TARİHTEN MİSALLER - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

20-03-2022

TARİHTEN MİSALLER

 

لَقَدْ كَانَ ف۪ي قَصَصِهِمْ عِبْرَةٌ لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِۜ 

"Yemin olsun ki, peygamberlerin kıssalarında akıl sahipleri için büyük ibretler vardır." (Yusuf, 111)

Peygamberler, Allah elçileri, İslâm’ in tebliğcileri olduklarından ve aynı zamanda örnek insanlar bulunduklarından, önce onların da sadece birkaçının hayatlarına bir nebze göz atalım:

 

1- Nuh Peygamber (Aleyhisselâm):

Nuh Aleyhisselam, tebliğ, inzar ve tebşir müddeti en uzun süren bir Peygamber’dir. 900 sene civarında irşad vazifesini yapmıştır. Nuh Aleyhisselam’ın hayatına dair ayetler Kur’ân-ı Kerim’de 43 yerde geçmektedir. Onun kavmi Hakk’tan, hak dinden, İslâm’ın çizgisinden sapmış, Allah’a ibadeti bırakmış, kendilerine bir takım putlar edinerek onlara kul olmaya ve ibadet etmeye başlamışlardı. İnsanlık haysiyet ve şerefini ayaklar altına almışlardı. Aynı soydan gelen soydaşları Nuh Peygamber olarak vazifeye başlamış, ilk olarak onlara "Korkmaz mısınız?" demiş ve kendisinin Peygamber olduğunu ve aynı zamanda güvenilir bir insan olduğunu beyan etmiştir. Binaenaleyh, Allah’tan korkup kendisine itaat etmelerini emretmiş, bu tebliğatı üzerine kendilerinden bir ücret istemediğini de kaydederek, o yönden de itham etmelerine açık kapı bırakmamışlar. Nuh Aleyhisselam’ın bir taraftan emin bir insan olup asla yalan söylemediğini, doğru sözlü olduğunu ve aynı zamanda maksadının para kazanmak olmadığını çok açık ve kesin surette ortaya koymasına rağmen, putçular ve bilhassa put liderleri, sudan bahaneler ileri sürerek dediler ki, "Biz sana nasıl inanırız? Arkana hep düşük kimseler takılmıştır. Onlar yoksul ve beyinsiz insanlardır. (Günün kafasızlarının deyişiyle gericilerdir.) Biz onlarla nasıl bir cemaat teşkil ederiz, senin etrafinda toplanırız?!. Bu bize yakışır mı? Biz ise yüksek, kültürlü, varlıklı, aydın insanlarız. Eğer sen Ey Nuh! Bizim sana iman etmemizi istiyorsan, onları huzurundan ve etrafından kovmalısın!.." dediler.

Tıpki günümüzün, "Canım biz de camiye gidip namaz kılacağız ama, camilere o kirli paslı, kalitesiz insanlar geliyor. Biz onlarla nasıl omuz omuza durabiliriz? Biz kelli-felli, gün görmüş, okumuş, aydınlanmış, münevver, makam ve mevki sahipleriyiz!.." diyerek bi-namaz özürleri ileri sürdükleri ve kendilerini eften püften bahanelerle mazur göstermek istedikleri gibi. Maalesef, her devirde böyle beyinsiz, mağrur, kendilerini dev aynalarında gören ve gerçekte de Kur’ân tabiriyle hayvanlardan daha aşağı olan kendini bilmezler çıkmıştır.

Nuh Peygamber, onların bu tekliflerine, "Hay hay!" deyip imana gelmeleri için taviz mi verdi? Hayır! Onlara demedi ki, "Ey Efendiler! Sizler imana gelir, beni sever ve sayarsanız, ben sizin arzularınızı elbette yerine getirir, onları kovarım. Yeter ki, sizler imana gelin. Çünkü sizler büyük büyük adamlarsınız. Sizler var iken o düşük tabir ettiğiniz fakir-fukaranın benim yanımda yeri ne. Onların imanından ne çıkar?!." demedi. Ya ne yaptı? Davasında haklı olduğunu bildiğinden onların yersiz ve gülünç taleplerini gösterir ortada ilmi bir delil olmad-ığını, dolayısıyla onlara düşük demenin onlara hakaret olacağını ve aynı zamanda onlara iftira olacağını ve eşitlik prensibine ve insan haklarına aykırı da olduğundan onları kovmanın günah olup Allah’ın azabını gerektireceğini ileri sürdü ve onlara büyük bir ibret dersi verdi ve şöyle dedi:

"Onların dediğiniz gibi, düşük, rezil kimseler olduğunu ben görmedim ve bilmedim. Buna dair bende i1mî bir delil yoktur. Biz zahire göre hükmederiz. Eğer onların, benim bilmediğim bir hataları varsa onun hesabını görmek ancak Rabb’ime aittir. Eğer gereği gibi düşünseydi-niz, bu gerçeği bilir, bu mü’minler hakkında ulu orta konuşmazdınız, haklarında hakaretâmiz beyanlarda bulunmazdınız. Sonra ben açık bir uyarıcıyım; hesap sormak benim görevim değildir, benim buna gücüm yetmez. O, Allah’a ait olan bir şeydir. Sonra ben, o mü’minleri yanımdan kovarsam, haksızlık etmiş, adaletten sapmış olurum. Onlara zulmetmiş, sizlere taviz vermiş ve İslâm’ın çizgisinden sapmış olurum. Bu, benim gönderilmiş gayeme de aykırıdır. Böyle bir yola gittiğim takdirde, beni Allah’ın azabından kim kurtarabilir?!. Siz hiç düşünmüyor musunuz? Ne de cahil insanlarsınız. Benden öyle bir teklifte bulunmanızı ben cahillikten başka bir şeye hamledemiyorum!.." dedi.

Bunun üzerine onlar başka söz bulamadılar da Nuh Peygamberi çok konuşmakla, çok cedelleşmekle itham ettiler. "Bize fazla konuşma! Eğer doğru söylüyorsan, o korkuttuğun azabı bize getir, görelim!" diyerek köşeyi savuşmak istediler. İşte o zamanda da Nuh Aleyhisselam, yine taviz verme yoluna gitmedi de onlara gerçeği ifade etti ve dedi ki:

"Size azabı getirmek de benim elimde değil, ben sadece bir elçiyim. Fakat şurasını çok iyi bilin ki, o Allah’ın ilim ve iradesine bağlıdır. Dilediği zaman vaadettiği azabı getirir. Ama getirdiği zaman artık siz O’nun elinden kendinizi kurtaramazsınız. Aklınızı başınıza alınız da sonra "Eyvah!" demeyiniz! Sonra şu gerçeği de bilin ki, Allah sizi sapıtmayı murad etmiş ise benim nasihatım da fayda vermez. Çünkü sizin Rabb’iniz O’dur. Sonunda da ancak O’na döndürüleceksiniz."

Bu sefer de o putçular "Sen iftira yapıyorsun, bizi kandırmak istiyor-sun. Ama bil ki, biz o gericiler gibi kanmayız. Biz ileri görüşlü aydın kişileriz. Sen git bu yalanı o düşük insanlara söyle!.." diyerek beyinsizliklerini bir daha ortaya koydular. Nuh Peygamber ise yine ilmin ve Hakk’ın çizgisinde yürüyerek onlara:

"Eğer ben iftira ediyor, bunları kendimden uyduruyorsam, bu bir günahtır ve bu günahın vebali benim boynumadır. Fakat ben ise bu iftiradan ve sizin bu çirkin şeyi bana isnad etmenizin günahından ve onun getireceği azaptan beriyim!" demekle onları yine insafa davet etti ise de onlara yine kâr etmedi. Ama, zorbalığa başvurmadan, tehditler savurmadan başka halleri de kalmadı ve dediler ki:

"Ey Nuh! Sen bu davadan vazgeçmezsen elbette seni öldürürüz. Hem de taşlayarak; ölür gidersin."

İlim, akıl ve münazara meydanlarında yenik düşüp cevap veremeyenlerin sonu zora ve zorbalığa başvurmak, tehditler savurarak ve cezalar vererek sindirme ve susturma hareketlerine girmektir. Her devirde böyle olmuştur. Ve bu haksızlığın ve acizliğin tam bir ifadesidir.

Bütün bu iftira ve isnadlara, bu zorbalık ve tehditlere, asırlarca kendisine reva görülen eziyet ve işkencelere rağmen Nuh Aleyhisselam, davadan vazgeçmemiş, taleplerini yerine getirip onlara taviz vermemiş, onlara yaranıp da İslâm’ın çizgisinden milim şaşmamış, sapmamıştır. Dinin ve dinin bütün meselelerinin birer hakikat olduklarını izah ve isbata çalışmış, zaaf ve fütura asla düşmemiştir. Kendisine verilen tebliğ görevini hiç birisini saklamadan ve hiçbirinden korkmadan yerine getirmiştir. Ancak, keyfiyeti her şeyi bilen Mevlâ’sına arzetmiş, dua ve niyazda bulunmuş ve şöyle demişti:

"Rabb’im! Onları gece-gündüz davet ettim. Fakat davetim onlara, kaçmalarından başka bir şey artırmadı. Hatta, onları affetmen için davet ettiğimde parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiseleriyle yüzlerini kapattılar ve bunda ısrar edip büyüdükçe büyüdüler. Sonra bunları aşikâre davet ettim, sonra hepsine ilan ettim, sonra gizli gizli söyledim, davetin her türlüsünü denedim. Fakat fayda vermedi; bana isyan ettiler, malı ve evladı kendisine hüsrandan başka bir şey getirmeyen kimselere uydular, onların arkasından gittiler. Benim başıma ne çoraplar ördüler, ne çelmeler, ne planlar hazırladılar, ne dolaplar çevirdiler, ne eziyetler verdiler. Ve nihayet o ileri gelen put önderleri ayak takımlarına, "Sakın ha! Putlarınızı ve putlara ait olan heykelleri terk etmeyin, onlardan vazgeçmeyin, onlara toz kondurmayın! Sizleri koruyacak, sizlere huzur ve refah getirecek yol, put yoludur, putun yoludur. Nuh’un ağzına bakmayın. O da ona uyanlar da gericilerdir. Şayet put yolundan ayrılır, o gerici Nuh ve adamlarına uyarsanız, geri kafalı olur, geri kalırsınız, karanlıkta kalırsınız, mahvolur gidersiniz!" dediler. Rabb’im! Kavmim beni gerçekten tekzip etti. Artık benimle onlar arasındaki hükmü sen ver! Hem benim hem de beraberimde bulunan mü’minleri kurtar!.."

Rabb’isi de bu haklı sese icabet ederek, aralarında hakem olarak onlar hakkında son hükmünü verdi. Nuh Peygamber ve beraberindekileri kurtardı. O büyüklük taşlayan put liderlerini ve onlara uyan putperestleri tufana gark etti. Boğuldular ve cehenneme gittiler...

İşte taviz istemenin büyüklük taslayıp kendi kafalarına göre bir din istemenin korkunç akibeti!.. İşte, taviz vermemenin, Hakk’a sarılıp ve sığınıp kimseden korkmamanın ve nihayet İslâm’ın çizgisinden milim bile şaşmamanın mutlu saadeti...

(Bu anlatış bilhassa Hud, Şuara, Nuh surelerinin meal ve tefsirlerine dayanır.)

