunlardan sadece birine işaret edelim: İnsanlar ikiye ayrılır: Biri ibadetini sırf Allah rızası için yapar, diğeri ise işin içine başka şeyler de karıştırır. "Ve cahidu fi sebilihi" emr-i celili birinci makama; "Leallekum tuflihun" cümlesi de ikinci makama işarettir.

Kerametler:

Bir ara adamın biri, öküzün sırtına yük vurmuştu; yolda giderken, öküz Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e döndü ve dedi ki: “Ben bunun için yaratılmadım; ben toprağı sürmek için yaratıldım.” Bu durumu gören kişiler, "Subhanallah" diyerek öküz konuşuyor, dediler. Allah Resulü şöyle cevap verdi: "Ben, Ebu Bekir ve Ömer buna iman etmiş bulunmaktayız." (Bu hadis-i şerif’i Said b.Müseyyeb Ebu Hureyre’den rivayet etmiştir) Bu harika, bir keramet olmaktan ziyade Efendimiz’in bir mucizesidir. 

 

Bir Başka Haber:

Adamın biri, buluttan bir ses işitir. Ses şöyle: "Ben filan oğlu filanın bahçesine sevkedildim." Buluttan böyle bir ses işiten o zat, bahçeye gider ve orada bir adam görür ve ona der ki: Adın ne? O da "Benim adım falan oğlu filan." der. Ben kendisine sordum ve dedim ki: Sen bu bahçenin hasılatını kaldırdığın zaman ne yaparsın? O, cevap verdi ve dedi ki: "Ben hasılatını, yani gelirini üçe ayırırım; bir bölümü kendime ve çocuklarıma ayırırım; bir bölümünü de fakirlere, yolda kalmışlara ayırırım. Üçüncü bir kısmını da bahçe için masraf yaparım." (Bu hadisi Ebu Hureyre Allah Resulü’nden rivayet etmiştir.)

 

Eserler:

Biz, önce Hulefa-i Raşidin’den, sonra da sahabeden ve onların kerametlerinden söz edelim. 

Hz. Ebu Bekir:

Hz. Ebu Bekir’in (Radıyallâhu Anhu) cenazesi taşınıyordu; Peygamberin kabrinin kapısına gelince selam verildi ve dendi ki: “Bu gelen Ebu Bekir’dir.” Kapı açıldı, kabirden bir ses diyordu ki: “Dostu dosta getirin!” İşte bu hadise de bir keramettir.

Hz. Ömer:

Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu)’nun kerametleri çoktur:

1. Halife Ömer (Radıyallâhu Anhu) harb etmek üzere bir ordu göndermişti. Bu ordunun üzerine de Sariye b. Hasin’i kumandan yapmıştı. Kendisi Medine mescidinde hutbe okurken hutbe esnasında "Ya Sariye El­-cebele El-cebele!" Yani "Dağdan, dağın arkasından kendini koru!.." diye bağırdı. Hz. Ali der ki: Ben o günün tarihini kaydetmiştim. O sıralarda elçi geldi ve şöyle dedi: "Ey mü’minlerin emiri! Biz cuma günü hutbe vaktinde harb ettik, onlar bizi bozguna uğrattılar. Ya Sariye! El-cebele El-cebele diye bir ses geldi. Bunun üzerine biz arkamızı dağa verdik ve düşmanı bozguna uğrattık ve büyük ganimetlere de sahib olduk! İşte bütün bunlara sebeb o sesin bereketi idi."

Aynı zamanda bir mucize: Ben, bazı ulemâdan şunu işittim: Bu aynı zamanda Hz. Muhammed’in bir mucizesidir. Zira Aleyhisselâm demişti ki: "Ey Ebu Bekir ve Ömer! Sizler benim kulağım ve gözüm mesabesindesiniz." Hz. Ömer Allah Resulü’nün gözü mesabesinde olunca, şüphe yok ki, o da çok uzaklarda olanı görme kudretine sahip olur.

2- Nil nehrinin akması: Rivayet edildiğine göre, cahiliyet devrinde senede bir kere akmaz ve durur, adeta göl gibi kalırmış!.. Nehrin akıp gitmesi için, içine güzel bir cariye atarlarmış. İslâm gelince Mısır valisi Amr b. As, meseleyi bir mektubla Halife Ömer’e bildirir. O da bir çömleğin üzerine yazar ve der ki: "Ey Nil! Eğer sen Allah’ın emriyle akıyorsan, ak! Yok kendi emrinle akıyorsan bizim sana ihtiyacımız yoktur!" İşte bu çömlek götürülüp Nil nehrine atılınca nehir akmaya devam eder ve o tarihten sonra artık hiç kesilmez!..

3- Medine’de zelzele hadisesi olmuştu. Halife Ömer, kamçısını yere vurarak, "Ey yer! Biiznillah sakin ol!" demişti. Yer sakin oldu ve ondan sonra artık Medine’de hiç zelzele olmadı.

4- Yine Medine’nin bazı binalarında yangın çıkmıştı. Hz. Ömer, yine bir çömleğin üzerine "Ya ateş, biiznillah sakin ol!" diye yazdı ve o çömlek ateşe atılınca ateş sönüverdi!..

5- Rum hükümdarının elçisi: Elçi Hz. Ömer’e gelir ve onun oturduğu binayı arar ve zanneder ki, Ömer (Radıyallâhu Anhu)’nun oturduğu bina da kendi krallarının oturdukları saraylar gibi muhteşem! Sorduğu kişiler ona der ki, senin bildiğin gibi değil, o şimdi sahrada koyunlarının sütünü sağmakta! Elçi sahraya gider. Bir de ne görsün Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu), kamçısını başının altına almış, toprak üzerinde uyumakta!.. Bu durum elçinin hayretini mucib olur ve der ki, şarkın ve garbın korktuğu insana bir bakın!..

Sonra kendi kendine düşünür; Burada kimse de yok, ben onu öldürsem, insanlar kurtulsa diye düşünmüş ve kılıcını kınından çekerek havaya kaldırmış. İşte tam bu sırada orada iki arslan peyda olmuş ve bu adamın üzerine yürümüş. Korkusundan elinden kılıç düşmüştür ve işte bu sırada Hz. Ömer de uyanmış ve adamın halinden sormuş! Adam da gördüklerini anlatmış ve gördüğü bu hadiseler karşısında gerçek dinin İslâm dini olduğunu anlamış ve müslüman olmuştur.

Tefsir sahibi der ki: "Bütün bunlar genelde ahad yoluyla gelen rivayetlerdir. Mamafih, bunlar arasında da tevatürle sabit olanlar vardır. Bütün bunlara rağmen dünya zinetinden uzak, tekellüfat ve tehvilattan sakınan bu zat, şark ve garb siyasetine hakim olmuş, ülkeler ve devletler fethetmiştir. Şayet sen, tarih kitablarını gözden geçirip derin derin düşündüğün zaman göreceksin ki, ahd-i Adem’den günümüze kadar hiç kimseye müyesser olmayan böyle bir siyaset Hazret-i Ömer’e nasib olmuştur. İşte bütün bunlar en büyük kerametlerdir.

Hz. Osman:

1- Hz. Enes’den rivayet: Ben yolda yürürken, gözüm bir kadına kaydı. Sonra Hz. Osman’ın yanına yardım. Bana şöyle dedi: "Bana ne oldu ki, sen bana girerken üzerinde zinanın izlerini görüyorum!" 

Ben kendisine şu mukabelede bulundum ve dedim ki: “Peygamber’den sonra sana vahiy mi geldi?” O, hayır, dedi ve ilâve etti, bu bir feraset-i sadıkadır!..

2- Düşen ilk damla kan: Hazreti Osman, evinde kılıçla vuruldu. Kanının ilk damlası okumakta olduğu mushafin, "Allah onlara kâfidir (haklarından gelecektir)! Çünkü O, her şeyi işiten ve her şeyi bilendir!" mealindeki cümleleri üzerine düşmüştü.

Hz. Ali:

Rivayete göre; muhiblerinden biri hırsızlık yapmıştı. Ve bu siyah bir köle idi. Çaldığı şeyi Hazreti Ali’ye getirdi. Hz. Ali ona: "Sen hırsızlık mı yaptın?" O da: "Evet!" dedi. Bunun üzerine Hz. Ali (kerremallâhu vechehu) onun elini kesti. O da çıktı gitti. Ona Selman-ı Farisi rastladı. Yanındaki ona sordu: "Elini kim kesti?" O cevab verdi: "O Mü’minlerin Emiri! Kavminin efendisi, Peygamber’in damadı, işte bu zat benim elimi kesti!" dedi. Onlar, bu ifade karşısında şu cevabı verdiler: "O senin elini kesmiş! Sen isen onu medhediyorsun!" O:

-Evet o benim elimi kesti; elbette ben onu medhederim. Çünkü, haklı olarak benim elimi kesti; elbette ben onu medhederim. Çünkü, haklı olarak benim elimi kesti ve beni cehennem ateşinden halas etti.

