TARİHTE VE GÜNÜMÜZDE ŞÛRÂ’NIN ÖNEMİ - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

02-04-2022

TARİHTE VE GÜNÜMÜZDE ŞÛRÂ’NIN ÖNEMİ

Evet şûrâ’nın idarede, idarî hayatta çok mühim bir yeri vardır. Kur’ân’da buna dair ayetlerin sayısı çoktur. Ezcümle:

 

1-Hazreti Musa (Aleyhisselâm)

Hazreti Musa (Aleyhisselâm), biraderi Harun (Aleyhisselâm)’ın kendisine yardımcı olarak verilmesini ve aynı zamanda fikren de vezir ve muavin olmasını Rabb'isinden talep etmiştir. Şöyle ki:

قَالَ رَبِّ اشْرَحْ ل۪ي صَدْر۪يۙ ﴿25﴾ وَيَسِّرْ ل۪ٓي اَمْر۪يۙ ﴿26﴾ وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَان۪يۙ ﴿27﴾ يَفْقَهُوا قَوْل۪يۖ ﴿28﴾ وَاجْعَلْ ل۪ي وَز۪يرًا مِنْ اَهْل۪يۙ ﴿29﴾ هٰرُونَ اَخ۪يۚ ﴿30﴾ اُشْدُدْ بِه۪ٓ اَزْر۪يۙ ﴿31﴾ وَاَشْرِكْهُ ف۪ٓي اَمْر۪يۙ ﴿32﴾ كَيْ نُسَبِّحَكَ كَث۪يرًاۙ ﴿33﴾ وَنَذْكُرَكَ كَث۪يرًاۜ ﴿34﴾ اِنَّكَ كُنْتَ بِنَا بَص۪يرًا ﴿35﴾ قَالَ قَدْ اُو۫ت۪يتَ سُؤْلَكَ يَا مُوسٰى

"Musa dedi ki: Rabb’im benim göğsümü aç (yüreğimi ve dolayısıyla tahammülümü genişlet), bana işimi kolaylaştır. Dilimden düğümü çöz ki, sözümü anlasınlar. Bana ailemden bir vezir ver! Kardeşim Harun’u! Onu da işime ortak yap ki, Seni çok tesbih edelim ve Seni çok zikredelim! Şüphesiz bizi görmektesin! Allah buyurdu: İstediğin sana verildi Ey Musa!" (Tâhâ, 25-36)

Bu ayet-i kerime’leri dikkate alan Ebu’l Hasan el-Bağdâdî diyor ki:

"Müşaverenin ve müşavirliğin nübüvvet (peygamberlik) sahasında önemi vardır. Yukarıdaki ayetler buna şahittir. İstişare, Peygamber’in ve peygamberliğin yanında önem arz ederse, ümmet fertlerinin, cemaat idarecilerinin ve devlet erkânının yanında haydi haydi önem arzeder."

Allah Resûlü de (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

"Allah bir peygamber göndermiş ise ve ne zaman bir Halife tayin etmiş ise, illa ki onun için iki sırdaş vardır, yani iki özel adamı vardır. Bunlardan biri ona emr-i mâruf yapar ve onu hayra doğru yöneltir. Diğeri ise, ona şerri telkin eder ve şerre doğru çevirmeye çalışır. Mâsum odur ki, Allah onu korur." (Buhâri, Ahkâm)

 

2- Firavun ve Erkânı

Hazreti Musa (Aleyhisselâm) biraderi Harun (Aleyhisselâm) ile birlikte Firavun’a gönderilmişti. Allah Resûlü olan Hz. Musa (Aleyhisselâm)’ın gösterdiği mucize karşısında aciz kalan Firavun ve adamları, tedbir almak üzere kendi aralarında fikir taatisinde bulundular. Kur’ân bu hususu müteaddit yerlerinde bu ümmete anlatır ve ezcümle şöyle der:

وَقَالَ مُوسٰى يَا فِرْعَوْنُ اِنّ۪ي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۚ ﴿104﴾ حَق۪يقٌ عَلٰٓى اَنْ لَٓا اَقُولَ عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّۜ قَدْ جِئْتُكُمْ بِبَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ فَاَرْسِلْ مَعِيَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَۜ ﴿105﴾ قَالَ اِنْ كُنْتَ جِئْتَ بِاٰيَةٍ فَأْتِ بِهَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ ﴿106﴾ فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُب۪ينٌۚ ﴿107﴾ وَنَزَعَ يَدَهُ فَاِذَا هِيَ بَيْضَٓاءُ لِلنَّاظِر۪ينَ۟ ﴿108﴾ قَالَ الْمَلَاُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَل۪يمٌۙ ﴿109﴾ يُر۪يدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْۚ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ ﴿110﴾ قَالُٓوا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَاَرْسِلْ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِر۪ينَۙ ﴿111﴾ يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَاحِرٍ عَل۪يمٍ

"Musa dedi ki: Ey Firavun: Ben âlemlerin Rabb’i tarafından gönderilmiş bir peygamberim. Allah’a karşı hakikatten başkasını söylememek benim üzerime borçtur. Size Rabb’inizden açık delil getirdim. Artık İsrailoğullarını benimle gönder. (Firavun dedi:) Eğer bir ayet (bir mucize) getirmiş isen, hakikaten doğru söylüyorsan onu göster bakalım. Bunun üzerine Musa âsasını yere attı. Yerde birden o açıkca bir ejderha oluverdi ve elini (koltuğunun altından) çıkardı. Derken o bakanlar için bembeyaz parlayan bir şey oldu: Firavun’un kavminden ileri gelen bir topluluk dedi ki, bu çok bilgili bir sihirbazdır. Sizi yurdunuzdan çıkartmak istiyor, ne buyurursunuz? Onu da kardeşini de beklet, dediler. Ve şehirlere toplayıcılar yolla! Bütün bilgili sihirbazları toplayıp sana getirsinler!.." (A’râf, 104-112)

109. ayette, "İleri gelenlerden bir topluluk" tabiri geçti. Bu topluluk Firavun’un yakın adamları; Firavun adına konuşuyorlar. Nitekim Şuarâ Sûresi‘nde aynı soruyu Firavun’un kendisi çevresine soruyor ve diyordu ki: "Bu bilgin bir sihirbâzdır. Maksadı sihri ile sizleri yerinizden çıkarmaktır. Ne buyurursunuz?" İster Firavun’un kendisi olsun, ister kendi adına konuşan erkânı olsun, "Bu hususta ne buyurursunuz?" demek, fikriniz nedir; bu adamın sihrine karşı, tesirine karşı, zararına karşı nasıl bir tedbir alalım demek istiyor. Ve onların görüşlerini alıyordu.