 

2- İbrahim (Aleyhisselâm):

İbrahim Aleyhisselam, putperest bir milletin, putperest bir ailesi içerisinde dünyaya geldi. Ve şirk ordusuyla savaştı. Hz. İbrahim’in hayat hikayesi ve putçularla mücadelesi Kur’an’ın 25. suresinde geçmektedir. Burada bir kaçının mealini kaydediyoruz:

وَلَقَدْ اٰتَيْنَٓا اِبْرٰه۪يمَ رُشْدَهُ مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا بِه۪ عَالِم۪ينَۚ ﴿51﴾ اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ مَا هٰذِهِ التَّمَاث۪يلُ الَّت۪ٓي اَنْتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ ﴿52﴾ قَالُوا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا لَهَا عَابِد۪ينَ ﴿53﴾ قَالَ لَقَدْ كُنْتُمْ اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ﴿54﴾ قَالُٓوا اَجِئْتَنَا بِالْحَقِّ اَمْ اَنْتَ مِنَ اللَّاعِب۪ينَ ﴿55﴾ قَالَ بَلْ رَبُّكُمْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ الَّذ۪ي فَطَرَهُنَّۘ وَاَنَا۬ عَلٰى ذٰلِكُمْ مِنَ الشَّاهِد۪ينَ ﴿56﴾ وَتَاللّٰهِ لَاَك۪يدَنَّ اَصْنَامَكُمْ بَعْدَ اَنْ تُوَلُّوا مُدْبِر۪ينَ

"Azametim hakkı için, biz Musa’dan evvel ve İbrahim’e hidayetini (anlayışını) vermiştik. Ve onun buna ehil olduğunu biliyorduk. O zaman babasına ve kavmine şöyle demişti:

-Sizin tapmakta olduğunuz bu putlar ne? Onlar:

-Biz atalarımızı bunlara ibadet eder bulduk. İbrahim:

-Siz de atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz. Onlar:

-Sen bize hakikat mi getirdin, yoksa şakacılardan mısın? İbrahim:

-Doğrusu sizin Rabb’iniz hem göklerin hem de yerin Rabb’idir ki bütün bunları O yaratmıştır ve ben bunun şahidlerindenim. Allah’a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra muhakkak putlarınıza bir iş yapacağım. Ve başvurdular diye, büyükleri müstesna, onları paramparça etti." (Enbiyâ, 51-57)

İbrahim (Aleyhisselâm) halim ve selim, ince kalpli, merhameti çok, hayri sever bir zattı. Fakat dine, dinin tebliğatına gelince celâdet ve salabeti, cesaret ve şecaati her tasavvurun üstünde idi. Hakkı söylemede, düşmana haddini bildirmede kimseden korkmaz, musamaha nedir bilmezdi, taviz nedir vermezdi. Ne baba hürmeti, ne de kralların gaddarlığı görevini engellemezdi. Fırsatı bulduğunda her şeyi göze almış, putları kırmıştı. Çünkü o, sağlam bir imana, sarsılmaz bir tevekküle sahipti. Babasından başlamış, ona yanlış yolda olduğunu uzun uzun anlatmış, anlayabileceği dil ve delillerle gerçekleri gözönüne sergilemişti. Ve babasına şöyle diyordu:

"Babacığım! Sen putları ilâh mı ittihaz eder, onlara tapar, onlardan medet umarsın? İşitmez, görmez ve hiçbir işe yaramaz bu heykellere niçin ibadet ediyor, onlara kul oluyorsun? Babacığım! Sana gelmeyen ilim bana geldi. Bana uy ki, sana doğru yolu göstereyim! Babacığım! Şeytana kul olma! Çünkü şeytan Rahman’a isyan etti. Babacığım! Ben korkarım, Rahman’ın azabı sana çarpar da şeytana dost olursun!.."

İşte Hz. İbrahim babasına son derece yumuşak, son derece ilmi ve insani öğütler veriyordu. Olursa bu kadar olurdu. Bunlar, bu güzel uyarmalar ve nasihatlar karşısında babasının düşünmesi, anlaması ve idrak etmesi gerekirken heyhat, hatasından bir milim bile dönmemiş, giderek oğlunu azarlamağa, ayıplamağa ve cezalandırmağa kalkışmıştır ve demiştir ki:

"Sen ne yapıyorsun, bu benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Bundan vazgeçmezsen, yemin ediyorum, seni taşlarım, taşla öldürürüm. Beni bırak da uzak git, gözüme görünme!.."

Babasının bu sert tavrı, bu tehditvari hali İbrahim’in davasını sarsmamış, babasının akrabalık bağı onu bildiğinden şaşırtmamış, "Bu benim babamdır; darılır, kırılır!.." diye göz yummamış, taviz vermemiştir, İslâm yolunda sabır ve azimle, sadakat ve cesaretle yürümeye devam etmiştir.

Putperest kavmine de tebliğatını yapmış, puta tapmanın hiçliğini, Tevhid esasına dönmenin, tek Allah birliğine inanmanın ve sadece O’na kul olup herşeyi O’ndan beklemenin şart olduğunu yüzlerine karşı söylemeden çekinmemiştir. Ayrıca, yanlış inanca sahip olmanın, putlara inanmanın, onlardan medet veya zarar beklemenin yersiz ve manasız olduğunu susturucu delillerle sergilemek üzere, yıldızdan, aydan ve güneşten söz etmiş, onlara duyurmak için "Bunlar benim Rabb’im!" demiş, kısa zamanda bunlar üful edince, batıp gidince"Hayır! Bunların hiç biri bana Rabb olamaz. Çünkü bunlar bir kararda durmuyor, bir halden bir hale intikal ve inkılab ediyorlar, bunlarda hüdus yani sonradan olma emare ve alametleri vardır. Rabb ise bir kararda kalmalı, gelip gitmekten, doğup batmaktan münezzeh olmalıdır. Daim ve kadim olmalıdır. Binaenaleyh, kendilerine ilâh diye tapılan gökcisimleri Rabb olamazlar, kâinatın sahibi ve yaratıcısı olamazlar. Buna imkan ve ihtimal yoktur. Aklen de mümkün değildir. O halde bunlara ve bunların heykellerine tapmak, ibadet ve ubudiyyette bulunmak şirktir, putçuluktur. Ben bunlardan uzağım. Ben yüzümü, bütün varlığımı dosdoğru olarak yeri ve gökleri yaratana çevirdim. Ve elhamdülillah ben müşriklerden, putçulardan, putun önünde eğilip onlardan medet umanlardan ve ilham alanlardan olmadım ve olamam!"

İşte Hz. İbrahim’in delil ve hücceti bu idi. Onu, Mevlâ’sı kendisine vermişti. O bu hücceti kavmine karşı kullandı. Ve onları yere serdi. Söz bulamadılar. Artık sustular. Allah, dilediğine böyle nice deliller ve hüccetler verir, münazara meydanlarında nice zaferlere ulaştırır. Çünkü Allah hakimdir, âlimdir. Burada da İbrahim Aleyhisselam tebliğatını hakkıyle yapmış, bütün itiraz ve karşı çıkışlara rağmen zerre kadar taviz vermemiş, hak yoldan milim sapmamıştır.

Hz. İbrahim, Nemrud’a karşı da tebliğat görevini tamamen yapmış, ona çok iyi bir ders vermişti. Nemrud; tarihde zulüm ve gaddarlıkda eşine çok az rastlanan bir kraldı. Astığı astık, kestiği kestik idi. Ondan kimse hesap soramazdı. Bütün bunların yanında da kendisini mâbud ve put ilan etmişti.

İşte Hz. İbrahim böyle azılı bir kimseye bile İslâm tebliğatını yapmış, ondan bir şey gizlememişti. Allah’ın birliğini ve O’ndan başka ilâh olmadığını ilan etmiş, putlara tapmanın, insanları putlaştırmanın ne hakikatle ne de insanlıkla ve ne de insanın haysiyet ve şerefiyle bağdaştırılamayacağını ve böyle bir davranışın kâfirlikten başka bir şey olmadığını gayet açık ve kesin bir şekilde Nemrud’a ve onun etrafına duyurmuştu. Ama, bütün bunları yaparken tek başına idi. Haktan başka yardımcısı yoktu. Fakat inanmıştı, kimseden korkmuyordu. Din namına, hak namına, Tevhid adına haykırıyordu. Herkese meydan okuyor, "Hak geldi, batıl gitti!" prensibinden hareket ediyordu. Allah’ı bırakıp başkalarına dost olmanın, putlara kul olmanın örümcek ağı kadar kıymeti ve kuvveti olmadığını ve olamayacağını biliyordu. Yer-lerin ve göklerin melekutu kendisine gösterilmiş, sırlar âleminden bir çok şeyler sergilenmiş, bir çok hikmetler öğretilmiş ve nihayet ilahî mektepte yetiştirilmişti. Hayatında imtihan veriyor, başarılı olacağına, Mevlâ’sının inayetiyle inanıyordu. Nice münazaralara girmiş ve hepsinde de Hakk’ın hakimiyyetini, batılın hiçliğini göstermişti.

Bu münazaralardan biri de doğrudan doğruya Nemrud’la yaptığı münazara idi. Nemrud mülküne, saltanatına güveniyor, aciz ve kusurunu unutarak uluhiyyet iddia ediyordu. Münazara başlamıştı. İlk söz İbrahim Aleyhisselam’ın idi. İbrahim Aleyhisselam Nemrud’a:

"Benim Rabb’im öldürür ve diriltir. Yani Rabb olan diriltecek ve öldürecektir. Sen isen, ne diriltmeğe ne de öldürmeğe kadir değilsin. Binaenaleyh, sen rabb olamazsın."

Nemrud:

"Ne var ki, ben de diriltir ve öldürürüm." İdama mahkum birisini hapishaneden çıkartıp affetti. "İşte bak bunu dirilttim." Bir diğerini çağırdı ve onun da boynunu vurdu. "Bak, bunu da öldürdüm!"

Öldürme ve diriltme bu mudur? Bu bir mügalata değil midir? Buna hangi akıllı inanır ve kabul eder. Ama başka ne söyleyebilirdi?!. Gerçek manada öldürme ve diriltme elinden gelebilir mi idi? Bu safsata ile belki biraz zaman kazanır, ayakta durabilirim ve burada belki bir kaç beyinsizi kandırabilirim kuruntusuna kapılmıştı. İbrahim Aleyhisselam o kâfirin mugalatasına bile açık kapı bırakmamak, her şeyi yüzüne karşı kapamak ve kıskıvrak bağlamak üzere ikinci bir delile intikal etti ve dedi ki:

"Benim Rabb’im güneşi doğudan doğduruyor. Sen de rabb isen batıdan doğdur!" deyince kâfir susa kaldı, söyleyecek söz bulamadı ve kesin bir yenilgiye uğradı. Esasen uğraması muhakkaktı. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın, "Ben ve benim peygamberlerim elbet galip geleceğiz!" kanun-i ilâhisi ve vaad-i sübhanisi vardı. Bu elbette tecelli edecekti. Nitekim etmiştir; dün etmiştir, bugün edecektir, yarın da edecektir. Yeter ki, insan Hakk’ı bulsun, Hakk’tan yana olsun, Hakk’a dayansın, Hakk’ı savunsun ve Hakk’tan zerre taviz vermesin. Onun karşısındaki bütün engeller kalkar, muarızlar dize gelir, kâfirler yere serilir. Çünkü, 

Cenab-ı Hakk kâfirleri hidayete ulaştırmaz.