Selman bu cevabı alınca, Hz. Ali’ye haber verdi. Hz. Ali ise Esved’i çağırdı ve kesilen elini kesildiği yere koydu ve bir mendille sardı ve dua etti. İşte biz, o sırada gökten bir ses işittik. Ses şu mealde idi:

-Sargıyı elinizden kaldırın! Biz de: Elimizi kaldırdık ve baktık, gördük ki, biiznillah kesilen el tutmuş ve iyi olmuş!..

Ashab Efendilerimiz’e Gelince:

Ashab arasından keramet sahibi olanların sayısı çoktur. Çok azını burada kaydedelim:

1. Allah Resulü’nün mevlâsı anlatıyor ve diyor ki:

Ben denizde gemiye bindim. Gemi bozuldu ve dağıldı. Bir tahta parçasının üzerinde kaldım. İşte o tahta parçası beni bir arslan inine attı. Aslan beni görünce üzerime yürüdü! Ben ona Ya Ebel Hars! Ben Peygamber’in azadlı kölesiyim! Bu sözüm üzerine aslan önüme düştü ve bana yol gösterdi. Ve sonra kendisine has bir ses çıkardı ve ben bundan şunu zannettim: "Artık bu aslan beni uğurluyor ve geri dönüyor.” İşte bu da ashabın gösterdiği kerametlerden biridir!..

2. Şarabın sirke oluşu:

Halid b. Velid’e haber gelir: Sahib olduğun orduda şarap içenler var, diye! Bunun üzerine, Halid atına biner, gecenin bir vakti askerlerini teftiş eder. Askerlerden birine rastlar. Atının üzerinde, yanında bir de bir şarap küpü var. Hz. Halid sorar: Bu ne? Asker cevap verir ve der ki, "Sirke!" Hz. Halid ise, "Ya Rabbi! Bunu sirke yap!" diye dua eder. Asker arkadaşlarının yanına varır ve der ki: "Size öyle bir şarap getirdim ki, Arablar hayatında böyle bir şarab içmemişlerdir. Küp açılır, bir de ne görsünler, küpdeki şarab olmuş sirke! Oradakiler derler ki: "Vallahi sen bize sirke getirmişsin!" O da vallahi bu Halid b. Velid’in duasıdır. Evet Allah neye kadir değil ki! Her şey O’nun elinde ve emrinde; isterse şarabı sirke yapar! Ve işte yapmıştır! Ve bu aynı zamanda Halid’in bir kerametidir!.

3. Zehir zarar vermez:

Vakıa meşhurdur! Yine Hz. Halid ne yapmış? Avucuna aldığı zehiri ağzına atmış ve fakat zehir kendisine hiç zarar vermemiştir!..

Geceyi gündüze çeviren Allah, zehiri de zararsız hale getirir ve onu panzehir yapar! Amenna ve saddakna!..

4. Allah’tan korkandan her şey korkar:

İbn-i Ömer (Radıyallâhu Anhu) seferlerinin bazısında bir cemaata rastlar. Bu cemaatın yollarını bir canavar kesmiş, geçip gidemiyorlar! Bunu gören İbn-i Ömer şöyle der: "Ademoğluna musallat olan korktuğudur. Şayet Ademoğlu Allah’tan başkasından korkmazsa Allah ona hiçbir şeyi musallat etmez!.."

5. Rivayet edildiğine göre, Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), Alâ b. Hadremi’yi bir gazaya (savaşa) göndermişti. Önüne bir deniz çıktı. Bu zat ism-i Azam duasiyle dua eder ve deniz üzerinden yürüyerek geçer gider!..  Bu da sahabenin bir kerametidir! Karada ve havada insanoğlunu yürüten Allah, denizde de yürütmeye kadirdir! Amenna ve saddakna!.. Sufiler-den bahseden kitapları mütalaa ettiğiniz zaman, sayısız kerametlere rastlıyacaksınız! Burada sufi derken hakiki sufileri kasdetmekteyiz.

 

Aklî Deliller:

Ehl-i Sünnet Akaidi’ne göre "Keramet-i evliya haktır!" Ve bu aynı zamanda itikadî bir meseledir. Akaid kitablarımız, bu mevzuyu enine ve boyuna incelemiş ve gözden geçirmiştir. Kerametin vüku ve sübutunu gördünüz. Kerametler naklen sabit olduğu gibi, aklen de sabit birer vakıadır. Tefsir-i Kebir sahibi, aklî deliller üzerinde de enine-boyuna durmuş, tefsirinde sayfalarca yer vermiştir. İşte bunlardan birkaçına işaret edelim:

Birinci Hüccet:

Kul, Allah dostudur ve bunda şüphe yoktur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ

"Mütenebbih olun ki, Allah dostlarına ne bir korku vardır ve ne de üzülürler." (Yûnus, 62)

Rabb de kulun dostudur. Allah Teâlâ buyurur:

اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ

"Allah, iman etmiş olanların dostudur." (Bakara, 257)

Ve yine Allah Teâlâ buyurdu:

وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِح۪ينَ

O (yani Allah Teâlâ) salih insanları dost edinir." (A’râf, 196)

اِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ

"Sizin dostunuz, Allah ve Resulü’dür..." (Mâide, 55)

اَنْتَ مَوْلٰينَا

"Sen bizim Mevlâ’mızsın..." (Bakara, 286)

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ مَوْلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا

"...İşte bunun sebebi, Allah Teâlâ’nın iman etmiş olanların dostu oluşudur." (Muhammed, 11)

İşte bütün bu ayetler gösteriyor ki, Rabb, kulun; kul da Rabbinin dostudur. Ve yine bunun gibi, Rabb, kulunun, kul da Rabbinin sevgilisidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ

"...Allah, onları sever, onlar da Allah’ı severler..." (Mâide, 54)

Ve yine Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُبًّا لِلّٰهِۜ

"...İman etmiş olanların Allah için olan sevgisi daha şiddetlidir." (Bakara, 165)

Ve yine Teâlâ şöyle buyurur:

وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّر۪ينَ

"Allah Teâlâ, çokça tevbe edenleri sever ve tertemiz olanları da sever." (Tevbe, 108)

Ve yine bütün bunların sübutu karşısında şunu söyleyebiliriz: Kul, Rabbisine itaatta o dereceye vasıl olmuştur ki, Rabbisinin her emrini yerine getirmekte ve rızası bulunan her fiili icra etmektedir. 

Keza; Rabbisinin her nehyettiği söz, fiil ve hareketlerden sakınmakta ve men ettiği her şeyden de uzak kalmaktadır. Kul hayatını böyle geçirirken, Rahim ve Kerim olan Rabb de bir kerre olsun, kulunun istediğini yerine getirmez mi? Elbette getirir, haydı haydi getirir!.. İşte bu hikmete binaen olsa gerek ki, Allah Teâlâ ne buyurur:

وَاَوْفُوا بِعَهْد۪ٓي اُو۫فِ بِعَهْدِكُمْ 

"...Siz benim ahdimi yerine getirin ki, ben de sizin ahdinizi yerine getireyim!.." (Bakara, 40)

İkinci Hüccet:

Keramet izharı, şayet mümteni olsaydı, buna sebep iki şeyden biridir:

a) Allah Teâlâ böyle bir iş yapmaya ehil değildir; onun için yapmıyor ve yapamıyor!..

b) Veya kul, böyle atiyyeye mazhar olmaya ehil değil, layık değil! Birinci şık olamaz. Çünkü, bu Allah’ın kudretini tan etmedir ki, bu küfürdür. İkinci şık ise batıldır. Zira Allah’ın zat ve sıfatlarını, fiil ve hükümlerini ve isimlerini bilmek, Allah’ı ve O’na itaat etmeyi sevme, O’nu zikir, takdis, temcid, tehlil; ve işte bütün bunlar; çölde bir çörek vermekten daha şereflidir. Değil mi? veya bir yılanı veyahut bir aslanı kulunun emrine musahhar kılmaktan daha mı az şereflidir?! Vaktaki istemeden mârifet, mahabbet, zikir ve şükür veriliyorsa, çölde bir çöreğin verilmesi evlâ bittarıktır! Ve bunda istib’ad edilecek ne var?!

Üçüncü Hüccet:

Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), Aziz olan Rabbinden naklederek buyurur:

"Kulumun üzerine farz kıldığım şeyleri eda ettiği taktirde bana yaklaşır ve bu muhakkaktır. Ve fakat nafile ibadetleri yapa yapa bana yaklaştıkça yaklaşır ve hatta o derece yaklaşır ki, artık ben onu severim ve sevdiğim müddetçe de ben onun kulağı, gözü, dili, kalbi, eli, ayağı olurum; benimle işitir, benimle görür, benimle konuşur ve benimle yürür!..."