İşte bu, bir istişaredir. İstişarî mahiyet arzetmektedir.

 

3- Sebe Melikesi ve Şûrâ

Rabbü'l Âlemin bu babda şöyle haber verir:

قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُ۬ا اَفْتُون۪ي ف۪ٓي اَمْر۪يۚ مَا كُنْتُ قَاطِعَةً اَمْرًا حَتّٰى تَشْهَدُونِ ﴿32﴾ قَالُوا نَحْنُ اُو۬لُوا قُوَّةٍ وَاُو۬لُوا بَأْسٍ شَد۪يدٍ وَالْاَمْرُ اِلَيْكِ فَانْظُر۪ي مَاذَا تَأْمُر۪ينَ

"Hüdhüd mektubu götürüp attıktan sonra, Sebe melikesi (Belkis) müşavirlerine dedi ki: Ey ileri gelenler! Bu işimde bana bir fikir verin: (Bilirsiniz ki:) Ben, siz olmadıkça hiç bir şeyi kendi başıma kesip atmam. Dediler ki: Biz kuvvetliyiz, kahramanca savaşırız, ama emir senindir. Bak (düşün)! Neyi emredersen onu yapalım!.." (Neml, 32-33)

Mağrib sahibinin kaydına göre, "fetva" kelimesi, "fetâ"dan gelmektedir. Fetâ ise, genç mânâsınadır. Çünkü fetva, ya bir hadiseye cevaptır veya bir hüküm ihdas etmektir veyahut da müşkil bir meselenin beyanını takviyedir. Hangi mânâya alınırsa alınsın, mânâ şudur: "Bu hususta fikirlerinizi, alınması gereken tedbirleri bana işaret edin! Biliyorsunuz, ben, sizi çağırmadıkça, fikirlerinizi almadıkça meseleleri kesip atmam demektir..."

Evet görüldüğü üzere devlet reisi hanım da, kendisine gelen mektup hakkında -ki, onu Süleyman (Aleyhisselâm)göndermişti, muhtevası iki şeyden ibaret: Ya teslim, ya savaş!- ileri gelenleri davet etti. Metni Kur’ân’da geçen konuşmalar aralarında yapıldı. Rivayete göre istişareye davet edilenlerin sayısı 400 kişi idi. Melike meseleyi gündeme getirir, onların fikirlerini sorar, onlar da emir senindir, karar senindir diye mukabelede bulunurlar. Bunun üzerine melike kadın hüküm ve kararı açıklar:

"Hükümdarlar bir ülkeye girdiler mi, orayı fesada verirler ve ehlinin azizlerini zelil yaparlar," şeklinde bir gerekçe bildirdikten sonra, kararını açıklar ve der ki:

"Ben şimdi onlara hediyeler ile adamlar göndereceğim ve elçiler nasıl bir netice, intiba ve nasıl bir haberlerle geleceklerine bakacağım. Ve ona göre asıl hareketimizi tesbit edeceğiz."

Görüldüğü üzere burada söz hükümdarda bitiyor, karar kendine havale ediliyor.

 

4- Baba-Oğul ve İstişare

Baba Hz. İbrahim (Aleyhisselâm), oğul da Hz. İsmail (Aleyhisselâm)! Gündem ise babanın oğlunu kurban kesmesi! Mesele mühim, hem de çok mühim! Ender bir hâdise! Hayat meselesi! Bir tarafta baba şefkati, bir tarafta can acısı! Bir tarafta verilen bir sözü yerine getirme ve ümidi, diğer tarafta babaya itaat ve sabır! Bir imtihan, hem de çetin bir imtihan! Baba kararlı! Ama oğul ne diyecek? Ya hayır derse, baba verdiği sözü ne yapacak? Peygamber sözünden döner mi?

Baba soracak: "Yavrucuğum!" diye söze başlayacak ve meseleyi gündeme getirecek. Kur’ân şöyle der:

فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَا بُنَيَّ اِنّ۪ٓي اَرٰى فِي الْمَنَامِ اَنّ۪ٓي اَذْبَحُكَ فَانْظُرْ مَاذَا تَرٰىۜ قَالَ يَٓا اَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُۘ سَتَجِدُن۪ٓي اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ مِنَ الصَّابِر۪ينَ ﴿102﴾ فَلَمَّٓا اَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَب۪ينِۚ ﴿103﴾ وَنَادَيْنَاهُ اَنْ يَٓا اِبْرٰه۪يمُۙ ﴿104﴾ قَدْ صَدَّقْتَ الرُّءْيَاۚ اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ ﴿105﴾ اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْبَلٰٓؤُ۬ا الْمُب۪ينُ ﴿106﴾ وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظ۪يمٍ

"(Çocuk babanın yanında koşma çağına gelince) baba ona: "Yavrum!" dedi; Ben uykuda görüyorum ki, seni kesiyorum! (Düşün, bak!) Ne dersin?" (Oğul:) "Babacığım! Sana emredileni sen yap! İnşâAllah beni sabredenlerden bulursun!" dedi. İkisi de (baba da oğul da) böylece (Allah’ın emrine) teslim oldular ve İbrahim onu (kurban etmek için) alnı üzerine yatırdı. İşte bu sırada lahûtî bir ses! Biz ona "Ya İbrahim!" diye seslendik: "Sen rüyayı doğruladın! İşte biz doğru davrananları böyle mükâfatlandırırız. Gerçekten bu, apaçık bir imtihan idi." Ve fidye olarak ona büyük bir kurbanlık verdik!" (Saffât, 102-107)

"İstişare eden (neticede) aldanmaz!" sırrı işte burada da tecelli etti; Hâdise istişare ile başladı, başarı ile neticelendi. Baba da kazandı, oğul da! Hem öylesine! İkisi de dillere destan oldu! Hem de Kur’ân sayfalarında! Örnek bir fedakârlık! Melekleri de imrendiren mukaddes bir hareket! Baba memnun, oğul memnun!

 

5- Ebeveyn ve İstişare

Gaye, hakkı ihkak, adaleti tesis! Rabbânî bir ailede zulme yer yok! Tertemiz, yeni bir nesil! Hayatın baharında! Helal bir süt gerek! Ana ve baba oturup süt emzirme müddetini tayin ve tesbit edecekler.