İlim ve münazara meydanlarında Nemrud’u ve onun putperest ordusunu yenilgiye uğratarak bu suretle Hakk’ın gücünü ortaya koyup yenilmez bir kuvvet olduğunu isbat etmiştir. Şimdi savaş meydanlarında da sağlam iman ve sarsılmaz tevekküle sahip olan insanın yenilemiyeceği, en ağır şartlar altında bile galip geleceğini, zaferler kazanacağını beyan etmek ve gelecekte İbrahim nesillerine örnek olmak, onları bu yönden yetiştirmek, kritik durumlarda da onlara cesaret vermek üzere eline baltayı alır, şirk ordusunun putlarının bulunduğu yere girer. Bir de ne görsün: Heykeller sıralanmış, tıpki yirminci asır cahiliyet devrinin, İslâm’ın ruh ve nurundan nasip almayan ve kendi kafalarınca büyük büyük adam olduklarını sananların yaptıkları gibi, önlerine yemekler ve meyveler, ot ve çiçekler konmuş! Bunu gören o Peygamber, "Sizler bunları niye yemiyorsunuz?" der, elindeki balta ile onları parça parça eder, hiçbirini bırakmaz, hepsini kırar. Ancak büyük puta ilişmez, baltayı onun boynuna asar ve çıkar gider.

Merasimlerinden ve eğlence yerlerinden dönen putçular, önce putlarıyle bayramlaşmak, onların önlerinde saygı duruşu yapmak ve onlara olan bağlılıklarını bir daha tazelemek, "Yolunuzdayız, izindeyiz!" demek üzere puthaneye girerler. Ne görsünler! Kiminin kolu kopmuş, kiminin bacağı, kiminin gözü çıkmış, kiminin kulağı, kiminin boynu kopmuş, kiminin dudağı, kiminin beyni delinmiş, kiminin karnı, kiminin beli kırılmış, kiminin dişleri... Hasılı hiç birinde sağlam yer kalmamış. Sadece büyük puta el sürülmemiş. O sağlam duruyor, balta da boynunda!..

Bu acaib manzara karşısında şaşıran putçular, "Bu hareketi bizim ilâhlanmıza reva gören kim? Ne kadar zalim birisi, ne büyük günah işlemiş, bunun hesabını nasıl verecek, çırpılıp çarpılmayacak mı?!." Cevap verenler oldu: "Biz işittik. Bunlara dil uzatan bir genç var idi. Her halde o yapmıştır."

Bunun üzerine İbrahim derdest edilir, huzura getirilir, hesaba çekilir ve sorulur: "Bunu sen mi yaptın, sen mi bu hakareti bizim ilâhlanmıza reva gördün?"

İbrahim: "İhtimal ki, o büyük put yapmıştır. Baksanıza balta da boynunda! İsterseniz sorun onlara? Eğer konuşurlarsa..." Onlar işin biraz farkına varır, hatalı yolda olduklarını biraz sezer gibi olurlar da başları önlerine eğilir ve nihayet hakkı itirafa mecbur olup İbrahim’e açık senet verirler ve derler ki: "Ya İbrahim! Bunların konuşmadıklarını sen de pek anlayabilirsin. Bunlar konuşamazlar, dertlerini anlatamazlar!"

Hz. İbrahim zaten onlardan böyle bir sözü bekliyordu. O da söylendi. Şimdi onlara yüklenmenin ve yanlış yolda olduklarını haykırmanın zamanı geldi. Hz. İbrahim onlara:

"O halde bu aciz putlara neden ilâhlık izafe edip, onlardan medet bekliyorsunuz?"

Kavmi, başka söz bulamadılar da ptularıyla Hz. İbrahim’i korkutmak istediler ve dediler ki, "Bizim putlarımızla uğraşma, onlara dil uzatma! Onlar seni çarpar ve çırparlar, seni yere serip parça parça ederler, ağzın eğilir, dilin tutulur ve nihayet mahvolur gidersin!.." O bunlara aldırmadı ve bu safsatalara kanmadı ve dedi ki:

"Allah beni doğru yola iletmişken siz O’nun hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Ben, O’na ortak koştuğunuz o putlardan asla korkmam. Her şey Rabb’imin elinde ve kudretindedir. O’nun iradesi olmadan putlarınız bana bir şey yapamaz. Rabb’im her şeyi ilmiyle kuşatmıştır. Artık düşünüp öğüt almayacak mısınız?!."

Hz. İbrahim devamla, "Hey beyinsizler! Allah’ın haklarında bir delil indirmediği putlarla mı beni korkutuyorsunuz? Korkmak gerekirse sizin korkmanız lazım. Çünkü siz Allah’ı bırakmış O’na bir takım şeyleri eş-emsal kabul etmiş ve bu suretle şirke sapmış oluyorsunuz. Şu halde korkusuzluğa siz mi lâyıksınız yoksa ben mi? Hangi taraf? Eğer ilminiz varsa bunun gerçek cevabını verin! Ve hakikat şu ki, iman edip imanlarına şirk ve zulüm bulaştırmayanlar var ya! İşte korkususuzluk, korkulardan emin olmak onlara mahsustur, onların hakkıdır ve doğru yolda gidenler de onlardır!" dedi.

 

3- Musa (Aleyhisselâm):

Hz. Musa’nın soyu Hz. Ibrahim’e dayanan İsrailoğulları’na mensup bir aileye bağlı idi. Babasının adı İmran, biraderinin adı da Harun idi.

Rivayete göre, İsrailoğulları İbrahim, İshak ve Yusuf (cümlesine selam olsun!) zamanlarından süre gelen ve Tevhid esasına dayanan İslâm Dini’ne bağlı idiler. Yalnız Allah’a ibadet ediyorlardı. Mısır’ da Mısırlılar’in putperest halleriyle karşılaşıp onları yadırgadılar. Onlara karışmayıp kendi dinlerıni muhafaza ettiler. Hz. Musa Peygamber olarak o hususta yeni bir şey getirmedi. Ancak on şey getirdi. İsrailoğulları Mısır Firavu’nun ağır işlerinde çalıştırılıyorlardı. Mısır’a gelişleriyle Hz. Musa ile birlikte Mısır’dan çıkışları arasında 215 senelik bir zaman geçmiştir.

İsrailoğulları Mısır’a geldikten sonra, Mısır Firavun'u gördü ki, onlar hızla çoğalıyor, zamanla bunlar Mısır halkının başına bela olacaklar. Bu tehlikeyi önlemek için tek çare onların yeni doğan erkek çocuklarını öldürtmekti. Bir taraftan böyle bir tedbire başvururken, diğer taraftan da onları mecalsız bırakıp karılarına yaklaşmamaları için ağır işlerde çalıştırıyorlardı. Ayrıca İsrailoğulları’nın hanımlarının yataklarına gitmemeleri için arkalarına adamlar taktı. Fakat bunların hiç biri fayda vermiyor, onlar da çoğaldıkça çoğaliyorlardı. Bu sefer de yeni tedbir olarak doğan erkek çocukları yakalatıp nehrin suyuna atmaktı. Bunun için emirler verilmiş, adamlar tayin edilmişti. O sıralarda Hz. Musa da dünyaya geldi, ama anası ne yapcak? Tabii anası şaşırmıştı. Fakat Allah’ın muradı her şeyin üstünde idi. "Düşünme! Oğlunu su geçirmez bir sandık içinde denize at!.." diye anasına ilham etti. "Allah’ın işinden ve hikmetinden sorulmaz!" derler. Sandıktan çıkarıldığında hemen öldürülmesi Firavun’un emri gereği iken tersine Firavun’un ailesi, hatta kendisi tarafından aile efradı arasına alınır. Bir evlat gibi sevilir, beslenir ve ihtimamla büyütülür. Allah ne yapmaz ki?!. Allah’ın plan ve hesabı bütün plan ve hesapların üstünde gelir ve hepsini altına üstüne getirir. İşte bunun böyle oluşunun en bariz örneklerinden biri de bu hadisedir. Firavun ve taraftarlarının Hz. Musa’yı büyütüp kendilerine evlat edinmek için almışlarken, i1ahî plan galip geldi de onların planını alt-üst etti. Evlerinde büyüyen Musa onlar gibi düşünmedi. Onlara boyun eğmedi, haktan yana oldu, batıldan yana çıkmadı, taviz yoluna asla gitmedi, hakkın gereği ne ise onu yaptı.

Firavun’un evinde büyüyen Musa Aleyhisselam, büluğ çağının gelip gençliğinin tam kuvvetli yaşına gelmişti. Bir gün şehre girdi. Şehir tenha idi. İki adamın kavga ettiğini gördü. Bunlardan biri Mısırlı, diğeri ise İsrailoğulları’ndan idi. Kur’ân’ın tabiriyle biri kendi soyundan, ötekisi de düşmanlarından idi. Soyundan olan, düşmanına karşı Hz. Musa’dan yardım istedi. Musa Aleyhisselam da haksızlığın Mısırlı’da olduğunu görünce nihayet ona bir tokat vurdu. Adam öldü. Bu, bir kasdi öldürme değildi. Herhalde zalimin elinden mazlumu kurtarmak için atılan bir tokattı. Öyle zannetmişti. Fakat buna rağmen Musa Aleyhisselam çok üzüldü, yaptığı işi beğenmedi ve "Bu şeytanın işlerindendir. Şeytan ise apaçık bir şaşırtıcıdır!" dedi, yaptığına pişman olup tevbe istiğfarda bulundu. Cenab-ı Hak da onu mağfiret etti. Ve o zaman "Ya Rabb’i! Yaptığın bu mağfirete karşı artık ben mücrimlere asla arka olmayacağım!" dedi. Ertesi gün kendi soyundan olan o adamın başka bir Mısırlı ile döğüştüğünü gördü. O, Musa Aleyhisselam’dan yine yardım istedi ise de ona: "Sen bulaşık, azgın ve yaramaz bir adamsın!.." diyerek haksızı koruma, haksızdan yana olma haksızlığına düşmedi. Haktan sapmadı ve taviz vermedi. Mısır idarecilerinin katil hadisesinin üzerinde durmaya ve katilini aramaya başlayınca, Musa Aleyhisselam Mısır’ı terk etti. Medyen şehrine gitti. Orada evlendi. Orada on sene kaldıktan sonra Mısır’a veya başka bir yere gitmek üzere yola çıktı ve mukaddes bir vadiye gelince orada Cenab-ı Hak kendisine peygamberlik ihsan etti ve bir takım mucizelerle onu donattı. Ve Mısır’a dönmesini, orada Firavun’u ve etrafinı uyarmasını emretti ve bu arada bir takım tavsiyelerde bulundu. Bu tavsiyeler arasında mevzumuzla ilgili "İnanmıyacak olan heva ve hevesine uyan kimselerden sakın! Seni (inanılması ve yapılması gerekenlerden) men etmesin. Sonra helâk olursun!" ayet-i kerime’sidir.

