TAVİZ ACIDIR! - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

31-03-2022

TAVİZ ACIDIR![1]
 

Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan)’ın 1990 Hicri Yılbaşı Toplantısı’nda Yapmış Olduğu Konuşma: 

Besmele, hamdele ve salveleden sonra...

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

“Yaratılıştaki gaye ibadet ve ubudiyyettir!” (Zâriyât, 56)

اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ

Hüküm, hâkimiyyet Allah’a mahsustur!” (Yusuf, 40)

مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُۜ

“İnsan için seçme hakkı yoktur!” (Kasas, 68)

“Tebliğ ilâhî bir emirdir ve farzdır!” (Maide, 67)

“Hakkı ketmetme insanı lanete götürür ve mel’un yapar!” (Bakara, 159)

“İnsanlardan korkulmaz, ancak Allah’tan korkulur. Allah’ın emri ve imanın gereği budur!” (Âl-i Imran, 157)

“Müslümanın vatanı kulluk görevini yaptığı yerdir. Allah’ın toprakları geniştir!” (Zümer, 10)

“Allah, dinine yardım edenlere elbette yardım edecektir!” (Hacc, 40)

“Allah, mü’minlerden cennet karşılığı mallarını da canlarını da satın almıştır.” (Tevbe, 111)

“Mü’minler ancak Allah’a güvensinler. Çünkü herşey O’nun elindedir!” (Âl-i İmran, 122)

“Hakktan sonra (hakkın ötesinde) delaletten (batıldan) başka ne vardır?” (Yunus, 32)

“Siz müsrif (haddi aşan) bir millet oldunuz diye biz Kur’an’ı gerimi çekeceğiz?” (Zuhruf, 5)

İşte Kur’an’dan (meal ve tefsir mahiyetinde) ilahî mesajlar, emirler ve yasaklar!.. 

Bunları kim yaşayacak ve yaşatacak? İşte mühim olan bu sualin gerçek cevabını verebilmektir!.. 

Öz bir cemaat, çekirdek bir cemaat yaşayacak ve yaşatacaktır!.. İşte bu cemaat, öz bir cemaattır, çekirdek bir cemaattır, tavizsiz bir cemaattır! Bütün bir dünyaya bunu ilan ediyoruz!.. Mekke cemaatını örnek alan bu cemaat, Anadolu cemaatiyle birleşecek, İslam’ın devletine zemin olacaktır. Medine devletini örnek alıp Hilâfet müessesesini kuracak ve dünya hâkimiyyetine doğru kanat açacaktır. İlâhî sistemini kurup, tağutî sistemleri bir bir tarihin çöplüğüne atacaktır! “Onlarla savaşın, dünyada fitne kalmasın ve din yalnız Allah’ın olsun!..” mealindeki bu ilahî fermanla kıtalini, cidal ve cihadını verecek, yeryüzünde fitne kalmayacak, din ve hâkimiyyet, kanun ve nizam yalnız Allah’ın olacaktır! Böyle bir devlet, ne Anadolu’nun topraklarına sığacak, ne de ayyıldızlı bayrak tarafından temsil edilecektir! Onun vatanı dünya, bayrağı da “La ilahe illallah Muhammedür Resulullah”dır, Tevhid bayrağıdır. Milleti ise, sadece Türkçe konuşan Türkler değil, birbirine Tevhid bağıyla bağlanan Türkler’dir, Kürtler’dir, Araplar’dır, Farslar’dır, Avrupalılar’dır, Amerikalılar’dır, Rusyalılar’dır. Ve nihayet herhangi bir dili konuşan aynı zamanda müslüman olan, nereli olursa olsun, milletlerdir ve soylardır! 

Bir Osman Gazi çıkacak, Anadolu beyliklerini, bir bayrak altında toplayıp, bir İslam imparatorluğu kurduğu gibi, bu çıkacak Osman Gazi de yukarıda isimlerini sıraladığım dilleri, renkleri, yerleri ve yurtları ne olursa olsun, gönülleri İslam’ın devletinin hasretiyle çarpan heyecanını yaşayan bu milletleri Tevhid bayrağı altında toplayacak, istenilen vasıftaki devletini kuracaktır. 

Allah neye kadir değil ki? Belki, İslam’ın düşmanları, İslam içindeki münafıklar, buna gülecekler, ama onlar güledursun. Allah vaadini yerine getirecektir! Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), Medine’de düşmanın taarruzu beklendiği bir sırada, savaş hazırlığı yapılıyor. Müzakeresi neticesinde savaş müdafaa şeklinde olacak, şehrin etrafına hendek kazılacak; Kazmalar, kürekler hazırlanmış, Allah’ın Resulü Hz. Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) herkese kazacağı payı vermiş, kendisine de pay ayırmış, bir amele gibi, bir işçi gibi çalışmıştır. Bir yerde, bir sahabenin hissesindeki (payındaki) toprağın altında, zor olan bir kaya çıktı. Kimse deviremiyor ve kimse parçalayamıyordu. Peygamber’e haber gitti. O geldi. Balyozu eline aldı, “Bismillah” deyip balyozu taşa bir vurdu, o büyük kayadan bir parça koptu ve bir kıvılcım da etrafı aydınlattı, şimşek gibi çaktı. Peygamber “Allahü Ekber” dedi. “Ben Şam’ın saraylarını görüyorum!” dedi. Bir daha indirdi, yine bir parça koptu ve bir kıvılcım etrafa yayıldı. “Ben Yemen’in köşklerini görüyorum!” dedi. Bir daha indirince taş parçalandı ve büyük bir kıvılcım parladı. “Allahü Ekber” dedikten sonra, “Ben kisranın saraylarını görüyorum!”dedi. Hendeği kazanlar içerisinde de içi dışına, dışı içine uymayan münafıklar vardı. Peygamber’in bu sözüne karşı bunlar birbirlerinin yüzlerine bakarak alay ettiler. “Şu adama bakın!” dediler. “Biz düşmandan korktuğumuzdan dolayı, Medine’nin etrafına hendek kazıyoruz, bu durumdayız, bu gelmiş bize, Şam’ın köşklerini, Yemen’in, Kisra’nın saraylarını vaad ediyor!” dediler ve kendi aralarında gülüştüler. O münafıklara kader söylüyordu ve diyordu ki: Esas gülünç sizlersiniz, halinize bakılıp gülünmesi gereken sizlersiniz! Acınacak haliniz var! Peygamber’in söylediği doğrudur, o vaad yerini bulacaktır. Ve siz de rezil kepaze olacaksınız! 

Bu cemaat dost ve düşmanını iyi tanımıştır! Bu kuruluş, dünyadaki gelişmelere seyirci kalmakta, olup-bitenleri takip etmekte ve her biri için bir masa kurma yoluna gitmektedir. Hadiseleri değerlendirmede, değer ölçüsü olarak İslam alınmakta, hüsun-kübuh prensibinden hareket edilmektedir! 

