SUFİLİĞİN MİHENK TAŞI - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

21-04-2022

  SUFİLİĞİN MİHENK TAŞI

 

Allah’a hamd olsun ki, bize semadan kitab indirmiş, onda doğru yolu ve parlak delili beyan etmiş, ona tabi olmayı emretmiş, ondan başka dost edinmeyi ve arkasından gitmeyi nehyetmiş, onunla amel edenleri peygamberlere ve salih kişilere arkadaş kılmış, onunla ameli terkedeni sapıklarla düşmanlarla beraber olduklarını kabul etmiştir. Salât ve selam Peygamberimiz Hz. Muhammed üzerine olsun ki, mahlûkâtın en saadetlisi, en faziletlisi ve hatta faziletlililerin en efdalidir. Onun al ve ashabına da salât ve selam olsun ki, kendilerine iktida edenler hidayetle vasıflandırılmıştır.

Besmele, hamdele ve salveleden sonra, bu risale; tasavvuf ehlinin ve hak yoluna süluk etme müntesiblerinin mihenk taşıdır. O yol ki, şeyhler, veliler ve muttakilerden ibaret selef o yol üzerinde yürüdüler. Saidlerin cennette, şakilerin ateşte bulunduğu müddetçe Allah kendilerinden razı olsun.

Ey hakkın talibi! "Allah, seni de bizi de muvaffak buyursun ve hepimizi dostlarının yoluna sülük edenlerden eylesin!"Bilesin ki, hakkın yolunu arayan ve meşâyıhın yoluna sülûkü kasdeden kişiye lazım gelen birşey vardır ki, o da hayatta bulunduğu ve aklı başında olduğu müddetçe şer’î hükümlerle amel etmesi vacib, onlara muhalefet etmesi ise hiç bir zaman caiz değildir. Bu hususlar, bütün meşayihin de evliyanın da ittifakıdır. Allah kendilerine rahmet eylesin!

 

Şer’î Hükümlerin Kısımları

Ey hakkın talibi! Bil ki, şer’î hükümler iki kısma ayrılır. 

1- Bunlardan bir kısmı zahire tealluk eder, yani insanın zahiriyle ilişkilidir. 

2- Bir kısmı da batına tealluk eder, yani kalble ilgilidir. 

Bunlardan her biri de iki kısma ayrılır: 

1- Bir kısmını yapmak vacib, 

2- bir kısmını da terketmek vacib. 

Bu itibarla şer’î hükümler dörttür. 

Zahire tealluk edip yapılması vacib olanlar şunlardır: 

-Kelime-i Şehadet getirmek, 

-beş vakit namaz kılmak, 

-zekât vermek, 

-Ramazan’da oruç tutmak, 

-Beyt-i Şerif’i haccetmek, 

-emr-i mâruf ve nehy-i münker yapmak, 

-sıla-i rahim etmek, 

-cihad yapmak ve saire ile ilgili hükümler.

Zahire tealluk edip terki vacib olanlar ise: 

-Şarab içmeyi, diğer içilmesi ve yenilmesi haram olanları, 

-zina, livata ve sair haram olan cinsî münasebetleri, 

-komşulara ve diğer müslümanlara eziyyet vermeyi gıybeti,

-nemimeyi, 

-yalan söylemeyi ve sair söylenmesi, 

-bakılması, dinlenmesi ve uzuvlarla yapılması haram olan şeyleri terketmenin hükümleri.

Batıla tealluk edip yapılması vacib olan hükümler; tevbenin hükmü: Geçmişte şeriat’a muhalif hareketlerde bulunduğuna pişmanlık duyması ve halde ve gelecekte şeriat’a muhalif olan hareketlerde bir daha bulunmamaya karar vermesi, demektir.

Sabır: (Hoşuna gitmeyen veya ağır gelen şeylere karşı) nefsini ceza ve şikâyetlerden habsetme ve menetme demektir.

Şükür: Eyiliğine karşı eyilik edene tâzim etme, saygı duyma ve ona hürmet etmekten ibarettir.

Havf (ve korku): Hoşuna gitmeyen birşeyin, bir bela ve musibetin başına geleceğinden kalbin üzüntü ve endişe duyması demektir.

