TARİKATLAR KONUSUNDA BAZI İTİRAZLARA CEVAP - MOLLA SADREDDİN YÜKSEL

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

29-09-2022

TARİKATLAR KONUSUNDA BAZI İTİRAZLARA CEVAP[1]

Müslümanlık adlı eserinin 154. sahifesinde Prof. Yusuf Ziya Yörükân şöyle yazmaktadır: “Hazreti Peygamber’in gizli olarak Ebu Bekir’e veya Ali’ye el vermesi veya tarikat telkin etmesi sözü de doğru değildir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de “Ey Peygamber, sana Rabbinden indirilen her şeyi açıkça tebliğ et. Eğer yapmazsan Peygamberliği yerine getirmemiş olursun.” (Mâide, 67) buyurulmaktadır. Bu halde umuma açık olarak tebliğe memur olan Peygamber vazifesini kötüye kullanır da bazı hususları Ümmetinden gizlemiş ve sevgili dostlarına vermiş olur mu?”

El cevap: Bu itiraza karşı üç şekilde cevap verilebilir.

Birincisi:[2] Tarikatın ana çizgileri Kur’ân ve hadisten alınmıştır. Bu takdirde Peygamberden gizli telkin yoluyla gelmesine hiç hacet kalmaz.

Evet, mezhep müçtehidleri gibi tarikat kurucuları da, tarikatlarını o iki kutsal kaynaktan istihraç etmişlerdir. Allah izin verirse bu cevabı başka bir yazımda genişletmek fikrindeyim.

İkincisi: Efendimiz’in Hazreti Ebu Bekir’e veya Hazreti Ali’ye gizli bir telkinde bulunuşu, ister profesörün zikrettiği ayet olsun, ister Hicr suresindeki فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ “Artık sen emredildiğin şeyi açıkla” (Hicr, 94) ayet-i kerimesi olsun, hiç birisiyle tezat teşkil etmez. Çünkü ayet-i kerimeden esas maksat şudur: Sen ya Muhammed! Sana nazil olan bütün ayetleri açıkça, hiç kimseden çekinmeden oku ve tebliğ et. Gerçekten Resûlullah’ın vazifesi de budur. Şüphesiz ki Peygamber Efendimiz, bu vazifeyi kemaliyle ifa etmiştir. Ama ayetlerin ihtiva ettiği ince mana ve işaretleri de herkese tefsir ederek açıklaması ise, o kendisine tahmil edilen vazifenin dışındadır. O hâlde eğer Efendimiz Hazreti Ebu Bekir veya Hazreti Ali’ye bir fırsatta tarikata dair bazı şeyler söylemişse de ancak bir kısım ayetlerin işarî manalarını O zatlara açıklamıştır. Bu da Peygamber Aleyhisselâm’ın risalet vazifesinde bir suiistimal addedilemez. Nasıl suiistimal addedilebilir? Peygamber Aleyhisselâm’ın vazifesi ayetlerin işarî manalarını herkese ifşa ederek söylemek mi? Hayır asla!..

Üçüncüye gelince: Onu da bizzat İmam-ı Rabbani Hazretleri’nden dinleyelim. İmam “Mektubat”da şöyle yazıyor: “Meşhur hadis âlimi İbni Hacerî Askalanî hem “Mevahibü’l Ledüniyye” adlı hadis kitabında ve hem yazdığı başka eserlerde şu hadis-i şerifi rivayet etmektedir: 

“Rabbim bana sual sordu. Ben ona cevap veremedim. Keyfiyetsiz bir tarzda elini her iki omuzumun arasına koydu, ben o elin serinliğini kalbimde hissettim. Böylece, beni geçmiş ve geleceklerin ilmine varis kıldı. Ayriyeten bana çeşitli ilimleri de öğretti. Rabbim, bir kısım ilmi gizli tutmama dair benden söz aldı. Çünkü benden başka hiçbir kimsenin onu taşıyamayacağını biliyordu. Başka bir ilimde de beni muhayyer kıldı, yani, serbestsin istersen başkalarına söyle istersen hiç kimseye söyleme dedi… Kur’ân’ı bana öğretti. Hazreti Cibril devamlı olarak Kur’ân’ı bana hatırlatıyordu. Ve daha başka bir ilim var ki onu herkese söylemekle beni memur etti.”[3]

İşte bu hadis-i şeriften sarahaten anlaşılıyor ki umuma bildirilmesi emrolunan şeriat ve şeriatın ahkâmından başka iki ilim hatta çok ilimler var. Peygamber Aleyhisselâm’a mahrem tutulması tavsiye edilen ilim doğrudan doğruya Peygamberliği ilgilendiren ilimdir. Sebep; çünkü onu Peygamberler hariç hiç kimse bilemez ve kaldıramaz. Efendimizden sonra Peygamber de gelemez…

İfşa edilip edilmemesi için tercih hakkı Peygambere verilen ilim ise evliyalık ilmidir. O da şeriatın iç yüzü ve şeriat hazinesindeki sırlardır. Peygamber Efendimiz o sırları da mahrem olarak en yakın arkadaşlarına söylemiştir. Nasıl ki münafıkların isimlerini yalnız Hazreti Hüzeyfe’ye bildirmiştir. Sonra onlar da o ilmi en samimi arkadaşlarına söylemişlerdir. Böylece bu sırlar kalpten kalbe intikal ederek tarikat kurucularına kadar gelmiştir. Çünkü bu sırları ancak durumları mazbut, inançları kuvvetli ihlasla bezenmiş güzel amelli, niyetleri halis, devamlı olarak zikir ve tefekkürle meşgul bulunan ve nihayet her vakit kendisini ilâhî kontrol altında tasavvur eden kimseler ahzu kabul edebilirler. İşte bunun içindir ki o sırları herkese açmamışlardır. 