Zira çocuk mevzuu; evin reisi olması hasebiyle babayı, süt emzirme meselesi olması hasebiyle de anneyi yakından ilgilendirmekte. Ve ne ana çocuğunu emzirmede zarar görecek, ne de çocuğun asıl sahibi baba fazla masraf etmeyecek! Terazi dengede; ne o tarafa, ne de bu tarafa! Nasıl olabilir ki, ortada bir müvazene, "teşavür" kelimesinin ifadesi, müşareket beynel isneyn babından! Kadın kadınlığının, erkek erkekliğinin zararını çekmeyecek! Taraflar razı ve memnun! Kur’ân şöyle der:

وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ اَوْلَادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يُتِمَّ الرَّضَاعَةَۜ وَعَلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِۜ لَا تُكَلَّفُ نَفْسٌ اِلَّا وُسْعَهَاۚ لَا تُضَٓارَّ وَالِدَةٌ بِوَلَدِهَا وَلَا مَوْلُودٌ لَهُ بِوَلَدِه۪ وَعَلَى الْوَارِثِ مِثْلُ ذٰلِكَۚ فَاِنْ اَرَادَا فِصَالًا عَنْ تَرَاضٍ مِنْهُمَا وَتَشَاوُرٍ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَاۜ وَاِنْ اَرَدْتُمْ اَنْ تَسْتَرْضِعُٓوا اَوْلَادَكُمْ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اِذَا سَلَّمْتُمْ مَٓا اٰتَيْتُمْ بِالْمَعْرُوفِۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

"Anneler, çocuklarını tam emzirmek isteyen kimse için, tam iki yıl emzirirler. Onların uygun biçimde yiyeceğini ve giyeceğini sağlamak ise, çocuğun babasına aittir. Herkes ancak gücü ölçüsünde bir şeyle mükellef tutulur. Ne anne çocuğu yüzünden, ne de çocuğun ait bulunduğu baba, çocuğu yüzünden zarara sokulmasın. Mirasçının da aynı şeyi yapması gerekir. Eğer anne ve baba anlaşıp çocuğu memeden kesmek isterlerse, kendilerine günah yoktur. Çocuklarınızı (süt annesi tutup) emzirmek isterseniz, vereceğinizi güzelce verdikten sonra, yine üzerinize bir günah yoktur. Allah’tan korkun ve bilin ki, Allah, yaptığınız her şeyi görmektedir." (Bakara, 233)

Yeni neslin bedenî ve maddî yapısının gelişmesinde, ebeveynin istişare edip gereğini yapmalarını bi’l-ibare emir ve tavsiye eden İslâm, onun manevî varlığını ve ruh yapısının gelişmesinde ve kemâle ermesinde istişare edilmesini, gereken neticenin yerine getirilmesini bi’d-delâle emir ve tavsiye etmektedir.

Demek oluyor ki, Bakara Sûresi‘nin 233’deki istişaresi, fert planını, ferdin maddî-manevî planını gündeme getirirken, aileyi, aile nizamını, aile hukukunu da ihmal etmiyor. Tersine fert ve aileyi bir bütün olarak kabul ediyor, olup bitenlerin müşavere sonucu icra edilmesini, emir ve tavsiye ediyor. Ve "Allah’tan korkun ve mâlumunuz olsun ki, Allah yaptığınız her şeyi görmektedir" şeklinde tecelli buyurulan müeyyide ile teyid etmektedir.

 

6- Cemaat Planı ve İstişare

Şûrâ Sûresi‘nin ayetlerini gördük. Ayetler, Rabbânî bir cemaatın oluşunun şart ve vasıflarını sergilemekte ve bu meyanda alınması gereken kararların, icra edilmesi lazım gelen hizmetlerin müzakere ve istişare neticesinde yürütülmesini emir ve tavsiye etmekte; sürtüşmelerin ve kötülüklerin mahkemeleri yapılmakta, ya tecziye ya da af ve sulh yolları gösterilmekte ve fakat tecziyedense sulh yolunun tercihi tavsiye edilmekte ve nihayet son cümle müeyyideye bağlanmakta ve şöyle denmektedir:

وَجَزٰٓؤُ۬ا سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَاۚ فَمَنْ عَفَا وَاَصْلَحَ فَاَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِم۪ينَ

"Kötülüğün cezası yine onun dengi bir kötülüktür. Kim affeder, barışırsa onun mükâfatı Allah’a aittir. Allah, zalimleri sevmez." (Şûrâ, 40)

Demek oluyor ki, müslümanların cemaat planında da başarısı, ictimaî hayatın gerektirdiği şart ve vasıfları eksiksiz ve noksansız yerine getirmelerine ve bu arada meşvereti ihmal etmemelerine bağlıdır: Şöyle ki:

İslâm; ictimaî hayatın temel taşı olan aile hayatını ve aile hayatının fert planı üzerinde önemle durduğu gibi, cemaat planında da önemle durmakta, cemaat olmanın şart ve vasıflarını bir bir anlatmakta ve:

Önce dünya hayatının ahiret hayatıyla bir mukayesesini yapmakta, dünya varlığının gelip geçici olduğunu, Allah’ın indinde olan nimetlerin ise, iman edip, Rabb’lerine tevekkül edenler için daha hayırlı ve daha devamlı bulunduğunu ifade etmektedir. Ve bu arada iman ve tevekkül cevherlerinin nazariyatta kalmayıp, aynı zamanda fiiliyata intikal etmeleri ve pratikte kendilerini göstermeleri gerekir. Ve işte bu noktadan hareketle bu cemaat:

a) Büyük günahlardan sakınır,

b) İffet ve namusa sahip olur,

c) Kendini bilmezlere karşı öfkelerini yutup, affetme yoluna giderler,

d) Yine her mevzuda ve her emrinde Rabb’lerine "Lebbeyk" deyip, icabet ederler,

e) Dinin direği olan namazlarını kılarlar, İslâm’ın köprüsü olan zekâtlarını ve sadakalarını verirler,

f) İşlerini aralarında istişare ile yürütürler,

g) Tecavüzlere karşı koyar, gerektiğinde kahramanca dövüşür ve birbirleriyle yardımlaşırlar.

İşte Rabbânî bir cemaat ve işte Rabbânî bir cemaatın vasıfları ve şartları!..

