İŞTE MEYDAN! - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

10-04-2022

İŞTE MEYDAN!..

Kardeşlerim!

Gaye hakkın hakim olmasıdır (bu arada Kur’ân’ın anayasa, İslâm’ın devlet olmasıdır). Bu uğurda çalışma her Müslümana farzdır. O halde herşeyden önce, hakkın tesbiti gelir; çünkü, Türkiye’de ve burada kuruluşların sayısı elliyi aşkın! Hak dava, hak metod, bunlardan ancak birinde olabilir. Her dava adamına düşen, önce hakkın nerede olduğunu bulmak ve onda karar kılmaktır. "Yeni Neslin Görevi" başlığını taşıyan bildirilerimiz, hakkın tesbitini hedef almıştır. O bildirinin tekrar tekrar okunması gerekmektedir. Zira hakkı bulmadan birliği sağlamak mümkün değildir. Kur’ân şöyle der:

وَاَنَّ هٰذَا صِرَاط۪ي مُسْتَق۪يمًا فَاتَّبِعُوهُۚ وَلَا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ 

"(De ki) İşte bu, benim doğru yolumdur. Ona uyun! Ayrı ayrı yollara tabi olmayın; sonra sizi O’nun yolundan ayırırlar da (bir araya gelip birliği sağlayamazsınız)." (En’am, 153)

 

Hak denince:

Hak dava (İslâm’ın devlet olması),

Hak Metod (davaya giden yol ve vesile).

 

Aklî bir tasnif:

Bu mevzuda aklî bir tasnif yapacak olursak, dört kısım çıkar:

1- Dava da hak, metod da,

2- Dava da batıl, metod da,

3- Dava hak, metod batıl,

4- Dava batıl, metod hak.

Birincinin misali: Peygamber davası ve Peygamber metodudur. İkisi de haktır, vahye dayanır ve yüzde yüz doğrudur. Biz de, işte bu yolu seçmiş bulunuyoruz. Parolamız; "Kaynağımız Kur’ân, örneğimiz Peygamber"dir. Binaenaleyh, yolun doğruluğunda da ve bizim bu yolu takip ettiğimizde de en ufak bir şüphemiz yoktur. Altını çizerek söylüyorum: Kuruluşumuzun takip ettiği ve tatbik ettiği yol ve metod, yüzde yüz doğrudur ve kesindir. Çünkü, davanın da metodun da hak olması, vahye dayanması ve katiyyet ifade etmesi şarttır ve esastır ve aynı zamanda bu, bir iman meselesidir.

Kur’ân şöyle der: 

وَمَا يَتَّبِعُ اَكْثَرُهُمْ اِلَّا ظَنًّاۜ اِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْن۪ي مِنَ الْحَقِّ شَيْـًٔاۜ 

"Onların çoğu ancak zanna uyar. Şu bir gerçektir ki, zan haktan hiçbir şeyi sağlamaz.” (Yunus, 36)

Şu da bir gerçektir ki, metod da dava kadar önemlidir. Siz yanlış bir yola girerseniz, hedefe ulaşamazsınız, emekleriniz boşa çıkmanın yanında hesabını da veremezsiniz. O halde davayı seçerken gösterdiğiniz dikkat ve itinayı metodda da göstermelisiniz. Körü körüne değil; bilerek, delil ve kaynağına inanarak takib ve tatbik edeceksiniz. Kur’ân şöyle der: 

قُلْ هٰذِه۪ سَب۪يل۪ٓي اَدْعُٓوا اِلَى اللّٰهِ عَلٰى بَص۪يرَةٍ اَنَا۬ وَمَنِ اتَّبَعَن۪يۜ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ

"De ki: Bu, benim yolumdur. Ben ve bana tabi olanlar (körü körüne değil) bir basiret üzere Allah’a davet ederim; (Ben de ve bana uyanlar da.) Ve Allah’ı tenzih ederiz, ben müşriklerden değilim." (Yusuf, 108) Ve yine biliyor ve inanıyoruz ki, bu metodun dışında kalan metodlarda en azından şirk şaibesi vardır:

İkinciye misal: Demirel’in ve benzeri particilerin davası ve metodudur. İkisi de batıl.