Bizim, “Anadolu topraklarına sığmayan, o ayyıldızlı bayrak tarafından temsili mümkün olmayan, bir devlet kurulacaktır!” dememiz elbette bazı çevreler tarafından yadırganacak ve alayla karşılanacaktır. Onlar alay ededursunlar, Allah vaadini yerine getirecektir! Yeter ki, siz o çekirdek cemaat olmaya layık olunuz ve inşaallah layıksınızdır! 

İşte böyle bir hedefe varmak için; 

1- Bu çekirdek cemaatın hareket noktası belli bir millet değildir, parmak basıyorum ümmettir, ümmet noktasıdır! Hz. Muhammed’e kim “Ben de ümmetim, ben de onun ümmetiyim!” diyorsa, o da bu devletin bir unsurudur, bir elemanıdır! 

2- Bu cemaat -defalarca söylediğim gibi-, “Kaynak Kur’an, örnek Peygamber”dir diye yola çıkmış, Kitap, sünnet, kıyas ve icma’ı esas almıştır. Ehl-i Sünnet akaidine ve Ehl-i Sünnet fıkhına bağlı bulunduğunu bütün bir dünyaya ilan etmiştir! Bu çekirdek cemaat ehl-i kıbleyi tekfir etme, küfre nisbet etme, isnad etme yoluna gitmemiştir! 

Buhari hadis’i: “Kim bizim namazımızı kılar, kim bizim kıblemize yönelir, kim bizim kestiğimizi yerse, o, Allah ve Peygamber zimmetindedir. Onu hor görmeyin, ona el uzatmayın!” Bizim rehberimiz budur! Bu öz cemaat, herkesin kendi mezhebine bağlı kalmak şartıyla, iş birliğini, cephe birliğini kabul eder. Yine bu noktadan hareketle, iki şart ileri sürmüştür: 

1- Mezhebî inancımızı rahatsız edecek yazıları okumaz, sözleri dinlemeyiz (pazarlığımız vardır). Keza mezhep yayma politikasını takib etmeme pazarlığımız var. Ama maalesef bu pazarlık, bu sözleşme yerine getirilmemiştir. Benim canımdan, ciğerimden aziz addettiğim halifelerime, sahabeye, müctehid imamlara dil uzatılmaya başlatılmıştır. Kendileri tarafından değil, tâbirimi mahzur görün, adeta Şah İsmail’in paralı askerleri tarafından bu hareketler, bu küçümsemeler, bu dil uzatmalar, yapılmaktadır! 

Adam diyor ki: “Biz Ehl-i Sünnet kaynaklarını da, Ehl-i Sünnet imamlarını da sorgulayacağız!” 

Bu kadar büyütüldü insan, bu kadar satıldı ve âlet oldu oldu insanımız. Benim daha bıyıkları terlememiş, sakalı bitmemiş gencim aldatılır, iğfal edilir, mezhep değiştirir. Buna hakkınız yok beyler! Buna kimsenin hakkı yok! Niye o tüyü bitmemiş genç dimağlara bu kabil fikirleri aşılamaya çalışıyorsunuz ve bundan da sevinç duyuyorsunuz? Hem vallahi, hem billahi bu size hayır getirmez! Geçen seneler bir sınırdan bahsetmiştik de, tâbirimizi maruz görün -bazı beyinsizler, bazı kafasızlar bu sözümü yadırgadılar, dediler ki: “Müslümanların arasında sınır mı olur? Sınır olmaz ama, mezhebî yönden sınır olur. İşte siz o sınırı kaldırırsanız, böyle daha tüyü bitmemiş gençler, bir bir çalınır!” 

Söyleyin, biz tebliğ cemaatıyız! Kimin hatasını götürsek -hem vallahi hem billahi- karşısına çıkarız! Ulaştıracaksınız bu bantları! Şimdi niye sus-pus oluyorlar? Benim daha tüyü bitmemiş gencim çalınır hiç birisinden ses çıkmıyor? Bu mudur Ehl-i Sünnet davasına sahip çıkmak, bu mudur gençlere sahip çıkmak?.. 

Çok aziz ve muhterem kardeşler! 

Tekrarında fayda var: Büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Adeta Şah İsmail hareketi gündeme getirilmekte. Ama buna da, paralı askerlerine de müsaade etmeyeceğiz. Akıllarını başlarına alsınlar! 

Girişim dergisinde bir mülakatta, İran mesullerini uyardım, akıllarını başlarına alsınlar! Kendilerine yaptığım teklifi unutmasınlar. “Bu her iki taraf için de zararlı olur!” dedim. 

Biz bundan sorumluyuz, benim gibi her Ehl-i Sünnet mensubu da sorumludur. Göz kulak olacak ve İmam-ı Azam’ın dediği gibi, “Biz zahire bakarız, söyleyenlere bakarız, kimseyi kendiliğimizden cennet veya cehenneme koyamayız!” Ama içteki niyyetler, fikirler dışa intikal etti mi, tezahür etti mi, o zaman kararımızı ona göre veririz. 

Bu arada şunu söyleyeyim: Belki böyle bir toplantı yapılabilmesi için üzerinden bir senenin daha geçmesi gerek, “Humeyni’nin vasiyetnamesini de çok dikkatle takip edin!” Bu kadarını söyleyeyim! 

Suallerinizi soracaksınız. Hemen cebinizden kağıdınızı, kaleminizi alın, itirazlarınızı yapacaksınız! 

Hakkı batıla karıştırmama, şu çekirdek cemaatın, vasıflarından birisidir! Bu cemaat, dost ve düşmanını iyi tanımıştır. Bu kuruluş, dünyadaki gelişmelere seyirci kalmamakta, olup-bitenleri takib etmekte ve her biri için masa kurma yoluna gitmektedir. Hadiseleri değerlendirmede, değer ölçüsü İslam alınmakta, hüsun-kübuh prensibinden hareket edilmektedir.

Hüsun-kübuh prensibi nedir? 

Hüsün-kübuh meselesi hem Ehl-i Sünnet’in akaidinde, hem usul-i fıkh ilminde yer alır. Hüsün-kubuh şu demektir: 

Allah’ın emrettiği her şeyde güzellik vardır, yasak kıldığı her şeyde de çirkinlik vardır. İşte İslam bu!

Nerede Allah’ın emrini görürseniz mutlaka onda bir güzellik, bir hayır vardır! Nerede Allah’ın koyduğu yasağı bulursanız, onda da bir çirkinlik vardır. İşte bu cemaat, bu duygu, bu düşünceyi ve bu prensibi, birer kanun, birer kaide ittihaz etmiş ve her şeyi değerlendirme ölçüsünde onu kullanma yoluna gitmiştir. 