Reca (ümid etme): Sevilen ve hoşa giden bir mahbubu beklemekten kalbin irtiyah duyması ve sevinmesi demektir.

İhlas: Hayırları işlemekle Allah’a yaklaşmayı ve ahirette menfaatlenmeyi murad etme ve kasdetme, demektir.

Tevekkül: Kalbin Allah’a itimad etmesi, O’na güvenmesi ve onunla mutmain olup huzura kavuşması, demektir.

 

Mehabbetullah (Allah’ı sevme): Kalbin, Allah indindeki nimetlere meyletmesi ve Allah’ın sevdiklerini tercih etmesi, demektir.

Ve işte bütün bunlara ahlâk-ı hamîde, yani güzel ahlâk ismi verilir.

 

İnsanın Bâtınına Taalluk Edip Terki Vacib Olan Hükümler

Cimrilik, Şeriat’ın veya mürüvvetin verilmesini emir ve tavsiye ettiği yerde malı tutmak ve vermemek, demektir.

Kibir: Kemal ve iyi vasıflar mevzuunda kendi nefsini başkalarından üstün görmek ve neticede o inanç sebebiyle kendi nefsinde ferahlanma ve izzet bulma havası içine girmiş olması, demektir.

Ucub: Kendi nefsini isti’zam etmesi, yani büyük addetmesi, keza; nimet cinsinden nefsinin hasletlerini, meziyyetlerini büyük görmesi ve onları kendine mal etmesi, o nimetleri asıl sahibine izafe etmeyi unutarak günün birinde zevale mahküm olacağını düşünmemesi, demektir.

Riya: Ahiret ameliyle dünya menfaatini murad etmesi, demektir.

Hased: Başkasının elindeki nimetlerin gitmesini veya başına belaların gelmesini murad etmek ve beklemek demektir.

Mal sevgisi: İhtiyacından fazla mal biriktirmeye haris olması veya verilmesi gereken yerlerden malını esirgemesi, demektir. Ancak, mâlim daha da çok olsa da hayır yerlerine daha çok versem, diye düşünmesi güzeldir.

Şeref ve izzet sevgisi: Insanların nezdinde hürmet edilmesini, izzet ve şerefle övülmesini, etrafta nam ve şanının söylenmesini murad etmiş, demektir.

Ve işte bütün bunlara da ahlâk-ı zemîme, yani kötü ahlâk ismi verilir. 

Bu hükümlerin her biri şer’î delillerle sabit olmuştur. Bir kimse bu dört çeşit hükümden herhangi birine muhalefet ederse, Allah’a karşı isyan etmiş ve O’nun azabına müstehak olmuştur. Ve bu şer’î hükümlere muhalefet etmeye, aykırı hareket etmeye masiyyet denir, günah denir, ism denir. Ve bunlardan sakınmak büluğ çağına gelmiş her akıl sahibine farzdır. Allah’u Teâlâ şöyle buyurur:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ

"Ey iman etmiş olanlar! Allah’a da itaat edin Peygamber’e de itaat edin!.." (Nisâ, 59)

Bir başka ayette şöyle buyurur:

وَذَرُوا ظَاهِرَ الْاِثْمِ وَبَاطِنَهُۜ

"Günahın zahirini de terk edin batınını da..." (En’am, 120)

Yine Allah buyurdu:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِه۪

"Ey iman edenler! Hak takva ile korkup korunun..." (Âl-i İmran, 102) 

Diğer bir ayette ise şöyle buyurur:

فَاتَّقُوا اللّٰهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ

"Gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkup korunun..." (Tegâbün, 16)

Takva: Tefsir ehline ve meşâyıha göre, günahların tümünden sakınmaktan ibarettir.

İmam Ömer Nesefi Akaid kitabında şöyle der: "Günahları helal addetmek küfürdür."

Bütün meşâyıh şu hakikatta ittifak etmişlerdir: Kim tarikat yoluna sülûk eder de şeriat hükümleriyle amel etmez, kalbinde takvanın husulüne gayret göstermez ve her zaman bütün günahlardan sakınmayı kasdetmezse o, veli olamaz, velayet ve keramet derecesine yetişemez.