 

7- Devlet Planı ve İstişare

Kur’ân şöyle der:

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْۚ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَل۪يظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَۖ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِۚ فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّل۪ينَ ﴿159﴾ اِنْ يَنْصُرْكُمُ اللّٰهُ فَلَا غَالِبَ لَكُمْۚ وَاِنْ يَخْذُلْكُمْ فَمَنْ ذَا الَّذ۪ي يَنْصُرُكُمْ مِنْ بَعْدِه۪ۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

"Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi. Öyle ise onların kusurlarından vazgeç! Onlar için mağfiret dile! Yapacağın işler hakkında onlarla istişare et! Bir kere de azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et; Çünkü Allah kendisine tevekkül edenleri sever. Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenecek kuvvet yoktur. Ve eğer hizlana düşürür (yüzüstü bırakırsa) ondan sonra artık size yardım edecek kim var? Mü’minler ancak Allah’a dayansınlar!" (Âl-i İmran, 159-160)

Evet; bu ümmetle ilgili üç istişare üç Sûre‘de: Bakara Sûresi, Âl-i İmran Sûresi ve Şûrâ Sûresi! İbareler farklı: "Şûrâ, teşâvür ve şâvir", şeklinde. "Şûrâ" masdar veya isim, "teşâvür" masdar, "şâvir" ise emirdir. "Şûrâ" sülâsî, "teşâvür" tefaül, "şâvir" de müfaale babından gelmekte! "Şûrâ"da bir müşareket ifadesi yoksa da, diğerlerinde müşareket var. Evet aslında müşavere, yani istişare iki ya da çok kişiler arasında cereyan eder. Yani şûrâ üyeleri ya ikidir, ya da ikiden çoktur.

 

Mevzular:

Bakara’da istişare fert ve aile planında, Şûrâ‘da cemaat planında, Âl-i İmran’da ise devlet ve siyaset planında.

Evet; hayat fertle başlar, aileden sonra cemaate geçer ve sonra devlet olur.

Güçlü Bir Devlet:

Güçlü bir devlet; sağlam ve Rabbânî cemaatlere, sağlam ve Rabbânî cemaatler, sağlam ve Rabbânî ailelere, sağlam ve Rabbânî aileler de sağlam ve Rabbânî fertlere dayanır. Mantıkî bir kaide: "O halde sağlam ve Rabbânî bir devlet, sağlam ve Rabbânî fertlere istinad eder."

Evet; devletini kaybetmiş günümüz insanı, sağlam ve Rabbânî bir devlet istiyorsa; fertlerden, gençlerden, çocuklardan hatta bebeklerden işe başlayacak, ona sahip çıkacak, ona yabancı dillerin, namahrem ellerin dokunmasına asla müsaade etmeyecek, kulağını "ezan" sesiyle, dilini "Allah" kelimesiyle açacak, Rabbânî havayı teneffüs ettirecek, Rabbânî fikirleri aşılayacak, Rabbânî mektep ve müesseselerde yatırıp kaldıracak, Rabbânî ilimleri Rabbânî muallimler ve mürebbiler nezaretinde öğretecektir.

Evet; işte aynı zamanda Rabbânî bir şahsiyete sahip Allah erleri, Rabbânî ailelerin temel taşı olacak, geldiğiniz yola ve yöne gidişle Rabbânî cemaatların oluşmasına, oluşan Rabbânî cemaatlerin de Rabbânî devleti oluşturmasına badi olacak ve işte o zaman Rabbânî devlet kendini göstermiş olacaktır. Hem de öylesine, tıpki Medine devleti! Kılıcının önü de kesiyor, arkası da!

Şunu da ifade edelim ki, Rabbânî bir devletin, Rabbânî fertlerini yetiştirmek, bâtıl sistemler ve şeytanî metodlar takip edenlerin; taviz verenlerin, rejimle uzlaşanların kurslarında, okullarında, yurtlarında yetişmez. Zira, putun ve putçuların nezaretinde Allah erleri yetişmez! Yetişmesine de imkân ve ihtimal yoktur. Ümitvarız ki, yeni ve Rabbânî nesli yetiştirecek her şeyi Rabbânî kaynaktan alan ve her meselesini fetvaya ve istişareye dayandıran ve 13 Ağustos 1983 Barbaros Hareketi'nden sonra önceden "İslâmî Cemaatler Birliği" sonrada Tebliğ Hareketi'nin aşaması ilerleyerek 18 Nisan 1992'ye tekabül eden 16 Şevval 1412 yılında ilân ve ihyası yapılan ve "Anadolu Federe İslâm Devleti" ismini alan, daha sonrada bir hamle hareketiyle de 8 Mart 1994'e tekabül eden 26 Ramazan 1414 Hicrî yılının Kadir Gecesi'nde Hilâfet Devleti ilân ve ihyası bu mübarek cemaata nasib olmuştur.

 

Örnek Peygamber:

Onüç sene Mekke’de Rabbânî fertler yetiştiren Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), Medine devrini başlatmıştı. Yine Onun nezaretinde müslümanlar, bir taraftan nüzûl eden ayetleri tebliğ ve telkin ederken, diğer taraftan da İslâm’ın kılıç gücüne dayanarak ve yine İslâm’ın emir ve müsaadesiyle savaşıyorlar, zaferler kazanıyorlardı. Bu arada bir Bedir Savaşı’nı, bir Uhud Savaşı’nı, bir Hendek Savaşı’nı görmenin yanında bir de Hudeybiye Anlaşması’na şahid olmaktayız.

 

8- Savaşlar ve İstişare

Allah Resûlü zaman zaman arkadaşlarıyla istişare ediyor, onları dinliyor, fikirlerini alıyor, meseleleri karara bağlıyordu.

 

Bedir Savaşı:

Bedir Savaşı’nda üç istişare:

Savaşa karar verme, ordu karargâhının yerini tesbit; esirler hakkında muamele...

 

a) Bedir Savaşı Kararı ve İstişare:

Hicret’in ikinci senesi idi. Ebû Sufyan kumandasında ticaret malı yüklü, Kureyş’e ait büyük bir kervanın Şam’dan dönmekte olduğu haberi Medine’ye ulaşmıştı. Kervanı koruyanlar 30-40 kişilik bir kuvvetten ibaretti. Kendilerini yerlerinden ve yurtlarından çıkaran Kureyş’in kervanını ele geçirmek üzere üçyüz küsür kişi ile Medine’den çıkılmıştı. Fakat haberi alan Ebû Sufyan, bir taraftan Mekke’ye haber gönderirken, bir taraftan da yol güzergâhını değiştirir...