Ve bu haber delalet ediyor ki; kul, kulağında, gözünde ve diğer uzuvlarında Allah’tan başkasına pay bırakmamıştır. Eğer bırakmış olsaydı "Ben onun kulağı, gözü..." olduğumu söylemezdi. Ve artık bu da sabit olunca, artık şunu diyebiliriz ki: "Bu makam, bir yılanı veya bir canavarı kulunun emrine müsahhar kılmaktan veya bir çöreği, bir üzüm salkımını veya bir yudum suyu vermekten elbette daha şereflidir!.."

Ve netice: Kul, Allah’ın rahmet ve inayetiyle bu derecelere vasıl olduktan sonra, çölde bir çöreği veya bir yudum su vermeyi uzak görmek hiç bir akıl karı değildir!..

Dördüncü Hüccet:

Nebî (Aleyhisselâm), Rabb-i İzze’den hikaye ederek der ki: "Kim, benim bir dostuma eziyyet verirse, o bana karşı savaş açmıştır!" Allah Teâlâ, dostuna eziyyeti kendisine eziyyet mesabesinde kabul etmiştir. Ve bu mevzu, Allah Teâlâ’nın şu kavline yakındır:

اِنَّ الَّذ۪ينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللّٰهَۜ

"Sana bey’at edenler, ancak Allah’a bey’at edenlerdir." (Fetih, 10)

Allah Teâlâ buyurdu:

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْرًا اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُب۪ينًا

"Allah ve Resulü bir şey hakkında hüküm verdiği zaman, artık ina­nmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Resulü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur." (Ahzâb, 36)

Ve yine Allah Teâlâ buyurur:

اِنَّ الَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ 

"Allah ve Resulü’ne eziyyet verenler var ya işte onlara Allah lanet eder, hem dünyada ve hem de ahirette!"(Ahzâb, 57)

Ve işte bütün bunlar gösteriyor ki; Hz. Muhammed’e yapılan bey’at, Allah’a yapılan bey’at gibidir; Hz. Muhammed’in rızası, Allah’ın rızası gibidir. Keza Hz. Muhammed’e eziyyet, Allah Teâlâ’ya eziyyettir. O halde Hz. Muhammed’in derecesi, derecelerin en âlâsıdır. Burada da mesele öyledir. Zira Allah Teâlâ buyurdu: "Kim benim bir dostuma eziyyet verirse, o benimle savaşmıştır." Ve bu da delalet ediyor ki, veliye eziyyet verme demek, Allah’ın kendisine eziyyet verme demektir. Ve bu mesele şu haberle de teekküd etmiştir:

"Rabb, kıyamet günü diyecek: Ey kulum! Ben hasta oldum, sen beni görmeye gelmedin, senden su istedim, fakat su vermedin; senden ekmek istedim ve fakat sen beni yedirmedin! Kul cevab verecek ve diyecek ki: "Ya Rabbi! Ben bunları nasıl yapabilirdim? Zira Sen Rabbulâlemin’sin!" Rabb cevap verecek ve diyecek ki: "Filan kulum hasta oldu da sen onu ziyarete gelmedin! Sen bilmedin mi? Eğer sen hasta ziyaretine gitseydin elbette onu benim indimde bulurdun! Su ve yemek isteme de böyle!.." 

Ve işte yine bütün bu haberler de delalet ediyor ki, Allah dostları işte böyle derecelere yetişirler. Ve bu derecelere gelen velilere Allah Teâlâ’nın bir ekmek parçası vermesi veya bir yudum su lütfetmesi veyahut da kelbi veya bir aslanı müsahhar kılması neden uzak görülsün?

Beşinci Hüccet:

Biz, örf ve adette şuna şahid olmaktayız: Bir kimseyi hükümdar özel bir hizmete tahsis ederse ve o taktirde o şahıs hükümdarın meclisine rahatça girip çıkar. Bunun gibi, o şahsa öyle bir kudret verir ki, o başkalarının güç yetiremediği bir şeye kadir olur. Akl-ı selim de buna şahittir. Şöyle ki: Bir kimse için Rabbisi indinde kurbiyyet hasıl olursa artık keramet derecesi ve mansibleri o kurbiyyete tabi olur. Netice itibariyle kurb asıl, mansib ise ona tabidir. Meliklerin en büyüğü Rabbulâlemin’dir. Bir kula şeref verip onu hizmetinin eşiğine yaklaştırır, keramet derecelerine ulaştırır, mârifetinin sırlarında onu muvaffak kılarsa, aradaki uzaklık perdesini kaldırır ve nihayet kurbiyyet sergisine oturtursa, artık bu alemde hangi uzaklık, onun bazı kerametlere sahib olmasına mani olur? Mamafih, bütün bir âlem, bu seadet-i ruhaniyyenin ve mârifet-i rabbaniyyenin yanında bir zerre mesabesindedir, hatta yok gibidir.

Altıncı Hüccet:

Ef’alin mütevelli olduğu beden değil, ruhtur. Bunda şüphe yoktur. Ve şu husus da şüphesiz bilinmeli ki, beden için ruh ne ise, ruh için mârifetullah da odur. Nitekim: Nahl, 2. ayetin tefsirinde meseleyi enine ve boyuna takrir ettik. Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) de şöyle buyurur: "Ben Rabbimin yanında gecelerim; O beni yedirir ve içirir." 

İşte bundan dolayıdır ki, gayb aleminin ahvalini bilme yönünden daha çok ileride ise, kalb yönünden de o kadar kuvvetlidir. Ve bu nimete binaen olsa gerektir ki, Hz. Ali şöyle buyurdu: "Vallahi Hayber kapısını cismanî kuvvetimle değil, rabbanî bir kuvvetle çektim ve kopardım.” Zira o sıra da Hz. Ali’nin nazar-ı cismanî âlemden kesilmiş, melekî bir âleme intikal etmiştir ve işte o zaman başkalarının güç yetiremediği bir kuvvete Hz. Ali sahib olmuş ve Hayber kalesinin kapısını sökmüş, almıştır.

Herhangi bir kul da böyledir. İbadet ve taata devam ede ede öyle bir makama gelir ki, Allah Teâlâ artık "Ben onun kulağı ve gözüyüm!" der, neticede ilahî nur onun kulağında ve gözünde tecelli eder de artık onun için uzak ve yakın fark etmez. Keza; ilahi nur onun elinde tecelli eder de onun için kolay ve çetin işleri başarma arasında fark olmaz!..

Yedinci Hüccet:

Yedinci bu hüccet, aklî ve hikemî kanunlar üzerine bina kılınmıştır. 

Zira biz biliyor ve inanıyoruz ki, cevher-i ruh ecsam cinsinden değildir, melek cevheri cinsindendir. Ve fakat bedene taalluk edince vatan-i aslisini unuttu ve cismanî hallerine daldı, dolayısiyle güç ve kuvveti zayıfladı. Ama tekrar mârifetullah ile ve O’nun mahabbetiyle ünsiyyet kesbederse işte o zaman beden yapısıyle iştiğali azalır, mukaddes arşî ve semavî ruhlar aleminin nurları tekrar parlamaya başlar ve artık cisimler âleminde de başkalarının güç yetiremediği harikalara sahib olur. Ve işte bu keramettir. Ve hele hele buna riyazet türleri inzimam ederse kevn ve fesad aleminin iras ettiği tozlar ve lekeler onun manevî çehresinden silinir, asıl berraklığı kendini gösterir ve bu sayede kevn ve fesad âleminde de başkalarının sahib olamadığı güç ve kuvvete sahib olur da harikulade tasarruflara sahib olur. Rabbimizden dua ve niyazımız odur ki, Allah’a dost olma yolunda ve kerametleri idrak etme yolunda bize lütuf ve inayetiyle yardımcı olmasıdır.

Ve Netice:

Tefsir-i Kebir sahibinin serdettiği bu yedi hüccet de "Keramet-i evliyanın hak olduğu" hakikatini gözler önüne sermektedir. Kerameti inkar edenler de vardır; tereddüt ve şüpheler ileri sürenler de vardır. Tefsir sahibi onların tereddüt ve şüphelerini müteakib sayfalarda irad etmekte ve cevaplarını da vermektedir.

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَاَهُمْ بِالْحَقِّۜ اِنَّهُمْ فِتْيَةٌ اٰمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًىۗ ﴿13﴾ وَرَبَطْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَنْ نَدْعُوَ۬ا مِنْ دُونِه۪ٓ اِلٰهًا لَقَدْ قُلْنَٓا اِذًا شَطَطًا ﴿14﴾ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ لَوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍۜ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًاۜ

"Biz sana onların haberini hakka uygun olarak anlatacağız; onlar Rabblerine iman etmiş gençlerdi. Biz de onların hidayetlerini artırdık da kalblerine rabtettik. O vakit ki, onlar kıyam ettiler de bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir, O’nun ötesinde her hangi bir ilâha dua etmeyiz ve işte o zaman saçmalamış oluruz, dediler. İşte bunlar bizim kavmimizdir; Allah’tan başka bir takım ilâhlar edindiler! Onların ilâh olduklarına dair açık açık delil getirseler ya! (Fakat getiremezler! Getirmelerine de imkân yoktur!..) Allah’a karşı yalan iftira edenlerden daha zâlim kimler olabilir." (Kehf, 13-15)

 

Tefsir ve Tahlil:

Bu makamda bir takım sözler var. Birincisi; Mücahid der ki: Onlar şehrin ileri gelenlerindendi. Bu gençler medinenin (şehrin) dışına çıkıp onlardan biri şöyle dedi: "Benim içime bir şey doğuyor. Onlar sordular, nedir O?” Cevap verdi ve dedi ki: "İçime doğan şey, benim Rabbim göklerin ve yerin Rabbisidir. Ve ilave etmek istedi: Bizim ondan başkasına ibadet etmemiz uygun olmaz. Zira biz göklerin ve yerin Rabbisi dururken, bizler kalkıp putlara tapamayız! Bu haksızlık olur, zulüm olur, iftira olur!.."