Şeyh İmam-ı Kuşeyrî (Rahimehullah), Ebu Yezid-i Bestamî’den (Rahimehullah) naklen şöyle der: "Bir kişi gördünüz; keramet cinsinden kendisine o derece verilmiş ki, havada bağdaş kurarak oturmaktadır. Aldanmayın! Ve bakın: Emirler ve yasaklar mevzuunda, AlIah’ın hudutlarını (şeriat kanunlarını) korumada ve şeriat hükümlerini eda etmede ve bilcümle amel ve ibadetinde nasıl bulacaksınız ve nasıl davranıyor? İşte bütün bu hallerine bakacaksınız. Yani şeriat babında söz, fiil ve hareketleri istikamette ise ve aynı zamanda günahlardan da sakınıyorsa, onda gördüğünüz o hal keramettir (Allah’ın veli kullarına ikramındandır). Değilse, yani şeriat’a karşı durum ve tutumu iyi değilse, havada bağdaş kurup oturması istidraçtır, şeytanîdir, aldatmadır ve nihayet onu derece derece cehenneme yaklaştırmadır."

Allah indinde kulun velayeti ve kerameti takvasiyle ölçülür. Allah (Celle Celâluhu) Kur’ân’da şöyle buyurur:

اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْۜ

"Sizin en şerefliniz (en kerametliniz) en ziyade takvalı olanınızdır." (Hucurât, 13)

Şu izahlardan anlaşıldı ki, ahkâm-ı şer’iyye ve takva ile amel etme farzdır ve lazımdır. Bunda meşâyıhın ittifakı vardır. Yani meşâyıhtan hiçbiri bunların biriyle amel etme vacib değildir, terki caizdir, diyen olmamıştır. Zira bir kişi böyle dese veya diliyle demeyip de kalbiyle öyle itikad etse o hüküm kat’î delille sabit hükümlerden ise o farz bir hükümdür. Dolayısıyle öyle diyen veya öyle itikad eden kâfir olur. O hüküm, şayet delil-i zannî ile sabitse, yani vaciblerden biri ise o sözü söyliyen veya öyle itikad eden bid’at ehlinden olur. Dolayısıyla Ehl-i Sünnet’ten olamaz ve dolayısıyle ne şeyh olur ne de lider. Ona başkalarının uyması ve onun arkasından gitmesi asla caiz olmaz. Nitekim UsuI-i Fıkıh ilminde de böyledir. 

Hüccetül İslâm Şeyh İmam Gazalî İhyâ’sında şöyle der:

"Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Bir kimse bid’at sahibini intihar ederse (engellerse), Allah onun kalbini emn ve imanla doldurur, bid’at ehline ihanet ederse Allah onu feze-i ekber günü emin kılar. Şayet bir kimse de bid’at ehline karşı yumuşak davranır, ona ikram eder veya onu güleç yüzle karşılarsa o ne yapmış olur? Allah’ın Hz. Muhammed’e indirmiş olduğunu hafife almış olur."

Bezzâziye ve Muînü’l Hükkâm’da kaydedildiğine göre, "Mübtedi, sahibul kebire’dir, yani büyük günah sahibidir. Bid’at ise kebiredir, yani büyük günahtır. O halde cemaat içerisinde bid’at ehli bulunduğunu bilen âlime vacibdir ki, onu hak mezhebe irşad ede. Ve şayet başkalarını kendi bid’atına davet ediyorsa onu bu davetten men etmelidir. Buna gücü yetmiyorsa meseleyi hakime götürmeli ve bu suretle onu engellemeli ve hatta gerekiyorsa onu o beldeden sürmelidir. Bezzâziye’de mesele böyledir. (Bezzaziye, cild: 6, sayfa: 31)

Bid’atın kebire olduğunun delillerinden biri de Tefsir-i Kebir’de, Mevâkıf’ta ve daha başkalarında zikredilen meşhur hadis-i şeriftir:

"Benim ümmetim yetmiş iki (yetmiş üç) fırkaya ileride ayrılacaktır. Bunların her biri ateştedir. Ancak biri müstesna! O bir fırka da benim ve ashabımın üzerinde olan, yol üzerinde yürüyendir. Yani onlar benim ve ashabımın bulunduğu itikad üzere itikad edenlerdir."