Mekkeli’ler bin kişilik bir ordu ile Medine’ye doğru yola çıkarlar. Bunun haberini alan Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), Mekkeli’lerle savaşmak üzere istişare eder. Başlangıçta isteksizler çıkarsa da, muhacir ve ensardan ileri gelenler "Evet" derler. Ensar‘dan Hazrec’in seyyidi olan Sa‘d ibni Muaz şöyle diyordu:

"Ey Allah’ın Resûlü! Biz sana inanmış ve seni tasdik etmişizdir. Sana gelen talimatın hak olduğunu kabul etmiş ve şehadet getirmişizdir. Sana itaat edeceğimize ahd ve misak vermişizdir. Emir ve karar senindir. Biz seninle beraberiz! Seni gönderen Allah’a yemin ederiz ki, sen bize şu denizi katetmeyi emretsen de yine seninle beraberiz. Hiç bir kimse geri kalmayacaktır. Ümitvarız ki, inşâAllah bizden memnun olup, gözünüz aydın olacaktır. Buyurun, Allah’ın bereketi üzerinize olsun..."

Bundan fevkalâde memnun olan Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Sa‘d’i tebrik etti ve daha sonra arkadaşlarına hitaben şöyle buyurdu:

"Buyurun; Sizi müjdelerim! Allah iki taifeden birini bana vaadetti. Ve ben şu anda onların düşüş yerlerini görür gibi oluyorum..."

Esasen o hususta vahiy de gelmişti. Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) kesin tavrını bildiriyor ve emrini veriyordu. Kur’ân şöyle der:

يُجَادِلُونَكَ فِي الْحَقِّ بَعْدَ مَا تَبَيَّنَ كَاَنَّمَا يُسَاقُونَ اِلَى الْمَوْتِ وَهُمْ يَنْظُرُونَۜ ﴿6﴾ وَاِذْ يَعِدُكُمُ اللّٰهُ اِحْدَى الطَّٓائِفَتَيْنِ اَنَّهَا لَكُمْ وَتَوَدُّونَ اَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ وَيُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُحِقَّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِه۪ وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِر۪ينَۙ ﴿7﴾ لِيُحِقَّ الْحَقَّ وَيُبْطِلَ الْبَاطِلَ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَۚ

"Hak ortaya çıkmış iken, sanki gözleri göre göre ölüme sürülüyorlarmış gibi (savaş hususunda) seninle tartışıyorlardı. Allah size iki taifeden birinin sizin olduğunu vadediyordu. Siz ise kuvvetsiz olanın sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah, sözüyle hakkı gerçekleştirmek ve kâfirferin ardını kesmek istiyordu. Ki, suçlular, istemese de hakkı gerçekleştirsin bâtılı da ortadan kaldırsın." (Enfâl, 6-8)

 

b) Karargâhın Tesbit Kararı ve İstişare:

Bedir’de sıra karargâh yerinin tesbitine gelmişti. Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bir yer göstermişti. Habbab bin Münzir ileri atıldı ve dedi ki:

"Ey Allah’ın Resûlü! Gösterdiğin yer vahye mi dayanır, yoksa sizin fikriniz midir? Eğer vahye dayanıyorsa bizim için bir diyecek yoktur. Şayet bu bir rey ise bizim söyleyeceklerimiz var," dedikten sonra şunu sordu: "Harp bir hile midir?" Allah Resûlü de: "Evet, öyledir" cevabını verince, Habbab, "Karargâhımız şurası olsun" dedi ve devamla:

"Su kuyularından birini kendimize ayıralım, diğerlerini dolduralım. Suyumuzu alır, onları susuz bırakırız." Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Habbab’a hitaben:

"Sen güzel bir fikir verdin?.." diye buyurdu ve tatbikatta öyle oldu.

 

c) Esirler Hakkındaki Karar:

İstişare ile başlayıp, istişare ile devam eden Bedir Savaşı zaferle neticelenmişti. Şimdi sıra savaşta alınan esirler meselesine geldi. Rivayete göre 70 kadar esir alınmıştı. Bunlar hakkında ne gibi bir muamele yapılacak? Vahiy yoktu. İstişaresi gerekiyordu. Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bu meseleyi Hz. Ebu Bekir (Radıyallâhu Anhu) ve Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu) ile istişare etti. Hz. Ebu Bekir (Radıyallâhu Anhu), esirlerin para karşılığı serbest bırakılması görüşünü ileri sürerken, Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu) bunların öldürtülmesi re'yini izhar etti. Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) de Hz. Ebu Bekir (Radıyallâhu Anhu)’nun fikrini tercih etti. Fakat gelen ayetler Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu)’nun görüşünü destekler mahiyette olup, mealen şöyle idi:

مَا كَانَ لِنَبِيٍّ اَنْ يَكُونَ لَهُٓ اَسْرٰى حَتّٰى يُثْخِنَ فِي الْاَرْضِۜ تُر۪يدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَاۗ وَاللّٰهُ يُر۪يدُ الْاٰخِرَةَۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ ﴿67﴾ لَوْلَا كِتَابٌ مِنَ اللّٰهِ سَبَقَ لَمَسَّكُمْ ف۪يمَٓا اَخَذْتُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

"Yeryüzünde ağır basıp, küfrün belini iyice kırıncaya kadar hiç bir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz! Allah ise ahireti istiyor. Allah daima üstün ve hikmet sahibidir. Eğer Allah’tan bir yazı geçmemiş olsaydı, aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka bir azap dokunurdu..." (Enfâl, 67-68)

Ahmed b. Hanbel’in diğer bir rivayetinde ise, birbirine ters iki görüşün yanında üçüncü bir görüş: Abdullah b. Revaha diyor ki: "Odunu çok olan vadiye bunları doldur ve ateşe ver..."

Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bunlardan hiç birine cevab vermedi, içeri girdi. Arkadaki insanların bir kısmı Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in, Hz. Ebu Bekir’in görüşünü, bir kısmı Hz. Ömer’in görüşünü bir kısmı da Abdullah b. Revaha’nın görüşünü kabul ettiğini söyledi.

Hemen Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) dışarıya çıktı ve uzun bir açıklama yaptıktan sonra hükmünü Hz. Ebu Bekir’in re’yine göre verdi.

 

Uhud’a Gidiş Kararı:

İstişare başladı. Mevzuu şu: Savaş için gelen Kureyş Uhud’da! Müslümanlar düşmanı Uhud’da mı karşılayacak, savaş orada mı olacak, yoksa Medine içinde mi? Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in re'yi düşmanı Uhud’da karşılamak değil, Medine’de kalıp müdafaa savaşı yapmak yolunda idi. Abdullah ibni Übey ibni Selûl’ün görüşü de öyle idi. Lâkin hususiyle gençler, Bedir Savaşı’na katılmamış olanlar ve bu arada Hz. Hamza (Radıyallâhu Anhu) düşmanı Uhud’da karşılamak yolunda fikir beyan ediyorlardı.