Keza, Musa Aleyhisselam ile tartışıp onu mağlup etmek üzere Firavun tarafından davet edilen ve kendilerine büyük büyük vaadler yapılan sihirbazlar da hakkı görünce haktan ayrılmadılar. Hz. Musa’nın gösterdiği harikaların sihir olmayıp bir mucize olduğu kanaatine varınca, hayatları pahasına da olsa, inançlarından fedakârlıkta bulunmadılar; taviz vermediler ve Firavun’un ölüm saçan tehditlerine karşı imanın azamet ve kudretini, metanet ve cesaretini gösterdiler. O azılı kâfir "Siz Musa’ya iman ettiniz. Öyle mi? Şimdi bakın size ne yapacağı-m?!. Elinizi, ayağınızı çaprazlamasına kesip sizi hurmanın dalından, â1eme ibret olasınız, diye asacağım ve işte o zaman azabımın şiddetini bileceksiniz!" dedi. Sihirbazlar imandan aldıkları kuvvetle korkmadılar; ölümden korkmadılar, Firavun’un vereceği cezadan korkmadılar da ona: "Vereceğin hükmü ver, elinden geleni yap! Ve şunu da bil ki, senin hükmün ancak bu dünyada söker. Cehennemin de yok ya! Zaten öleceğiz, ölümlüyüz, ecelimiz gelmeden sen bizi öldüremezsin. Şayet ecelimiz gelmiş ve ölüm yaklaşmışsa bizim böyle bir ölümle ölmemiz, imanımız uğrunda, Rabb’imize inanmamız yolunda ölürsek, öldürülürsek şehid oluruz, şehadet şerbetini içe içe ve bu şekilde ölümün lezzetini tada tada ruhumuzu Mevlâ’mıza teslim ederiz. Böyle bir ölüm herkese nasip olmaz. Biz Rabb’imize iman ettik. Hatalarımız vardır. Hele senin bizi bir Peygamber olan Musa’ya karşı birer sihirbaz olarak çıkmamızı zorlaman ve bizim onu kabul etmemiz de bir hata olmuştur. Şimdi senin ve senin gibi keferenin bizleri öldürmesini düşünmüyoruz. Bizi yaratan Rabb’imize karşı bizden meydana gelen hatalarımızı affetmesini düşünüyoruz. Hatasız, günahsız ve tertemiz olarak Mevlâ’mızın huzuruna gitmemiz bizim arzumuzdur. İşte bu arzu ve niyazımızın kabulü ve yerine getirilmesidir."

Evet imanları, iman etmeleri sebebiyle ölümün eşiğinde bulunan sihirbazlar, lisan-i hal ile, ölüm saçan o azılı kâfire, kendisini put ilan eden o Firavun’a gerçekleri böyle haykırıyor, melekleri bile hayran ediyorlardı!..

Bir arada, o kâfir ve putperest olan o millet Hz. Musa’nın tebliğ ettiği Tevhid inancını kabul edip müslüman olacakları yerde, Musa Aleyhisselam’ı kendi küfür ve şirk inancına davet etmeğe başladılar. Bunun olacak şey olmadığını, çok acaib bir şey olduğunu onlara şu sözleriyle anlattı:

"Ey kavmim! Başıma gelen nedir? Ben sizi kurtuluşa davet ediyorum, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz! Beni Allah’ı inkar etmeğe ve hakkımda bilgim olmayan şeyi ona şirk koşmaya çağırıyorsunuz. ben ise sizi Aziz ve Gaffar olan Allah’a davet ediyorum."

Nihayet, kendisini "ilâh" diye ilan eden Firavun ve onun putperest kavminin korkunç akibeti geldi. Boğulup mahvoldular ve ölümün ötesinde azaba düştüler. Bu hususu Kur’ân şöyle anlatır:

وَف۪ي مُوسٰٓى اِذْ اَرْسَلْنَاهُ اِلٰى فِرْعَوْنَ بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ ﴿38﴾ فَتَوَلّٰى بِرُكْنِه۪ وَقَالَ سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ ﴿39﴾ فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُل۪يمٌۜ

"Musa’da da ibret vardır. Hani onu açık bir mucize ile Firavun’a gönderdik de o bütün ordusu ile yüz çevirdi ve şöyle dedi: Bu bir sihirbaz ya da mecnundur. Bunun üzerine tuttuk kendisini ve ordularını denize attık. Oyle ki, küfür ve inad üzere bulunuyorlardı." (Zâriyât, 38-40)

İşte kaybeden, işte kazanan! Firavun kaybetti, kendisini put ilan ettiğinden. Milleti de kaybetti, Firavun’un put oluşunu kabul ettiklerinden. Musa (Aleyhisselâm) ise kazandı. Çünkü ne pahasına olursa olsun, tebliğatını hakkıyla yaptı, gereğini söyledi, saklamadı, gizlemedi ve müdahene etmedi, taviz vermedi. Talep, itiraz ve baskılara boyun eğmedi. Elhasıl, İslâm’ın çizgisinden zerre kadar şaşmadı, sapmadı. Cenab-ı Hak da onu ve ona uyan İsrailoğulları’nı da putu, keferenin ve kefere kanunlarının getirdiği ceza ve işkencelerden, baskı ve istibdat zulümlerinden kurtarıp hürriyete, adalete, huzur ve emniyete çıkardı.

Fakat yine savaş bitmedi. Dış savaş ve dış mücadele bitti ama, şimdi iç savaş başladı. Musa Aleyhisselam’ın ayrıldığı bir sırada bir müfsid (Samiri) bir dana heykeli yaptı ve onu ilan etti. Ve dedi ki:

فَاَخْرَجَ لَهُمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ فَقَالُوا هٰذَٓا اِلٰهُكُمْ وَاِلٰهُ مُوسٰى فَنَسِيَۜ ﴿88﴾ اَفَلَا يَرَوْنَ اَلَّا يَرْجِعُ اِلَيْهِمْ قَوْلًاۙ وَلَا يَمْلِكُ لَهُمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا۟ ﴿89﴾ وَلَقَدْ قَالَ لَهُمْ هٰرُونُ مِنْ قَبْلُ يَا قَوْمِ اِنَّمَا فُتِنْتُمْ بِه۪ۚ وَاِنَّ رَبَّكُمُ الرَّحْمٰنُ فَاتَّبِعُون۪ي وَاَط۪يعُٓوا اَمْر۪ي ﴿90﴾ قَالُوا لَنْ نَبْرَحَ عَلَيْهِ عَاكِف۪ينَ حَتّٰى يَرْجِعَ اِلَيْنَا مُوسٰى ﴿91﴾ قَالَ يَا هٰرُونُ مَا مَنَعَكَ اِذْ رَاَيْتَهُمْ ضَلُّواۙ

"İşte budur! Musa’nın ve sizin ilâhınız! Musa işte bunu aramaya gitti!" dedi ve onları sapıttı. Biraderi Harun her ne kadar, "Ey millet! Siz bununla fitneye düşürüldünüz. Rabb’iniz Rahman’dır. O’na tabi olun ve benim emrime itaat edin!" diyerek onları uyarmaya çalıştı ise de kabul etmediler ve "Musa gelinceye kadar biz buna ibadet edeceğiz!" dediler." (Tâhâ, 88-92)

Musa (Aleyhisselâm) gelince ne görsün! Çıkmış bir kefere milleti Tevhid yolundan, İslâm yolundan saptırmış, Allah’ı bırakmışlar da puta tapıyor, put yolunda gidiyorlar. Kardeşi Harun’ un saçına, sakalına yapıştı ve üzüntü ve öfkesinden ne yapacağını şaşırdı. "Ey Harun! Sana ne oldu ki, bunların sapıttıklarını gördüğün halde engel olmadın, bana tabi olmadın? Benim emrime isyan mı ettin?" dedi. Harun (Aleyhisselâm) şu cevabı verdi: "Ey anamın oğlu! Saçımı ve sakalımı bırak. O hususta fazla ileri gidemedim. Korktum ki, sen geldiğin zaman diyeceksin ki, benim emrimi dinlemeden bu milleti tefrikaya düşürdün. İşte bundan korktum da üzerlerine fazla yürüyemedim."

İşte bakınız, taviz vermeden ve müdahene yapmadan üzerine düşeni hakkıyla yapmış ve yukarıda gördüğümüz gibi, tebliğatını eksiksiz ifâ etmiştir. Buna mukabil Cenabı Hak onu medhetmiş, öğmüş ve şöyle buyurmuştur:

وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مُوسٰىۘ اِنَّهُ كَانَ مُخْلَصًا وَكَانَ رَسُولًا نَبِيًّا ﴿51﴾ وَنَادَيْنَاهُ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ الْاَيْمَنِ وَقَرَّبْنَاهُ نَجِيًّا ﴿52﴾ وَوَهَبْنَا لَهُ مِنْ رَحْمَتِنَٓا اَخَاهُ هٰرُونَ نَبِيًّا

"Kur’ân’da Musa’yı da an, çünkü o ihlas sahibi idi ve İsrailoğulları’na gönderilmiş bir peygamberdi. Biz Musa’ya Tur Dağı yanında, sağ tarafından nida ettik ve münacaat ettiği halde kendisine yüksek mertebe verdik. Rahmetimizden de ona, kardeşi Harun’u bir peygamber olarak ihsan eyledik." (Meryem, 51-53)

Samiri denen müfsidi de müaheze etti. Onun da başına gelecek azabın ne olacağını söyledikten sonra o put heykeklini ateşe attı ve sonra onu denize attırdı. Ve bu suretle gönüllerden put zihniyetini silmeye ve yıkmaya gayret etti ve

اِنَّمَٓا اِلٰهُكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ وَسِعَ كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا

 "Sizin ilâhınız ancak birdir, O’ndan başka ilâh yoktur, dedi." (Tâhâ, 98)

وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلٰى مُوسٰى وَهٰرُونَۚ ﴿114﴾ وَنَجَّيْنَاهُمَا وَقَوْمَهُمَا مِنَ الْكَرْبِ الْعَظ۪يمِۚ ﴿115﴾ وَنَصَرْنَاهُمْ فَكَانُوا هُمُ الْغَالِب۪ينَۚ ﴿116﴾ وَاٰتَيْنَاهُمَا الْكِتَابَ الْمُسْتَب۪ينَۚ ﴿117﴾ وَهَدَيْنَاهُمَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۚ ﴿118﴾ وَتَرَكْنَا عَلَيْهِمَا فِي الْاٰخِر۪ينَ ﴿119﴾ سَلَامٌ عَلٰى مُوسٰى وَهٰرُونَ ﴿120﴾ اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ ﴿121﴾ اِنَّهُمَا مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِن۪ينَ

"Gerçekten biz Musa ile Harun’u da nimetlendirdik. Hem kendilerini, hem kavimlerini o büyük felaketten kurtardık. Onlara yardım ettik de, galip gelenler onlar oldular. İkisine de açıklayan Tevrat kitabını verdik. Kendilerine doğru yolu gösterdik. Sonradan gelenler içinde onlara güzel bir yad bıraktık. Bizden Musa’ya ve Harun’a saadet ve selamet olsun. Gerçekten biz güzel amel işleyenleri böyle mükâfatlandırırız. Çünkü ikisi de mü’min kullarımızdandı." (Saffât, 114-122)

Ülülazim bir peygamber olan Hz. Musa’nın peygamberlik hayatının ihtiva ettiği yüzlerce hikmet ve ibretlerden denizden katre mesabesinde yer yer işaret ettiğimiz gibi, burada bir kaçına maddeler halinde işaret edelim:

1- İnsanoğlunun dünyada olan musibetleri rıza ile karşılamalıdır. O zaman o ibtila imtihanında başarıya ulaşır ve büyük bir hayra mazhar olur. İşte bunun en güzel örneğini Hz. Musa verdi. İyi niyyet sahibi bir kişi, "Ey Musa! Seni öldürmek için seni arıyorlar. Sen hemen Mısır’ı terk et!" demiş, bu nasihata uyarak Mısır’dan hicret etmiştir. Musa Aleyhisselam bu hicret esnasında çok hayırlara nail oldu. Bir kere şerefli bir aileye, bir peygamber ailesine damad oldu, çoluk-çocuk sahibi oldu. Mevlâ’sı ona peygamberlik lutfetti ve ona "Kelimüllah" namını vermişti ve nihayet bir zalim ve putçu zihniyete sahip bir idarenin yıkılmasına ve zulüm altında inim inim inleyen biçare ve hüviyetsiz mazlum bir milletin kurtulmasına vesile olmuştur.

