TALAK (BOŞANMA), İDDET, ÇOK KADINLA EVLENME MESELESİ, KADINDA MİRAS MESELESİ - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

06-04-2022

BİRKAÇ ŞÜPHEYE CEVAP

Öteden beri İslâm’ı, İslâm dinini yıkmayı, yok etmeği hedef alan insanlar, bilhassa bazı Avrupalı’lar, daima bu dinin zayıf taraflarını araştırıp onu bu yönden vurmak isterler. Bu arada zayıf gördükleri, dillerine doladıkları ve İslâmî bilgisi zayıf bir kısım müslümanları da şüpheye düşürdükleri birkaç meseleye temas etmek lazım gelecektir. Bunlar; talak meselesi, miras meselesi, çok kadınla evlenme meselesi, tesettür meselesi, hülle meselesi gibi konulardır.

 

Talak (Boşanma)

Talak demek, mevcut nikâh bağının ortadan kaldırılması demektir.

İslâm dininde talak var mıdır? Varsa nasıldır? Evet, İslâm dininde talak vardır. Erkek karısını boşayabilir. İslâm dini boşama yetkisini kocaya vermiştir. Bu, kocanın elindedir.

Fakat, şurası çok iyi bilinmelidir ki; boşatma kolay şey değildir. Koca, her istediğinde karısını boşatır ve bundan da sorumlu olmaz sanılmamalıdır. Boşatmanın da elbette usul ve adabı vardır, sebepleri ve şartları vardır. Öyle eften püften şeylere karı boşatılmaz.

Bir kere, boşatma, geçimsizliğin ortadan kalkması için son bir çaredir. Geçimsizliği ortadan kaldırmak için her çareye başvurulmuş, fakat hiç birisi fayda vermemiştir. İşte o zaman boşama yoluna gidilir. Şöyle ki: Geçimsizlik başgösterdiği zaman koca, karısına öğüt ve nasihat verir. Ona: "Allah’tan kork, bana itaat et! Sözümü tut, ben senin amirinim. Ben sana kötü olan, günah olan şeyi teklif etmiyorum. Yemende, içmende, elimden geldiği kadar kusur etmiyorum. Bana itaat etmen gerekir. Bana itaat etmen Allah ve Resulü’nün emridir. Kocaya karşı gelmek, Allah ve Resulü’ne karşı gelmek demektir!.."

Bu şekilde yapılan nasihat fayda vermezse, o zaman ikinci çareye başvurur ve:

Koca yatağını değiştirir; hanımın yattığı yatakta yatmaz, yanına gitmez; ayrı bir yatak serer ve ayrı yatar. Bu da fayda vermezse, yatak odasını terk eder; hanımının yattığı odaya gitmez, başka bir odada yatar.

Şayet bunlar da fayda vermez, kadın bildiğinden şaşmazsa o zaman onu döver.

Fakat, döverken başına, yüzüne vuramaz, kemiklerini kıramaz, etini yaralayamaz. Kemiği kırılmayacak, derisi yaralanmayacak şekilde yumuşak yerlerine vurur.

Bu da fayda vermezse yine de boşama yoluna gidemez. Bundan sonra her iki tarafın akraba ve dostlarından hakemler seçilir, arabulucular tayin edilir. Bunlar aralarını bulmaya, geçimsizliği ortadan kaldırmaya çalışırlar ve bunu yaparken de sırf Allah için, arabulmayı kast ederler, adaletten asla ayrılmazlar. Bu da fayda vermezse, işte o zaman boşama yoluna gidilir. Artık başka çare kalmamıştır.

Bu husustaki Kur’an ayetlerini görelim:

اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْۜ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّٰهُۜ وَالّٰت۪ي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّۚ فَاِنْ اَطَعْنَكُمْ فَلَا تَبْغُوا عَلَيْهِنَّ سَب۪يلًاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلِيًّا كَب۪يرًا ﴿34﴾ وَاِنْ خِفْتُمْ شِقَاقَ بَيْنِهِمَا فَابْعَثُوا حَكَمًا مِنْ اَهْلِه۪ وَحَكَمًا مِنْ اَهْلِهَاۚ اِنْ يُر۪يدَٓا اِصْلَاحًا يُوَفِّقِ اللّٰهُ بَيْنَهُمَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يمًا خَب۪يرًا

"Allah’ın, kimini kimine üstün kılmasından (erkekleri beden ve ruhça kadınlardan üstün kılmasından) ötürü ve (ayrıca ailenin masraflarını) erkekler kendi mallarından sarf etmelerinden dolayı, erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler (onların müdürleri ve muhafızlarıdır, onların âmirleri ve kumandanlarıdır; işlerine bakar, onları dikkatle görüp gözetirler). İyi kadınlar da boyun eğerler (Allah’a itaat edip kocalarına karşı divan dururlar), kocalarının gıyabından (can, mal, namus, haysiyet ve aile sırları gibi muhafazası lâzım gelen hususları) korurlar. Çünkü Allah korunmasını emretmiştir. Şayet, kadınların,kafa tutup itaatsızlıklarından korkarsanız, (evvela) onlara va’zediniz. Sonra onları yataklarında yalnız bırakınız. (Yine de uslanmazlarsa, işte o zaman münasip şekilde) dövünüz. Size itaat ederlerse, artık başka yol aramayın (kusurlarını yüzlerine vurmayın.) Doğrusu Allah yücedir, büyüktür.