İkinci Söz:

Bu gençler, o zorba hükümdar Dakyanus’un karşısına dikildiler de şunu söylediler: "Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Sen ise insanları tağutlara ibadet etmeye çağırıyorsun! İşte bu olamaz; biz; bunda yokuz ve bu bir zulumdür..."

İşte Allah, bu gençleri imanlarında tesbit etti de onları tağutlara kul olmaktan korudu. Dolayısıyla o zorba hükümdara isyan ettiler. Ve bu suretle hem Allah’ın rububiyyetini kabul edip, O’nun şirkten ve emsalden münezzeh olduğu gerçeğini kabul ve itiraf ettiler. Ve bu arada delilsiz ve mesnetsiz bir akidenin, bir hareketin arkasından gitmenin saçmalık olduğunu krala karşı açık açık söylediler ve yine bu arada Dakyanus’un sözüne kanıp tağutlara tapanlardan açık açık deliller, beyyineler istediler. Ve ilave ettiler ve dediler ki, sizin bu yaptıklarınız Allah’a karşı işlenmiş bir zulümdür ve bir şirktir ve bir iftiradır!..

Kur’ân onların kıssalarını anlatmaya devam ediyor ve diyor ki:

وَاِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ فَأْوُ۫ٓا اِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِه۪ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ اَمْرِكُمْ مِرْفَقًا ﴿16﴾ وَتَرَى الشَّمْسَ اِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ وَاِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ ف۪ي فَجْوَةٍ مِنْهُۜ ذٰلِكَ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِۜ مَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِدًا۟

"Onlar (O gençler) birbirlerine dönerek dediler ki: Madem bunlardan ve ibadet etmekte oldukları putlardan ayrıldınız ve bu arada Rabb olarak ancak Allah’ı tanıdınız, mağaraya Sığının ki, Rabbiniz rahmetini üzerinize neşretsin ve işinizde size faydalı bir şey hazırlasın. Güneşi görürsün, doğduğu zaman mağaralarından sağa doğru eğiliyor, battığı zaman da sola doğru onları makaslayıp geçiyor. (Hiç bir halde onların üzerine düşüp onları rahatsız etmiyor) ve onlar, mağara dehlizinden geniş bir açıklık içindedir-ler. Bu durum Allah’ın ayetlerindendir. Allah kimi doğru yola iletirse o, yolu bulmuştur; kimi de sapıklığında bırakırsa onun için doğru yol gösteren bir dost bulamazsın." (Kehf, 16-17)

 

Tefsir ve Tahlil:

Müfessirlerin iki kavli:

1. Mağaranın kapısı şimale doğru açıktı. Güneş doğduğunda mağaranın sağına doğar, battığı zaman da mağaranın şimalinden batardı ve bu sebeple güneşin ışığı mağaranın içine girmezdi. Ve fakat temiz ve uygun hava onlara ulaşırdı! Bundan maksat, onları güneşin ışığından korumaktı. Yoksa güneş onların cesetlerine isabet eder de vücudlarını kokutur ve çürütürdü.

2. Maksad o değildi; yani maksad onları güneşin ışığının onların üzerine isabet etmemesi değildi. Batışı da öyle! Burada asıl maksad, onların bu hallerinin bir harika olup, Allah Teâlâ’nın kendilerine tahsis ettiği büyük bir keramettir. Nitekim: "İşte bu, Allah’ın ayetlerindendir." kavl-i celili bunun bir işaretidir. Ve, "Bu Allah’ın ayetlerindendir." mealindeki cümlede iki kavl vardır:

a) Rabbulâlemin’in onları yüzlerce sene mağarada hıfzetmesi Allah’ın ayetlerinden başka bir şey ile izah edilemez. O ayetler ki, onlar Allah’ın azamet ve kudretine, hikmet ve lütfuna delalet etmektedirler. Keza; onların küfürden ve şirkten dönmeleri, daha doğrusu bunlara yanaşmamaları, tersine imana rağbet etmeleri Allah’ın lütuf ve inayetinden başka bir şey değildir.

b) Uzun bir müddet onların o mağarada ölmeden ve helâk olmadan hayatlarına devam etmeleri ve aradan yüzlerce sene geçtikten sonra tekrar kalkıp dünya hayatına dönmeleri Allah’ın lütuf ve hikmetinin bir ifadesi olduğu gibi, mağara sakinleri için de bir keramettir. Allahü Teâlâ şöyle buyuruyor mealen:

وَتَحْسَبُهُمْ اَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌۗ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ وَذَاتَ الشِّمَالِۗ وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَص۪يدِۜ لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَارًا وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْبًا

"Uykuda oldukları halde sen onları uyanıklar zannedersin. (Uyudukları yerde) onları sağa sola çeviririz. Köpekleri de girişte iki kolunu (ön ayaklarını) uzatmıştır. Kalkıp da onlara baksaydın, mutlaka onlardan dönüp kaçardın ve onlardan içine korku dolardı." (Kehf, 18)

 

Tefsir ve Tahlil:

Uyudukları halde onların gözlerinin açık oluşu veya sık sık sağ ve sola dönüşleri sana uyanık olduklarının nişanesini verirdi ve sen de onları uyanık zannederdin! Halbuki onlar ışıl ışıl uyumaktadırlar.

Köpeklerine gelince:

İbn-i Abbas’ın ve ekseri müfessirlerin beyanlarına göre; Bu gençler mağaraya giderken gece saatleri idi. Yolda bir çobana rastladılar. Çoban bunlara sordu: Onlar da başlarından geçenleri anlattılar. Çoban, bunların doğru yolda olduklarının kanaatına vardı ve "Ben de size katılırım, sizinle beraber olurum!.." dedi. Çobanın köpeği de bunların arkasına takıldı. Her ne kadar köpeği geri çevirmek istedi iseler de köpek onlarla beraber gelmekte ısrar etti ve dile gelip, "Benden ne istiyorsunuz, benim tarafımdan size bir zarar gelmez! Ve ben Allah’ın dostlarını severim ve siz uyurken ben size bekçilik yaparım!.." dedi. Ve onlar da köpeği beraberine aldılar...

"Onları görseydin, onlardan kaçar ve içine korku girerdi!" mealindeki cümleye gelince, müfessirlerin beyanına göre, saçları ve tırnakları öyle uzamış ki ve bunun yanında da gözleri açık, sağa ve sola dönüyorlar ve işte tüyler ürpertici bir manzara karşısında elbette insan korkar ve kaçar!.. Allah Teâlâ mealen buyurur:

وَكَذٰلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَٓاءَلُوا بَيْنَهُمْۜ قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْۜ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالُوا رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَابْعَثُٓوا اَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هٰذِه۪ٓ اِلَى الْمَد۪ينَةِ فَلْيَنْظُرْ اَيُّهَٓا اَزْكٰى طَعَامًا فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ اَحَدًا ﴿19﴾ اِنَّهُمْ اِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ اَوْ يُع۪يدُوكُمْ ف۪ي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُٓوا اِذًا اَبَدًا

"Yine böyle (kudretimize bir işaret olarak) onları dirilttik ki, kendi aralarında birbirlerine sorsunlar: İçlerinden biri: Ne kadar kaldınız? dedi. "Bir gün veya bir günün bir parçası kadar kaldık." dediler. Fakat işin iç yüzünü iyice bilmediklerinden her şeyi en iyi bilenin Allah olduğunu ifade ettiler: "Ne kadar kaldığımızı Rabbiniz daha iyi bilir." dediler. Birinizi şu gümüş para ile şehre gönderin, baksın, hangi yiyecek temiz ise, ondan size bir azık getirsin; fakat çok dikkatli davransın, sakın sizi birisine sezdirmesin!" "Çünkü onlar sizi ellerine geçirirlerse, taşlıyarak öldürürler, yahut kendi dinlerine döndürürler ki, o takdirde asla iflah olamazsınız!" (Kehf, 19-20)

 

Tefsir ve Tahlil:

Diğer cümlelerin tefsir ve tahlilini tefsir kitablarına havale ediyor ve sadece 19. ayetin son cümleleriyle 20. ayetin üzerinde bir nebze duracağız: Tefsir ehlinin beyanına göre, mağara sakinlerinin gümüş paraları vardı ve bu paraların üzerinde de zamanlarının hükümdarlarının resmi bulunuyordu. Bulundukları şehrin ismi de "Tarsus" idi. İbn-i Abbas der ki: Bulundukları beldenin sakinleri mecusî idi. Dolayısıyla kestikleri yenmezdi. Ama buna rağmen onların arasında imanlarını gizleyen bir taife de yok değildi. Şehre yiyecek almak üzere gönderdikleri kişiye tavsiye ediliyor ve deniyor ki, taamın ezkâ olmasına dikkat etsin; yani helaline baksın; murdarından sakınsın ve bu arada temiz olmanın yanında ve ötesinde leziz ve aynı zamanda ucuz olsun! Yani şehre girişinde de yiyecekler alışında da sır ve gizliliğine de son derece dikkat etsin ve kimseye yerinizi ve nerede olduğunuzu hissettirme-sin. Zira kral ve kralın adamları sizin ve yerinizin farkına varırlarsa sizi recmederler yaya kendi dinlerine sizi döndürürler de ve işte o vakit ebediyyen kurtuluş bulamazsınız.