Metod: 

Metodda üç mesele: 

1- Hakk’ı tesbit etme; 

2- Hakk’tan yana olma; 

3- Hakk’ın dışında kalmama.

Çok aziz ve muhterem kardeşlerim! 

Çekirdek bir cemaat olan sizler, hakkı tesbit etmiş, hakkı bulmuş durumdasınız ve hakkdan yana olma gayreti içerisindesiniz. 

Hakk nedir? 

Bütün bir dünya tekrar bilsin, Anadolu’nun sakinleri de, parti mensupları da, diğer kuruluşlar da bilsin ki: Metodumuz hak metoddur, tebliğ metodudur, Peygamber metodudur! 

Ben bazı misaller vereceğim, kimse darılmasın. Biz herkesi severiz, sevdiğimiz için yanlış gidenleri, gittikleri yoldan geri çevirmek, hem dünyada hem ahirette rahat etmeleri için çalışırız! 

Hakkımızda yapılan dedikodulara veya ileri geri konuşmalara da bir nevi göz yumarız, aldırmayız. Geçen Perşembe Türkiye’den gelen misafirlerle bir sohbet yaptık. Belki bu sohbet size intikal etmiş, belki etmemiştir. Orada da söyledim: İki esas vardır; 

1- Dava; 

2- Metod. 

Dava belli; Kur’an’ın hayata hâkim olmasıdır. Gazeteciler siz de doğru yazın! Yanlış yazdığınızı tesbit edersem (tâbiri caizse) sizin de canınıza okurum! (Tekbir sesleri) 

Bu, hak meselesidir! Allah’ın rızasına ve cennetine giden yol meselesidir! İslam’ın davasına, Kur’an’ın anayasa, Şeriat’ın hayata hâkim olmasına götüren bir yoldur. Bunun için sizlerden tekrar istirham ediyorum; Bu mesele üzerinde durun! 

Akrabanızdır, particidir, muarefemiz vardır diye düşünmeyin! Çocuklarımız onlarla haşir-neşir olmaktadır diye de düşünmeyin! Hakk ne ise onu, açık, net ve kesin bir şekilde söyleyin! 

Eğer onu seviyorsanız, onun hak ve hukukunu korumak istiyorsanız, kimsenin gönlüne, hatırına bakmayın! Bazı hastalar vardır, hastalığın seyri ve derinliği, ileri olduğu için, doktor ne yapar? Vuracağı iğnenin dozajını fazla verir. İğneyi vurduğu zaman o hasta yerinden hoplar. İsterse hoplasın! Bazı hastalar var, bazı marazlılar vardır ki, siz haktan, hakikattan, Allah’ın ayetinden, kitabından, Şeriat’ın hükmünden, fetvadan bahsettiğiniz zaman hastalıkları şiddetli olduğu için, yerlerinde duramazlar, yerlerinden hoplar, ayağa kalkarlar. Aldırmayacaksınız, darılmayacaksınız! Doktor hastasının ayağa kalkmasından, bağırmasından, hatta sövmesinden darılır mı? Darılmaz! Niçin? Hasta! Siz de, birer tebliğ cemaatının ferdi olarak, particilere gideceksiniz, aşağıda isimleri vereceğim kişilere gideceksiniz. Eğer onları seviyorsanız diyorum, çünkü Allah, siz hakkı söylemediğiniz taktirde sizden de onlardan da hesap soracak. Binaenaleyh, hem kendinizi, hem muhataplarınızı seviyorsanız, onların hak ve hukukuna riayet ediyorsanız, kimsenin hatır ve gönlüne bakmayacaksınız, hakkı olduğu gibi söyleyeceksiniz.

“Hakkı söyle, acı da olsa!” 

Ben de öyle diyorum: Metod yönünden tek bir yol, tek bir usul vardır, hak bir yol, hak bir usul vardır; O da elhamdülillah, sizlerin takip ettiği yoldur, metoddur, yani Hz. Muhammed’in yoludur, yüzde 100 doğrudur. Bunun dışında, ismi ne olursa olsun, başında kim bulunursa bulunsun, hatalıdır, yanlıştır. Bağlı bulunanları Kâbe’ye götüreceğim diye, Moskava’ya götürme tehlikesi vardır! 

Kimse darılmasın! Bantlar ortada! Kendilerine de o gün söyledim: Kızmaya hacet yok, lüzüm da yok! Medenî insan kızmaz, kendine güvenen kızmaz! Alırsınız kalemi elinize, yazarsınız! İşte meydan! Hepiniz kalem sahibisiniz, hepiniz kitaplarla haşr-ü neşir oluyorsunuz. İşte meydan! Yazı! yazın, görelim! Ama yanaşmıyorlar! Niye yanaşmıyorlar? Yazamazlar da ondan! Yazamadılar bügüne kadar! Fetva istedik, veremediler bügüne kadar, veremezler de! Onun için kimsenin gönlüne bakmayın, kimsenin hatırıdır düşünmeyin! Eğer onları seviyorsanız, onlara söyleyin: “Yanlış yoldasınız, takip edeceğiniz, bağlı bulunacağınız bir metod, bir kuruluş varsa, o da şu cemaatin metodu ve kuruluşudur!” 

Hepinizin huzurunda tekrar söylüyorum, bantlar da kaydediyor. Götüreceksiniz! Eğer inanmıyorlarsa, kendi davalarında, metodlarında doğru iseler, bizi yanlış kabul ediyorlarsa, Allah rızası için yazsınlar. Bizler de görelim ve vazgeçelim! Particilerin merkezine gelen 40 civarındaki kişiyi çağırdık, “Gelin bizimle beraber çalışalım!” diye değil, “Gelin, gelin! Bizi eleştirin, bizi tenkid edin, yanlışımız varsa ortaya koyun! Eğer yanlışımız yoksa, doğru olduğumuzu tesbit edebiliyorsanız, o kanaata sahip olabiliyorsanız, buyurun! Buyurun gelin, beraber çalışalım! Yanlış yolla, hem vallahi, hem billahi hiç bir noktaya varamazsınız!” dedik. 

Şimdi dinleyin: Haktan yana olan bu cemaatın dışında, haktan sapanlar var! Particiler haktan sapıyorlar! Saptıranlar da var! Kim bunlar? Emirlerle amirler, yani umera ve ulema makamında bulunanlar. Bunlar belki burada yokturlar. Sizin vasıtanızla onlara sesleniyorum, bantları da gönderiyorum. Emirler, hocalar! Bunları da üç kısma ayırdık: 

1- Bel’amlar; 

2- Dalalette olanlar; 

3- Haram irtikab edenler. 