Karı ile kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, biri kocanın diğeri de karının akrabasından olmak üzere, iki hakem gönderiniz. (Bu iki hakem iyi niyyet sahibi olup) cidden islah murad ederlerse, Allah onların aralarını bulur. Her halde Allah âlimdir, habirdir." (Nisa, 34-35)

Ayette de görüldüğü üzere, hakemlerin, arabulucuların arabulmaya çalışmaları da fayda vermez, kadın bildiğinden şaşmazsa, boşama yoluna gidilir. Ancak, boşamanın da yolu, yöresi vardır: Üç talak birden verilmez. Üç talakı birden vermek günahtır. Kadın hayızdan temiz olduğu bir sırada bir talak verir ve iddetine terk eder.

Evet, bir talakla boşar. Çünkü, o zaman pişman oldukları taktirde, tekrar karı-koca olmaları mümkün olur. Şayet üç talakı birden verirse, birbirlerini bir daha alma mümkün olmaz.

Görüldüğü üzere kadını boşama rastgele değildir, gelişi güzel değildir. Lüzumuna binaendir. Yerinde olabilmesi için ortada mâkul sebep ve gerek olmalıdır. Ortada mâkul sebep ve gerek olmadan veya şuna kızarak, buna öfkelenerek "Seni boşadım! Sen benden boş ol! Karım boş olsun! Şart olsun! Veya karım üçten dokuza boş olsun!.." gibi sözlerle karısını boşaması hiç de yakışık olmaz, bir erkeğe yakışmaz, akıl kârı değildir, kendine güvenmemenin, arkasını düşünmemenin bir ifadesidir. Bundan sonra da pişman olacak, Müftü’ye gidecek, "Yüzüm karadır; ağzıma kötü yemin aldım, kızarak, sinirime hakim olmıyarak karıyı boşadım. Şimdi pişman oldum, çocuklarım da var!.." diyecek ve tekrar karısıyla yaşamak için fetva isteyecek.

Hayır, böyle bir duruma bir erkek düşmemeli, ağzına sahip olmalıdır. Erkeklik, karı boşamada değil, sabırlı olmaktadır. Dinimiz bunu asla hoş görmez. Hatta günah sayar, Allah’ın gazabına uğrayacağını bildirir. Peygamberimiz’in bir hadis’i şöyledir:

"Allah’a karşı helallerin en kötüsü (ve hiç hoşlanmadığı, hatta gazab ettiği şey) karı boşamaktır." (Ebu Davud, Talak)

Bütün bunlarla beraber dinimiz, boşama yetkisini erkeğe vermiştir. Bu, kocanın elindedir. Kadına boşama yetkisi vermemiştir. İslâm dini, nikâhta kadının da fikrini sormuş ve almıştır ve nikâhın sahih olabilmesi için, kadının "Evet" demesini, razı olmasını şart koşmuştur. Fakat boşamada genel mânâda kadına söz hakkı vermemiştir.

Acaba, bunda sebep ve hikmet ne olabilir? Şimdi bu hususu beraberce müzakere edelim:

1- Bu, bir sabır ve tahammül meselesidir. Erkek ise kadından daha sabırlı ve tahammüllüdür. Kadında sabır az, irade zayıftır. Çabuk kızar, arkasını düşünmeden boşama yoluna gider, nikâh bağını koparır, ailenin dağılmasına sebep olur. Bu itibarla, boşama selahiyetini karının eline vermek, çocuğun eline silah vermeye benzer. İşte bu sebebe binaen, ailenin rabıtası olan nikâh bağı kadının eline değil, kocanın eline verilmiştir.

2- Evlilik mehrini veren kocadır. Nikâhta koca para verir, kadın ise para alır. Eğer talak, kadının elinde olsa idi, kadın, bugün bir kocaya varır, mehir parası alır, yarın bu kocayı boşar ve "Koca kocadır, mehir parası da kârdır!" diyerek bir başka kocaya gider, dolayısıyla evlilik hayatını devam ettirmek mümkün olmaz.

Böyle bir sakıncaya meydan vermemek için dinimiz boşama yetkisini kadına vermemiştir.

3- Aile hayatının huzur ve sükûn içerisinde sürüp gitmesi için, evde kocanın karısı üzerinde hâkimiyyetini kurması ve otoritesini koruması şarttır. Bu da bir bakıma korkuya dayanır, kadının boşanmadan korkmasına dayanır; "Şayet ben, kocamı dinlemez, ona itaatta bulunmazsam, sonra beni boşar!" korkusu ve endişesi içinde olarak, kocasına karşı gelmeye kolay kolay cesaret edemez.

Bu hikmete binaen olsa gerek ki, dinimiz boşama yetkisini kadına değil, kocaya vermiştir. Ve yine bu hikmete binaen olsa gerek ki, bu yetkiyi müştereken ikisine birden vermemiştir, yalnız kocaya vermiştir.

Kim bilir, daha nice hikmetler vardır?!.