İşte bu taifeye "Ehl-i Sünnet vel Cemaat" ismi verilir. Bir kişi düşünün ki, onun itikadı Ehl-i Sünnet itikadına muhaliftir. İşte o bid’at sahibidir, büyük günah irtikâb etmiştir ve nihayet hadis gereğince ahirette ateşe girmeye müstehaktır. Bir kimse düşünün ki, Aleyhissalâtu ve’s-Selâm, onun cehennemlik olduğuna şahittir. Artık ona layık olur mu ki, o Allah’ın dostu ve mahbubu olsun ve yine ona salih midir ki, ümmetini irşad etmede Allah Resulü’ne halef ve halife olsun..

Bütün bu açıklamalardan anlaşıldı ki, tasavvuf babında halifeliğe layık olanlar, ancak yukarıda zikri geçen dört şeyi bilecek, onları yerine getirecek, ahlâk-ı zemîme ve ahlâk-ı ham^İdenin hakikatına muttali olup zemîmeyi kalbden çıkarıp atmaya, hamîdeyi ise kalbe yerleştirmeye güç yetirecek ve biifiil bunları yapacaktır. Bunun içindir ki, Şeyh İmam-ı Gazali Hazretleri, "Eyyühel Veled" isimli risalesinde (s. 129) der ki: "Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e halife ve naib olacak şeyhde bulunması gereken şartlardan biri de âlim olup, iki cihanın Efendisi Peygamber’e kadar zincirleme ulaşan basiretli bir zata tabi olmalı, nefsine riyazatta ve Ahlâk-ı hamideyi ve onun güzelliklerini kendisine siret ve şiar edinmelidir."

 

Yanlış Anlayış ve Yanlış Tatbikat

Bazıları halveti, yani inziva köşesine çekilmeyi, yedi gün veya daha az veya daha çok gün zikirle meşgul olmalıdır ve o inzivadan çıkmalıdır. Ve bunu iki, üç veya dört sefer tekrar etti mi, artık kendilerinin Evliyaullah’ın makamlarına ve onların hallerine vasıl olduklarını iddia ederler. Ve bu arada günahları terketmeyip tersine günahları irtikâb ederler. Kılmadıkları namazları, tutmadıkları oruçları, vermedikleri zekâtları, ödemedikleri kul haklarını kaza etmeleri lazım gelirken bunları yerine getirmezler ve aynı zamanda kibir, ucub, riya, hased, cimrilik, mal ve makam sevgisi gibi batına taalluk eden menhiyyet ve haramlardan da sakınmazlar, kalbleri hebasetle dolu olduğu halde velilik ve tekarrüb iddia ederler ve sorulduğunda, "Bunlar bize zarar vermez ve sülükümüze mani olmaz..." derler. 

İşte bunlar var ya! Bunlar hakkın yolundan ve meşâyıhın yolundan sapmış lain şeytanın yoluna tabi olmuşlardır. Zira onların bu şekildeki "Bizim şer’î hükümlere muhalefet edişimiz bize zarar vermez..." şeklindeki sözleri hali değildir. Bu sözleriyle ya şunu demek isterler:

"Artık biz öyle bir hale ve öyle bir makama erdik ki, günah da işlesek bize zarar vermez ve bizi azaba müstehak kılmaz..." 

İşte bunların bu şekildeki sözleri, yukarıda da geçtiği gibi, günahı helal saymaktır ve dolayısıyle küfürdür. Veyahut şunu söylemek isterler: "Evet bizler bunları işlemekle azaba müstehakız. Ve lakin Allah bizim günahlarımızı aftedecektir..." Bu da bid’at ehli Mürcie taifesinin bâtıl bir itikadıdır. Fıkh-ı Ekber’de ve Mevâkıf’ta mesele böyledir. Bu inanışlar, bid’at ehlinin inanışlarıdır ki, şeytan bunları azdırmıştır. Söyledikleri sözlerde üçüncü bir şık daha vardır ki o da şu: "Evet bu yaptıklarımız günahtır. Fakat bizler günahtan tevbe ettiğimiz takdirde, "Günahtan tevbe eden günah işlememiş gibidir." sırrına mazhar oluruz. Bu hadis İbn-i Mace’de vardır. (c. 2/142)

Ve bu itibarla da “işlemiş olduğumuz günahlar bizim (evliya olmamıza) mani teşkil etmez” derler.