2- Bütün umur ve işlerinde Allah’a tevekkül eden ve O’na dayanan kimseye, başına gelecek şeylerden onu kurtaracak kişi veya kişileri vasıtalar kılar. Nitekim şehrin öte başından koşa koşa gelip tehlikeyi Musa Aleyhisselam’a haber veren kişi gibi.

3- Hakka sarılan ve yapışan kimse kendisine muhalefet edip karşı çıkacaklardan, büyük de olsalar, korkmaz ve aldırmaz; hakkında söylenen iftira ve dedikodulara kulak vermez. Bunun da en güzel örneğini Hz. Musa vermiştir. Karşısına Firavun gibi azılı ve gaddar biri çıkmış, ona sihirbaz demiş, mecnun demiş, yalancı demiş, başkalarının mallarına mülküne göz koymuş demiş. Fakat bunların hiç birisi Hz. Musa’yı haklı davasından ve nurlu yolundan ayırmamış, ye’se düşürmemiş ve Firavun’a bütün güç ve saltanatına rağmen ona yumuşak da-vranmanın ve her türlü edep ve terbiyeyi göstermenin örneğini verdikten sonra ona şu sert hitabı da yapmıştı: 

قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَٓا اَنْزَلَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ بَصَٓائِرَۚ وَاِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا فِرْعَوْنُ مَثْبُورًا

"Musa dedi ki, pekâlâ sen bilirsin ki, bu mucizeleri birer ibret olmak üzere göklerin ve yerin Rabb’isinden başkası indirmemiştir. Ben de Ey Firavun! Seni helake girmiş görüyorum." (İsrâ, 102)

4- Hak yardımcısız kalmaz. İşte Musa (Aleyhisselâm), Firavun’u rabb olma makamından indirip kul olmaya, ibadete davet etmek üzere, Peygamber gelmişti. Fakat Firavun, bu davete icabet edeceği yerde Musa Peygamber’e düşman oldu, daha da ileri giderek onu öldürmeğe karar verdi ve bu kararın infazı için adamlarına bile emir verdi. Fakat bakın! Adamlarından gerçekleri görüp Firavun’un diğer adamlarından Hz. Musa’ya olan imanını saklayan birisi kalkıyor, Hz. Musa’yı savunuyor: Musa öldürülürse Firavun’un adamlarına da çok pahalıya mal olacağını, önüne geçilmez musibet ve felaketlerin başlarına geleceğini, geçmiş ümmetlerden de örnekler vererek ikna edici lisanla onlara anlattı. İşte, Cenab-ı Hak’tan yana olan ve hakkı savunan Musa Aleyhisselam’ı da o çok kritik anda müdafasız ve yardımcısız bırakmadı.

5- İmanın lezzetini bir kere insan taddı mı, artık o lezzet o insanın bütün duygu ve düşüncelerine hakim olur, iman yolunda artık korku nedir bilmez. Karşı taraftan gelecek her türlü işkence ve cezayı hafif görür, aldırmaz. İşte bunun da en güzel örneğini sihirbazlarda görüyoruz. Hz. Musa’ya iman ettiler. Bu imanın verdiği lezzet ve heyecan sayesinde Firavun’ un ölüm saçan tehditleri karşısında sarsılmadılar ve gereken dersi, canları pahasına da olsa, ona vermeden çekinmediler.

6- Bela ve sıkıntılara sabır, kişiyi güzel ve takdirkâr akibetlere götürür. Bunun örneğini de İsrailoğulları verdi. Mısır’da Firavun ve adamları tarafından en ağır işlerde çalıştırılıyor, üstelik ihanet, zillet ve hakarete uğratılıyorlardı. Bu yetmiyormuş gibi, erkek çocukları öldür-tülüyor, kız çocukları ortalıkta bırakılıyordu. Nihayet bir gün geldi, Cenab-ı Hak Hz. Musa vasıtasıyla onları kurtardı. Düşmanlarını da yeryüzünden sildi. Nitekim Cenab-ı Hak bu hususta şöyle buyurur:

فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ اِلٰٓى اَجَلٍ هُمْ بَالِغُوهُ اِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ ﴿135﴾ فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَاَغْرَقْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِل۪ينَ ﴿136﴾ وَاَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذ۪ينَ كَانُوا يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الْاَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَاۜ وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنٰى عَلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ بِمَا صَبَرُواۜ وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَا كَانُوا يَعْرِشُونَ

"Vaktaki erişecekleri bir müddete kadar üzerlerinden biz azabı kaldırdık. Biz de ayetlerimizi yalanladıkları ve onlara kulak vermeyip gafil bulundukları için kendilerinden intikam aldık da hepsini denizde boğduk. Firavun’un işkencesi altında kıvranan o kavmi de, arzın bereketlerle donattığımız doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. Böylece Rabb’inin İsrailoğulları’na olan o güzel vadi felaketlere sabretmeleriyle tam yerine geldi. Firavun’un ve kavminin yapmakta oldukları sarayları ve yükseltmekte oldukları binaları hep harab ettik." (A’raf, 135-137)

7- Musa Aleyhisselam, İsrailoğulları’na karşı çok halim ve selim idi. Çok merhametli idi. Fakat danaya ibadet edip şirke saptıklarını ve İslâm’ın çizgisinden ayrıldıklarını görünce, yumuşaklığın yerini sertlik, merhametin yerini gazap aldı. Kardeşi Harun’un bile saç ve sakalından tutarak muaheze etti. Taviz vermedi, müdahene etmedi. "Canım ne ise yapmasa idiniz iyi olurdu ama o ki yapmışsınız zararı yok!" demedi. İslâm yolunda asla müsamaha göstermedi.

İşte ey Hz. Muhammed ümmeti! Ey müslümanlar! Ve ey müslümanlar arasında tebliğ ve irşad makamında bulunanlar!Sakın ha, hakkı ketmetmeyin! İslâm’ın meselelerini saklamayın, tahrif edip de değiştirmeyin! İslâm düşmanlarına veya kendini bilmez beyinsizlere yaranmak, yağ çekmek veya talep ve arzularını yerine getirmek, emir ve baskılarını nazar-ı itibara alarak veyahut da makam ve mevki elde etmeyi veya mevcut makam ve maaşı elden kaçırmamayı göz önüne getirerek taviz verir, müsamaha gösterirseniz davayı kaybedersiniz. Hem dünyada, hem de ahirette azabın iki katına uğrar, perişan olursunuz. Fakat Hz. Musa gibi celadet ve selabetinizi, ihlas ve cesaretini gösterir, taviz ve müdahene yoluna gitmezseniz. Musa Aleyhisselam gibi, güzel ve her türlü takdir ve tebrike layık neticelere varırsınız. Dünyanın gönül huzuru, ahiretin mutluluğu sizinle beraber olur!

İşte Kur’ an-ı Kerim’in sık sık Hz. Musa’nın peygamberlik hayatından ve verdikleri tavizsiz, ivazsız mücadele ve cihadından bahsetmesinin hikmeti de budur. Yani kıssadan hisse almaktır, ibret dersi almaktır.

 

4- Hz. Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz:

Taviz mevzuunu ve tavizin verilip verilemeyeceğini, kâinatın Efendisi, âlemin medar-ı iftiharı, insanlığın ve İslâm’ın timsali, hakkın ve adaletin mümessili, son Peygamber Hz. Muhammed’i dinleyelim ve O’nun tebliğ ettiği kitaptan okuyalım:

Peygamberimiz‘den şu tavizler istenmişti:

Putlara ibadet etmesi,

Putları okşaması,

Putlara dil uzatmaması,

Peygamberlik davasından vazgeçmesi,

Heva ve heveslerine uyması ve itaat etmesi,

Onlara yağ çekmesi,

Fakirleri huzurundan kovması,

Allah’tan başka hakem talep etmesi,

Namazda rüku ve secdeyi onlardan kaldırması,

Putları ile bir sene daha faydalanmalarına müsaade etmesi,

Gazaya çıkmalarını istememesi,

Vadilerinin harem bölgesi gibi yasak bölge ilan etmesi, İbadetleri değiştirme istekleri.

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Mekke’de Tevhid bayrağını açıp, buna karşı putlara tapma hiçliğinden mantıksız ve manasız hareketler olduğundan ve onlara ibadet etmenin, onlardan medet ummanın manasız şeyler olduğundan bahsetmeye başlamıştı. Putçular bütün var kuvvetleriyle bu Tevhid hareketlerine karşı çıktılar ve her türlü işkenceleri Ona reva gördüler. Fakat günler geçiyor, İslâm inkişaf ediyordu ve engellemeler fayda vermiyordu. Başka denemelere giriyorlardı. Bazı zorlamaların yanında işi tatlıya bağlamak, tavizler koparmak yoluyla ne alabilirlerse, bereket versin, demek isterlerdi.

Bir gün, Kureyş’in büyüklerinden Velid b. Muğire, Ebu Cehil, Ümeyye b. Halef şu teklifle Peygamberimiz’e geldiler ve dediler ki: "Ya Muhammed! Seninle bir anlaşmaya girelim ve aradaki ihtilafı kaldıralım. Deriz ki, gel bir sene sen bizim putlanmıza ibadet et, bir sene de biz senin mâbduna ibadet edelim. Böyle bir anlaşma yoluna gidelim. Şayet bizim putlarımıza ibadet etme hayırlı geliyorsa, sen de bundan faydalanmış olursun. Ve eğer senin ilâhına ibadet etme faydalı geliyorsa, biz de ondan yararlanmış olalım!" dediler.

Peygamber Efendimiz: "Böyle şey olmaz ve olamaz! Sizin teklifiniz şirkten başka bir şey değildir. Ben böyle bir şeye nasıl "Evet!" derim? Allah’tan başkasına nasıl ibadet ederim? Putlara asla ibadet etmedim, etmiyorum ve etmiyeceğim!.." diye onlara cevap verdi.

Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz tarafından verilen bu cevabı tasdik ve teyid etmek üzere "Kâfirun Suresi"nazil oldu:

قُلْ يَٓا اَيُّهَا الْكَافِرُونَۙ ﴿1﴾ لَٓا اَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَۙ ﴿2﴾ وَلَٓا اَنْتُمْ عَابِدُونَ مَٓا اَعْبُدُۚ ﴿3﴾ وَلَٓا اَنَا۬ عَابِدٌ مَا عَبَدْتُمْۙ ﴿4﴾ وَلَٓا اَنْتُمْ عَابِدُونَ مَٓا اَعْبُدُۜ ﴿5﴾ لَكُمْ د۪ينُكُمْ وَلِيَ د۪ينِ

"De ki: Ey kâfirler! Ben sizin ibadet etmekte olduklarınıza tapmam. Siz de benim ibadet etmekte olduğuma ibadet ediciler değilsiniz. Zaten, ben sizin tapmış olduğunuza tapan değilim. Siz de benim ibadet etmekte olduğuma ibadet edici değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de bana!.." (Kâfirûn, 1-6)

Ve ayrıca Cenab-ı Hak putlara ibadet etmenin şirk olması yanında cahillerin işi olduğunu beyan etmek üzere de şöyle buyurur:

قُلْ اَفَغَيْرَ اللّٰهِ تَأْمُرُٓونّ۪ٓي اَعْبُدُ اَيُّهَا الْجَاهِلُونَ ﴿64﴾ وَلَقَدْ اُو۫حِيَ اِلَيْكَ وَاِلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكَۚ لَئِنْ اَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ ﴿65﴾ بَلِ اللّٰهَ فَاعْبُدْ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ ﴿66﴾ وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ۗ وَالْاَرْضُ جَم۪يعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪ۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ

"De ki: Bunca delillerden sonra, Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi bana emrediyorsunuz? Ey cahiller! Gerçekten sana ve senden öncekilere şöyle vahyolundu: Eğer Allah’a eş koşarsan muhakkak amelin boşa gider ve elbette hüsrana uğrayanlardan olursun. Bilâkis Allah’a ibadet et ve şükredenlerden ol! Halbuki o kâfirler, Allah’ı hakkıyle takdir edemediler. Halbuki kıyamet günü yerküresi tamamen O’nun tasarrufundadır. Gökler de O’nun kudret elinde dürülmüştür. Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir ve çok yücedir." (Zümer, 64-67)

Müfessir Fahreddin-i Razi’nin beyanına göre, Mekke putçuları yine bir gün Hz. Peygamber’e geldiler ve dediler ki, "Ya Muhammed! Eğer sen atalarının dinine riayet eder, ona göre ibadet edersen biz de senin dinine riayet edip, Allah’ına ibadet edeceğiz!" Efendimiz onların bu talep ve tekliflerine hiç iltifat etmedi ve dedi ki: "Bu nasıl şey?!. Bu mümkün mü?!. Bu şirk değil midir? Sizler bunu bilemiyecek kadar cahilsiniz. Ey cahiller! Ben Allah’tan başkasına ibadet mi ederim?!. Bu ne kadar çirkin, ne kadar ahmakça bir hareket! İbadet ancak, zatında ve sıfatında ve efalinde mükemmel olan, eşi ve benzeri bulunmayan Vacib Teâlâ’ya yapılır. Vacib Teâlâ’dan başka bu sıfatları haiz bir kimse yoktur ki, ona da ibadet edilsin!"

İşte o putçular bunu bilemiyorlar ve bilemiyecek kadar da cahillerdir. Onlar o kafa ile Allah’ı takdir edememişler, edemezler de. Akıl edemiyorlar ki; insan vücudunu en güzel şekilde yaratan ancak Allahu Azimuşşan’dır. Yarattığı bu eserin bir gediği, bir eksiği ve bir kusuru, bir ayıbı var mı? Böyle bir şey bulabiliyorlar mı? Bulamıyorlar, bulamıyacaklar da. Bulmalarına imkan da yoktur!

Öyle ise, insanoğlu ibadetini ancak O’na yapacak, ancak O’na kul olacaktır. Hatta hukuk sistemini ve hayat nizamını da O’ndan alacaktır, O’nun kitabından öğrenecektir. Çünkü, yaratması nasıl güzelse, nasıl kusursuzsa, emirleri de hükümleri de kanunları da öylece güzeldir, kusursuz ve eksiksizdir. Bunun da böyle olduğunu idrak edip kavramak ilme bağlıdır. İlim de kafi gelmez; anlayış sahibi olmağa bağlıdır. Basireti bağlı cahil kafalar bu gerçekleri anlamadan çok uzaktırlar...

Binaenaleyh, Peygamber ne yapmış? O kâfirlerin, o beyinsizlerin talep ve tekliflerine iltifat buyurmayıp reddetmiş, taviz verme cihetine asla gitmemiş, "Hay hay olur!.." dememiştir. Diyemez de! Çünkü, İslâm’ın her meselesi hikmettir, hakikattır, hürmete layıktır, korunması ve devam etmesi lazımdır.

 

Putlara dil uzatmamak, hiç olmazsa onları okşamak:

Mekke müşriklerinin Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’den taviz olarak koparmak istedikleri şeyleri, kendi kafalarına göre, bazen hafifletirler ve derler di ki: "Putlarımıza ibadet etmiyorsun! Buna yanaşmadın. Bari hiç olmazsa dil uzatma, bunlar hakkında kötü düşünme! Atalarımız bunlara senelerce ibadet etmişler, saygı duymuşlar, önlerinde eğilmişler. Onların hatırı için hiç olmazsa sen de arasıra bunlara iltifat et, bunları an, bunları okşa! O kadar katı olma, biraz müsamahakâr ol da elini bunların sırtına koy ve şöyle bir sıvazla! Bizim de hoşumuza gitsin, biz de memnun olalım ve seninle iyi geçinelim. Aramızdaki düşmanlık ortadan kalksın, bir arada yaşayalım!.."

İşte kâfır aklı! Düşünmüyor, düşünemiyor ki, bir gönülde hem Allah sevgisi, hem de put sevgisi, olur mu bu?!. Biri Tevhid inancı biri de şirk inancı. Bunlar birbirine tamamen zıt inanışlardır. Ya o, ya da o; ya küfür, ya iman! İkisi arasında bir üçüncü şık yoktur.

Böyle olunca Peygamber Efendimiz bu çeşit şeyleri kabule yanaşır mı? Bunlara dil uzatmamak, onlar hakkında iyi düşünmek, ara sıra da olsa onlara iltifat edip sırtlarını okşamak onların hak olduklarını kabul etmek değil midir? Allah düşmanlarına dost olmak değil midir? Dinden taviz vermek değil midir? Sonra tavizin bir sınırı yok ki, nerede duracak?!. Bir taviz vermeniz ikinci bir tavizi gerektirir. Dinden taviz verile verile artık ortada din kalmaz. Biz de yazarın dediği gibi, "Müslümanlar ne kadar taviz verirlerse, o kadar davayı kaybederler. İslâm’ın her meselesi haktır, hikmettir, ilimdir. Savunmaları gerekir!" diyoruz. Evet, öyledir! Çünkü her taviz din binasından bir delik, bir gedik açmaktır. İleride göreceğiz ki, sonradan gelenler, Hz. Musa’nın ve Hz. İsa’nın tebliğ ettikleri dinden taviz vere vere o dini bugünkü hale getirdiler ve hurafeler bataklığı haline soktular. Bir gün müşrikler bir araya gelmiş, sohbet ediyorlardı. Utbe adında biri:

-Ne dersiniz? Gitsem de Muhammed’e bir nasihat etsem, onu davasından vazgeçirsem de bu fitne ortadan kalksa, dedi.

-Hay, hay! Çok iyi olur! dediler.

Utbe yanına gider, Kureyş namına bir elçi gibi konuşur:

-Ya Muhammed! Ne istersen verelim. Zengin olmak istersen seni dünyanın en zengini yapalım. Reis olmak istersen devletimize reis yapalım. Güzel bir kadınla evlenmek istersen, gezelim dolaşalım dünyanın en güzel kadınını sana alalım. Ne istersen onu yapalım. Yalnız sen bizim putlarımıza dil uzatma, onları hakir görme ve şu söylediklerinden vazgeç!

Peygamberimiz:

-Bitti mi sözlerin?

O:

-Evet, bitti! dedi.

Peygamberimiz:

-Öyle ise şimdi beni dinle, dedi ve Fussilet suresini okumaya başladı:

Bu sureden okunan ayetlerin kısaca manaları şu:

حٰمٓۜ ﴿1﴾ تَنْز۪يلٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۚ ﴿2﴾ كِتَابٌ فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُ قُرْاٰنًا عَرَبِيًّا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَۙ ﴿3﴾ بَش۪يرًا وَنَذ۪يرًاۚ فَاَعْرَضَ اَكْثَرُهُمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ ﴿4﴾ وَقَالُوا قُلُوبُنَا ف۪ٓي اَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونَٓا اِلَيْهِ وَف۪ٓي اٰذَانِنَا وَقْرٌ وَمِنْ بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ فَاعْمَلْ اِنَّنَا عَامِلُونَ ﴿5﴾ قُلْ اِنَّمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ فَاسْتَق۪يمُٓوا اِلَيْهِ وَاسْتَغْفِرُوهُۜ وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِك۪ينَۙ

"Hâmîm! Bu Kur’ân, Rahim ve Rahman olan Allah tarafından indirilmiştir. Bilen bir millet için Arapça bir Kur’ân. Ayetleri tafsil edilmiş bir kitap, hem müjdeci hem de korkutucu. Çokları başını çevirmiş, işitmiyorlar ve şöyle diyorlar: "Kalplerimiz senin bizi davet ettiğin şeye karşı kapalıdır. Kulaklarımızda bir ağırlık vardır. Seninle aramıza bir perde çekilmiştir. Haydi yap yapacağını! Çünkü, biz yapacağımızı yapıyoruz!"

De ki: Ben sizin gibi bir insanım. Ancak bana şöyle vahyolunuyor: Hepinizin yaratıcısı bir Allah’tır. Hepiniz O’na doğrulun, O’nun mağfiretini isteyin. Vay o puta tapanların haline!" (Fussilet, 1-6)

Peygamberimiz sureyi sonuna kadar okudu. Okunan bu ayetleri tam bir sessizlik içinde dinleyen Utbe’ye dönerek:

-İşittin mi? Ya Ebal Velid! dedi. İşte sen, işte onlar! Şimdi bildiğini yap!

Bunları dinleyen Utbe şaşırmıştı. Tek kelime söylemeden kalkıp gitti. Derin derin düşünüyordu. Bunun ağırlığı altında ezilmiş gibi idi. Bu hal yüzünden de belli idi. Yürürken ayakları dolaşıyordu. Arkadaşlarının yanına gidince onlar:

-Anlat bakalım Ya Utbe! Ne yaptın? dediler. O:

-Sormayın! Ne söyliyeyim, bilmem ki?!. Öyle bir söz işittim ki, bir benzerini hayatımda işitmemiştim. Vallahi bu söz ne şiirdir, ne sihirdir ne de kehanettir. İşittiklerim çok büyük bir haber. Siz bu adamı Araplar’a bırakın. Siz seyirci olun. Eğer bu üstün gelirse şeref bizimdir. Yok mağlup olursa zaten mahvolur gider. Siz de kurtulmuş olursunuz, dedi.

Müşrikler ona:

-Vallahi o, seni de büyülemiş!.. Ne yazık ki, Kureyş kendi büyüklerinin sözünü de dinleyip imana gelmediler. İnat ettiler, küfürlerine, imansızlıklanna devam edip gittiler.

Fakat, bizim asıl üzerinde duracağımız şey; Bakınız Kureyş namına ne büyük şeyler vaad edildiği halde Efendimiz bunlara hiç mi hiç iltifat etmedi, gerçekleri dile getirdi, taviz verme yoluna gitmedi. Halbuki dünyalıktan, dünya varlığından olursa o kadar olurdu, Utbe’nin vaad ettiği şeyler.

 

Peygamberlik davasından vazgeçmesini istediler:

Bir başka zaman da Ebu Talib’e geldiler ve dediler ki:

"Ey Ebu Talib! Kardeşinin oğlunun yaptığı kırkı geçti. Putlarımıza hakaret ediyor, o mübareklere ağzına geleni söylüyor. Bunlar hiçtir diyor, bize ve atalarımıza hakaret yağdırıyor, bunlara ibadet etmek ahmaklıktır, budalalıktır, diyor. Biz artık bunlara tahammül edemeyiz. Senin hatırın var da ona ilişmiyoruz. Yoksa onun hakkından geliriz. Şimdi onu çağır da aklını başına alsın! Bizim putlarımızla uğraşmasın. Biz bir şey yapmazsak bile putlarımız onu çarpar, sonra ağzı eğilir, yerlerde sürüm sürüm sürünür, kendisine yazık olur..."