-Bel’am tipi olanlar: Diyanet’in camilerinde görev yapanlar, bel’am tiplidirler. Onların arkasında namaz olmaz. İstisnalar kaideyi bozmaz. Öyle hocalar var ki, eli öpülecek derecededirler. Onlara bir diyeceğimiz yok! 

Ama, rejimi destekleyen, kemalist sistemin dümen suyunda giden ve onun korkusundan caminin kürsüsüne, minberine hakkı, hakkın sesini getirmeyenler, bunlar Allah’ın lanetine uğrar ve mel’un duruma düşerler. Bunların arkasında namaz olmaz! Hatta biraz daha ileri gidiyoruz ve diyoruz ki: Meseleyi öyle sormayın! “Bunların arkasında namaz olur mu, olmaz mı?” diye sormayın. “Böyleleri öldükleri zaman, cenaze namazları kılınır mı?” diye sorun! Bu derece vahim! Onlara da acıyorum! Bantları götürün, çünkü onlar komaya girmiş hasta onlar! Serum istiyorlar. İşte şu sözler onlar hakkında birer serumdur. Kurtarmak lazım onları da! 

-Dalalette olanlar: Onlar kimler? Particilerin içinde bulunan hocalar. Bir kısmı dalalette, sapık durumda, bir kısmı da haram işletmekte. 

Dalalette olanlar kim? Hangileri? Candan partiye bağlanmış ve partiyi medhediyor! Şu sözüm onları yerlerinden hoplattı. Daha dün, dün denecek derece yakın, Rüsselsheim’de bir düğün merasiminde, Mustafa Efe Hoca konuşuyor ve şöyle diyor: “İslam’da partinin olduğuna dair 40’tan fazla hadis var!” 

Buyurun! Hadisler ne zaman geldi? Biz hayatımızda görmedik, bir tane dahi bulamadık. Nereden çıkarıyorsunuz bunları? Sizi eve davet ettiğimiz zaman söylemediniz?!. 

İşte bunlar dalalette olan hocalardır! Kendilerine acıdığımız için bu tâbirleri kullanıyor ve bu sözlerin kulaklarına kadar gitmesini, şifa için, bu acı laflarla, acı iğnelere tahammül etmesini kendisinden rica ediyorum. Bunları söylemek mecburiyetindeyiz. Yarın ben ölürsem veya o ölürse ikimiz de vebalde kalırız. O dinlemediği için, biz de söylemediğimiz için! Yarın Huzur-u İlahi’de, “Niye benim karşıma çıkmadınız, neden acı acı konuşmadınız?” diyebilir. 

-Haram İrtikab Edenler: Bir takımı da partiyi benimsemiyor, ama partide çalışıyor. Partiyi benimsemiyor, ama sadece bir menfaat karşılığı, bir maaş karşılığı böyle teşkilatlarda çalıştığı için, haram işliyorlar. İşte bunların arkasında da namaz kılmak en azından mekruhtur. Geçen bir Cuma namazında söyledim, bazı kardeşler biraz darılır gibi oldular bana. 

Şimdi bu hocalar, haram irtikab ediyorlar, haram işleyen bir hocanın arkasında namaz kılmak da mekruhtur. Ve yine bu arada hemen şunu ilave edeyim: Köln’de hususiyle onların da kulağına gitsin, tek başlarına cami açmışlar, tek başlarına birer buyruk olmuşlar, bunlara da söylüyorum: Onların da arkalarında namaz kılmak kerahetlidir. Niye? Bölüyorlar, parçalıyorlar! Bölme-parçalama haram değil midir? Haramdır! Biz kendilerini çağırdık, “Gelin size vazife verelim!” dedik, “Şu Köln bölgesinin emirliğini yapın!” dedik, “Biriniz de gençlerin başına geçin!” Kabul etmediler, dinlemediler! Cemaat, sıkıştırdığında, “Eee hoca bize vazife vermiyor, biz vazife almak istiyoruz da hoca bize vazife vermiyor!” diyorlar. Geliyor bazı kardeşler, “Neden vazife vermiyorsun?” diye soruyorlar. Biz verdik, bunlar almadılar! Cemaat sıkıştırıyor da, kaçamak yolu arıyorlar. Söyleyin onlara, Ben söyledim: “Git kendileriyle görüş, de ki, “Hoca böyle diyor!” Usuldür, bir dilekçe versin ve “Biz görev istiyoruz!” desinler. Eğer biz görev vermezsek o zaman söylesinler veya siz söyleyin! Usüldür, yazsınlar! İki satırlık yazı: “Sizin kuruluşunuzda biz vazife yapmak istiyoruz!” desinler. O zaman vermezsek haklıdırlar. Ne dediler? “Biz yazılı veremeyiz!” Niye veremezsiniz? “Hoca bizi şuraya, buraya gönderecek elbette! Biz de gitmeyeceğiz! Yarın Ulu Cami’nin kürsüsüne çıkacak, verdiğimiz kağıdı cemaata gösterecek!” Elbette göstereceğim! Siz biliyorsunuz da ben bilmiyor muyum? 

Buyurun! Hâlâ bitmemiştir! Söyleyin kendilerine: Vakit geçmemiştir! Gelsinler, beraber çalışalım! Kendilerini tekrar davet ediyorum. Hiç sözlerimden, rahatsız olup da camiyi terk etmesinler. Kendilerine söyleyin! Hem vallahi hem billahi vebalin içindedirler. Yeminle söylüyorum: Haram işliyorlar! Hiçbir yere varamazlar! Arkalarında namaz kılmak da mekruhtur, en azından mekruhtur. Fıkıh kitaplarımızda var, sorsunlar, ben de kaynağını göstereyim! 

Çok aziz ve muhterem kardeşlerim! 

Bilmem sizi rahatsız ediyor muyum? İster rahatsız olun, ister olmayın, ben söyleyeceğim!  Şimdi particiler dayansın bakalım. Onlara dozajı çok yüksek iğneler vuracağım! 

İki yol: Hak yol - Batıl yol! Var mı üçüncü bir yol? Yok! Bir hak yol var, hak metod var, bir de batıl yol var, batıl metod var! 

Hak yolun misalini yukarıda verdim: Tebliğ metodu! 

Bu metod yüzde yüz doğrudur! Tebliğ hareketi hak metoddur! Hak birdir, hak siyaset birdir! Hak metodun yüzlerce fetvası vardır. Bu kitap ve sünnet’in emridir. Binaenaleyh destekleme de her müslümana farzdır. Hanımlar, sizlere de söylüyorum: “Parti, parti, illa da parti!” diyenlere söyleyeceksiniz, bunların evlerine kadar gideceksiniz, Cemaleddin Hoca böyle dedi: “Bu partilerde çalışan hocaların arkalarında namaz kılmak en azından mekruhtur!” Siz ne yapıyorsunuz, ne ediyorsunuz? Ya bu adama cevap verip ağzını kapayacaksınız, susturacaksınız, siz de rahat edecekseniz biz de, yoksa geleceksiniz! Bu çocuk oyuncağı değil! Binlerce, milyonlarca kişileri, yanlış yola sürükleyeceksiniz, biz de seyirci kalacağız... Kalamayız, bu mümkün değildir! 