Ve mevcudun ekseriyeti bu yolda ısrar ediyorlardı. Bunun üzerine Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) eve girdi ve cenk elbisesini giyip geldi. Ancak Uhud’a çıkma yolunda ısrar edenler pişman olup dediler ki:

"Ey Allah’ın Resûlü! Nasıl istersen öyle yap! İstersen Medine’de kalıp müdafaa savaşı yapalım!" Peygamber’in cevabı şu oldu:

"Hiç bir peygambere münasip olmaz ki, savaş için silahını giysin de, savaşmadan çıkarsın..."

Ve nihayet Uhud’a gidildi. Netice mâlum!..

Bunun üzerine Âl-i İmran ayetleri nazil oldu. Rabbü'l Âlemin Hazretleri Peygamber’ine müslümanları affetmesini, onlar için tevbe ve istiğfarda bulunmasını, istişareye devam edilmesini emretmişti ki, savaş neticesinin, meşvereti terk etmelerine sebebiyet vermesin de, ba’dema istişareye devam edilsin!..

 

Hendek Savaşı ve İstişare:

a) Hendek kazılması:

Hicret’in beşinci senesi idi. Savaş tekniğinde müzakere ve istişare yapılırken, Selman-ı Farisî Hazretleri şu fikri ileri sürdü:

"Şehrin etrafı hendek kazılsın. İçeride kalıp savunma savaşı yapılsın. Çünkü bizde öyle yaparlar ve iyi netice alırlar," demişti. Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) de kararı buna göre verdi.

b) Savaştan vazgeçilmesi hususundaki karar:

Savaş esnasında Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Medine’nin hurma mahsulünün üçte birinin verilip savaştan vazgeçilmesi ve sulh olunması yolunda iki Said’le istişare etti ise de, onlar buna rıza göstermediler. Bunun üzerine savaşa devam edilme kararı verildi. Ve netice biiznillah zafere ulaştı.

 

Hudeybiye Antlaşması ve İstişare:

Hicret’in altıncı senesi idi. Efendimiz umre niyetiyle hacca gideceğini ilân etmişti. Ensar ve muhacirinden 1400 civarında bir cemaatla yola çıkıldı. Kurbanlık hayvanlar da alınmıştı. Gayeleri harp değildi. Bunu haber alan Mekkeli’ler, müslümanları Mekke’ye sokmamak için, büyük bir hazırlık yapmışlardı. Gelen haberler bu yolda idi. Bunun üzerine Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)"Ne dersiniz, ey müslümanlar?" diye sordu. Hz. Ebu Bekir (Radıyallâhu Anhu) cevap verdi ve dedi ki:

"Ey Allah’ın Resûlü! Sen Beyt-i Haram’ı ziyaret için çıktın, kimseye saldırma, kimseyi öldürme niyetiyle değil! O halde Kâbe’ye yönelmelisin! Ama sana engel olan olursa, biz de onlarla savaşırız," dedi. Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem):

"Allah adına söz verdiniz!" diye buyurdu ve yürüdü. Yolda öyle bir noktaya gelindi ki, deve çöktü ve kalkmadı. Deveyi zorlayıp kaldırmak istediyseler de, hayvan kımıldanmadı. Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)"Fili engelleyen engelledi. Nefsim yed-i kuretinde olana yemin olsun ki, Kureyşli’ler benden ne isterlerse, Allah’ın yasakladığı şeylerden, onların bu isteklerini muhakkak yerine getireceğim" buyurdu.

Sonra müzakere ve konuşmalardan sonra, anlaşma metninin yazılmasına geçildi.

 

İtirazlar ve kesin karar:

Gerek sulha karar verilmesinde ve gerekse maddelerin tesbitinde, hele hele "Kureyş’ten biri Medine’ye kaçarsa, müslüman da olsa geri çevrilecek ve fakat Medineli’lerden biri Mekke’ye kaçarsa geri çevrilmiyecek şeklindeki maddeye gelince başta Hz. Ömer olmak üzere birçok sahabeden sesler yükseliyordu. Fakat Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bunların hiçbirine iltifat etmiyor, verdiği kararda ısrar ediyordu. Hele hele Mekke’den bağını koparıp, "Beni kurtarın!.." diye müslümanların ortasına kendisini atması ve sığınma talebinde bulunması ve buna mukabil Ebu Cendel’in babasının Ebu Cendel’i geri istemesi ve Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in de "Evet!" demesi ortalığı daha da gerginleştirdi. Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu) şöyle diyordu:

-Ey Allah’ın Resûlü! Sen hak Peygamber değil misin?

Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem):

-Evet ben Allah’ın Resûlü’yüm!

Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu):

-Biz hak üzere, düşmanlarımız bâtıl üzere değiller mi?

Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem):

-Evet!

Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu):

-O halde dinimiz üzerinde nasıl deniyyete rıza gösteririz?

Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem):

-Benim yardımcım Allah olduğuna göre ben O’na nasıl asi gelirim?

Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu):

-Siz, bize gidip Kâbe’yi tavaf edeceksiniz, diye söylemediniz mi?

Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem):

-Evet, gidip Kâbe’yi tavaf edeceksiniz, diye haber vermedim mi?

Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu):

-Hayır!

Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem):

-Evet gidip Kâbe’yi tavaf edeceksiniz!

Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu) bu sefer aynı sualleri gidip Hz. Ebu Bekir (Radıyallâhu Anhu)’ya sorar ve aynı cevapları alır. (El-Bidaye ve’n-Nihaye, c. 4/177)

 

Hudeybiye ve İstişare:

Safhalar: 1- Medine’den çıkış safhası; 2- Kureyş’in engelleme safhası; 3- Devenin çöküp kalkmama safhası ve sulha karar verip anlaşma maddelerinin tesbit safhası; 4- Kurban kesip ihramdan çıkma safhası.

Birinci safha, yani Medine’den çıkış:

Umre yapmak üzere Mekke’ye gideceğini ilan etti. Acaba bu ilan bir istişareye iktiran etti mi, yoksa istişaresiz bir karar mı idi?

İkinci safha, yani Kureyş’in engelleyeceği haberinin geldiği safha:

Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), ne yapılması gerektiğini cemaate hitaben sormuştu ve fikirlerini almak istemişti. Bu teklife Hz. Ebu Bekir (Radıyallâhu Anhu), yukarıda da zikri geçtiği şekilde cevap verdi ve bu, bir kişinin re'yi olmasına rağmen Allah Resûlü (Radıyallâhu Anhu) tarafından kabul gördü ve ona göre hareket edildi.

Üçüncü safha, yani sulh ve maddelerin tesbit safhası:

Devenin çökme hadisesi, şayet vahiy mânâsını taşıyorsa bir diyecek yok! Vahiy mânâsını 

taşımıyorsa, o zaman bu safhadaki karar vahye değil, re'ye istinad etmiştir.