 

İddet

Boşanan kadın veya kocası ölen kadın, bir müddet beklemeden, bir başka kocaya gidemez. Giderse nikâh sahih olmaz. İşte bu beklemeye "İddet" denir.

Kocası ölen bir kadının iddeti:

a) Gebe ise, iddeti doğum yaptığı güne kadardır.

b) Gebe değilse, iddeti dört ay on gündür.

Boşanan kadının iddeti:

a) Gebe ise doğum yaptığı güne kadardır.

b) Gebe değilse, adet görüyorsa, üç defa aybaşı olacak, (adet görecek) ve üçüncüden de temizlenecektir.

c) Adetten (yani aybaşı olmaktan kesilmiş) ise üç ay bekleyecektir.

 

Çok Kadınla Evlenme Meselesi

Garplıların üzerinde durdukları, zayıf veya yersiz gördükleri ve her zaman dile doladıkları meselelerden biri de çok kadınla evlenme meselesidir. Onlar, "İslâm Dini buna nasıl müsaade ediyor? Bu hiç olur mu?!." der dururlar.

Hanım kardeşlerimin, belki de en çok korktukları meselelerden birisi de budur.

Hayır! Dinimizin diğer meselelerinde olduğu gibi, bu meselesinde de insan hukukuna, insan tabiatına, insan mantığına ve insan yaratılışına ters düşen hiçbir tarafı yoktur. Bu mesele de gayet mâkul ve normaldir. Yeter ki meseleyi çok iyi bilelim, yeter ki her yönüyle tetkik edelim.

İslâm dini, çok evlenmeye müsaade ederken kapıyı tamamen serbest bırakmamıştır. Aksine, bu meseleyi çok ağır şartlara bağlamıştır. Öyle ki, her sabahtan kalkan; "Ben bir daha evleneceğim, bir kadın daha alacağım!.." diyemez. Yağma yok, her erkek çok evlenmenin hakkından gelemez, hukukuna riayet edemez, günaha girer...

Kur’an-ı Kerim’in bu husustaki ayetini görelim:

وَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامٰى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۚ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَلَّا تَعُولُواۜ

"Eğer, velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla evlenmekle kendilerine haksızlık yapmaktan korkarsanız, onlarla değil, hoşunuza giden başka kadınlarla ikişer, üçer ve dörder evlenebilirsiniz; şayet aralarında adaletsizlik yapmaktan korkarsanız bir tane almalısınız veya sahip olduğunuz cariye ile yetinmelisiniz. Doğru yoldan sapmamanız için en uygunu budur." (Nisa, 3)

Rivayete göre, cahiliyyet devrinde bir erkek, ona kadar kadınla evlenirdi. Yani nikâhı altında on tane kadın bulunabilirdi. Bundan başka, şayet kendi idaresi altında malı-mülkü olan yetim kız da varsa onu da malı için alırdı, başkasına vermezdi, hakkında adalet de göstermezdi. İşte böyle adalete aykırı, hukuka aykırı, merhamete aykırı hal ve hareketlerden müslümanları menetmek için Cenâb-ı Hakk ne yapmış? Yukarıda mealini kaydettiğimiz ayet-i kerime’yi göndermiştir.

Bu ayet-i celile’de, bir kimsenin idaresinde bulunan bir yetim kızın, sırf malına tama ederek kendisine nikâh ettiği taktirde, hakkında adaletli davranmaktan korkarsa ne yapacak? Yetim olmayan ve aynı zamanda hoşuna giden kadınlardan ikişer, üçer, dörder alması caizdir. Buna müsaade veriliyor. Veriliyor ama bu da serbest bırakılmıyor, keyfe bırakılmıyor, ağır bir şarta bağlanıyor, kadınlar arasında tam bir adalet etme şartı konuyor. Kişi, birden fazla alacağı kadınlar arasında adalet edeceğini, onların hukukuna harfi harfine riayet edeceğini kestirir ve bunu yüzde yüz göze alabiliyorsa, kendine güvenip "Ben bu adaleti yaparım, hiçbirine gadretmem, her kadının hakkını hakkıyla veririm!.." diyebiliyorsa ve buna kesin karar verebiliyorsa işte o zaman birden fazla evlenmesine müsaade ediliyor. Yok eğer adalet etmemekten korkuyorsa, "Acaba, ben birden fazla evlendiğim taktirde kadınların haklarından gelebilir miyim? Tam adalet edebilir miyim? Her birine bir ev temin edebilir miyim? Sonu nasıl olur? Vebale girer miyim?.." şeklinde korku ve şübhe içinde bulunursa, tek bir kadınla yetinmesi emrediliyor. "Tek bir kadınla evleniniz!" deniyor.

Ayet-i kerime’de şu noktaya da dikkat çekilmektedir: Yetim hakkı çok ağırdır. Yetimin hukukuna tecavüz büyük bir zulümdür, insanı korkunç azaba sürükler. 

Kadın hakkı da yetim hakkı gibidir, bir bu kadar mühimdir. Birden fazla olan kadınları arasında adalet yapmazsa, hak ve hukuklarına riayet etmezse, kimine iyi, kimine kötü davranırsa büyük bir zulüm yapmış, kendisini korkunç azaba sürüklemiş olur.

Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz şöyle buyurur:

"Bir kimsenin iki karısı olur da ikisi arasında adalet yapmazsa, kıyamet gününde vücudunun bir tarafı çarpık olarak haşrolunur." (Darimi, Nikâh)

Demek oluyor ki; birden fazla karı alan, çok çetin ve çok tehlikeli bir işin altına girmiş oluyor. Bu çok çetin ve çok tehlikeli işin hakkından gelmek, yüz aklığıyla altından çıkmak her babayiğidin kârı değildir.

Netice itibariyle şunu söyleyebiliriz: İslâm dininde çok evlenme kapısı herkese açık değildir, çok ağır şarta bağlıdır.

Fakat bu çok ağır şartı yerine getireceğini akla alan kimseye müsaade etmiştir, kapıyı tamamen kapamamıştır. Çünkü buna ihtiyaç da var. Hem de birkaç yönden. Hem erkekler, yönünden hem de kadınlar yönünden.

Erkekler yönünden:

Kadınlar, erkeklere nazaran zayıf bünyeli, narin mizaçlı olarak yaratılmışlardır. Dolayısıyla marazlara, arızalara daha müsaittirler. Kadınların birçok vakitleri hayızla, lohusalıkla, gebeliğin ağır yükü ile geçer. Çocukların bakımı, görüp gözetilmesi meşguliyeti de kadınlara aittir. Bütün bunlar; kadınların daha çabuk ihtiyarlamalarına, çabuk çökmelerine ve nihayet çabuk yorgun düşmelerine sebebiyet verir. Kocalarının kocalık haklarını hakkıyla yerine getiremez, onlara karşı olan vazifelerini tam yapamazlar ve onları tatmin edemezler.

Tatmin olamayan koca ne yapacak?

Bir taraftan hırçınlaşacak, hanımına karşı sertleşecek, aradaki bağlar gevşemeye başlayacak, huzursuzluk kendini gösterecek, evin tadı, tuzu kalmayacaktır ve belki de bağların kopmasına, ailenin dağılmasına sebep olacaktır.

Diğer taraftan da kendini tatmin etme yollarını ve çarelerini arayacak, harama gidecek, zina yapacak ve namusunu lekeleyecektir. Bu da neslin bozulmasına yol açacaktır.

İşte bütün bunları nazar-ı itibare alan İslâm dini ne yapmış? Bu gibi mahzurlara, sakıncalara meydan vermemek için tedbir almış; aralarında adalet etme şartiyle birden fazla evlenmeye izin vermiştir.

Kadınlar yönünden:

Çok evlenme kapısının açık bırakılması kadınlar yönünden de hikmet ve maslahata uygundur. Onların aleyhine değil, lehinedir. Zararlarına değil, faydalarınadır. Şöyle ki:

Genellikle kadın sayısı erkekten çok oluyor. Ayrıca savaşlarda, kazalarda ölen erkekler, erkek sayısını daha da azaltıyor. Bu nedenle İslâmiyet diyebiliyor ki, şimdi siz birden fazla kadınla evlenme kapısını tamamen kapatırsanız ve herkes bir kadınla evlenecektir, derseniz, ya arta kalan kadınların hali ne olacak? Onlar nereden koca bulacaklar? Bunların ihtiyaçlarını kim giderecek, dertleriyle kim dertlenecek? Bunlar ortalıkta perişan mı olacaklar, namuslarını payımal mı edecekler? Bunlara kim evet diyebilir?

Ve işte, kadınların böyle bir duruma düşüp perişan olmamaları için, aynı zamanda beşerî ihtiyaçlarını meşrû bir şekilde karşılayabilmeleri için, İslâm dini çok kadınla evlenme kapısını -adalet şartını koyarak- açık bırakmıştır.

Yani iki yol var: Ya arta kalan kadınlar sokakta, şurada veya burada perişan olacaklar, himayesiz kalacaklar; fuhuş alabildiğine yayılacak, namusları gidecek. Ya da erkeklere, birden fazla kadınla evlenme kapısı açık kalacak. İslâm dini ne yapmış? Bu iki yoldan ikincisini faydalı görmüş ve bir erkeğin adalet etme kaydiyle, birden fazla kadınla evlenmesine müsaade etmiştir.

İslâm dini bu yönden tenkit etmek isteyen Avrupalı’lar, bu konuyu ya bu yönüyle anlayamıyorlar ya da anlamak istemiyorlar. Fakat Avrupalı’lar içerisinde insafla düşünenler de yok değildir. Bakınız: Bu meseleden bahseden Doktor Annie Besant ne diyor?

"Bir tek kadınla evlilik, batıda sözde kalmıştır. Gerçekte ise sorumsuz bir şekilde çok kadınla evlenme usulü alıp yürümüştür. (Ama batılı buna çok evlilik demiyor da metres hayatı diyor ve kelime oyunu yapıyor...) Erkek, metresinden bıkınca ne yapıyor? Onu başından savuyor. O da yavaş yavaş kaldırım yosması, sokak kadını haline geliyor.