1- Batıl Yol: Parti yolu! Fetvası alınamıyor, çünkü kitab ve sünnet’e sığmıyor. Neden? Tüzüğü kâfir de ondan! Ağır tâbir kullanıyorum: Tüzüğü kâfir! Refah partisinin dahi tüzüğünü okuyun, ikinci maddesini okuyun. Ne diyor? “Anayasa çerçevesi içerisinde partimiz kurulmuştur!” Anayasa küfür anayasasıdır; Kur’an’a zıt, Şeriat’a aykırı bir anayasasadır! Şeriat’ı inkâr eden, Kur’an’ın anayasa olmasına engel olan anayasa küfür anayasası, kâfir anayasa değil de ya nedir? Aldınız mı bunun fetvasını? 

2- Saygı duruşu yaparlar: Particiler gider adamın maşatında, mezarının başında saygı duruşu yaparlar ve yapmışlardır. Bunların fotoğrafları elimizde vardır. 

3- Fotoğraf asarlar: Binalarında, parti binalarında fotoğraf asarlar. Fotoğraf asılı yerde ise melek bulunmaz, melek girmez, Peygamber de gelse girmez, Cebrail (Aleyhisselâm) da gelse girmez. Peki siz birer müslüman olarak, Şeriat’a inanan insanlar olduğunuzu iddia ederek, nasıl oturursunuz ya? “Şu kadar belediye reisimiz çıktı!” diyorlar. Nerede oturuyorlar bunlar? Belediye binalarında putun resmi asılı değil mi? Asılı! Melek girer mi? Girmez! Peygamber gelse oturur mu orada? Oturmaz! Peki sen nasıl oturuyorsun orada?!. 

Şirk Meclisi: O, Büyük Millet Meclisi diyorlar ya, orası Ebu Cehiller’in meclisi, put meclisidir. Gazeteciler iyi yazın: Büyük Millet Meclisi dedikleri yer put meclisidir, şirk meclisidir! 

Benim Şeriat’ımı günlük hayata hâkim kılmak için yola çıkan partici, ne yapıyor? Meclise girecek! Sana yakışır mı ya? Peygamber gitti mi Ebu Cehil’in meclisine, orada oturdu mu, onlarla teşrik-i mesai yaptı mı? Aldınız mı bunun fetvasını? Sorun Mustafa Efe’ye, “30000 (otuz bin tane) fetva terceme ettim!” diyor, “Hazırladım!” diyor. 30 bin fetvanın içerisinde bir tanesini gösterin, görelim, partinin İslam’la bağdaşacağını görelim. İslam’da parti vardır diye bir tane fetva göstersin, görelim! 

Dahiliye Bakanı, Maliye Bakanı, Gümrük ve Tekel Bakanı: Ben bunlara isim buldum: Dahiliye Bakanı kim? Ona layık olan bir isim, sarhoşlar bakanı, meyhaneler bakanı! Yılbaşı gecelerinde polis kuvvetlerini seferber etmek suretiyle, sokaklardan sarhoş toplatıyor. İşte İçişleri Bakanı bu!.. Sarhoş bakanı meyhanelerde rahat rahat, Allah’ın haram kıldığı şarap içilsin diye tedbirler alıyor, polisi seferber ediyor. Tekel bakanı, şarap fabrikaları kurulması için altına imza atıyor. Bu mu sizin Şeriat’ı hayata hâkim kılma yolundaki çalışmanız? Bu mu?!. 

Maliye bakanı; Faizlerin, faiz oranlarının, bankaların, bankalarla ilgili muamelelerin altına imza koyuyor. İşte sizin Şeriat’ı hâkim kılmak için takip ettiğiniz yol bu!.. 

Dahası da var! Yine İçişleri Bakanı: İçişler bakanı oldu mu, onun işi bitti. Kerhanelerin de bakanı o, çok affedersiniz, namussuzluğun da bakanı o!.. Polisi kerhanenin kapısına dikiyor ki, müslümanlar rahat rahat zina etsin! Bu mu sizin içinde çalışmak istediğiniz sistem? Aldınız mı bunun fetvasını?!. 

Okuyun, metodler hakkında bir yazı neştrettik: “Yeni Neslin Görevi!” Hepinize tebliğ ediyorum, tekrar tekrar okuyun, particiler de okusun! Bu yazı gazetede neşredildi. 

Yeni neslin görevi neden ibarettir? Evvela hakkı aramadır. Particiliğin, çeşitli metodların, yabancı metodların, kavmiyetçi metodların, uzlaşmacı metodların, tavizkâr metodların, te’lifçi metodların... Şunu söyleyeyim, gayet açık da söylüyorum, raporlar elimde! Bu kuruluşların hepsi particidir! Vahdet grubuna varıncaya kadar hepsi böyledir, haberiniz olsun! Hepsi partici; Kimi Özal’cı, kimi Demirel’ci, kimi Refah’cı... Buyurun!.. 

Ama ben, isim de koydum bunlara; “Açık partici!” Açıktan açığa partici, parti kurmuş ve partiyi savunuyor. “Yarı partici”; yarı partici, ama yarı gizli, oku atıyor, yayı gizliyor!.. 

Bir de saman altından su yürüten particiler var. Bunlar ne yapıyor? Belediye Reisi olarak seçilecekleri zaman çağırıyor, masanın başına pazarlığa oturuyorlar: “Siz bizim isteklerimizi kabul ederseniz, biz de sizi destekleriz!” 

Açık konuşuyoruz; Bunlar da partici! “Biz partici değiliz!” demeleri, oku atıp, yayı gizlemenin bir ifadesidir. Bu zevahiri kurtarmak için bir tavırdır. Ben kendilerine söyledim ve dedim ki: “Biz partici değiliz!” demeniz kâfi gelmez! Diyeceksiniz ki: “İslam’da parti yoktur! İslam partiyi kabul etmez!” Bakınız, biz yazmışız: “İslam partiyi kabul etmez!” Biz böyle açıkça yazmışız: “İslam’da partiyi destekleme yoktur ve haramdır!” İşte bunu söyliyeceksiniz! Sadece “Biz partici değiliz!” demek sizi kurtarır mı? Eee!.. “Ben onları seviyorum!” Benim kadar sevmiyorsun sen! Ben seviyorum, sen sevmiyorsun! Ben onların hatalarını söylüyorum, “Gelin şu partiden vazgeçin!” diyorum, onları vazgeçirmeye çalışıyorum. Ama sen ey kuruluşun bir mensubu! “Biz partici değiliz!” demekle kimseyi ikna edemezsin! Açık konuşuyorum, açık! Bak, biz partiye karşıyız, parti İslam’da yoktur, parti günahtır diye açıkça söylüyoruz. Beni kürsülerinde, müesseselerinde konuştursalar ne yaparım? Bunu açık açık kendilerine anlatırım. Ve ilave ederek derim ki: Sizi sevdiğim için söylüyorum. Sizi seviyorum, sizi kurtarmaya çalışıyorum! Aklınızı başınıza toplayın! Sizi, bu particilik kurtaramaz! Hem vallahi hem billahi kurtaramaz!.. Büyük günahların içindesiniz! Meclis kürsüsüne çıkacaksınız ve küfür yemini yapacaksınız, değil mi? 