Sen bil ki: Tefsir ehli indinde ve bütün meşâyıhlarca tevbe şundan ibarettir: "Tevbe; geçmişte şer’î hükümlere muhalefet ettiğine pişmanlık duymak, halde ve gelecekte o günahı bir daha işlememeye azm ve kasdetmektir."

Bu noktadan hareketle: "Bir kimsenin tevbe hususundaki anlayışı şu şekilde olursa; diliyle ben tevbe istiğfar ettim deyip de yetinir ve günahlardan sakınmayı ve şeriat’a muhalefet etmeyi düşünmüyorsa o cahildir; tevbenin ne olduğunu bilmiyor demektir. Ve aynı zamanda meşâyıhın yolundan gaflet etmiş, şeytan-i racîme tabi olmuş, sırat-ı müstakim’den ayrılmıştır."

Bir kimse düşünün ki; oruç, namaz ve zekatı şer’an kaza etmesi lazımdır. Böylelerinin bunları kaza etmeyip de diliyle sadece "Ben tevbe istiğfar ettim" demesi ve aynı zamanda artık bunlar benden sakıt olmuştur, kazaları vacib değildir.., şeklinde bir inanışa sahip olursa, kâfir olur, karısı da boş olur. (Şerh-i Akaid’de Molla Sa’düddin böyle demiştir.)

Ve böylelerinin zannı şöyle olsa: Bunlar bizden sakıt olmamıştır ve bunların kaza edilmeleri bize vaciptir. Ancak Allah Teâlâ, bunları bizden afvü mağfiret edecektir... Bu şekilde inanışları da Ehl-i Sünnet’e muhalif bir inanıştır, bid’at ehlidir ve büyük günah işlemiştir. Ve bu inanışları sahih olmayıp hakka muhaliftir. Ve ayrıca kendileriyle şeytanlar arasında ilişki vardır, şeytanlar kendilerine bazı nurlar ve pırıltılar gösterir de onlar bunlara aldanarak kendilerinin erdiklerini ve bunların birer keramet olduklarını sanarlar.

 

 

Rüyalar

İmam Mazherüddin Şerh-i Mesâbih’te İbn-i Sirin’e şöyle dediğini anlatır: "Rüya üçtür:

1. Nefsin kuruntusu (telkini, haylatı),

2. Şeytanın korkutması (tehdidi, vesvesesi) ve

3. Allah Teâlâ’nın müjdesi."

Rüya hakkındaki bu ifadeden şu anlaşılmaktadır ki: İnsanın uykusunda gördüğü her rüya sahih değildir ve tabiri caiz olmaz. Ancak sahih olan rüya, Allah’ın emriyle nüsha-i ümm-i kitabtan, yani levh­i mahfuzdan rüya meleğinin getirdiğidir. Diğerleri karmakarışık düşlerdir, te’vil ve tabirleri yoktur.

Rüyanın Nevileri:

Rüya bazen şeytanın işi olur. İnsanla oynar veya ona öyle şeyler gösterir ki, insan, onları gördüğünden dolayı üzülür ve üzüntü duyar. Nitekim bu hususu Allah Teâlâ Kitab-ı Kerim’inde haber verir ve der ki:

اِنَّمَا النَّجْوٰى مِنَ الشَّيْطَانِ لِيَحْزُنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَيْسَ بِضَٓارِّهِمْ شَيْـًٔا اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

"Şüphesiz gizli toplantılardan (kulis) fısıldaşmaları şeytandandır, iman etmiş olanları üzüntüye sevk etmek için. Halbuki Allah’ın izni olmadan onlara hiç bir şeyle zarar veremez. o halde mü’minler Allah’a tevekkül etsinler."(Mücâdele, 10)