Ebu Talib onlara, "Olur, olur!" dedi ve bir takım iltifatvarî sözlerle onları başından savdı. Onlar da çıkıp gittiler. Aradan bir müddet daha geçti. Değişen bir şey olmadığını görünce, daha kesin ve daha kararlı bir halde tekrar Ebu Talib’e geldiler ve sert çıkışlar yaptılar: "Yeğenin ağzını üstüne topla! Yoksa onun ağzını yırtarız! Artık bizim tahammülümüz kalmadı. Kalksın da bizim mâbudlarımıza hakaret etsin, öyle mi? Sabrımız taştı, ne olacaksa olsun! Sen de yerini belli et; ya ondan yana ol, ya da bizden yana ol! Sözü eğip bükme! Onu tekrar çağır da işin son raddeye geldiğini, artık kılınçların kınlarından çekileceğini kendisine söyle! Ya aklını başına alsın, ya da başına geleceği beklesin. Biz böylece son sözümüzü söylemiş oluruz. Artık bizde vebal kalmasın!.."

Ebu Talib işin ciddileştiğini ve çok tehlikeli bir safhaya geldiğini, önüne geçmenin artık mümkün olamayacağını anlayınca yeğenini çağırdı. Kendisine meselenin vehametini etraflıca anlattı. Kılıçların çekileceğini, Mekke’nin kan deryası haline geleceğini, işin had safhaya geldiğini, bu durum karşısında benim de gücümü aştığını, tehlikenin eşiğinde olduklarını uzun uzun anlattı ve nihayet beni dinlersen sen bu davadan vazgeç. Hem senin için hem de bizim için çok iyi olur. Beni bu müşkil durumdan kurtarmış olursun. Aksi halde seni koruyamaya-cağımı söylüyorum.

Senelerce kendisine kanat germiş amcasından bu sözleri işitmesi amcasının, davasından vazgeçmesini istemesi. Peygamber Efendimiz’e çok ağır geldi. Ve "Amca, amca! Bir elime güneşi, bir elime de ayı koysalar yine de ben bu davadan vazgeçemem. Çünkü bu dava, Allah tarafından bana verilen bir vazifedir ve ben bir Peygamber olarak Allah’ın emrini yerine getirmeye mecburum!.." dedi ve kalkıp yürüdü.

Yeğeninin böyle mahzun bir şekilde çıkıp gitmesi Ebu Talib’e çok ağır geldi. Onu geri çağırdı. "Oğlum!" dedi, "Sen işine bak, vazifene devam et! Ben sağ olduğum müddetçe onlar sana bir şey yapamazlar."

Hakikaten, Allah’ın da lütuf ve inayetiyle müşrikler ona bir şey yapamadılar. Çünkü o taviz vermedi. Onların hatta amcasının talep ve arzularını, ölüm saçan tehditlerine rağmen, yerine getirmedi, heva ve heveslerine uymadı. Halbuki durum çok kritikti, ucunda ölüm vardı. Böyle iken ölümü de göze alarak davadan fedakârlıkta bulunmadı. Ne özü yönünden, ne de teferruatı yönünden taviz vermedi.

 

Müdahenede bulunmak:

Yine ehl-i küfür, ehl-i şirk durmadı. Zaman zaman Hz. Peygamber’den (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) taviz istediler. Bu sefer de Peygamber’in kendilerine yağ yakmasını, onları yumuşaklıkla ve müsamaha ile karşılamasını istediler. Buna karşılık da kendilerinin aynı şekilde davranacaklarını ileri sürdüler. Yani bu kadar bir taviz vermesini, kendilerine hiç olmazsa bu kadarcık hak tanımasını arzu ettiler. Cenab-ı Hak bu hususu Nun suresinde şöyle anlatır:

فَلَا تُطِعِ الْمُكَذِّب۪ينَ ﴿8﴾ وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ

"Ya Muhammed! Seni tekzib edenlere, sakın sen itaat etme! O kâfirler isterler ki, sen onlara müdahene edesin, onlar da sana müdahene ederler..." (Kalem, 8-9)

Müdahene demek, Fahrü’r-Razi ve Ebu’s-Suud’un beyanına göre, hakikatı örtüp hilafını izhar etmekle bir nevi hiyanet etmek demektir. Asıl manası bu. Dühün yağ yaktı demektir. Türkçe’mizdeki yağlama veya yağ yakma veya yapma veya yağ çekme tabirleri herhalde buna dayanmaktadır. Mesela filana yağ çekti, yağ yaktı, yağ yaptı, yağladı derler. Bunlar da çeşitli şekillerde manalandırılır; yumuşak davranmak, iltifat etme, musamaha ile karşılaşma gibi; asıl manası ile kullanıldığı manalar arasında münasebet ise şu: Yağlanan bir şey yumuşak kalır, sertleşmez, yumuşaklığını muhafaza eder... Ayet-i kerime’lerin manası şu: "Ey Habibim! Sen hidayet yolunda onlar ise sapıklık yolundadırlar. Böyle olunca, onlara iltifat etme! Müdahene de etme! Salabet sadakatta devam et! Onlara sakın taviz verme!" demektir. Onlar, o kâfirler isterler ki, keşke sen onlara mülayım davranasın, onlar da sana mülayım davranalar. Sen onların arzularını kabul edesin, onlar da buna mukabil senin arzularını kabul ederler. Bu iş caiz olmaz. Zira senin onlara yaptığın teklif haktır, kabule şâyandır, onlar için de aynı menfaattır. Ama onların teklifleri batıldır, sapıklıktır. Senin onları kabul etmen felakettir, delalettir. O halde sen onlara mülayim bulunma, müdare etme! Zira onların sana mülayim görünmesi, seni aldatmaları içindir.

Bakınız ne oldu? Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) kâfirlerin çokluğuna, müslümanların azlığına bakmaması, daima sabır ve sebat etmesi, tavize yanaşmaması kendisine emredildi. Kezâlik, ümmeti de hele ümmet içerisindeki uleması da Peygamber’i örnek alacak, salabet ve sadakat gösterecek, taviz verme yoluna gitmeyecektir. İslâm düşmanlarına, sözde müslümanlara karşı müdahene ve musamaha göstermeyecek, haktan zerre kadar bile taviz verme yoluna gitmeyeceklerdir. Din babında hakikat ne ise onu olduğu gibi söylemek vacib olduğu gibi, hakikat olmayan şeyler için de müdahene ve mülayemette bulunmak caiz değildir.

 

Fakirleri huzurdan koymak:

Akılları gözlerinde olan, şeref ve insaniyeti maddede ve madde planında olduğunu kabul eden bir takım Mekkeli’ler bir gün Peygamber’e gelerek dediler ki: "Ya Muhammed! Şu fakir fukarayı başından dağıt! Zira onların elbiseleri eski ve halleri perişan! Bizim şeref ve haysiyetimiz onlarla birlikte huzurunuzda bulunmaya mani oluyor. Biz onlarla oturmak, onlarla beraber bulunmak istemiyoruz!" dediler. Peygamber’den bu suretle taviz isteyip Kur’ an ahkâmını ihlal etmesini talep ettiler. "Şayet, bunu kabul etmezsen beraber bulunduğumuzda yüzün ve gözlerin bize olsun!" dediler. Cenab-ı Hak şu ayetleri indirdi:

وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْۚ تُر۪يدُ ز۪ينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطًا ﴿28﴾ وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَٓاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَٓاءَ فَلْيَكْفُرْۙ اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلظَّالِم۪ينَ نَارًاۙ اَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَاۜ وَاِنْ يَسْتَغ۪يثُوا يُغَاثُوا بِمَٓاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَۜ بِئْسَ الشَّرَابُۜ وَسَٓاءَتْ مُرْتَفَقًا

"Sabah ve akşam Allah’ın rızasını dileyerek Rabb’larına dua eden kimselerle beraber nefsini sabırlı tut! Dünya hayatının süsünü arzu edip de gözlerini onlardan çevirme. Bizi anmak hususunda kalbine gaflet verdiğimiz kimseye itaat etme ki, o keyfinin ardına düşmüş ve işi de, haddini aşmak olmuştur. De ki: Kur’ân Rabb’inizden gelen bir haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun. Çünkü biz, zalimler için öyle bir ateş hazırladık ki, onun kalın duvarları kendilerini kuşatmaktadır. Onlar, susuzluktan imdat istedikçe erimiş maden tortusu gibi kaynar su ile imdat edilirler ki, o yüzleri kavurur. O, ne fena içkidir ve o ateş de ne kötü konuklama yeridir." (Kehf, 28-29)

Bu ayet-i celile Efendimiz’i muhatap almış ise de kıyamete kadar Ümmet-i Muhammed’e özellikle din bilginlerine de hitap etmektedir.

Peygambenmiz’i kâfirlerın talep ve arzularına uyarak dinden taviz vermesini men ettiği gibi, kıyamete kadar gelecek müslümanları da bundan men etmektedir.

İslâm ahkâmına göre zengin-fakir arasında fark yoktur. Ölçü madde, elbise değil, takva imandır, fakirlik-zenginlik değildir. Binaenaleyh, varlıklı insanların, fakirleri Peygamber huzurundan kovmalarını istemeleri Kur’ân’ın ruh ve metnine aykırıdır, eşitlik prensibine aykırıdır. Peygamber’in de, o kendini bilmezlerin, haktan gaflet edip de batıl yolunu tutanların arzularını yerine getirmesi hakkı ihlaldır ve tavizdir.

İşte, ayet-i celile böyle bir yola gitmeği kınamıştır. Kâfirlerin, gafillerin, batılların arzularına ne bir hüküm değiştiriliyorsa saklanır, ne de hilafına amel edilir. Kimsenin keyfine göre din ve şeriat değiştirilemez. Çünkü hak gelmiştir, ortadadır! İsteyen iman eder, isteyen inkâra sapar. Mühim olan ona hakkı duyurmaktır. Bu duyurma işi yapıldı mı, artık vazife yapılmış demektir. İnanmıyor, kabul etmiyor diye o kâfirin veya sözde o müslümanın mizacına hizmet edilmez; belasını bulur, cezasını görür.

 

Allah’tan başka hakem kabul etmek:

Rivayete göre Kureyş müşriklerinin müşkilleri olduğu zaman bir kâhini aralarında hakem tayin ederler ve verecekleri karara göre razı olurlardı. Peygamberimiz’e de böyle bir teklif getirdiler ve dediler ki: "Seninle aramızda ihtilafı halletmek için yahudi rahiplerinden ve hıristiyan piskoposlarından hakem yapalım da bakalım onların kitabında sana dair bir şey varsa, bize haber versinler!" Kur’ân şöyle der:

اَفَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْتَغ۪ي حَكَمًا وَهُوَ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ اِلَيْكُمُ الْكِتَابَ مُفَصَّلًاۜ وَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْلَمُونَ اَنَّهُ مُنَزَّلٌ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ ﴿114﴾ وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدْقًا وَعَدْلًاۜ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِه۪ۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ﴿115﴾ وَاِنْ تُطِعْ اَكْثَرَ مَنْ فِي الْاَرْضِ يُضِلُّوكَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَ ﴿116﴾ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ مَنْ يَضِلُّ عَنْ سَب۪يلِه۪ۚ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ

"Ey Resulüm! De ki: Sizinle aramızı ayırt eden Allah’tan başka bir hakem mi ararım? Kendilerine O kitap verdiğimiz o yahudi ve hıristiyan âlimleri de şüphesiz bilirler ki, bu Kur’ân Rabb’ından hak olarak indirilmiştir. Öyle ise sakın şüphe edenlerden olma! Rabb’inin emri ve yasakları, doğruluk ve adalet yönünden tamam oldu. O’nun kelimelerini değiştirecek hiç bir şey yoktur. Allah onların dediklerini hakkıyla işiticidir, gizlediklerini de tamamıyla bilicidir. Eğer yeryüzündeki insanların ekserisine uyarsan seni onlar Allah yolundan saptırırlar, onlar sadece zan ardında yürürler ve sadece yalan uydururlar. Muhakkak Rabb’in, yolundan sapanları en iyi bilendir ve O doğru yolda bulunanları da ziyade bilendir." (En’am, 114-117)

Allah’ı bırakıp da şunun veya bunun hakemliğine, hakimliğine başvurmak veya böyle bir teklifi kabul etmek tavizden başka nedir? Hak kaynağı bırakıp da batıl kaynağa ve en azından şüpheli kaynağa başvurmak değil midir? Ortada her yönüyle mükemmel, mükemmel olduğu kadar da mufassal bir kitap, bir Kur’ân varken O'nu ve O'nun sahibi Allah Teâlâ’yı bırakıp da başkası hakem kabul edilir mi? Bu nasıl bir tekliftir? Elindeki lambayı söndürüp körlerden yardım istemek gibi bir şey değil midir? Bu ise, ahmakça bir talepten başka nedir?