Dördüncü safha, yani ihramdan çıkma safhası:

Bu husus da iki safhaya ayrılmakta:

1- Kimseye sormadan, "Onlara kalkın, kurbanlarınızı kesin ve traş olun!" dedi ve bu emri üç sefer tekrar etti. Fakat kimse kalkmadı.

2- Onlar kendilerine verilen tâlimatı yerine getirmeyince Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Ümmü Seleme’nin yanına girdi ve üzüntüsünü ona söyledi, ne yapacağını sordu.

Zevcesi Ümmü Seleme de: "Ey Allah’ın Resûlü! Eğer bunu istiyorsan git, kimseye birşey söylemeden kurbanını kes, berberini çağır, gelip seni traş etsin!.." Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) de öyle yaptı. Bunu gören müslümanlar kurbanlarını kestiler ve birbirlerini traş ettiler. Hatta üzüntüleri o kadar büyüktü ki, nerede ise birbirlerini öldüreceklerdi!..

 

9-Hulefâ-i Raşidîn ve İstişare

 

Halife Ebu Bekir (Radıyallâhu Anhu):

a) İrtidat Hadisesi:

Allah Resûlü’nün vefatından sonra devletin başına Hz. Ebu Bekir (Radıyallâhu Anhu) getirilmişti. Yeni Halife Ebu Bekir (Radıyallâhu Anhu)’ya bazı kabileler adam göndererek, "Namaz kılarız ama zekât vermeyiz," dediler. Halife (Radıyallâhu Anhu)onlara şu cevabı verdi ve kesin konuştu:

"Git, onlara söyle: Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e zekât adına ödedikleri maldan bir keçi çepicini (diğer bir rivayette ise devenin yularını) eksik verirlerse onlara savaş açarım!.."

Başta Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu) olmak üzere birçok sahabe itiraz ettiler ve dediler ki: "Bunlara sen nasıl savaş açarsın? Zira bunlar, "Lâ ilâhe illallah Muhammeden Resûlullah" diyorlar. Halbuki Peygamber’in hadisi var:

"Kim Kelime-i Şehadet’i getirirse, malını da canını da benden korumuştur. Hakkıyla olursa müstesna! Hesabı Allah’a aittir."

Muhalefet ve muaraza o derece yükseldi ki, Halife’yi destekleyen olmadı. Fakat Hz. Ebu Bekir (Radıyallâhu Anhu)’nun kesin tavrı ve kuvvetli iknası karşısında herkes sustu ve kabul etti.

Burada bir parantez açarak şunu kaydedelim: Deniyor ki Hz. Ebu Bekir (Radıyallâhu Anhu)’nun ısrarı ve direnişi, yani muhaliflerin re'ylerine iltifat etmeyişi, bahis mevzuu mesele hakkında nass olduğu içindir. Nass da Peygamber’in şu hadisi:

"Allah’ın birliğine, benim peygamberliğime şehadet edinceye kadar insanlarla savaşmaya emrolundum. Kim bu Kelime-i Şehadet’i söylerse artık o benden malını da canını da korumuştur. Haklı olursa müstesna: Onların hesabı Allah’a aittir."

Bu hadisin "illâ bi hakkihâ" kelimesini tekrar etmiş ve ısrarla üzerinde durmuştur.

İşte bu ifadeler üzerinde ısrarla duruşu, mevzu hakkında nass olduğunu göstermez mi? Evet böyle bir açıklık getirenler vardır. Fakat şunu unutmamak lazımdır ki, Halife bu açıklamayı re’sen yapmamıştır, yani durup dururken yapmamıştır. Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu)’nun, "Sen bunlara nasıl savaş açarsın? Çünkü bunlar Kelime-i Şehadet getiriyorlar?!." şeklindeki hadisi itirazının lehinde, Halife’nin aleyhinde mesned olarak ileri sürmesine cevaben söylemiştir ve demek istemiştir ki, "Ya Ömer! Sen bu hadisi delil getiriyorsun ama hadis senin aleyhinedir. Zira "illâ bi hakkihâ" istisnasına dikkat etmelisin! Bir haktan bahsediliyor: O hak aynı zamanda Kelime-i Şehadet’in hakkıdır. Yani Kelime-i Şehadet’in tam getirilmiş olması onun hukukunun da yerine getirilmiş olmasına bağlıdır. Hukukundan biri namaz olduğu gibi biri de zekâttır. İkisi de Hukukullah’tır. Kim bunları birbirinden ayırırsa onunla savaşırım!.." demişti ve demek istemişti.

Demek oluyor ki, Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu) ve arkadaşları, şayet bu hadisi itirazlarına mesned olarak getirmemiş olsalardı, Halife (Radıyallâhu Anhu) aynı hadisi gündeme getirmeyecekti.

 

b) Üsame b. Zeyd’i değiştirme teklifi:

Gerekçe şu: Üsame (Radıyallâhu Anhu) tecrübesizdir, yaşı da henüz tazedir. Ortalık da çok karışık!.. "Yerine başka bir ordu kumandanı tayin et!" dediler. O: "Ben Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in tayin ettiği kumandanı değiştiremem!" dedi ve orduyu harekete geçirdi.

 

c) Kur’ân sayfalarının bir araya getirilmesi:

Mâlum; Gelen Kur’ân ayetleri vahiy kâtipleri tarafından, Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in göstermesi üzerine sayfalara yazılıyordu. Fakat o sayfalar bir araya getirilip bir kitap haline konmamıştı. Hafizu’l Kur’ân olanların sayıları savaşlar neticesi azalıyordu. Ayetlerin kaybolma endişesi saikasiyle Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu) Halife’ye bunların bir araya getirilmesi teklifini getirdi. Halife Ebu Bekir (Radıyallâhu Anhu), "Peygamber’in yapmadığı bir işi ben nasıl yaparım?.." düşüncesiyle biraz tereddüt geçirdi ise de toplanmasına karar verdi.

Görüldüğü üzere, Halife, gündemde olan üç meseleden birinci hakkındaki itirazlara, ikincisi hakkındaki tekliflere rağmen kimseyi dinlemedi ve kararları kendi verdi. Üçüncü meselede ise, Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu)’nun teklif ve re‘yini kabul etmiş ve ona göre karar vermişti.

 

Halife Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu) ve İstişare:

a) Hz. Halid b. Velid Şam cephesinde!

Yeni halife Ömer, Ebu Ubeyde’ye bir mektub vererek, "Cepheye gideceksin, Halid’in yerine seni tâyin ettim!" der.