Yukarıdaki hadis-i şerifi bu şekilde açıklayan, allâme Abdü’l Ğaniyyi Nablusî’dir.

İmam-ı Buharî’nin rivayeti üzerine Hazreti Ebu Hureyre şöyle buyuruyor: 

حَفِظْتُ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وِعَاءَيْنِ: فَأَمَّا أَحَدُهُمَا فَبَثَثْتُهُ

وَأَمَّا الآخَرُ فَلَوْ بَثَثْتُهُ قُطِعَ هَذَا البُلْعُومُ

 “Ben, Resulûllah’tan iki yük ilim aldım. Birini dağıttım (söyledim). Eğer ötekini de dağıtmaya kalksam boğazım kesilecek. Yani halk, ikinci kısım olan şeriatın sırlarını anlayamadıkları için beni dinsizlikle itham ederek katledeceklerdir.”[4]

Tıpkı İmam-ı Gazalî’nin, dinin bazı sırlarını açıkladığından ötürü asrında zındıklıkla,  dinsizlikle itham edildiği gibi. Öyle ise zamanı gelmedikçe onun gibi sırları ehil olmayanlardan ketmetmek, saklamak gerekir. Çünkü her şeyin bir vakti var. İşte bu hikmete binaendir ki Fahri Kâinat, Hazreti Aişe’ye hitaben buyuruyor: 

لَوْلا أنَّ قَوْمَكِ حَديثُو عَهْدٍ بشِرْكٍ، لَهَدَمْتُ الكَعْبَةَ، فألْزَقْتُها بالأرْضِ، وجَعَلْتُ لها بابَيْنِ: بابًا شَرْقِيًّا، وبابًا غَرْبِيًّا، وزِدْتُ فيها سِتَّةَ أذْرُعٍ مِنَ الحِجْرِ، فإنَّ قُرَيْشًا اقْتَصَرَتْها حَيْثُ بَنَتِ الكَعْبَةَ فَاِنْ بَدى لِقَوْمِكِ مِنْ بَعْدِي اَنْ يَبْنُوهُ فَهَلُّمى لِاُرَيَكِ مَا تَرَكُوا مِنْهُ. 

“Senin kavmin şirkten yeni çıkmıştır. Eğer bu durum olmasaydı Kâbe’yi yıkıp tabanını yerin seviyesine getirecektim. Ayriyeten biri doğuda biri batıda olmak üzere Kâbe’de iki kapı açarak Hücre-i İsmail tarafına düşen duvarını da 6 arşın kadar ileri atacaktım. Çünkü Kureyş kabilesi Kâbe’yi tamir ettiği vakit o tarafa bakan duvarı içeri almıştır. Gel Aişe! Onların o tarafta dışarda bıraktıkları yeri sana göstereyim. Şayet senin kavmin benden sonra Kâbe’yi bir daha tamir etmek isterse sen o vakit onlara göster.”[5]

Bakın Resûlü Ekrem kendi asrında bir fitneye yol açmasın diye meşru ve mubah bir işi bile terk etmiştir. Yani Kâbe’nin eski şeklini değiştirmemiştir. Fakat ileride, yani fitnenin çıkma ihtimali azaldığı bir zamanda, bu işin başkaları tarafından yapılmasının cevazına da işaret buyurmuştur. Demek bu sır ve hikmet içindir ke mütekaddimînler tarafından mahrem tutulmuş esrarlı ilimler, müteahhirinler tarafından telif yoluyla ifşa edilmiştir.[6]

Şimdi İbnu’l Hacerî Askalanî tarafından rivayet olunan hadis ile İmam-ı Buhârî’nin rivayeti üzerine Ebu Hureyre’den nakledilen sözden açıkça anlaşılıyor ki gerek Mâide sûresindeki ayet ve gerekse فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ ayet-i kerimesi âmm değil hastır. Yani bu ayetlerdeki emir ancak şer’i ilim ve hükümlere bakar. Milyonlarca Evliyaları yetiştiren tarikat ilmine gelince o bu emrin dışındadır. Demek ki Mektubat’ta zikrolunan hadislerin açıklanma tarzına bakılırsa Profesör Yörükan’ın “Hazreti Peygamber’in gizli olarak Ebu Bekir Radıyallahü Anh’a veya Hazreti Ali’ye, tarikat telkin etmesi sözü de doğru değildir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de

 

يَاۤ اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَاۤ اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ

  “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah kafirlere yol göstermez.” (Mâide, 67) buyurulmaktadır, şeklindeki iddiası, yavan ve mücerret laftan ibaret kalır. Zira yukarıda beyan edildiği gibi Peygamber Efendimiz gizli olarak bir takım sırları bazı has Sahabelere talim etmiş, onlar da sırası gelince uygun buldukları zatlara söylemişlerdir. Profesör’ün temas ettiği ayet ise sadece şer’i hükümler hakkındadır. 