 

 

 

Temsilciler

Eserler

Tebliğ

Teşkilat

 

1.

Hasan el-Benna ve İhvan

 

Var

 

Açık

Açık

2.

Bediüzzaman

 

Risaleler

 

Açık

 

3.

Şeyh Said

 

 

Yok

Açık

 

4.

Diyanet işleri

 

 

Yok

-

-

5.

Refah Partisi ve kendisini destekliyenler

 

 

Yok

Gizli

Açık

6.

Fethullah Gülen ve benzerleri

 

Risaleler

 

Varsa gizli

 

7.

Süleymaniler

 

 

Yok

Varsa gizli

Gizli

8.

Humeyni

 

Var

 

Açık

Açık

9.

Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan)
Emir’ul-Mu’minin ve Halifetul-Müslimin

 

Var

 

 

Açık

 

Genelde gızlı

 

10.

Vanlı Mahmud

 

 

 

Açık

-

11.

Bugünkü İhvan

 

Var

 

 

Yerine göre

 

Genelde açık

12.

Hz. Hüseyin

 

Sadece

 

Açık

Açık

13.

Allah Resulü

Kur’ân ve Sünnet

 

Açık

 

Üç sene müstesna açık

 

14.

Ashab-ı Kehf

 

 

Açık

Gizli

 

 

Cemaat

 

Fedailik

 

Asker olma

 

Şer’an

 

Muvaffakiyet

 

 

Hakkın etrafında

Cemaat halinde

Nazarî

 

Meşru

 

 

Adem-i muvaffakıyet

 

Hakkın etrafında

 

Nazarî

 

Meşru

 

 

’’

Hakkın etrafında

Fedailik

 

 

Filiî

 

Meşru

 

 

 

’’

Batılın etrafında

-

 

 

-

 

 

Meşru değil

 

’’

Batılın etrafında

Yok

 

 

 

Meşru değil

 

İhtimal da yok

Batılın etrafında

 

-

-

-

 

Meşru değil

 

 

’’

Batılın etrafında

 

Yok

-

-

 

Meşru değil

 

 

’’

Hakkın etrafında

 

Ferdî ve cemaat halinde

Nazarî

 

ve fiilî

 

Meşru

 

 

Muvaf­-
fakiyet

 

 

Hakkın etrafında

 

Yok

 

Nazarî

 

 

Meşru

 

 

ihtimal
dahili-nde

 

Hakkın etrafında

Ferdi

 

-

 

-

 

Meşru

 

 

 

 

Partıci olmaları
hasebiyle batılın

 

Nazarî

 

 

 

Partici olmaları hasebiyle meşru değil

 

İhtimal da yok

 

Hakkın etrafında

Ferdî ve ictimaî

 

Fiilî

 

Meşru

 

 

 

Adem-i muvaffakiyet

Hakkın etrafında

Nazarî ve fiilî

 

 

Meşru

 

 

Muvaf-fak

 

Hakkın etrafında

Cemaat halinde

 

 

Meşru

 

 

Muvaf-fak

 

 

                 

 

 

Şemayı Tetkik:

a) Temsilcilerin ve kuruluşların isimleri ve ünvanları;

b) Eserleri ve kaynakları var mı? Varsa bunlar nelerdir?

c) Yaptıkları tebliğler açık mıdır, yoksa gizli midir?

d) Teşkilatlar ve cemaatları var mıdır? Varsa açık mıdır, yoksa gizli midir?

e) Cemaatler hakkın etrafında mı toplanmıştır, yoksa batılın etrafında mı?

f) Cemaatleri aynı zamanda asker midir ve bu husus neşriyata intikal etmiş midir? Asker oluşları nazariyatta mıdır, yoksa fiiliyata intikal etmiş midir?

g) Muvaftak olmuşlar mıdır, olmamışlar mıdır? Olma ihtimali var mıdır, yoksa yok mudur?

 

Umumi Esaslar:

1. "Tebliğ açık, teşkilatlanma gizlidir." Ve bu gizliliğin müstesnaları olabilir.

2. Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in tebliğ babındaki takib ettiği esastır. Buradaki gizlilik dar manada bir gizliliktir. Ve bu gizlilik kendisine ait değildi. Zira kendisi, daha ilk günden itibaren peygamberlik görevine başlamıştı ve ilk gelen ayetler şöyle diyordu:

يَٓا اَيُّهَا الْمُدَّثِّرُۙ ﴿1﴾ قُمْ فَاَنْذِرْۙ ﴿2﴾ وَرَبَّكَ فَكَبِّرْۙ ﴿3﴾ وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْۙ ﴿4﴾ وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْۙ ﴿5﴾ وَلَا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُۙ ﴿6﴾ وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْۜ

"Ey yorganına bürünmüş! (Artık kalk; yatmanın zamanı kalmadı!..) Kalk da uyar; Rabb’ini büyükle (Allahu Ekber) de; elbiseni temizle; pislikten (Allah’a eş ve emsal tutmaktan, puta tapmak gibi çirkin) ve şirk olan şeylerden kaçın; verdiğini başa kalkarak minnet etme! Rabb’in için sabret." (Müddessir, 1-7)

İşte ilk gelen tebliğ ve teklif ayetleri böyle idi. Ve ilk günden itibaren vazifesine başlamıştı. O halde o devredeki gizlilik, sayıları henüz bir avuç olan ve genelde kimsesiz bulunan müslümanlara aitti. İbadetlerini gizli gizli yapıyorlar ve müslüman olduklarını da mümkün olduğu kadar kimseye söylemiyorlardı...

 

İlk Müslüman Olanlar:

Hz. Hatice, sadık dostu Hz. Ebu Bekir, azadlı kölesi Zeyd, çocuk yaştaki amcaoğlu Ali, sonra Hz. Osman’lar ve benzerleri bunları takip etti.

2- Savaş olmadan yalnızca dil ile açıktan tebliğ. Ve bu tebliğ hicrete kadar devam etti.

3- Haddi aşanlarla ve kötülüğe baş vuranlarla savaşmakla beraber açıktan tebliğ ve davet ve bu dönem de Hudeybiye anlaşmasına kadar devam etti.

4- İslâm’a girmekten kaçınan herkesle savaş yaparak tebliğ. Ve bu dönem de İslâm’daki cihad hükmünün ve İslâm şeriat’ının üzerinde karar kıldığı ve son şeklini aldığı dönemdir.

Not: Bu babda daha fazla mâlumat almak isteyenler hususiyle Ramazan el-Buti’nin "Fıkh’us-Siyre" isimli eserine baksın!

 

Kıstas:

Biz, bu mevzuda "Kaynak Kur’ân, Hz. Muhammed örnek" noktasından hareket edeceğiz. Gerek Ashab-ı Kehf hakkında olsun ve gerekse Allah Resulü’nden sonraki devirlerde olsun, kıstas ve ölçü hep bu noktadır. Önce şema halinde, sonra da açıklama!..