Şeytanın rüyadaki oyunlarından biri de ihtilamdır ve guslü gerektiren ihtilam olmalıdır. Binaenaleyh bu çeşit rüyanın da tabiri ve te’vili yoktur. Rüya bazen de nefsin fısıltısı ve gösterişi olur. Kişi bir meslek veya sanat sahibidir. Kendisini o işin başında görür. Aşıkın, maşukunu görmesi de bu kabildendir. Rüya bazen tabiatın biyolojik mizacından da meydana gelir. Üzerinde kanın galib gelmiş olması, kan aldırmasını veya burnunun kanamasını görmesi gibi. Rüyada reyhanlar, çalgı aletleri, eğlendirici ve benzeri şeyler görmesi de bu cinstendir. Safrası üzerine galib gelenler; ateş, mum, lamba, sarı renkli şeyler görebileceği gibi havada uçmalar ve benzeri şeyler de görür. Sevda üzerine galib olan kimse rüyasında karanlıklar, karartılar, siyah şeyler, av hayvanları, kuşlar, dehşet ve şiddetli hadiseler, ölüler, mezarlar, harabe yerler, dar geçitler, geçidi olmayan daracık yerlerde ve ağırlıkların altında ve benzeri mevzilerde kendini görür. Balgam üzerine galib olan kimseler; beyazlıklar, sular, karlar, buzlar ve benzeri şeyler görür. Bu çeşit rüyaların da bir tevili ve bir manası yoktur. (Ta’tîrül Enâm, İbn-i Sirin, c.1/6)

Mişkât-ı Envâr’ın 44. bölümünde İmam Gazali’den naklen diyor ki:

"Sadık ve salih kişilerin rüyalarına itimad edilir. Yalanı çok olanın rüyası tasdik edilmez. Fesad ve masiyyeti çok olanın kalbi kararmıştır. Gördüğü rüyalar adğas-i ahlâmdır, yani karmakarışık şeylerdir.

Mişkât’ın diğer yerlerinde Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in vasıflarını anlatırken der ki:

"Aleyhisselâm’ın uzuvlarını tarif ve tavsif etmekten maksat, Efendimiz’in buyurduğu şu hadisi anlamaktır: "Kim beni rüyada görürse, o muhakkak beni görmüştür. Zira şeytan beni temessül edemez." (Buhari ve Tirmizi, 2277)

Öyle ise bir kimse Peygamber’i vasıflandırdığımız şekle uygun olarak gördüğü zaman, görünen Allah Resulü’dür. Emri ve nehyi nass-i sarih olup ona muhalefet artık caiz olmaz. Ama onu vasfedilme muhalif olarak görürse görülen suret kendi sureti değil de şeytanın suretidir. O şekilde tabir olunur. Kazı Iyaz böyle dedi. Bir kavle göre de Hz. Muhammed’in hakikatını ancak ilminde ve amelinde halinde ve basiretinde zahiren ve batinen ancak ona miras olmada kâmiller görür. Seyyid Ali Zade’nin "Şir’atül İslâm" şerhinde uykunun sünnetler bölümünde şu satırlar mevcuttur: "Sen bil ki, ‘Şeytan bana temessül edemez’ sözü, bizim nebimize mahsus değildir. Belki bütün peygamberler uykuda ve uyanıkken onların suretlerine girmekten onlar mâsumdurIar. Aksi halde hak batıla karışır da bunlar birbirinden ayırt edilemez hale gelirler. Dahası da var: Allah’ın lütuf ve hidayetine mazhar olan herkes ve her şey de böyledir. Melekler, Kâbe, ay ve güneş beyaz bulutlar, Mushaf-i Şerif ve emsali. (Mesabih ve Meşarık ve Mesabih’in şerhinde böyledir.)

Şeyh Zeynüddin-i Hafî’nin Risâle-i Kudsiyye’sinde: "Şeytanı Hızır Aleyhisselâm’ın suretinde görmüş ve onun Hızır Aleyhisselâm şeklinde bir şeytan olduğunu bilmiştir. Ve yine onun arkadaşlarının biri şeytanı Hızır suretinde görmüştür." 

Bir sual: “Bu, şeytan Allah’ın lütuf ve hidayetine mazhar olanların suretine temessül etmez” sözüne ters düşmez mi?

Cevap: Benzeyiş iki kısımdır. Bunlardan biri tam benzeyiş diğeri ise tam olmayan bir benzeyiştir. Şeytan tam benzeyişle o gibi zatlara benzemez ve onlara temessül edemez. Ama tam olmayan benzeyişle temessül edebilir.

O halde Şeyh Zeynüddin El-Hafî’nin “Ben şeytanı Hızır suretinde gördüm” demesi, tam olmayan benzeyişle temessül etmiş olmasıdır. Ve bu şekilde de yukarıda hadisin manasının ne olduğu ortaya çıkmış oluyor.