Üçüncüye misal Refah Partisi’dir. Dava hak, metod batıldır.

Dördüncüye tatbikatta misal bulmak herhalde mümkün değil.

 

Ölçü ve kıstas:

Ölçü ve kıstas birincisidir. Yani dava da hak, metod da hak. Yukarıda söylediğimiz gibi, biz bu yolu takip etmekteyiz. Ölçümüz budur; şahıs ve şahsiyetler değildir. Hz. Ali şöyle der: "Kişileri hak ile tanı! Yoksa hakkı kişilerle tanıma!" Yani; hakkın ölçüsü kişiler değildir ama, kişilerin, kişi olmanın ölçüsü haktır. Cemaat olmayı târif yolunda da Hz. Ali (Radıyallâhu Anhu) şöyle der: "Cemaat, hak ehlinin bir araya gelmesidir. Vallahi işte cemaat budur. Sayıları az da olsa! Tefrika ise, batıl ehlinin bir araya gelmesidir. Sayıları çok da olsa!" Hz. Muaz b. Cebel de şöyle der: "Cemaat, hakka uygun olan şeydir. Tek başına olsan da!"

Bu arada şunu da bilmek gerekir ki, her mevzuda "Hak" bir tanedir. Kur’ân şöyle der: 

فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ اِلَّا الضَّلَالُۚ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ

"Hakkın ötesinde delaletten (batıldan) başka ne vardır. Peki, nasıl hâlâ çevriliyorsunuz?" (Yunus, 32)

Dava ve metod hakikatına üçüncü bir kayıt ilave etmek şarttır ki, o da ne pahasına olursa olsun, ufak da olsa tavize yer vermemek. Zira İslâm, taviz kapısını kapamıştır, hem de öylesine! Kur’ân şöyle der: 

وَاِنْ كَادُوا لَيَفْتِنُونَكَ عَنِ الَّذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ لِتَفْتَرِيَ عَلَيْنَا غَيْرَهُۗ وَاِذًا لَاتَّخَذُوكَ خَل۪يلًا ﴿73﴾ وَلَوْلَٓا اَنْ ثَبَّتْنَاكَ لَقَدْ كِدْتَ تَرْكَنُ اِلَيْهِمْ شَيْـًٔا قَل۪يلًاۗ ﴿74﴾ اِذًا لَاَذَقْنَاكَ ضِعْفَ الْحَيٰوةِ وَضِعْفَ الْمَمَاتِ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ عَلَيْنَا نَص۪يرًا

"Onlar nerde ise, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi; o zaman da seni dost edineceklerdi. Eğer biz seni sağlamlaştırmasaydık, andolsun, sen onlara az birşey (de olsa taviz) verme eğilimi gösterecektin. Bu durumda biz sana, hayatın da kat kat, ölümün de kat kat (azabın acısını) taddırırdık; sonra bize karşı bir yardımcı bulamazdın." (İsra, 73-74 ve 75)

Demek oluyor ki; dava, Kur’ân’ın devlet olması; metod ise Peygamber metodu, üçüncüsü de icraatta taviz yok!..

Bu ölçüye göre, haklıyı, haksızı seçmek artık kolaylaşmıştır. Zira öyle bir kuruluş düşünün ki, davası da metodu da hak değildir veya davası hak ise de metodu hak değildir veyahut davası da metodu da hak ise de taviz veriyor. İşte bütün bunlarla çalışmak, ne şekilde olursa olsun haramdır. Vahdete mani, tefrikaya badidir. Kur’ân Al-i İmran Suresi'nin 103. ayetinde ittihadın farz, tefrikanın haram olduğunu ifade etmektedir.

 

Açık oturum:

Burada bir mesele kalıyor ki, o da sayıları elliye varan ve her biri de hak iddia eden kuruluşlar arasından haklı olanı tesbit ve onu efkâr-i umumiyyeye takdim etme meselesi! Ama bu nasıl olacak!