 

Ashab-ı Kehf’e gelince:

Evet; onlarda "Tebliğ açık, teşkilatlanma gizlidir" esası hüküm sürmektedir. Bu hususun isbat ve izahına gelince: Önce kendilerinin hak yolda olduklarını isbat ve izah etmek üzere (Rabb’ulâlemin) onlardan bahsederek ve onların sözlerini naklederek diyor ki:

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَاَهُمْ بِالْحَقِّۜ اِنَّهُمْ فِتْيَةٌ اٰمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًىۗ ﴿13﴾ وَرَبَطْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَنْ نَدْعُوَ۬ا مِنْ دُونِه۪ٓ اِلٰهًا لَقَدْ قُلْنَٓا اِذًا شَطَطًا ﴿14﴾ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ لَوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍۜ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًاۜ ﴿15﴾ وَاِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ فَأْوُ۫ٓا اِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِه۪ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ اَمْرِكُمْ مِرْفَقًا

"Biz sana onların haberlerini hak olarak anlatıyoruz: Onlar Rabblerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidayetlerini artırmıştık. Kalblerini (sabır ve metanetle bağlayıp iman cevherini gönüllerine yerleştirmiştik. (Kralın önünde) kıyam ettiler de dediler ki: Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O’ndan başka ilâhlar tanımayız. Yoksa saçmalamış oluruz. Şunlar, şu kavmimiz var ya, Rabbulâlemin’den başka ilâhları kendilerine ilâh edindiler (de onlara taptılar). Açık açık delil getirseler ya! (Ama getiremezler, getirmelerine de imkân ve ihtimal yoktur.) O halde onlar yalan söylüyerek Allah’a iftira etmişlerdir. Bu ise en şen’i bir zulümdür. (İçlerinden biri şöyle dedi:) Madem ki, siz onlardan ve Allah’tan başka taptıkları şeylerden ayrıldınız. O halde mağaraya sığınınız ki, Rabbiniz size rahmetinden yaysın, işinizde size hayırlı bir şey hazırlasın." (Kehf, 13-16)

13. ayette başlıca iki mesele:

a) Onların Rabblerine iman etmiş olmaları;

b) İmanlarına mukabil Rabblerinin onlarda iman ve hidayeti artırması.

14. ayette ise dört mesele var:

a) Bu ayet, bir önceki ayetin bir nevi devamıdır ve tamamlayıcısı mahiyetindedir. Bu hikmete binaendir ki, aralarına (Kâf) secavendi konmuştur. Bu secavend ise, ekseri kıraat âlimlerine göre (vasıl) alametidir. Yani durulması caiz ise de geçilmesi evlâdır.

b) Mağara sahiplerinin imanlarının bir neticesidir ki, Rabb’ulâlemin ne yapmış? Onların hidayetini artırmış ve neticede imanlarını bir daha çözülmemek üzere kalblerine rapdetmiş ve sağlam bir şekilde gönüllerine bağlamıştır. Bu rabt ve zabt, Bakara, 256’da görüleceği üzere ayrılma ve kopması mümkün olmayan yapışma ile Mücadele, 22 ayetinde de, imanın yazılmasına benzemektedir.

c) Bu üç ayet; "Şirke hayır, Tevhid’e evet!" noktasında birleşmektedirler. Bir farkla; Kehf ayetiyle Mücadele ayetleri "Tevhid’e evet, şirke hayır!" demenin yanında putperestleri destekliyenlere karşı tavır koymayıp sevenleri de sevmezler ve bunlara karşı gereken tavrı koyar ve yakınları da olsa onlara asla iltifat etmezler.

d) Krala karşı kıyam: İmanlı gençler ilk önce krala karşı kıyam ettiler, dediler ki: "Bizler Allah’tan başka Rabb tanımayız. Zira bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir ve O’ndan başkasına ne ibadet ederiz ve ne de dua. Ve şayet bizler öyle bir şey yaparsak işte o zaman saçmalamış oluruz!"

İşte bu, Dakyanus’a karşı bir kıyamdı. Hem de astığı astık, kesdiği kesdik olan bir zorbaya karşı bir ayaklanma idi. Ve bu sözleri söylemek kolay bir iş değildi; kalplerine rabt edilmiş imandan doğan bir cesaretti !..

Kavim ve milletlerine tebliğ:

Gençler, krala karşı çıkıp gerekli ihtarı yaptıktan sonra halka döndüler ve onlara dediler ki: "İşte bunlar bizim kavmimizdir; Allah’ı bırakıp da kendilerine ilâhlar, putlar edindiler de onlara taptılar! Şimdi onlara soruyoruz ve diyoruz ki, "Bunların ilâh olduklarına dair açık açık deliller, hüccetler getirseniz ya! Ama getiremezler! Çünkü, Allah birdir. O da göklerin ve yerin Rabbidir; eşi ve benzeri yoktur. Ve ona eş ve emsal göstermek büyük bir zulumdür, şen’i bir iftiradır."

16. ayetteki mesele:

İmanlı gençler; önce krala karşı çıkıp gerekli ihtarı yaptıktan sonra halka dönerek, sizler de kör bir taassubun içindesiniz, dediler ve yanlış bir yolda olduklarını dünyaya ilan ettiler! Daha sonra ne yapacaklarını ve nasıl bir tavır takınacaklarını müzakere etmek üzere oturdular ve şu karara vardılar: "Eğer Rabbimizin üzerimizden rahmetini esirgememesini istiyorsak, ve bu işimizde bizi hayırlı neticelere götürmesini murad ediyorsak, artık bu putperest kavimden ayrılıp mağaraya gitmemiz gerekir!.." dediler ve bunda karar kıldılar.

Elhasıl:

Krala, millete ve kendilerine söylenmesi gereken kıyamı ve ihtarı, ikaz ve tebliği tavsiye kararını yaptılar ve hem de açık açık yaptılar!.. 

19. ve 20. ayetlere gelince:

Bu ayetlerin tefsir ve tahlilini bir daha gözden geçirelim: İki mesele:

a) Gizliliğe son derece dikkat;

b) Gizliliğin esbab-ı mucibesi.

Surenin 14 ve 15. ayetleriyle 19 ve 20. ayetlerini bir arada mütalaa ettiğimizde görürüz ki, ayetlerin ihtiva ettikleri hükümler de "Tebliğ açık, teşkilatlanma gizlidir." kaidesine bağlıdır. Yani önceki ayetler, tebliğin açık açık yapıldığını ifade ederken, sonraki ayetler de teşkilatlanmanın gizli olduğunu anlatmaktadır. Binaenaleyh, bazı şahıs ve kuruluşların 19 ve 20. ayetlerini nazar-ı itibara alarak tebliğinde gizli yapılması hükmünü çıkarmaları yanlıştır. Kur’ân bir bütündür; hususiyle ahkâm ayetlerini bir bütün olarak gözden geçirmek icab eder. Hele hele bu kabil ayetler bir surenin ayetleri ise!..

 

Teşkilatın Gizliliğini Delillendirme:

Aklen:

Sayılarının bir avuç olması hasebiyle ortaya çıkmaları ve tesbit edildikleri takdirde hemen imha edilecekleri muhakkaktı. Tebliğlerini esasen, kendilerine göre dün denecek zaman içinde herkesin gözleri önünde yapmışlardı. Artık iş, hayatlarını muhafaza etmeğe gelmişti. 

Hayatlarını muhafaza etme de aklen ve hukuken hakları idi.

Naklî delillere gelince:

Onlar şehre inerken ve şehirden çıkarken ve yiyecekleri alırken ve onları araştırırken son derece dikkatli davranmaları; hal ve istikbali ince ince hesab etmeleri tavsiye edilmekte ve bu arada söz, fiil ve hareketlerine dikkat etmeleri üzerinde durulmakta ve en ufak ne bir işaret verilmemesi ve ne de hissettirilmemesi tenbih edilmektedir. Arkasından gelen ayette de iki mühim tehlike gösterilmekte; bunlardan biri maddî hayatlarıyla ilgili, diğeri ise manevî hayatlarıyla ilgilidir. Yani taşlama ve taşlıyarak öldürme ve dinlerinden döndürme! Ve yavaş yavaş da olsa milletlerine iade etme! Başka bir ifade ile; biri ölüm, ikincisi de taviz verme! Çünkü, taviz verme de aheste aheste hayat tehlikesine, hem de ebedi hayat tehlikesine götürür ki, hayatı da zehir eder, mematı da!..

 

Harf-i cerler:

İşte 19. ayetin son cümlesindeki zamirlere dahil olan (Ba) harfıyle (Alâ) harfi, 20. ayetteki (millet) kelimesine dahil olan (Fi) harfi bu inceliklere işaret etmektedir.

Tefsir-i Kebir sahibi, bir kıl kavline cevap verirken bu tehlikeye işaret ediyor ve diyor ki, evet ikrar yoluyla küfre gitmese bile dilinde o küfrü, tekrar ede ede ve taviz vere vere bir gün gelir o dilindeki küfür kalbe iner de filhakika kâfir olur. Ve işte bu ihtimal kaimdir ve Ashab-ı Kehf’in korktukları da bu cinstendir! Allahu âlem bi muradihi!