Ve netice itibariyle şunu söyleyebiliriz ki: Zikredilen bütün bunlardan anlaşılmıştır ki, herkesin rüyada gördüğü sahih değildir, tabiri de caiz değildir. Muteber ve sahih olan rüya sözünde sadık, tavır ve hareketlerinde salih olan ve aynı zamanda zahirî ve batinî günahlardan sakınan kişilerin gördükleri rüyalar sahih ve muteberdir. Ve yine biline ki: Şeytan, Allah’ın lütuf ve inayetine mazhar olan kişilerin suretlerine tam bir müşabehetle temessül edemez. Kim meşayıhın yoluna sülûk etmeye kasdediyor, namazı eda ile, kıraet, esma ve bazı zikirlerle meşgul olduğu halde tevbesini sahih yapmıyor, yani geçirmiş namazlarını, yemiş oruçlarını kaza etmiyor, üzerine geçirmiş kul haklarını ödeyip onlardan helallık almıyor ve bu arada bütün günahları terk etmeyi azmetmiyorsa, tersine günahları işlemeye devam ediyor, yalan söyleme, gıybet, müslümanlara eziyyet verme, kibir, hased, riya, cimrilik, mal ve makam sevgisi gibi günahları irtikâba devam ediyorsa ve bütün bunlarla birlikte gördüğü nurların ve şekillerin sahih olduğuna kanaat getiriyor ve selef-i salihin’in rüyalariyle istidlal ederek kendisini onlara kıyas ediyorsa, kendisine yazıklar olsun! Bu gururdur, kusurdur ve aynı zamanda meşayıhın hallerini bilmemenin ifadesi ve isbatıdır. Allah Teâlâ Kur’ân’da şöyle buyurur:

هَلْ اُنَبِّئُكُمْ عَلٰى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاط۪ينُۜ ﴿221﴾ تَنَزَّلُ عَلٰى كُلِّ اَفَّاكٍ اَث۪يمٍۙ

"Şeytanların kimlere inmekte olduklarını size haber vereyim mi? Onlar gerçeği ters yüz eden, günaha düşkün olan her yalancıya inerler." (Şuarâ, 221-222)

Bir başka ayette de şöyle buyurur:

اَلَّذ۪ينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا

"Onlar ki, dünya hayatında bütün çaba harcamaları boşa gitmişken kendilerini gerçekten güzel iş yapmakta sanıyorlar." (Kehf, 104)

 

Ve Netice

Bütün bunları bilen talibe düşen bir şey vardır. O da akidesini ve amelini şer’i şerife ve sırat-i müstakim’e arzetmeli ve salah buluncaya kadar bu arzetmeyi tekrar etmelidir. O sırat-i müstakim ki, Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ve sahabesi ve sonra da Evliya-i Kiram ve ulemâ-i müctehidin üzerinde durmuşlar ve takib etmişlerdir. İşte ıslahdan sonra vaki olan marifet ve kerametler sahihtir. Nitekim Selef-i Salihin’den böyle nakledilmiştir.

Şeyh İmam Hüccetül İslâm Gazali İhyâ’da şöyle diyor:

"Ebu Yezid ve daha başkaları şöyle der: Âlim o kimse değildir ki, Kitabullah’tan kapıp alan ve hafızasına aldığını unuttuğu zaman cahil kalandır. Alim o kimsedir ki, ilmini tehaffuz ve tederrüssüz her istediği vakit Rabb’inden alan kimsedir. İşte Âlim-i Rabbanî budur ve sahabe ve tabiinden hasıl olan kerametler sayılmaktan çoktur.”

Evliyasına ittibaımızı kolaylaştırsın! Düşmanlarına uymaktan yine kendisine sığınırız. Çünkü O, Cevd ve kerimdir, rauf ve rahimdir. Vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim. Yani günahlardan beri olma, taatlara yaklaşma ancak yüce ve büyük olan Allah Teâlâ’nın yardımıyle olur.

"Biliniz ki tasavvuf şerri bir misil şerridir.

Olmıyacak bir şey mi getirdiniz?

Kur’ân’da öyle mi dedi Rabbiniz?

Hayvanlar gibi yiyip içiniz de

Benim için raks yapınız."

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ​


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 107
Toplam 435076
En Çok 1157
Ortalama 330