İşte, bu zavallı metresin durumu, çok kadınlı bir aile çatısı altında mevki sahibi, hürmet gören bir annenin durumu ile kıyaslanamaz. Avrupa’nın büyük şehirlerinde geceleri sokakları dolduran binlerce zavallı kadını gördüğümüz zaman anlıyoruz ki; çok evlenmeğe izin verdiği için İslâm dinini kötülemeleri onların ağızlarına yakışmıyor.

Aldatılmış, sığınacak bir yerden ve sevgiden mahrum, babası belli olmayan çocuğu ile sokağa atılmış, yoldan geçenin zevkine kurban olmuş, herkesin nefret ve hakaretine uğramış bir halde yaşamaktansa, bir tek adamın hanımlarından biri olarak, kucağında çocuğu ile ve hürmet görerek bir aile yuvasında yaşamak, bir kadın için çok daha iyi, çok daha mesut ve çok daha muhteremdir."

Garbın bir başka ilim adamı da şöyle diyor:

"... Bir tek kadınla evlenmenin Hz. İsa tarafından savunulduğu hususu doğru değildir. Mesele ictimaî, ahlakî ve dinî bakımdan ele alındığı taktirde, birden fazla kadınla evlenmenin, medeniyetin en yüksek değer ölçülerine aykırı olmadığı isbat edilebilir. Bu dava, batıda kimsesiz ve bahtsız kadınların meselesinin halli için bir devadır, bir ilaçtır. Tersini iddia etmek fuhuşun, metres hayatının ve evde kalmış kızların davalarının devam etmesi ve çoğalması demektir." (J. E. Clare Mc Farlane)

İslâm’ın bu babdaki hükmünün taşıdığı hikmetleri şöyle sıralayabiliriz:

1- Erkeğin beşerî ihtiyaçlarını gidermek,

2- Hiçbir kadını kocasız bırakmamak,

3- Erkek ve kadının namusunu korumak,

4- Adalet edememekten korkan kimseye bu kapıyı kapamak.

 

Miras Meselesi

İslâm dinine göre kadın, mirastan üçte bir alır. Erkek ise üçte iki alır. Bu taksim ilk bakışta anormal gözükür, adaletsiz gözükür. Denebilir ki: Bu nasıl olur? Kadın, erkekten daha fazla yardıma muhtaçtır. Mirastan daha fazla hisse alması lazım gelirken, tersine daha az alıyor. Bunu, adalet ve insaf ölçüleriyle bağdaştırmak mümkün müdür?

Evet, ilk bakışta öyledir. Meseleyi tek taraflı olarak ele alırsanız, tek yönden mütalaa ederseniz tereddüdünüzde haklısınız. Fakat konuyu iki taraflı olarak düşünür ve meseleyi iki yönüyle incelerseniz o zaman dengenin sağlanmış olduğunu göreceksiniz ve her halde siz de "Evet" diyeceksiniz. Şöyle ki:

İslâm dini ne yapıyor? Mirastan kadına bir, ekeğe iki veriyor. Veriyor ama, bütün masrafı da erkeğe yüklüyor; kadını masraftan muaf tutuyor. Bunu bir misalle açıklayalım:

İslâm dini babamın malından bana iki hisse ayırıyor, benim hanıma da babasının malından bir hisse veriyor. Ne yaptık? İkimiz de babalarımızın malından aldığımız hisseleri yan yana getirdik. Bana ait olan iki, hanıma ait olan bir hissedir. Şimdi bakınız ne oluyor? Bana iki hisse ayıran İslâm, bana diyor ki;

"Sen, bu iki hisse maldan:

a) Hanımın mehrini vereceksin,

b) Hanımın üstünü-başını giydireceksin,

c) Hanımın yemesini temin edeceksin,

d) Kendine ait bütün masrafı yapacaksın,

e) Aranızdan doğacak çocukların bütün masraflarını karşılayacaksın,

f) Oturacağınız evi hazırlayacaksın.

Elhasıl, her türlü masrafı sen yapacaksın, sana aittir."

Mirastan bir hisse ayırdığı hanıma da şöyle diyor:

"Hanım! Sen kadınsın, dünyanın bin türlü hali var; ne olur ne olmaz. Evin herhangi bir masrafına katılmaya mecbur değilsin. Bu bir hissene sahip ol! Bu senindir. İstersen cebinde muhafaza edersin, istersen süs eşyası olarak boynuna, koluna takarsın, istersen birine verip, kârı ortak olmak üzere, çalıştırırsın. Bu hususta sen serbestsin; kimse sana müdahale edemez!.."

Şimdi soralım: Erkek mi kârlı, kadın mı kârlı? Elbette kadın kârlı değil mi?

Demek oluyor ki, mübarek dinimiz, haksızlık yapmamış, kadının hakkına gadretmemiş, tersine ona daha çok önem vermiş; mirastan aldığı malı demirbaş olarak, yedek akça olarak korunmasını ve saklanmasını tavsiye etmiştir.

Bu arada bir mesele kalıyor: Ya kadın kocaya gidemezse, onun hali ne olur? Babasından aldığı bir hisse ile geçimini nasıl sağlayacak?..

Mübarek dinimiz, kadının bu halini de ihmal etmemiş, hal çaresini göstermiştir: Geçimin akrabasından birinin veya birkaçının üzerine yüklemiştir ve akrabasını bu hususta mecbur ve mesul tutmuştur. Şayet akrabası yoksa veya varlıklı değiller ise o zaman da kadının ibate ve iaşesini devletin hazinesine yüklemiştir.