Bunun da kolayı var: Açık oturum! Mâlum: Açık oturum iki çeşittir. Biri kapalı yerlerde ve salonlarda, diğeri de basın ve yayınla. Biz, iki sebepten dolayı ikinciyi tercih ediyoruz:

a) Günümüzde tarafsız ve ehil bir hakem heyeti bulmanın zorluğu hatta imkânsızlığı,

b) Bu tip açık oturumlar, ancak sınırlı ve mahdut kişilere hitab eder. Halbuki mesele, bütün

Müslümanları, İslâm âlemini hatta bütün insanlığı ve hatta gelecek nesilleri ilgilendirmektedir. Bu da ancak basın ve yayın yoluyla mümkündür. Taraflar arasında bu yolla yazışmalar birbirini takibeder, "Musademeyi efkârdan barika-i hakikatlar doğar" fehvasınca, hakkı öğrenme sorumluluğunu taşıyanların hakemliği önünde haklı-haksız ortaya çıkar.

İşte biz; bütün bu prensiplerden ve değer ölçülerinden hareket ediyor, kuruluşları da neşriyatlarını da müesseselerini de tenkid ediyor ve diyoruz ki:

İşte meydan! Hak meydanı, Şeriat meydanı! Buyurun; kaynağınızı da fetvanızı da getirip ortaya koyun; dava, metod ve tavizsiz olma yönünden eleştirin! Yalanımızı, yanlışımızı, hatamızı ortaya koyun!.. İşte hodri meydan; dibde köşede değil, mektuplarla da değil, haklı olanlar haklı olduklarını gazete sütünlarında ortaya koysunlar ve benzeri kuruluşları eleştirsinler. Eleştirsinler de altta kalanın canı çıksın! Bu hak davasıdır! Çocuk oyuncağı değil!..

Şurası da bilinmeli ki, bir kuruluş yanlış olursa, "Yanlışı destekleme de yanlıştır!" kaidesince, artık onun herşeyi yanlıştır; neşriyatı da mektep ve medreseleri de vakıf ve yurtları da yanlıştır. Ve zaten batıllar, bu müesseseleriyle halka şirin görünür, batıl yolda olduklarını kamufle ederler.

"Batıl Sistemler ve Hocalar" başlığını taşıyan beyannamemizde de anlattığımız gibi, böyle kuruluşlarda imamlık yapan hocaların arkalarında kılınan namazlar en azından kerahatlidir, demiştik.

Evet biz sertiz ve çatarız:

Bazıları bize sert diyor, "ötekine-berikine çattığımızı" söylüyorlar. Biz; yazılarımızla ve konuşmalarımızla çatmış isek, genelde şahıslara, şahsiyetlere değil; yanlış sistemlere, yanlış metodlara, taviz vermelere çatmışızdır. Ama, yerine göre de yumuşak inişler yapmışızdır. İkisi de güzeldir, Kur’ân üslubudur. Kur’ân, Firavun’a gönderilen Hz. Musa ile kardeşi Hz. Harun’a yumuşak davranmalarını tavsiye ederken mezkûr bildiride de kaydettiğimiz gibi, ilmiyle amel etmeyip de küfre yaranan ve Şeriat’ı kaldıranlara hayır dua eden hocaları da köpeklere ve eşeklere benzetmektedir.

Mesela, "Biz partici değiliz" dedikleri halde, geçen seçimde belediye reis adaylarıyla pazarlığa oturanların, partici ve tavizci yazarları yazı kadrolarına alıp boy boy fotoğraflarını gazetelerine koyup Müslümanlara takdim edenlerin, T.C’nin putunun nazareti altında kolej açanların ve nihayet Mustafa Kemal putunu saygı mevkiine koyup albüm bastıranların tenkit ve tahlilini yapmaktayız ve bundan böyle de yapacağız. Zira bizde, "Ya Hep Ya Hiç" başlığını taşıyan yazımızda da görüleceği üzere, dava yolunda ve taviz verme babında müsamahamız yoktur, hoşgörürlüğümüz yoktur, işbirliğimiz yoktur, hakkı batıla karıştırmamız yoktur ve olamaz da!