Bu ayetin tefsirinde Ömer Nasuhi Hoca da şöyle der:

"Evet... (Şüphe yok ki, onlar) o şehir ahalisi (eğer size galebe ederlerse) sizin bu halinize muttali olurlarsa (sizi ya taşlayarak öldürürler) hakkınızda öyle bir cinayete cüret gösterirler (veya) onlara mülâyemet gösterirseniz (sizi kendi milletlerine döndürürler) sizi de kendileri gibi dini ilâhîden mahrum bırakırlar. (Ve o takdirde) onların milletlerine velev kerhen döndüğünüz surette (artık ebediyyen felâh bulamazsınız) ne dünyada ve ne de ahirette fevz-ü necata nail olamazsınız. Evet ... İnsana lazımdır ki; nail olduğu hakiki bir dinin kadrini bilsin. Dünyevî ve uhrevî selamet ve saadete ancak o sayede nail olacağına kani bulunsun. Bu mukaddes dini uğrunda her türlü fedakârlıkta bulunmayı pek yüksek bir vazife telakki etsin. Bir kimse kalben mü’min olduğu halde bir icbara mebni kerhen dinsizlik gösterse hemen kâfir olmuş olmaz. Fakat selâbeti diniye gösterir de bu yolda şehid olursa elbette derecesi pek yüksek olur. Mamafih kerhen dinsizliği kabul eden bir kimse, korkulur ki gide gide dinsizlikle ülfet eder, kalbi küfre meylederek inancını zayi eder kalır. Artık böyle bir fitneye, bir felakete düşmemek için olanca cebre karşı metanet gösterilerek dinde sebat etmek elbette ki, evlâdır. Böyle bir zat, şüphe yok ki, indallah bir din kahramanı sayılmış olur."

Evet; ikrar yoluyla küfür, mü’mini küfre götürmez, ama bu hal üzere bir müddet devam ederse artık taviz vermeye başlar! "Taviz tavizi gerektirir!" kabilinden küfür kalbine iner, orada yerleşir ve insan o hale gelir ki, en azılı kâfirleri bile herkesin gözleri önünde medhetmeye, onları göklere çıkarmaya başlar da siz de şaşırır kalırsınız!..

İşte Kırkıncı’ların ve Gülen’lerin durumları, maalesef böyle olmuştur. Beyyine beşte Kırkıncı’ların durumuna işaret etmiştik. Gülen’lere gelince: Gülen’lerin salonlarda ve benzeri yerlerde konuşmaları, basına da intikal etmişti. Şöyle ki:

23 Ocak 1995, Sabah:

"Fethullah Hoca: "Çiller’i saygıyla dinledi", 

"Devlet büyüklerine saygımdan görüştüm",

"Kadından idareci olmasının hiç bir mahzuru yok; Hatta Hanefi fıkhında kadın, kadı bile olur."

24 Ocak 1995’de:

"Allah’ım Özal’a rahmet yağdırsın, onu takdirle yad etmek isterim."

25 Ocak 1995’de:

"Çiller’le kavga etmeyin," 

"Dilerim Galatasaray şampiyon olur!"

26 Ocak 1995’de:

"Türkiye Cezayir olabilirdi!"

27 Ocak 1995’de:

"Demokrasiden dönülmez; İslâm’ı demokrasiye, demokrasiyi İslâm’a zıt görmenin yanlış olacağını vurguluyor. Demokrasi bir süreçtir; Geriye dönülmesi mümkün değil; İnanan insanlar da en az başkaları kadar demokrasinin nimetlerinden yararlanmalı" düşüncesinde.

"Hiç oy kullanmadı," diyor basın. 

"Allah oy vermeyi nasib etmedi." 

"Her fırsatta cami kürsüsünde Nereye verirseniz verin ama gidin oyunuzu verin."

"Atatürk’e hakaret ettirmem; Atatürk’e laf söyletmem; Ona hakaret benim milletime hakarettir."

"Biri Evren’in aleyhinde konuşsa onun ağzını kırarım!" 

28 Ocak 1995’de:

"Hocanın hedefi: Amerika ile Almanya, eğitim faaliyetlerini hızlandırmak."

29 Ocak 1995’de:

"Biraz asker ruhluyum."

Bütün bunlar Sabah Gazetesi’nin Gülen’le yaptığı röpotajların başlıklardır.

 

Ve Netice:

İşte bütün bunlar İslâm’dan taviz vermenin acı neticeleridir. Bu kabil hoca geçinenlerin ve taviz vermelerinin yüzündendir ki, İslâm âlemi yürekler acısı bu hale gelmiştir.

Hz. Ali şöyle der: 

"İki şey benim belimi kırmıştır. Bunlardan biri; cahil-i mütemessik, yani cahillerin davaya sahip çıkıp sarılması, ikincisi de; âlim-i mütehettik’dir. Yani tavizkâr ve laubali olan hocalardır."

وَكَذٰلِكَ اَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُٓوا اَنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَاَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ ف۪يهَاۚ اِذْ يَتَنَازَعُونَ بَيْنَهُمْ اَمْرَهُمْ فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَانًاۜ رَبُّهُمْ اَعْلَمُ بِهِمْۜ قَالَ الَّذ۪ينَ غَلَبُوا عَلٰٓى اَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِدًا ﴿21﴾سَيَقُولُونَ ثَلٰثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْۚ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمًا بِالْغَيْبِۚ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْۜ قُلْ رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ اِلَّا قَل۪يلٌ۠ فَلَا تُمَارِ ف۪يهِمْ اِلَّا مِرَٓاءً ظَاهِرًۖا وَلَا تَسْتَفْتِ ف۪يهِمْ مِنْهُمْ اَحَدًا۟

"(Nasıl onları uyutup sonra uyandırdıksa yine) böylece onları (bazı insanlara) buldurduk ki, Allah’ın (öldürdükten sonra diriltme) vadinin gerçek olduğunu ve kıyametin mutlaka geleceğini; onda asla şüphe olmadığını bilsinler. (Bunlar), o sırada kendi aralarında onların durumlarını tartışıyorlardı: "Onların üstüne bir bina yapın!" dediler. Rabbleri onları daha iyi bilir. "Onların işine galip gelenleri (onların durumlarını iyi bilenler veya onların işini başarıya ulaştırıp Tevhid’i yerleştirenler) mutlaka onların üstüne bir mescid yapacağız," dediler (ve bir mâbed yaptılar). Onlar üç kişidir, dördüncüleri köpekleridir. Diyecekler: Beştir, altıncıları köpekleridir diyecekler. Hep görülmeyene taş atıyorlar (bunlar). Hayır yedidir, sekizincileri köpekleridir diyecekler. De ki: Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onları bilen azdır. Onun için onlar hakkında, sathi araştırma dışında, derin münakaşaya girme ve onlar hakkında bunlardan hiçbirine bir şey sorma." (Kehf, 21-22)

 

Tefsir ve Tahlil:

İnsanların Ashab-ı Kehf hakkındaki bilgilerini acaba nereden anladılar ve bu babda bilgi sahibi oldular? Bunda iki sebeb ileri sürülmekte:

1. Baktı gördüler ki, bunların saçları uzamış, tırnakları uzamış ve bambaşka bir manzara arzetmektedirler ve bütün bunlara bakarak dediler ki, bunların bu hale gelmesi çok uzun bir zamanın üzerlerinden geçmiş olması lazım!..

2. Yemek almak üzere şehre giden şahıs, aldığı yiyeceklerin parasını satıcıya verince, satıcı baktı gördü ki, kendisine verilen para o gün için mevcut değildir. Eski devirlerden kalma bir paradır, demiş ve ilave ederek müşterisine: "Sen herhalde hazine bulmuşsun!.." demiştir ve bunun üzerine insanlar arasında ihtilaf hasıl olmuştur. Oradakiler bu zâtı alıp şehrin reisine götürmüşlerdir. Melik sormuş ve demiş ki: "Sen bu paraları nereden buldun?" O da cevap vermiş ve demiş ki, bu paralar, dün sattığım hurmanın paralarıdır, demiş ve ilave ederek: "Biz hükümdar Dakyanus’tan kaçarak mağaraya sığındık", demesi üzerine şehrin reisi o adamın define bulmadığının farkına varmış ve adamı serbest bırakmıştır. 

Rivayete göre devrin hükümdarı, "Ba’s bâ’del mevt”i inkar edenlerden idi, fakat bununla beraber insaflı biri idi. Yani hakkı arayan birisi idi. Allah Teâlâ da bu hükümdara Ashab-ı Kehf’in ahvalini gösterdi de o da akidesini düzeltti.

Diğer bir rivayete göre ise: O zamanın sakinleri ihtilafa düşmüşlerdi. Bir kısmı dirilecek olan cesetle beraber ruhtur. Diğer bir kısım insanlar da dirilecek olan sadece ruhtur, ceset ise çürüyüp gidecektir, diyorlardı. Hükümdar ise Alllah’a dua ediyor ve diyordu ki: "Ya Rabbi! Bize bir ayet, bir delil göster de aramızdaki ihtilafın hangisi doğru olduğunu ortaya koysun!.." İşte Ashab-ı Kehf hadisesi ortaya çıktı ve bu hadisenin ışığı altında hükümdar dedi ki, "İşte bu vak’a gösteriyor ki, ruhun dirileceği gibi ceset de dirilecektir." Zira Ashab-ı Kehf’in uzun müddet uykudan sonra uyanmaları bedenlerin de dirileceğini göstermektedir. Bir başka kavle göre de hükümdar ve kavmi bu zatları görüp hallerine muttali olduktan sonra bu gençler mağaraya döndüler ve orada Allahu Teâlâ onların canlarını aldı. Bu durum karşısında insanlar ihtilafa düştüler. Kimisi dedi ki, bunlar ikinci kez uykuya daldılar, kimileri de hayır artık bunlar gerçek ölümle öldüler, dediler.