 

Tesettür Meselesi

Tesettür demek, insanın edep ve mahrem yerlerinin örtülmesi demektir.

Dinimiz, örtünmeyi kadına da farz kılmış, erkeğe de farz kılmıştır. Erkek de örtünecektir; edep ve avret yerlerini örtecektir.

Erkeğin avret ve edep yerleri, göbeğinin altından dizkapağının altına kadar olan kısımdır. Gerek önden gerekse arkadan bu iki uzvun arasını örtmesi farzdır. Açması, başkalarına göstermesi haramdır, günahtır.

Kadının örtünmesine gelince: Kadının yabancı erkeklere karşı bedeninin her tarafı namahremdir, avrettir. Başı, saçları, kulakları, kol ve bacakları da avrettir, mahremdir. Açması, baktırması, bakılması haramdır, günahtır. Bir fitne bahis konusu değilse, kadının yüzünün ve ellerinin açılmasında bir sakınca yoktur, caizdir.

Karı, kocasının; kocası da karısının vücudunun her tarafına bakabilir. Bir kadının kardeşi, babası ve oğlu gibi ebediyen kendileriyle evlenmeleri caiz olmayan erkekler, o kadının başına, kollarına, diz kapağından aşağısına bakabilirlerse de karnına ve sırtına bakamazlar.

Doktorun muayene ve tedavisi gibi zaruru hallerde kadın olsun, erkek olsun edep yerlerinin açılmasında günah yoktur, caizdir.

İslâm dini, kadını dört duvar içerisine hapsetmiş değildir. Açılmasına, saçılmasına müsaade etmediği gibi, evlerde hapsedilmesini de emretmemiştir. Bir kadın komşu evlerine, eş ve dostun evlerine, hısım ve akrabanın evlerine gidebilir; çarşıya, pazara da gidebilir, tarlaya bahçeye de gidebilir. Ancak, giderken kocasından izin almış olacak. 

Bu, bir. İkincisi, giyinişinde ve hareketlerinde erkeklerin dikkatini çekmiyecek, onların fitneye düşmelerine, günaha girmelerine sebep olmayacaktır. 

Örtüsünü başına örtecek, edep ve terbiyesine riayet edecektir. Kadınların erkeklere karşı çalım satmaları, ayak çatmaları, onları tahrik edip fitneye düşürmeleri günahtır.

Dinimizin kadını tam serbest bırakmaması, kadını hor gördüğü için, hakir gördüğü için, insandan saymadığı için değildir. 

Aksine ona değer verdiği, ona şeref verdiği içindir; onu hürmet ve saygıya layık gördüğü içindir. Kadınlar, aslında pırlanta kadar parlak, gül kadar renkli ve hassastırlar. 

Onlara yabancı bir erkeğin el sürmesi veya kötü gözünün dokunması ne yapar? Onların parlaklığına gölge düşürür, renk ve hassaslıklarını soldurur ve söndürür ve dolayısiyle şereflerinin gitmesine, değer ve kıymetlerinin kaybolmasına sebebiyet verir.

İşte bu hikmete binaendir ki, mübarek dinimiz ne yapmış? Kadına ölçülü hareket etmesini, örtünme usulüne riayet etmesini emretmiştir. 

Yukarıda da gördüğümüz gibi, onun dört duvar arasında hapsedilmesini emretmemiş olduğu gibi, zamanın modasına uyarak istediği kadar açılmasına da asla müsaade etmemiştir. 

Kadın-erkek münasebetlerini de buna göre ayarlamış, erkeklerin de bu babda hareketlerini bir nevi kısmıştır. Onlara da namahrem kadınlara bakmamalarını, gözlerini çevirmelerini emretmiştir.

Şimdi, Kur’an-ı Kerim’in örtünme hakkındaki ayetlerini dinleyelim:

قُلْ لِلْمُؤْمِن۪ينَ يَغُضُّوا مِنْ اَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْۜ ذٰلِكَ اَزْكٰى لَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ ﴿30﴾ وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ اَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْد۪ينَ ز۪ينَتَهُنَّ اِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلٰى جُيُوبِهِنَّۖ وَلَا يُبْد۪ينَ ز۪ينَتَهُنَّ اِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ اَوْ اٰبَٓائِهِنَّ اَوْ اٰبَٓاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اَبْنَٓائِهِنَّ اَوْ اَبْنَٓاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اِخْوَانِهِنَّ اَوْ بَن۪ٓي اِخْوَانِهِنَّ اَوْ بَن۪ٓي اَخَوَاتِهِنَّ اَوْ نِسَٓائِهِنَّ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُنَّ اَوِ التَّابِع۪ينَ غَيْرِ اُو۬لِي الْاِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ اَوِ الطِّفْلِ الَّذ۪ينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلٰى عَوْرَاتِ النِّسَٓاءِۖ وَلَا يَضْرِبْنَ بِاَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْف۪ينَ مِنْ ز۪ينَتِهِنَّۜ وَتُوبُٓوا اِلَى اللّٰهِ جَم۪يعًا اَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

"Ey Resul-i Ekrem! Mü’minlere de ki: Gözlerini (kendisine bakmaları haram olan şeylere ve yerlere bakmaktan) sakınsınlar ve avret yerlerini korusunlar. Bu, onlar için çok temiz (ve çok hayırlıdır). Şüphe yok ki, Allah, (kullarının) yaptıklarından haberdardır (ona göre ceza ve mükâfatını verecektir)."