Ümmetin maslahatının bu tip davranışlarda olduğuna da inanmamaktayız. Taviz vermede maslahat olmaz mefsedet olur. Genel ve özel yazı ve davetlerimizle herkesi birliğe çağırmışızdır. Hususiyle kimliğimizi gösteren "Tüm İslâmî Kuruluşlara Tebliğ" başlığını taşıyan bildirimizle isim de vererek, fert ve cemaat olarak tüm kuruluşları tebliğ metoduna, yani Peygamberî bir metoda davet etmişizdir ve etmekteyiz. Birliğe olan bu daveti tekrar ediyor ve bütün kuruluşlara diyoruz ki: "Ya bizi tenkit edin, ya da gelip teslim olun!.." Yoksa vebaldesiniz ve haram işlemektesiniz...

İbret almamız gereken bir hadise gözler önünde: Afganistan cihadı! Yedi grup oldukları için bir araya gelemiyor ve İslâm devletini bir türlü kuramıyorlar?!. Ya siz ellinin üstündeki grupla nereye varabilirsiniz? O halde "Elliyi bire irca" etmeye mecbursunuz!..

Teşkilat mensuplarımız, bizim de tavsiyelerimizle, metodu, bize çok yakın olduğu söylenebilen kişi ve kuruluşlara mektup yazarak ve bizzat temas kurarak demişlerdir ki:

"Bizi, hareket olarak, tasvib ediyor musunuz, etmiyor musunuz? Ediyorsanız, buyurun gelin, müşterek çalışalım; şayet etmiyorsanız etmediğinizin sebebini yazın, gazete ve dergilerde neşredin!

Neşredin ki yanlışlarımızı biz de bilelim, herkes de bilsin ve neticede bu hareket dağılıp gitsin, biz de vebalden kurtulalım. Ve şayet ne sizi eleştiriyoruz ve ne de geliyoruz derseniz, o zaman bizim de sizlere söyleyecek sözümüz var: O da, artık bize neşriyatınızı göndermeyin!.. Çünkü siz samimi değilsiniz!..

Müsaade edin de teşkilat mensubu kardeşlerimiz, bu kadarını da artık söylesinler!

 

YANLIŞ YORUMLAR VE CEVAPLAR

Her gün ve her devir kendine göre bazı dalgalanma ve çalkalanmalar meydana getirir. Arkasından da yorumlar başlar. Kimi nalına, kimi mıhına vurur; kimi yerinde, kimi yersiz olur.

İçinde bulunduğumuz günler de bundan âzâde olamamıştır; bazı dalgalanmalara şahit olmuştur; misli çok az görülen bir tebliğ neşriyatı olmuştur. Kısa zamanda dünyanın bir kısmı bundan haberdar olmuştur. Lehte yorumlar olduğu gibi aleyhte de yorumlar olmuştur. Bu arada fırsatçılar da devreye girmiş, fırsat bu fırsattır deyip içlerindekileri dökmüşlerdir.

Bunlardan birkaçına işaret edelim:

1- Zamansızdır: Yani diyorlar ki: "Bu derece açık tebliğata başlamanın zamanı gelmemiştir.

Zamansızdır; Önce kadro hazırlamak lazımdı. Güçlü-kuvvetli olmadan açık tebliğ yapılmamalı idi...

Şimdi kendilerine soralım: Açık tebliğ yapmanın zamanı hangisidir veya o zamana kaç sene var?

Lütfen söyleyin de o zamanı bekliyelim! Beş sene mi?.. 30 sene mi?.. "Erken çıkıldı, henüz zamanı gelmedi..." diyenlere soruyorum; Allah rızası için o zamanı rakam olarak söyleyin, rakam verin, yuvarlak konuşmayın! Açık bildirin ki herkes ümidle o zamanı beklesin de bir yanlışlık yapmasın, acele etmesin!..