O da gider, mektubu Hz. Halid (Radıyallâhu Anhu)’ya verir ve onun yerine cephe kumandanı olur.

Acaba bu değişikliği Halife, istişareden sonra mı yaptı veya birinin talep ve teklifi üzerine mi yaptı, yoksa kararı re’sen kendi mi verdi?

Hilafına bir delil zuhur etmediği müddetçe üçüncü şıkkı kabul etmek zorundayız.

 

b) Fürs ehline savaş açmada istişare:

Halife Ebu Bekir (Radıyallâhu Anhu)’nun vefatından sonra Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu) işin başına getirildi. O sırada Irak’ın fetih meselesi gündeme girdi. Yeni Halife fetih için müslümanları teşvik etti.

Birinci gün kimse ayağa kalkmadı ve "Evet" diyen olmadı. Halife ikinci ve üçüncü gün aynı şeyleri tekrar ettiyse de yine ayağa kalkıp tasvib eden olmadı. Çünkü, onlar biliyorlardı ki, Fürs ehliyle savaşmak kolay değildi.

Dördüncü gün aynı şeyleri tekrar etti. Bu teklife ilk cevap veren Ebu Ubeyde b. Mesud Es-Sekafî oldu. Sonra müslümanlar onu takib ettiler.

Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu), ordunun başına bu zatı tâyin etti. Bu zat sahabî değildir diye itiraz edenler oldu ise de Halife şu cevabı verdi:

"Dine hizmette ilk varlığı gösterenler sizler idiniz. Fakat bu babda ilk cevap veren Ebu Ubeyde b. Mesud oldu."

c) Irak toprakları fethedilmişti. Araziyi Halife vakıf yapmak istiyordu. Fakat sahabe buna karşı çıkıyor, mücahidler arasında taksim olunmasını istiyorlardı. Halife Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu) esbâb-ı mûcibe ile mevzuyu ilk muhacirlere, Evs ve Hazrec’den ensara götürmüş ve neticede onları ikna etmiş, toprakların vakıf olması hususunda karar almıştı.

 

Halife Osman (Radıyallâhu Anhu) ve İstişare:

Peygamberî bir medresede yetişen Halife Osman (Radıyallâhu Anhu) elbette sünnet-i seniyye’ye uyarak şûrâ’ya riayet etmekte idi. Zaman zaman valilerini toplar, memleket meselelerini görüşür, kararlar alırdı.

Bir seferinde valiler toplanmıştı. Yayılan fitnenin ve yalan haberlerin önlerinin alınması için şiddet kullanılmasını Halife’ye tavsiye etmişlerdi. Halife onları dinledi, "Taleb ve tekliflerinizi dinledim," dedi ise de arzuları istikametinde karar vermedi ve onları yolcu etti.

 

Halife Hz. Ali (Radıyallâhu Anhu) ve İstişare:

Hz. Ali (kerremallâhü veche), Halife intihab edildiğinde mevcut valileri azledip yenilerini tâyin etmek istemişti. Sahabeden (R. Anhum) o hususta acele edilmemesini işaret etti iseler de yine de kendi karar verdi ve valileri değiştirdi.

 

Ve Netice

Mâsebakde (geçenlerde) vuzuha kavuşan bütün bunlardan anlaşıldı ki, Hulefâ-i Raşidîn Hazerâtı; şûrâ’ya itibar eder, kararlarını ona göre verirlerdi. Lâkin bu daimî böyle değildi. Bazı zamanlarda ise, ehl-i şûrâ’nın kararları kendilerini bağlamazdı, kendi re'yleri veya başkalarının re'yleriyle karar verirler ve ona göre icraat yaparlardı.

Hulefâ-i Raşidîn’in bu kabil karar vermeleri, bazı müsteşrikleri yanlış bir fikre ve yanlış bir anlayışa sevketmiş, İslâm devlet reislerini birer müstebid, birer diktatör olmakla tavsif etmelerine sebebiyet vermişti. Hatta müsteşriklerden Arnold, şöyle demişti: "İslâm devlet reislerinin verdikleri kararlar diktatörce bir karar veya teokratik bir hükümdür."

Halbuki bu, İslâm’a ve İslâm devlet reislerine bir iftiradır. Onları böyle bir fikre sevkeden; ya İslâm’ı, İslâm idarecilerini yanlış anlamaları, ya da İslâm’a karşı kötü niyetli olmalarıdır. Zira halifeler, kendi heva ve heveslerine göre karar vermemişlerdir. Tersine hüküm, karar ve icraatlarını Kitab ve Sünnet‘e ve bunlardan istihrac ve istinbat edilen şeriat’a istinad ettirmişlerdir. İlgililer arasında bir ihtilaf çıktığında yine son mercii olan Kitab ve Sünnet’e götürmüşler, aldıkları cevaplarla amel etmişlerdir.

 

Halifeler ve İtidal

İslâm’da ifrat ve tefrit yoktur. Bu hakikatı bilen Halifeler de ifrat ve tefrite gitmemişlerdir! Daima itidal noktasında kalmışlar ve adaletten zinhar ayrılmamışlardır. Kararlarında, "Kur’ân’ı kaynak, Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’i örnek almışlardır." Bununla beraber kendileri de birer müctehid olmanın yanında, Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)"Benim Sünnetime de Hulefâ-i Râşidîn’in Sünnet’ine de uyacaksınız!"  demek suretiyle onları karar ve icraatlarında tasvib ve tasdik etmiştir.

Elhasıl:

Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in Sünnet-i seniyye’leri ümmeti bağladığı gibi, Hulefâ-i Raşidîn’in karar ve icraatları da ümmeti bağlar.

Şûrâ meselesinde de öyle: Gerek Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’den tatbik ve icraatında olsun, gerek Hulefâ-i Raşidîn’in tatbik ve icraatında olsun, şûrâ’ya itimad ve itibar ederler, kararlarını ona göre verirler idi. Fakat bu keyfiyyet yukarıda da söylediğimiz gibi, daima bağlayıcı değildi. Ve söylendiği gibi kararlar ekseriyete göre verilmezdi; Bazen ekseriyete göre, bazen ekalliyete göre, bazen bir ferdin re‘yine göre karar veriyorlar ve bazen de doğrudan doğruya ve hiç sormadan ve hatta itirazlarına rağmen Peygamber de ve Halifeler de karar verirlerdi.

Ve bu hal, böyle devam etti, şûrâ’nın kararı emiri bağlar mı veya bağlamaz mı mevzuu genelde gündemde pek yoktu.

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ​


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 91
Toplam 435060
En Çok 1157
Ortalama 330