"Ve mü’min kadınlara da söyle: 

(Onlar da) gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar ve avret yerlerini açmasınlar (zinet yerlerindeki küpe, gerdanlık, bilezik gibi şeyleri de namahrem erkeklere karşı açık bulundurmaktan sakınsınlar), kendiliğinden açılan kısımlar müstesna. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar."

"Kocaları, babaları, kayınpederleri, oğulları, kocalarının oğulları, kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğullarının kadınları, cariyeleri, erkekliği kalmamış hizmetçileri ve kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklar, 

İşte (bütün bu sayılanlardan) başkasına (kadınlar) süslerini göstermesinler, gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey iman edenler! Saadete ermeniz için hepiniz tevbe ederek Allah’ın hükmüne dönün." (Nûr, 30-31)

Bir de Peygamber Efendimiz’in bu husustaki uyarılarını dinleyiniz:

"Cehennemlik iki sınıf (insan) var ki, henüz onları ben görmedim: 

Bunlardan biri bir takım kişilerdir ki, sığır kuyruğuna benzeyen kamçılarıyle insanları döverler. Diğeri de bir takım kadınlardır ki, giyinmiştirler, (fakat) çıplaktırlar; meylettiricidirler, kendileri de meyledicidirler; başları devenin hörgücüne benzer. İşte bunlar var ya cennete giremezler, cennetin kokusunu da alamazlar..." (Müslim, Kitabü'l-Libâs)

"Kadınlara benzeyen erkeklere, erkeklere benzeyen kadınlara Allah lânet eder." (Buhari, Ebu Davud, Libâsü'n-Nisâ)

"Üç kişi cennete giremez; Ana ve babasına karşı gelen, karısını erkeklerden kıskanmayan ve erkeklere benzeyen kadınlar." (İbn-i Hanbel, c. 2, s. 134)

"Bir erkek, namahrem bir kadınla tenha kalmasın, sonra üçüncüsü şeytan olur." (Terğib, Nikâh)

"Herhangi bir kadın, yabancı erkeklere karşı güzel koksun diye, koku sürünür de evden çıkarsa işte o kadın zina edicidir. (Ona bakan) her göz de zina edicidir." (Nesei, Tirmizi, Ebu Davud, Kitabü't-Tereccül)

"Elin zinası da namahreme dokunmaktır." (Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 349)

"Peygamberimiz’in eli hiçbir yabancı kadının eline değmemiştir." (Buhari, Ahkâm-49)

Ayrıca tesettür, karı-koca arasındaki sevginin yaşamasını, aile mutluluğunun devam etmesini sağlar.

 Çünkü bir koca, kendi hanımından daha süslü, daha güzel bir kadını gördü mü, onun cazibesine kapılacak, kendi karısına karşı olan sevgisi azalacak. 

Zamanla sevginin yerini hor görme alacak, kendi karısından ayrılmasının, daha güzel, daha cazibeli gördüğü kadınla birleşmenin yollarını arayacaktır. 

Bu hal, neticede ailenin dağılmasına, belki de cinayetlerin işlenmesine sebep olacaktır. Günlük olaylarda bunun misalleri ne kadar çoktur...

İşte ailenin, böyle kötü ve yıkıcı bir akibete uğramaması için, dinimiz, kadın ve erkeğin biraz hürriyetlerini kısarak, yabancı erkeklere karşı açılıp saçılmasını, süslenip onları tahrik etmesini yasak ettiği gibi, erkeklere de başkalarının hanımına bakmamasını, namusuna göz dikmemesini emir ve tavsiye etmiş, bu emir ve yasaklara uymamanın derin yaralar açacağını ve korkunç azaba sürükleyeceğini bildirmiştir.

Netice itibariyle şunu söyleyebiliriz:

Bir toplumda haysiyet ve namusun, şeref ve insanlığın güzelce devam etmesi, yaşayış ve düzenin gerçek bir hürriyet içerisinde sürüp gitmesi şuna bağlıdır: O toplumda, ahlaka yakışmayan hareket ve temayüllerden, dedikodulardan, töhmetlerden korunulmasına bağlıdır. Bu da o toplum fertlerinin dini emir ve yasaklara uymalarına bağlıdır. Çünkü dinî emir ve yasaklar, insanın insanca yaşamasını hedef alma gayesini güder.

 

Hulle Meselesi

Çok yanlış anlaşılan konulardan biri de "Hulle" meselesidir.

Bazı kişilerce "Hulle" şöyle anlaşılmaktadır: Hulle demek; bir kimsenin üç talakla boşadığı karısını -kendisine tekrar helal olsun diye- bir başka erkekle ve pazarlık suretiyle evlendirmesi, onunla cinsî münasebette bulundurması ve ondan sonra tekrar alması demektir.

