İSTİKBALE ÜMİTLE BAKMAKTAYIZ!

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

03-04-2022

İSTİKBALE ÜMİTLE BAKMAKTAYIZ!

Girişim dergisi yazarlarından Hüseyin Okçu’nun Cemaleddin Hoca ile yaptığı mülâkat, mezkur derginin Haziran 1989 sayısında neşredilmiştir. Aynen alıyoruz:

Yazı işleri müdürümüz Hüseyin Okçu, Almanya gezisi esnasında Cemalettin Kaplan (Hocaoğlu) ile bir söyleşi yaptı. Söyleşide suç unsuru teşkil eden bazı ifadeler tarafımızdan çıkarıldı. Çıkarma yaptığımız bölümler (...) işareti ile gösterildi. Ayrıca söyleşide geçen kimi şahıs isimleri de, Girişim’i herhangi bir polemiğe muhatap kılmamak için sansüre uğradı.

Söyleşi bu haliyle, Cemalettin Kaplan Hoca’nın çeşitli konulardaki görüşlerinin doğruca tahlil edilmesine yeterince imkan sağlıyor zaten. Söyleşiyi yararlı ve açıklayıcı olması dileğiyle yayınlarken Cemalettin Hoca’nın kimi konulardaki görüşlerinin tartışmaya açık olduğunu da belirtmek istiyoruz.

Girişim 
HAREKET VE METOD

Sizin Türkiye’deki çalışmalarınız ile Almanya’daki çalışmalarınız arasında metod olarak birbirine uymayan, farklı taraflar var. Bu durumu nasıl izah ediyorsunuz? Son durumunuz ve fikirleriniz öncekinin bir uzantısı mı? Geçmişiniz ile mevcut haliniz arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

Hocaoğlu: Türkiye’deki çalışmalarımızla Avrupa’daki çalışmalarımız arasında temelde ve esasta bir fark yoktur. Her ikisinde de İslam’ın devlete ait ve tebliğe yönelik iki yönlü bir çalışma vardır: Bunlardan biri tağutu red ve inkar, diğeri de hakkın hayata hakim olmasını temindir. Türkiye’de yaptığımız sohbetlerde, va’z ve konferanslarda asıl mevzu bu iki şey olmuştur. Bu hususu o zaman doldurulan bantlar ispatlamaktadır. Meselenin isbatına şu yönden de yaklaşabiliriz. Rejimin bizi vatandaşlıktan çıkarmasına sebep, Avrupa’daki konuşmalarımız değildir; Adana’daki konuşmalarımızdır. Zira hakkımızda ilk açılan dava Adana Ağır Ceza Mahkemesi olmuştur.

Demek oluyor ki, her iki dönem çalışmalarımız arasında temelde ve esasta bir fark görmek veya göstermek mümkün değildir. Ancak orada bir çekirdek cemaat oluşturma yoluna gidilmesine mukabil, burada bir cemaat oluşmuştur.

Mevcut durumunuzdan memnun musunuz? Beklentileriniz gerçekleşti veya gerçekleşiyor mu? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarılmış olmanız size olumlu ya da olumsuz hangi yönden tesir etti?

Hocaoğlu: Mevcut durumdan elbette memnunuz. Bu, Rabb’imizin lütuf ve inayetidir. Beklediklerimiz oluşmaktadır. Büyük hamlelere nüve oluşturduğundan ve oluşturacağından istikbale ümitlerle bakmaktayız. İslam düşmanı devletlerin ve (...) bu kadar baskılarına rağmen, davet edildiğinde icabet eden, istendiğinde eli cebine gidebilen, tehlikeler karşısında sarsılmayan bir cemaatın hizmetindeyiz. Kalpler yed-i kudretinde bulunan Rabbimizin lütuf ve inayetiyle ümitvarız ki, bu hareket devam edecek, (...) bir devletin kurulmasına vesile olacaktır. Laik düzenin bizi vatandaşlıktan çıkarması, bizi daha da bilemiş ve ümitlerimizi pekiştirmiştir.

Almanya’da takip ettiğiniz veya takip etmeye çalıştığınız metod hedefinize vardırıyor mu sizi? Şu an, salt, takip ettiğiniz yöntem yüzünden ne gibi avantajlara ve dezavantajlara sahipsiniz?