İşte bunlar, kitaba sığmayan, fetvası alınmayan hareketlerdir. İşte parti ve partinin getirdikleri! İşte böyle bir sistemi İslam kabul etmez!.. Hangi hoca buna fetva verir veya hangi hatip böyle toplantılarda konuşabilir?!. 

Şimdi böyle bir sistemi desteklemenin hükmü nedir? 

El-Cevap: Günahtır, haramdır, dalalalettir, idlaldir, zülümdür, hatta şirktir! Bu desteklemeye dikkat edin!.. Bu destekleme ister oy verme şeklinde olsun ister oy verdirme ve tavsiye etme şeklinde olsun, ister para verme şeklinde olsun, ister gazete ve dergilerini okuma-okutma şeklinde olsun, ister salonlarına ve hatta camilerine gidip konuşma şeklinde olsun, isterse ziyaret etme şeklinde olsun... Bütün bunlar günah ve haramdır! 

Ne diyor Kur’an? “Zalimlere en ufak meyille meyletmeyin, cehennemin ateşi sizi çarpar!” 

Ey Hoca Efendiler! Ey Hoca Hanımlar!

Sizlere de söylüyorum, aklınızı başınıza toplayın, bu yanlış metodu takip eden ve haram irtikab eden kuruluşlara paydos deyin! Buyurun, sizin için bir metod: Gecesi gündüzü kadar berrak, böyle bir metod, Peygamber metodu ortada durup dururken, size nasıl yakışır, gidecekseniz de her günü haramla, hatayla geçen bir kuruluşa, bir kuruluşun müesseselerinde hizmet edeceksiniz? 

Ve isim veriyorum, “Yeni Neslin Görevi” yazısında bunlara işaret etmiştik: 

Yabancı metod, particilerin metodu budur! 

Uzlaşmacı metod; Uzlaşmacı metod, rejimle iç içe uzlaşma halindedirler. Süleymanîler’in ve Nursîler’in metodu! Söyleyin kendilerine: Acıyorum onlara! 

Sentezci metod; Kavmiyetçi metod, ülkücülerin metodudur. Söyleyin onlara da! 

Bey’atçı metod; “Bizim İran’a bey’at etmemiz lazım geliyor!” diyenlerin metodu, onları da eleştirdik. 

Te’lifçi metod; Vahdet gazetesinin, Vahdet grubunun etrafında toplananlar, telifci gruptandır. 

Okuyun, okuyun! Allah rızası için okuyun o yazıyı! Cevap isteriz sizden!.. Bir de kalkıyorsunuz, şunun veya bunun namına abone kaydediyorsunuz. Yaptığınız hatayı, işlediğiniz günahı biliyor musunuz? Bu sözler acı, ama söylenecektir. Kızmayın bize! 

Bunlar hep akılcıdırlar; Yarı Şeriat’a dayanır, yarı akla dayanırlar, yarı demokrasiden alır, yarı da dinden almaya çalışırlar. Böyle bir sistem olur mu? Böyle bir metod olur mu?.. 

O yazıda hepsinin tek tek kritiğini yaptık! 

Eğer biz, Anadolu’nun toprakları üzerindeki kuruluşlar arasında bir birlik sağlayamazsak, hiçbirimiz bir neticeye varamayız! 

O yazının yanlışı varsa Allah rızası için yazınız! Biz açığız, hem yazdığınız yazıyı bizim Ümmet-i Muhammed’e gönderin! Biz, onu “Serbest Kürsü” sütununda neşrederiz. Eğer cidden bizim hatalarımızı tashih etmişseniz teşekkür ederiz, kabul eder ve ilan ederiz. Yok eften püften şeylere bizi oyalamaya çalışıyorsanız, o zaman da kalemi elimize alıp canınızı okuruz. Bunu da bilin!.. 

Bir sesleniş: 

Sonuna doğru geliyorum, sizi daha fazla yormayacağım, zaten yoruldunuz.  

Yarı gizli ve tam particilere sesleniyorum ve diyorum ki: 

Her şeyden önce şunu tesbit ediniz: Parti hak mı, yanlış mı? Bunu iyi tesbit edin! Eğer hak ise hep partici olalım, yoksa, “Biz partici değiliz!” demek kâfi gelmiyor ki! Particiler de aynı şeyi söylüyor. Onlar da diyor ki: “Biz de inanıyoruz ki, İslam’da parti yok! Ama başımızın şemşiyesi, ayağımızın ayakkabısı olarak kullanıyoruz!” Onlar da bunu söylüyorlar... Binaenaleyh, sizin “Biz partici değiliz!” demeniz kâfi gelmez. Ne yapacaksınız? Kalemi elinize alacaksınız veya kürsüye çıktığınız zaman, “İslam’da parti yoktur! Bununla çalışmak günahtır!” diyeceksiniz. 

“Hoca bizimle uğraşıyor!” öyle diyorlar. Size de söylüyorlar ya: “Hoca bizimle uğraşıyor, kâfirlerle uğraşsa ya!”Bakınız, burada da yanılıyorlar. Bir evde huzur olmazsa, bir evde fikir birliği olmazsa, o ev kendi idaresini temin edebilir mi? Birbirleriyle uğraşırlar! Bir kuruluş veya bir ülke sakinleri, fikir birliğine varmazlarsa, metod birliğine varmazlarsa, hakkın etrafında toplanmazlarsa, dışa karşı ne yapabilirler? 

İşte bakın bugün Afganistan, hayat mücadelesinde, tehlike geçiriyor... Yedi tane grup, dış ajanlar, birisine tesir edemiyorlarsa, diğerine tesir ediyor. Birbirlerine giriyorlar, belki silaha sarılıyorlar. Koskoca Rus keferesini kovdular, fakat şimdi kendi aralarında bir işbirliği yapamıyorlar. Niye? 

Daha evvelce, daha önce, tedbir almadılar, halen her kafadan bir ses geliyor. Birbirleriyle “İleride uzlaşırız, anlaşırız!” ümidiyle devam ettiler, fakat uzlaşamadılar, anlaşamadılar. Yine de dua ediyoruz! 