Bir başka ihtilaf da şu şekilde kendini gösterdi:

Bir kısım insanlar dediler ki, gelin biz mağaranın kapısını örtelim de bunlara artık kimse muttali olmasın! Bir kısım insanlar da şöyle dedi: Evlâ olan mağaranın kapısına bir mescid yaptıralım. Bu kavil de gösteriyor ki, bunu söyleyenler Allah Teâlâ’yı bilenlerden olup ibadet etmeyi itiraf etmektedirler. Daha doğrusu rivayet şöyle: Kâfirlerden bir kısmı dediler ki, bunlar bizim dinimiz üzerindedir. Binaenaleyh, mağaranın üzerine bir bina yapâlim. Müslümanlar da önceki sözü söylediler ve kapılarının önünde bir mescid yaptırâlim dediler. Ne ise gerçek şu ki, mesele çeşitli yönlerden ihtilaflıdır; kesin konuşmak mümkün değildir.

 

Müteakib Ayetler:

اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۘ وَاذْكُرْ رَبَّكَ اِذَا نَس۪يتَ وَقُلْ عَسٰٓى اَنْ يَهْدِيَنِ رَبّ۪ي لِاَقْرَبَ مِنْ هٰذَا رَشَدًا ﴿24﴾ وَلَبِثُوا ف۪ي كَهْفِهِمْ ثَلٰثَ مِائَةٍ سِن۪ينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا ﴿25﴾ قُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثُواۚ لَهُ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَبْصِرْ بِه۪ وَاَسْمِعْۜ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَلِيٍّۘ وَلَا يُشْرِكُ ف۪ي حُكْمِه۪ٓ اَحَدًا ﴿26﴾ وَاتْلُ مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنْ كِتَابِ رَبِّكَۚ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِه۪ وَلَنْ تَجِدَ مِنْ دُونِه۪ مُلْتَحَدًا

"Ancak Allah dilerse yapacağım de. Unuttuğun zaman Rabbini an ve umarım Rabb’im beni doğruya bundan daha yakın bir bilgiye ulaştırır de! Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar. De ki: Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybi O’nundur. O ne güzel görendir, ne güzel işitendir! Onların O’ndan başka bir yardımcısı yoktur ve O, kendi hükmüne kimseyi ortak etmez. Rabb’inin kitabında sana vahyedileni oku; O’nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O’ndan başka sığınacak bir kimse de bulunamaz!" (Kehf, 24-27)

 

Tefsir ve Tahlili:

Müfessirlerin beyanına göre kavim Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e üç meseleden sordular. O da "Ben bunların cavabını yarın size vereceğim..." ve fakat "İnşaallah" demedi. Vahiy on beş gün veya kırk gün kesildi ve gelmez oldu ve sonra işte bu âyet geldi ve bir nevî bir ihtar mahiyetinde idi! Bu rivayete kadı her ne kadar iki yönden itiraz etmiş ise de tefsir sahibi gereken cavabı vermiştir. Bunda biz ümmeti için de tenbih vardır. Şöyle ki, geleceğe ait bir şey söylediğimiz veya bir vaadde bulunduğumuz zaman "İnşaallah" demeyi ilâve etmemiz ve unutmamamız gerekir. Yani "Ben yarın şu işi yapacağım veya şunu sana vereceğim.." dediğimizde Allah dilerse manasına gelen "İnşaallah" demeliyiz ve işin manevî cephesini Allah Teâlâ’ya havale etmemiz yerinde olur. Şöyle bir hikaye anlatırlar: Adamın biri, hanımına, "Hanım! Artık yarın ben sapları harman yerine döküp süreceğim!.." demesi üzerine hanımı şu cevabı vermiştir: "Adam, "İnşaallah" de!" demiş ise de kocası hanımının bu sözünü pek ciddiye almamış ve hatta "İnşaallah"a lüzum görmemiş bir havanın içine girmiş!.. Ertesi gün gelmiş, adam akşamdan söylediği işin başına giderken önüne bir yolcu gelmiş ve adama demiş ki, "Gel de bana yolu tarif et! demiş. Adam da yolcunun önüne düşerek yola çıkmışlar. Biraz daha gidelim, biraz daha gidelim!" diye diye günün akşamına kadar yürümüşler. Adam ancak sabaha doğru evine dönebilmiş ve kapıyı çalmış. Kadın içerden sormuş, "Sen kimsin?" diye. Adam ise, "Ben, inşaallah geldim!" demiş, ama neden sonra? İşin gerçeğini anladıktan ve işini bırakmanın yanısıra 24 saatlik bir yorgunluktan sonra!.. Evet; bu , bir kıssadır ve bir hikâyedir ama ibret alınacak çok şey vardır. Biz de bu meşiyyet sözünü kendimize adet edinelim ve hatta dilimize vird edinelim ve istikbale ait yapacağımız işleri "İnşaallah" sözüyle teminat altına alıp garantiye bağlayâlim!..

 

İhtilafları:

Bu gençlerin mağarada kalış müddetlerinde insanlar arasında ihtilaf vaki olmuştur. Fakat bereket versin Rabbimiz Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri ihtilafı halletmiştir ve demiştir ki, "Onlar mağarada üç yüz yıl kaldılar ve dokuz sene ilavesiyle sayı üç yüz dokuza yüksel-di." Ve bu ayet-i kerime’nin beyanıdır. Ebu’s-Suud, bu hususta şu ilaveyi Hz. Ali’ye isnad ederek yapmaktadır. Ehl-i kitaba göre mağara sakinleri, mağarada üç yüz sene kaldılar ve bu, şemsi seneye göredir. Allah Teâlâ ise hadiseyi kameri seneye göre zikretmiştir. Aradaki fark ise bu iki takvim arasındaki farktan kaynaklanmaktadır. Şöyle ki: "Kameri sene, yüz senede üç sene artmaktadır. Sene üç yüz olduğuna göre fark dokuz sene eder." Demek oluyor ki, Ashab-ı Kehf’in mağarada kalış müddetleri Şemsî seneye göre üç yüz, kamerî seneye göre ise üç yüz dokuz senedir.

Zaman ve Mekanda İhtilaf:

Bu zatların yaşadıkları devirde ihtilaf olduğu gibi, bulundukları yerde de ihtilaf vardır. Şöyle ki: Kimileri demiş ki, onların yaşadığı devir Hz. Musa’dan öncedir. Bir başkaları da onların yaşadıkları devir Hz. İsa’dan öncedir. Bulundukları ve yaşadıkları yere gelince: Bu hususta ihtilaf vardır. İnsanlar arasında konuşulduğuna göre, bulundukları mağaranın yeri yedi yerde olduğu söylenmektedir. Bunlardan biri, işte Tarsus civarındaki bir dağın eteğinde bulunan mağaradır. Zaman zaman mağara ziyeret edilmektedir. Biz de Adana’da bulunduğumuz sıralarda burasını birkaç sefer ziyarete gitmişizdir. Fakat ihtilaflı mevzularda işin gerçeğini bilen yalnız Allahü Azimüşşan’dır.

Son Bir İlave:

Tefsir sahibi der ki, bu kıssayı anlatan Rabb’ülâlemin, iki meseleyi gündeme getiriyor ve diyor ki: "Sakın iki şeye yanaşma, bunlardan biri "Müfra", diğeri de "İstifta."  Kur’ân şöyle demekte:

مَا يَعْلَمُهُمْ اِلَّا قَل۪يلٌ۠ فَلَا تُمَارِ ف۪يهِمْ اِلَّا مِرَٓاءً ظَاهِرًۖا وَلَا تَسْتَفْتِ ف۪يهِمْ مِنْهُمْ اَحَدًا۟

"...Onları bilen azdır. Onun için onlar hakkında, sathi tartışma dışında, derin münakaşaya girme ve onlar hakkında bunlardan hiç birine bir şey sorma.(Kehf, 22)

Müra-i zahirden murad, onları o hususta tekzib etmemek ve şöyle demek yerinde olur: Bu tayin hakkında kesin delil olmadığına göre tevakkuf edip susmak ve kesin konuşmayı terketmektir. İstiftaya gelince: Bilgisi olmayan kişilerden istifta etmek, fetva sormak asla caiz olmaz; sonra da fetva veren de günahkâr olur...

Rabb’imizin nusret ve inayetiyle Ashab-ı Kehf mevzuunu bitirmiş oluyoruz. Rabbimizden dua ve niyazımız odur ki, kusur ve küsurlarımızı affetmesidir.

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 231
Toplam 435200
En Çok 1157
Ortalama 330