Halbuki İslâm dini bu şekilde bir "Hulle" kabul etmez. En azından tahrimen mekrûh sayar. İslâm dininin bu konudaki hükmü şudur:

Bir kimse karısını üç talakla boşarsa, o kadınla bir daha evlenemez. Ancak bu kadın, iddet müddetini bitirdikten sonra, ikinci bir kocaya normal olarak gider, ikinci koca ile karı-koca olur, ikinci koca ölürse veya bu kadını -herhangi bir sebeple- boşarsa, bu kadın iddetten sonra birinci kocaya tekrar varabilir. 

Nitekim Kur’an-ı Kerim şöyle der:

فَاِنْ طَلَّقَهَا فَلَا تَحِلُّ لَهُ مِنْ بَعْدُ حَتّٰى تَنْكِحَ زَوْجًا غَيْرَهُۜ فَاِنْ طَلَّقَهَا فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَٓا اَنْ يَتَرَاجَعَٓا اِنْ ظَنَّٓا اَنْ يُق۪يمَا حُدُودَ اللّٰهِۜ وَتِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ يُبَيِّنُهَا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

"Eğer onu (karısını) bir daha boşarsa artık o kadın bundan sonra ona helal olmaz. Ta ki ondan başka bir kocaya varsın. Bu da o kadını boşarsa (veya ikinci koca ölürse) Allah’ın hududuna (Cenâb-ıHakk’ın tayin etmiş olduğu karı-koca haklarına) riayet edeceklerini zannettikleri taktirde onunla evvelki kocasının yeniden evlenmesinden dolayı kendileri için bir günah yoktur. İşte Allah’ın hududu (kanunu) budur. Bunları, bilenler için (Allah) beyan ediyor." (Bakara, 230)

Ayette de görüleceği üzere, böyle bir evlenme normaldir. Bunda kınanacak bir taraf yoktur. 

Ha kocası ölmüş veya kocasından boşanmış bir kadınla evlenmiş olsun, ha kendisinden boşandıktan sonra bir başka kocaya gidip ondan da boşanan veya kocası ölerek dul kalan bir kadını almış olsun! Arada ne fark var?!.

Ancak çirkin olan, haysiyet ve şerefe sığmayan şekil şu:

Bir erkek, üç talakla boşadığı karısını tekrar almak maksadıyla hulle yaptırıyor. 

Yani bir başkasına kocaya veriyor, onunla cinsî münasebette bulunmasına razı oluyor, boşanmasını şart koşuyor, boşadıktan sonra o kadını tekrar alıyor. 

Bu hususu biraz daha açıklıyalım:

Adam, ikinci koca ile pazarlığa giriyor; ona diyor ki: 

"Ben bu karıyı üç talak boşadım, bir daha alamıyorum. Bu karıyı sana vereyim. Sen bunu nikâh et ve bununla cimada bulun, ondan sonra da boşa, ben tekrar alayım!"

O da bu teklifi kabul ediyor; boşanan kadınla nikâhlanıyor, onunla yatıyor, cimada bulunuyor, hemen boşuyor, birinci koca bu kadını tekrar alıyor.

İşte bazı kimseler "Hulle"yi bu şekilde anlıyor, ki bu yanlıştır. Dinimiz "hulle" meselesinin bu şeklini hoş görmez, hatta tel’in eder, lanetler, "Böyle yapana da yaptırana da Allah lanet etsin!" der ve böyle yapılan bir hareketi emanet alınan tekeye benzetir. 

Peygamber Efendimiz bir gün yanındakilere: "Ben size emânet alınan tekeyi haber vereyim mi?" diye sorar. 

Onlar:

-Evet, Ya Resulallah! Haber ver, derler.

Bunun üzerine Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem):

"O, hullecidir. Hulle yapana da yaptırana da Allah lanet etsin!" demiştir. (İbn-i Mace, Nikâh)

Adamın birisi İbn-i Abbas’a geliyor ve şöyle diyor:

"Amcam karısını üç talak boşadı. Ona hulle yaptırabilir mi?" 

Buna İbn-i Abbas’ın verdiği cevap şu oluyor:

"Allah’ı aldatmaya kalkan kimsenin Allah belasını verir!" 

Hz. Ömer de bu hususta şöyle der:

"Hulle yaptıran ve yapan elime geçerse onları taşlarım (yani taşla öldürürüm)."

O halde, yukarıda da arzettiğim gibi, meseleyi bügün bazılarının anladığı mânâda anlamak veya böyle bir harekette bulunmak hem bir hatadır, hem de mübarek dinimize çirkin bir iftiradır. Dinimiz böyle namus ve şerefe sığmayan bir hareketi normal kabul etmez.

Bu çeşit meseleleri burada anlatmaktan maksat şudur:

Müslümanların bir taraftan bu meseleleri, aslına uygun bir şekilde ve hikmetleri ile birlikte bilmelerini sağlamak, hor görmelerine, yersiz addetmelerine meydan vermemek; bir taraftan da peşin hükümlerle veya art düşüncelerle bunları dillerine dolayarak İslâm dinine hücum eden yabancılara cevap verme imkânlarını temin etmektir.

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 160
Toplam 436318
En Çok 1157
Ortalama 330