Ama, maalesef 1950-60’lardan beri hep bu söylenir durur da birisi çıkıp "Şu kadar kaldı, bu kadar kaldı" dememiştir, hep oyalama ve uyutma politikası takip etmişlerdir. Nesiller ölüp gitti de bizim efendilerin hâlâ zamanı gelmedi. Bu gidişle daha çok beklerler ve bekliyeceğe benziyorlar, kıyamet sabahına kadar bekleyeceklerdir.

Bekliye dursunlar! Ama, "fırsat bu fırsattır deyip" fırsat kaçırmayanlara bari çamur atmasınlar, sudan bahaneler uydurup yapılan tebliğ hareketini karalamasınlar, Allah’tan korksunlar!

Kadro yetişecekmiş:

Korkaklıklarını örtbas etmek için bazı efendiler de derler ki; "kadro yetiştirelim, ondan sonra harekete geçelim!.."

Bu beyler de düşünmek istemezler ki; kadro hareketin içinden çıkacaktır. Denize girmeden yüzme öğrenilmez. Harekete katılmadan, çilesini çekmeden eleman yetişmez. Günümüzün muhtaç olduğu insan, sıradan bir Müslüman değil, mücahid bir Müslümandır, inkılapçı ruha sahip bir Müslümandır; can korkusunu, mal sevgisini gönlünden çıkarmış, atmış bir Müslümandır. İşte böyle Müslümana ihtiyaç vardır. Bugün bu da dediğimiz gibi ancak hareketin içinden çile çeke çeke yetişir. Başka yerde başka şekilde yetişmez.

Nitekim Hz. Ebu Bekir’ler, Ömer’ler, Ali’ler, Mus’ab’lar, Ammar’lar özel şekilde değil, tebliğ hareketinin içinde yetiştiler. Aslında tebliğ hareketi bir mektep, bir medresedir. İşte buralarda yetişecektir, istediğiniz kadro.

Demek oluyor ki, sünnet-i seniyye de zamanelerin, kadrocuların dediğine uymamaktadır. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ne "zaman" dedi, ne de "özel kadro" yetiştirdi.

 

2- Kuruluşlara zarar verir:

Yapılan tebliğ hareketini şu şekilde değerlendirenler de olmuştur:

"Efendim! Yapılan açık tebliğ, istikbalin mücahidlerinin falan veya filan yerlerden atılmasına veya Kur’ân kurslarının kapatılmasına veyahut bazı hocaların görevlerinden alınmasına, hapse atılmasına sebep oldu..." Bunlar bu sözleriyle tebliğ hareketini gözden düşürmeye çalışmaktadırlar.

Kendilerine cevabımız şudur ki;

a) Önce şunu tesbit etmek lazım: Bu tebliğ hareketinden sonra, kaç kişi rakam olarak nereden ve ne zaman atılmış, kaç Kur’ân kursu nerede ve ne zaman kapatılmış, kaç kişi isim olarak ne zaman ve nerede hapsedilmiştir.

b) Bu gibi haberleri getirenlere veya böyle sözler söyleyenlere önce yer, zaman, sayı, şahıs olarak söylemelerini kendilerinden isteyeceksiniz, ondan sonra dinleyeceksiniz. Yoksa çok şeyler söylenir; dilde kemik yoktur, çok şey söyler. Hele adam karalamak isterse; çok şeyler söyleyebilir.

c) Farzedelim ki söyledikleri doğrudur. Yani bizim neşriyatımız, söylediklerinin bir kısmına sebep olmuştur. Sebep oluyor diye İslâm’ın hakikatleri söylenmesin mi? İslâm tebliğ edilmesin mi?

İslâm’ın devleti günün tebliğ vasıtalarıyla anlatılmasın mı? Peygamber öyle mi yaptı? "Ben açık açık tebliğ edersem benim etrafımdakilere bir zarar gelir, döverler, söverler..." mi dedi? Nitekim Bilal-i Habeşi’ler yerlerde süründürülmedi mi? Yasir ailesi dövüle dövüle şehid edilmedi mi?..

d) Allah’ın Resulü, neticenin buna varacağını kestirememiş mi idi? Elbette biliyordu; ne zaman bir tebliğ hareketi olursa, toplu işkence başlıyacağını, çok iyi biliyordu. Fakat Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) açık tebliğden geri durmadı, devam etti.