Ayrıca Profesör aynı eserin aynı sahifesinde şunu da kaydetmektedir: “Ebu Bekir Radıyallahü Anh’la Hazreti Ali’nin bu tarikatı Hasan-ı Basrî’ye vermeleri de bahis mevzuu olamaz. Çünkü Ebu Bekir vefat ettiği zaman Hasan doğmamıştı. Ali vefat ettiği zaman ise Hasan-ı Basrî 13 yaşında idi.

El-Cevap: Meselenin mahiyeti hiç de O’nun iddia ettiği gibi değildir. Arz edelim: Tarikata dair yazılmış kıymetli eserlerde deniliyor ki: Hazreti Ebu Bekir Radıyallahü Anh, tarikat usullerini Muhammed’e, Muhammed de Kasım’a, Kasım da Cafer-i Sadık’a talim etmişlerdir.

Gelelim Hazreti Ali’nin tarikat düsturlarını Hasan-ı Basrî’ye talim etmesi meselesine. İşte muarızların ağızlarında sakız gibi çiğnedikleri bu bayatlamış itirazın cevabı da şöyledir: Hadis Hafızı İmam-ı Süyûtî, iki büyük hadis âlimi, Mekdesli Ziyaeddin ile İbni Hacerî Askalanî’ye uyarak diyor ki: Hasan-ı Basrî, Hazreti Ömer’in vefatından 2 sene evvel dünyaya gelmiştir. Yedi yaşına basınca, kârı zarardan ayırabilmiş ve namaz kılmakla da emrolunmuştur. O da, her gün camiye gider, Hazreti Osman’ın peşinde namaz kılardı. O vakit daha Hazreti Ali Medine’den ayrılmamıştı, ancak Hazreti Osman şehit edildikten sonra Hazreti Ali Medine’den çıktı. Hazreti Ali Medine’yi terk ettiği zaman Hasan-ı Basrî ondört yaşında idi. O hâlde tarikatın Hazreti Ali tarafından Hasan-ı Basrî’ye telkin edilmesi neden muhal gösteriliyor? Hâlbuki Hasan-ı Basrî, yedi sene bir müddetle her gün beş defa camide Hazreti Ali Efendimizle görüşmek şerefine nail olurdu. Bu cevap, allâme İbni Haceri’l Heytemî’nin “el-Fetâvâ Hadisiye” adlı eserinde de vardır. (Basa. 126).

Hindistanlı meşhur hadis âlimi Ahmed Şah Veliyullah buyuruyor ki: Hasan-ı Basrî’nin, Hazreti Ali’den alışının şâyi olmamasının yegâne sebebi Hasan’ın gizli olarak Hazreti Ali’den almasıdır.

Hafız Ebu’l Hecac el Mizzî “Tehzib”[7] isimli eserinde Ebu Nuaym’den şunu naklediyor: Hasan-ı Basrî’ye sormuşlar: Sen Resulullah’ı görmediğin hâlde hadisleri rivayet ederken hiçbir sahabenin ismini vermeden bizzat Peygamber’den işitmiş gibi “Kale Resûlullahi – Resul buyurdu” diye konuşuyorsun, bu nasıl olur? Hasan-ı Basrî cevaben demiştir ki: “Kale Resûlullahi” cümlesini kullandığım bütün yerleri, Hazreti Ali’den işitmişimdir. Fakat ben öyle bir devirdeyim ki Ali’nin ismini bile zikredemiyorum (Yani Haccac-ı Zalim’in devrindeyim). İşte Ebu Nuaym’in bu rivayeti de ayrıca Hasan-ı Basrî’nin tarikat usullerini gizlice Hazreti Ali’den aldığını tey’id etmektedir. 


MOLLA SADREDDİN YÜKSEL​


[1] Sadreddin Yüksel, Dinî ve İlmî İncelemeler,  İstanbul 1969, Ötüken Yayınevi, s. 155-162; İslâmî Araştırmalar, İstanbul 1992, Madve Yayınları, s. 142-149.

[2] Dikkat bu cevap, ancak ileride gelen birinci ve ikinci hadis velilik ilmi üzerine tefsir edilmezse verilir. Yoksa hadisler o şekilde tefsir edildikten sonra bu birinci cevaba hiç hacet kalmaz.

[3] Mevahibü’l Ledünniye, Mirac bahsi, c. 2, s. 29.

[4] Buhârî, Kitabu’l İlm

[5] Buhârî, Müslim.

[6] İmam-ı Rabbani’nin Mektubat mecmuasından, c. 1, s. 3-4

[7] Bu kitap on cilttir. İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi’nin Hamidiye bölümünde 225-228 numaralarda kayıtlıdır.


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 461
Toplam 529817
En Çok 1316
Ortalama 349