Sonra bir şeyin hakemliğe layık olması vereceği kararın yüzde yüz isabetli bulunması için onda şu iki vasfın mutlaka bulunması lazımdır. Bunlardan biri doğruluğu, ikincisi de adaletli oluşu. Bu iki vasıf da en mükemmel ve son derece tamam bir şekilde ancak Allah’ın kelamı olan Kur’ân-ı Kerim’dir. Yani Kur’ân sadıktır, haktır, hakikattır; yalan ve şüpheden son derece uzaktır. Şeriat ve hakem itibarıyla da adaletin ta kendisidir. Zulümden, hatadan münezzehtir. Ve onu değiştirecek, ona karşı hakemlik, hakimlik, mümeyyizlik yapacak hiçbir şey, hiç bir kimse yoktur. Ne kimse onun kelimelerini kaldırıp yerine daha doğru ve daha adaletlisini koyabilir ne de mislisini. Allah’ın sözü, kanun O’nun kanunu, hüküm O’nun hükmüdür. O, hem en iyi işiten ve hem de en iyi bilendir. Binaenaleyh O’ndan başka bir hakem talep etmek nasıl düşünülür ve nasıl caiz olur ve böyle bir şeyi kabul etmek bir sapıklık değil midir?

İşte, böyle bir teklifi kabul etmeyi ve bu yolda taviz vermeyi Kur’ân caiz görmemiş, hakkı beyanda ısrar etmesini Resulü’ne emretmiştir.

 

İbadetleri değiştirme ve bazı faydalar sağlama yolundaki istenen tavizler:

Küfür ehli durmamış, hak yolcusu, hak yolunun yol göstericisi Hz. Muhammed’i (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) haktan, hak çizgisinden saptırmak için hileler düşünmüşler, planlar hazırlamışlardır. Bu planların yerine gelmesi için de bazen suret-i haktan gözükerek, bazen de tehdit ederek bazen de başka kılığa bürünerek teklifler getirmişler, talepler ve arzular izhar etmişlerdir. İşte bunlardan bir kaçı daha:

Fahri’r-Razi, Kazi ve Hazin’in beyanlarına göre, Beni Sakif kabilesinden bir cemaat Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)Efendimiz’e geliyor ve diyorlar ki, "Ey Allah’ın Resulü! Bize üç yönden imtiyaz ver:

1- Bizim kılacağımız namazlarda rüku ve secde olmasın. (Hani Türkiye’de bir zamanlar böyle talepler olmuş, bu yolda raporlar da verilmişti. Ne olacak? Camilerden sergiler kaldırılacak, sıralar konacak, ayakkabılarla içeri girilecek ve namazlarda da yatma kalkma olmayacaktır... İşte bu memleket ne beyinsiz adamlar gördü! Ne ahmak, ahmak oldukları kadar da şarlatan insanlar bu milletin cami ve ibadetleri üzerinde söz sahibi oldular.)

2- Putlarımızla bir sene daha menfaatlenelim ve bunları kendi elimizle kıralım.

3- Öşür vermediğimiz gibi, savaşa da çağrılmayalım. Ayrıca bizim vadimiz Harem bölgesi gibi yasak bölge olsun. Bunlara karşı muahede yaparsan biz de İslâm’ı kabul ederiz."

İşte bakın kâfir ağzı, neler söylüyorlar, nasıl bir pazarlığa giriyorlar? Ne acaib şey?!. Bilmiyorlar ki, bir kere İslâm’da bir ferde, bir cemaate veya bir sınıfa imtiyaz verme yoktur. Herkes mana planında ve hukuk karşısında hep aynıdır. Tarağın dişleri gibi birbirine eşittirler. Birinin namazı başka, bir başkasının namazı da daha başka. Olur mu böyle şey? Bir kısım müslümanlar da bunlardan muaftutulsunlar. bunu hangi adalet kabul eder?!. Ama, biliyorlar ki, İslâm Dini istenilen bu tavizleri verir, bu imtiyazları tanırsa o zaman kendi eliyle kendini yıkmış olur. Evet bir müessesenin, bir idarenin taviz vermesi, o müessese ve o idarenin ölümü demektir. Siz artık bir kere taviz verme kapısını açtınız mı, arkasından bir taviz, onun da arkasından bir taviz, taviz üstüne taviz sürüp gider ve nihayet o müessese ve o idare yıkılır gider...

İki cihan serveri, ahir zaman Peygamberi Hz. Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) onların bu mantıksız ve tutarsız taleplerine cevap verdi ve dedi ki:

"Rüku ve sücudu olmayan dinde hayır olmaz. Putlarınızı kendi elinizle kırmazsanız, biz kırarız. Bir sene daha putlarınıza ibadet etmenize de müsaade etmem!" deyince onlar şöyle dediler:

"Ey Allah’ın Resulü! Bizler Araplar içerisinde mümtaz bir kabileyiz. Başka kabilelere vermediğin imtiyazı bize vermelisin. Diğer kabileler buna itiraz ederlerse, onlara "Allah bana böyle emretti!" diye cevap verirsin."

Bunların sözleri üzerine Cenab-ı Hak şu ayetleri inzal buyurdu:

وَاِنْ كَادُوا لَيَفْتِنُونَكَ عَنِ الَّذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ لِتَفْتَرِيَ عَلَيْنَا غَيْرَهُۗ وَاِذًا لَاتَّخَذُوكَ خَل۪يلًا ﴿73﴾ وَلَوْلَٓا اَنْ ثَبَّتْنَاكَ لَقَدْ كِدْتَ تَرْكَنُ اِلَيْهِمْ شَيْـًٔا قَل۪يلًاۗ

"Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başkasını bize iftira edesin diye seni fitneye düşüreceklerdi ve o takdirde seni dost edineceklerdi. Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, sen onlara az bir şeyle meyledecektin. 0 takdirde de dünya ve ahiret azabını iki kat olarak sana muhakkak taddıracaktık. Sonra bize karşı kendin için hiç de yardımcı bulamayacaktın." (İsrâ, 73-74)

Ayetin tefsirinde Vehbi Efendi şunları kaydediyor:

"Bizim vahyettiğimiz hükümlerden başka bir hükmü bize iftira etmeye ve kendilerine imtiyazlar almak gibi fitne çıkarmaya çalıştılar. Kendilerince hemen emellerine muvaffak olmağa yaklaştılar, eğer dediklerini kabul etseydin, seni dost edineceklerdi. Fakat sen meylet-medin. Lakin hilelerinin kuvveti seni meyletmeye yaklaştırabilirdi. Biz seni himaye ettik, sen de yaklaşmadın. Şayet biz seni lütfumuzla himaye etmeseydik veya farz-ı muhal sen onların tekliflerini kabule meyletseydin, "Alimallah" dünyan da ahiretin de zindan olurdu. İki kat azaba uğrardın ve nihayet bizim elimizden seni kurtaracak kimse bulamazdın."

Görüldüğü üzere bu ayet-i kerime’ler taviz vermenin, mudahenede bulunmanın kapısını öyle bir kapatmışlardır ki, açık bir menfez, iğnenin sığabileceği bir delik bile bırakmamıştır. Üstelik taviz verme şöyle dursun, tavize yanaşmak, böyle bir şeyi hatıra getirmek korkunç azabı hem dünyada hem de ahirette gerektirmektedir. "Rükun" kelimesi" Beyzavi’nin beyanına göre "Meyl-i Yesir" demektir. Yani az bir meyille meyletmektir. "Şey-i kalil" mâlum az şey demektir. İki tabiri bir araya getirip mana verecek olursak şöyle diyebiliriz: "Azdan az bir şeyle!" Yani tam bir taviz değil, az bir taviz de değil, az bir şeyden azıcık bir taviz vermek de değil. Ya ne? Az şeyden azıcık bir taviz vermeye yaklaşmak demektir. Böyle olunca da cümlenin manası şu olur: "Ey Resulüm! O kâfir ve o putperestlerin, o fitnekâr ve o müfsidlerin, o münafık ve o sözde müslümanların bir kelime ile İslâm düşmanlarının hile ve desiseleri, yalan ve yaldızlı sözleri o kadar aldatıcı ve yanıltıcı idi ki, o kadar şeytani zekaya sahip, o kadar şaşırtıcı idi ki, bir Peygamber olup vahye dayandığın ve bütün peygamberlerin üstünde bir mertebeye sahib olduğun halde eğer imdada yetişip seni tesbit etmeseydik, seni sağlamlaştırıp takviye etmeseydik, sen hiç olmazsa onlara az şeyden azıcık taviz vermeğe, vermeğe de değil, vermeğe meyletmeğe yaklaşırdın. Dünyan da giderdi, ahiretin de."

Mesela: İslâm’ın Tevhid akidesini yıkacak, Allah’tan başka bir putu kabul değil, haramlardan mesela, içki veya faizin cevazına evet demek değil, bir farzın terk edilmesine müsaade etmek değil, bir vacibin terk edilmesinden bir şey çıkmaz demek değil, bir sünnet’in kaldırılmasına veya bir mekruhun işlenmesine fetva vermek, mesela sakalın kesilmesine bunda bir şey yoktur demek veya meleklerin girmesine mani olan bir resmin duvarlara asılmasındaki zararın tahribatını görmeyip hafife almak veya herkes bunu yapıyor diye cevazına gitmek, hatta teşvik etmek, emir vermek ve nihayet bütün bunları İslâm namına, din namına, diyanet namına yapmak.

İşte bunlar taviz vermektir. İslâm’ın binasından gedikler açmaktır, İslâm’ı vurmaktır. Daha açık ve daha uygun bir tabirle dine, diyanete ihanettir, hiyanettir.

İşte böyle tavizkâr, müdahin, makam ve mevkiini korumak için karşı tarafa yağ çekmek, onlara yaranmak için dinden fedakarlık yapanların yüzünden bu mübarek din bu hale gelmiştir!..

Bunların şerrinden, bunların fitnelerinden Cenab-ı hak dini ve müslümanları korusun! Peygamberimiz’den sonra, Ondan feyz alan ve O’nu örnek kabul eden gerek ashab efendilerimiz gerekse onlardan sonra gelen ihlaslı ve selabetli müslümanlar ve âlimler dinden taviz vermemişlerdir. Hatta canlarını vermişler de taviz verme yoluna gitmemişlerdir.

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ​


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 143
Toplam 435112
En Çok 1157
Ortalama 330