Onun için Türkiye’de eğer siz bir İslam devleti istiyorsanız, bugünden tedbirinizi alacaksınız ve hak hangisi ise, onun etrafında toplanacaksınız! 

Bana diyorlar ki: “Herkes öyle hocam!” Diyemez, diyemiyor, vallahi de diyemiyor, billahi de diyemiyor! Biz fetva istiyoruz, “Yazın!” diyorum! Bir şey biliyorsan yaz, yaz! Kaba tâbiriyle bazı yerde söylüyorum: Erkeksen yaz! Laf istemeyiz, yaz! Ama, yazamazlar! Birincisi bu!.. 

Eğer biz, Anadolu’nun toprakları üzerindeki kuruluşlar arasında bir birlik sağlayamazsak, hiç birimiz bir neticeye varamayız! Nasıl sağlayacağız? Kimseyle buluşmayacağız, kimseyle uzlaşmayacağız, kimsenin fikrini katmayacağız bu işe! Hak ne ise, o olacak! 

Hepinize söyleyeceğiz: Şu haraket berraklığını, tazeliğini, tâbiri caizse bakireliğini sonuna kadar muhafaza edecek! Bulaşmayacak, onları çağıracak! Demin Osman Gazi’den bahsettik. İnşaallah bir Osman Gazi çıkar, bu kuruluşları, bu isimleri, altındaki kuruluşları, teker teker, çeke çeke bir çatı altında toplar ve ondan sonra yapacağını yapar! 

İkincisi, günahtan kurtarıyoruz onları: “Etmeyin, gitmeyin kardeşlerim! Sizleri seviyoruz! Yanlış bir yola gitmeyin, bunun hesabını veremezsiniz. Günaha girersiniz, Allah (c.c.) sizden sorar! Şu müslümanların da veballerini sizden sorar, gelecek nesillerin de veballerini de sizden sorar... Yapılması gereken işleri gerisin geriye bırakmayın! Siz bu şekilde devam ederseniz, ne olur? Yapılması gereken işler gecikir de düşman bundan istifade eder!” diye kendilerini uyarmaya çalışıyorum. 

Arkasından da şu açık mektubu bulacaksınız! Götüreceksiniz, Diyanet’in hocalarına da, particilerin hocalarına da, diğer kuruluşların hocalarına da vereceksiniz! Bu bildiride söylendiği gibi, günahınız büyük ey hoca efendiler, vebaliniz ağırdır; Hem dall, hem mudilsiniz! Bu tâbiri iyi belleyin: Hem dall, hem mudilsiniz! Yani hem sapıtmış, hem de başkalarını sapıtıyorsunuz! Yanlış bir metod takip ediyorsunuz! Bir nev’i bel’amlık yapıyorsunuz!

İster erkek hocalar olsun, ister kadın hocalar olsun, hepsine sesleniyorum: Bu arada bir şeyi de ilave etmek, istidrat yoluyla ilave etmek isterim: 

Şu hareket çok badireler atlattı! Bir Polat meselesi çıktı ortaya! Merkez’i terkettiler, Ulu Cami’yi terkettiler, medreseyi terkettiler, çekip gittiler. Zannettiler ki, bu cemaatler bizim arkamızdan gelir. Gitmedi! Niye? Bu cemaat yerine oturmuş, yolunu-yöresini bulmuştur, bilmiştir. Ne yaptılar, söyleyin? Bu sefer baktılar ki, cemaat yok, cami açtılar; Ama yine cemaat yok! Tutturamadılar! Medrese açtılar, tutturamadılar! Ben kendilerine söyledim ve dedim: “Allah size öyle bir tokat vurur ki, bir daha belinizi doğrultamazsınız!” Ve doğrultamıyorlar, sürülerini kaybetmiş çoban gibi dolaşıyorlar. Millî Görüş’e de gidiyorlar, ama onlar da kabul etmiyorlar. Ne yaptılar? Enteresan olan taraf, mahkeme kapılarına koştular, üç senedir bizi mahkemeden mahkemeye sürüklüyorlar. Bir şey elde edemediler!.. 

Müsaade ederseniz, dervişlere de ufak bir dokunayım! Dokunayım mı? (Cemaatten: “Dokun hocam, dokun sesleri!”) 

Tasavvuf babında da, elhamdülillah, “Kaynak Kur’an, örnek Peygamber!” demişiz ve Peygamber’in tâlimatına uyarak, şu cemaat, zikir-fikir yapma imkânını bulmuştur ve yapıyor. Ama bunun yanında cihadını da veriyor. Fakat bazı tekkeler görürsünüz, duyarsınız; Otururlar, sade tesbih çekerler, “Allah, Allah!” der dururlar. Dervişin biri diğerine sormuş: “Siz nasıl zikir yaparsınız?” O da demiş ki: “Allah der döneriz, Allah der döneriz, Allah der döneriz!” O da ona sormuş: “Peki siz nasıl yaparsınız?” “Biz de Allah deriz ama, bir daha dönmeyiz!” 

Halbuki, zikirle cihad beraber gidecek! Bir elinde zikir, bir elinde cihad! Bu böyle olur! İşte görebildiğiniz şahıs, tanıyabildiğiniz şahıs, bir taraftan zikir yaparkan, bir taraftan da ne yapıyor? 4000 tane risale basıyor! İşte dervişlik budur, İslam’ın istediği derviş bunlardır! 

Hele hele öyle mürşidlik makamında olanlar duyduk, gördük, tesbit ettik ki, küfür anayasasına oy vermişlerdir! Böyle dervişlik olmaz! Böyle mürşidlik olmaz! Bunları da tanıyacaksınız, bunları da ikaz etmemiz bizim vazifelerimizdir! İstisnalar kaideyi bozmaz, eli öpülecek şahıslar da vardır! 

Takiyye meselesi: 

Particilerden vardır inşaallah içinizde! 

Kur’an’ın bir ayetini kendilerine mesned, delil alırlar! “Kâfirlere dost olmayın! Ancak takiyye olursa, onlardan bir zarar geleceğini görürseniz, onlarla dost olursunuz!” 

Cevabımız: Takiyye meselesi lisanla olur! Sahih hadis kitaplarında var, diyor ki: “Biz kâfirlerin yüzüne bazen gülerdik. Ama içimiz onlara lanet okurdu!” Dille olur, yüz işaretleriyle olur, fakat hareketle, fiile, amelle olmaz! Binaenaleyh, takiyye meselesi orada geçerli değildir. Götürün hocalara! (İbn-i Kesir) 

Yusuf (Aleyhisselâm)’a sarılırlar ve derler ki: “Yusuf Peygamber de, küfür devletinden görev aldı. Küfür-kâfir devletten görev alırsa bir peygamber biz de haydi haydi görev alırız!” Alamazsınız! Onda da yanılıyorsunuz! 