Şimdi bizim efendiler, Peygamber’den daha mı iyi biliyorlar ki, bir takım şeyleri bahane ederek tebliğ hareketini suçlamaya kalkıyorlar? Tebliğ hareketi yüzünden elbette adamlar da atılır, kurslar da kapatılır, hocalar da görevinden alınırlar... Bunlar tebliğ hayatında olağandır.

Nitekim bizim de başımıza gelmiştir bunlar. Vazifeden mi atılmadık? Kur’ân kursumuz mu kapanmadı? Vatandaşlıktan mı çıkarılmadık? Malımıza-mülkümüze mi el konmadı? Bunların hepsi oldu! Biz bunları bir bir göze almıştık! Sünnetullah bu idi. Kur’ân şöyle der: 

اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْۜ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَٓاءُ وَالضَّرَّٓاءُ وَزُلْزِلُوا حَتّٰى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ مَتٰى نَصْرُ اللّٰهِۜ اَلَٓا اِنَّ نَصْرَ اللّٰهِ قَر۪يبٌ

"Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?  Onlara öyleyoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve onunla birlikte inananlar: "Allah’ın yardımı ne zaman?" diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır." (Bakara, 214)

 

3- Mektup yazma konusu:

Devlet başkanına ve diğer ricale mektup yazmaya gelince: Bu da normaldir, olağandır, yadırganacak, tenkit edilecek bir tarafı yoktur. Ha yanına gidip anlatmışsınız, ha bir bant göndermişsiniz, ha aynı şeyleri anlatan bir kitap göndermişsiniz, ha mektup şeklinde göndermişsiniz... Değişen nedir? Bunlar birer tebliğ vasıtaları değil midir?

Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) "İslâm, devlet olduktan sonra ancak devlet reislerine mektup göndermiştir!" diyerek mektup yoluyla tebliğ yapmayı tenkit edenler kıyas yapıyorlar, ama yanılıyorlar. Çünkü kıyasları yanlıştır. Bizi mektup gönderdiğimiz devlet reisi İslâm ülkesinin ve İslâm milletinin reisidir.

Kendisi de "Ben de Müslümanım!.." diyor. Peygamber’in mektup gönderdiği devlet reisleri ise, kâfir bir milletin kâfir reisleridir.

Birinci devlet reisine; münafık ise ihlas, günahkâr ise tevbe tebliğ edeceksiniz. İkinciye ise iman tebliğ edip İslâm’a davet edeceksiniz. Ancak devlet reisine yazacağınız mektup İmam-ı Gazali’nin İhya-i Ulûmiddin’de kaydettiğine göre yumuşak olmalıdır. Biz de öyle yaptık; yumuşak iniş yaptık.

Binaenaleyh, bunlar da normal ve olağandır.

Nitekim Hasan el-Benna, Abdulkadir Udeh de devlet başkanlarına bu türden mektuplar yazmışlardır. Risalenin muhtelif yerlerinde, "İslâm ve Siyasî Durumumuz" isimli kitabın son sayfalarında bu çeşit mektuplara rastlamak mümkündür.

O halde yazılan mektuplar ve yapılan tebliğat İslâm’ın ruhuna uygundur, hatta yapılması lazımdır; her Müslüman ve hele hele her hoca efendi yazacaktır, yapacaktır. En azından yardımcı olacaktır.

Binaenaleyh, İslâm’ı bilen, Peygamber’in tebliğ hayatını gözden geçiren hiç bir Müslümana yakışmaz ki, yapılan bu hizmetleri, yazılan o mektupları küçümsesin, isabetli görmesin, diline dolasın da tenkit etsin! Şayet böyle kişiler çıkarsa, bunlar ya İslâm’ı bilmiyorlar ya da niyyetleri iyi değildir.

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 332
Toplam 529688
En Çok 1316
Ortalama 348