Bir kere; 

Madde: 1- O devlet reisinin müslüman oluşu bir çok tefsir kitaplarında kayıtlıdır. 

Madde: 2- Allah kitabında şöyle diyor: “Böylece, Yusuf’u biz temkin ettik, ona makam verdik, onu biz yerleştirdik. Devletin reisi değil biz, bizim emrimizi icra etmek için onu biz yerleştirdik!” Senin bakanın gibi gidecek de, sarhoşları toplatacak sokaklardan, senin bakanın gibi gidecek de faizin altına imza koyacak, senin bakanın gidecek de kerhanenin bekçiliğini yapacak öyle mi? Öyle mi yaptı Hz.Yusuf? Hayır! Allah dıyor ki: “Onu tayin eden biziz, biz!”Açın, okuyun! Sonra, verilen ceza Şeriat cezasi idi. Kardeşleri geldiğinde bir hırsızlık meselesi oldu. Hırsızlık tesbit edildi. Hz. Yusuf onlara sordu ve dedi ki: “Sizin Şeriat’ınızda hırsızın cezası nedir?” Onlar da gereken cevabı verdiler ve onu tatbik etti. 

Demek ki, Hz. Yusuf, bir hazine vekili olmakla beraber, o ülkenin, o devletin rejimine, kanununa bağlı değil idi. Bunları da bir tarafa koyalım! 

Ben söylemişim, müslüman bir kimse küfür rejimde çalışabilir mi? Dört şartla çalışır: 

1- Şahsından taviz vermeyecek! Ey particiler! Siz sakalları da kestiniz, değil mi? 

2- Dininden taviz vermeyeceksiniz! Putun resmini asıyorsunuz, küfür şeklinde yemin yapıyorsunuz, din düşmanının mezarına gidip divan duruyorsunuz, değil mi? 

3- Sizin orada görev almanızın hikmeti başlıca sebebi, İslam’ı, İslam’ın devletini tebliğ etmektir. Siz bunu yapıyor musunuz açık açık? Korkunuzdan ödünüz patlıyor! Kusura bakmayın! 

4- Aldığınız maaşların mühim bir kısmını, davanın hâkim olması için vereceksiniz. Eğer Hz. Yusuf bu noktadan ele alınırsa, bu da böyledir. Binaenaleyh, siz partiyi isbat etmek için, Hz. Yusuf’dan kendinize pay çıkamazsınız, yerinize oturunuz! 

Hülâsa ve netice: 

Ey müslümanlar! Hak bir tanedir; O da elinizde ve önünüzdedir: Tebliğ metodu! 

Tekrar ediyorum bu kuruluş, -en çok particileri kızdıran bu ifade oldu- yüzde yüz doğrudur! Bunun dışında hakka tıpa tıp uyan bir kuruluş yoktur! Ne particiler, ne Süleymanîler, ne Nursîler, ne sentezciler, ne bey’atçılar ve ne de vahdetçiler hiçbirisi, hakka uygun değildir! 

İşte bunu yazılarımda (“Hocalara Açık Mektup” ve “Yeni Neslin Görevi” bildirisi) gösterdik. Okuyun ve cevap verin! Ama yine de tekrar ediyorum: Hak bir tanedir! Gayet kesin ve net konuşuyorum. 

Diyorlar ki: “Hocam nasıl olur da, hiç bir müctehid, benim ictihadım yüzde yüz doğrudur deme cesaretini göstermemiş de siz gösteriyorsunuz?” 

Mübarekler! Bu ictihad meselesi değil! İctihad zanna dayanır. Bunu da öğrenin. Bu bir metod meselesidir. Bir tek metod vardır: Hz. Muhammed’in takip ettiği metod, Peygamber metodudur! 

Demin akşam namazını kıldık değil mi? O kıldığınız namaz, sahih midir? Söyleyin, hepinize soruyorum! O kıldığınız namaz sahih oldu mu? Kabul meselesi ayrı, onu ayırd edin! O, Allah’a aittir, biz bilemeyiz! Ama ben diyorum ki: “Bizim şu kıldığımız namaz sahihtir ve yüzde yüz sahihtir!” Niye? Açıyoruz, kitaba bakıyoruz. Namazın şartları kaç? Altı! Rükünleri kaç? Onlar da altı! Vacibleri yerine getirdik. Binaenaleyh biz farzını, vacibini yerine getirdiğimiz takdirde bir namazın hakkında kesin hükme varabiliriz: O namaz sahih olmuştur, kazası lazım gelmez! Ahirette hesabı sorulmaz! 

Ama kabul edildi, edilmedi, onu Allah bilir; Kimse onu bilmez! 

Bakıyoruz: Tebliğ metodunda metod doğru mudur? Doğrudur! Şartlarına uygun, kaynaklarına uygun, maddesine uygun, fetvasına uygun, kitabına uygun!.. Binaenaleyh namaz hakkında nasıl yüzde yüz sahih diyebiliyorsak, metod hakkında da yüzde yüz sahihtir diyebiliriz! 

Buna da böyle misallendireceksiniz. Ama kalktı adam, bir namaz kıldı, abdestini alırken ayağını kuru bıraktı. Onun namazı oldu mu? Olmadı! Rükü yapmadı, namazı olmadı! Kıraat yapmadı, namazı olmadı! Secde yapmadı, namaz olmadı! Ama adam, abdestini de, istikbalini de, tesettürünü de, tekbirini de, tahlinini de, kıyamını da, kıraatını da, her şeyini yerli yerinde yapmıştır. Binaenaleyh, biz bu namaz sahih oldu mu diye sorduğumuz taktirde, alacağımız cevap nedir? Evet, yüzde yüz sahihtir, doğrudur, kitaba uygundur! 

Metod da öyledir! 

Ve netice itibariyle şunu söyleyeyim: Şöyle farz edin, dünyada bir tane pırlanta var; Bir tane pırlanta, o da benim cebimde! Dünyanın bütün insanının ceplerine ararsanız, bulabilir misiniz? Bulamazsınız, çünkü bir tane. Tebliğ yönünde de hak bir tanedir. Oraya, öteye-beriye sapmayın, çıkamazsınız işin içinden! İyisi ki, terk edin, bu mübarek cemaata katılın! Sözlerimi burada bitirirken, Rabb’ülâlemin Hazretleri’ne hamd, Resulü’ne, âl ve ashabına salât ve selam olsun! 

Kardeşlerimize teşekkürler ederken, işlerinizde muvaffakiyetler dilerim! 

Esselamü Aleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatühü!..

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


[1] Hitabeler kitabından.


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 200
Toplam 436358
En Çok 1157
Ortalama 330