Hocaoğlu: Hareket; hususiyle bu sene Avrupa sınırlarını aşarak bir İngiltere, Kanada, Amerika, Avustralya gibi topraklar üzerinde yaşayan müslümanların kulaklarına kadar giderken diğer taraftan da Anadolu’nun köy ve kasabalarına kadar sokulmuştur. İnsanımızın gönül toprağına atılan “İslam; hem dindir hem devlettir, hem ibadettir hem siyasettir...” şeklinde ifade edebileceğimiz çekirdek, toprağın altında çimlenmekle kalmamış, aynı zamanda toprağın üstüne de çıkarak birkaç yaprak olmuştur. Şu anda toprağın üstünde çıkan bu filizleri, kurt-kuş yemesin diye gayret sarfedilmekte gereken tedbirler alınmaktadır. Bu hususlar, konferans ve yürüyüşlerde kendini göstermektedir. Şöyle ki, daha önceki seneler yürüyüşlerde beşbin civarında katılmalar olurken, bugün katılanların sayıları onbinin üstüne çıkmıştır. Dün, bizi dinlemek üzere gelen topluluklar salonu normal doldururken, bugün bu salonlar tıklım tıklım dolup taşmaktadır. Yarın da bunun birkaç misli olacak ve bu hareket, Rabbimizin lütut ve inayetiyle “İki günü müsavi olan aldanmıştır..” hadis-i şerifinin tehlikeli gördüğü duruma düşüp aldanmıyacaktır. Çünkü bu hareket kesinlikle taviz vermeme niyetindedir. Çünkü bu harekette, “Kaynak Kur’an, örnek Peygamberdir!..” Allah’a, Allah’ın dinine yardım edenlere elbet ve elbette Allah yardım edenlere elbet ve elbette Allah yardım edecektir!...” şeklinde tecelli buyrulan ilâhi vaadlere mazhar olmakta ve olacaktır, önüne çıkan engelleri aşmakta ve asacaktır. İnancımız bu merkezdedir...

Bildiğimiz kadarıyla Almanya’da yoğun bir baskı altındasınız. Siyasî çalışmalarınıza ve kurslarınıza bazı sınırlamalar getiriliyor. Bu sınırlamalar hangi boyutlara varmış durumda şu an? Ayrıca neden bazı sınırlar koyma ihtiyacı görüyorlar? Bu sınırlamaların hareketinize bir zararı dokunuyor mu?

Hocaoğlu: Almanya’da baskı “yoktur” denemeyeceği gibi “vardır!” da denemez. Aslında Almanya’da geniş bir fikir hürriyeti, ifade hürriyeti ve kitleselleşme toplanma hürriyeti vardır. Almanya’da da kaba kuvvete başvurmalar, kışkırtıcı konuşmalar, devletletarası münasebetleri bozmaya sebep olan davranışlar suçtur.

Bizim çalışmalarımız ise, tebliğ çalışmalarıdır. Kullandığımız vasıtalar ise sesli ve sözlü basın ve yayınlardır. Kaba kuvvete başvurma, terörist hareketler yapma yoktur. Ve altı senelik geçmişiniz hep böyle olmuştur. Tek bir polisiye hadise dahi olmamıştır. Bu itibarla Alman mevzuatiyle bizim tebliğ çalışmalarımız arasında genelde temel bir çatışma yoktur. Eğer Alman makamları, medreselerimiz mevzuunda olsun, bizi mahkemeye verme mevzuunda olsun veya sair mevzularda olsun üzerimize gelmişlerse, mevzuatlarından dolayı değildir; sebepler başkadır: 1-Türkiye’nin baskısı, 2- Teşkilatımızın üst kademesinde olup prensiplere ayak uyduramıyanların jurnalciliği ve yalan beyanları, 3- Basının yaygarası ve bütün bunların neticesinde ilgililerin bizi yanlış değerlendirmeleri ve nihayet bizi politikacılıkla suçlamalarıdır.

Fakat biz, “Biz kaba kuvvete başvurmuyoruz, kışkırtıcı konuşmalar yapmıyoruz, terörist bir hareketimiz de yoktur. Geçmişimiz de bunu göstermektedir. Biz, sadece fikri ve ilmi zeminde kalıp, meşru vasıtalarla İslam’ı, İslam’ın hem din hem devlet olduğunu, İslâm dininde ibadetle siyaseti birbirinden ayırmanın mümkün olamıyacağını, ayırdığınız zaman dinin devletsiz, devletin dinsiz olacağını ve bu sebeplerle laik rejimle bağdaşmıyacağını” anlatmak suretiyle kendimizi ve kuruluşumuzu müdafaa etmekte ve bu suretle yanlış değerlendirmeleri gidermeye çalışmaktayız.

Ancak şurasını da çok iyi bilmek lazımdır ki, İslam’ın Türkiye’de devlet olmasından korkulmakta ve bunun icin tedbirler alınmaktadır. Fakat bu, Almanya’ya mahsus bir keyfiyet değildir; gayri müslim devletlerin hepsinde var olan bir keyfiyettir.

Cemaat olarak izlediğiniz siyasete baktığımızda asıl calışma sahası olarak Türkiye’yi seçtiğiniz anlaşılıyor. Hatta Türkiye’den gelen biri olarak böyle tanınıyorsunuz. Kendinize, Türkiye’den ümitvar olduğunuz bir zemin söyleyebilir misiniz? Çoğu gözlemci, sizin Türkiye’de abartılı bir biçimde kamuoyuna yansıtıldığınızı, aslında pek bir etkinliğinizin bulunmadığını söylüyor. Ne dersiniz?

Hocaoğlu: Mülk Allah’ındır, insanlar ise Allah'ın kullarıdır, kalpler Allah’ın elindedir. Bize düşen, sadece İslam’ın hakikatlerini olduğu gibi ve istenilen şekilde duyurmak ve anlatmaktır. Tesir ve kabul ettirme Allah’a aittir; bizim elimizde değildir. Biz, Rabb’imizin lütuf ve inayetiyle ve çeşitli vesilelerle İslam’ın devlet yapısını duyurmak yolundayız. Binaenaleyh, bizim etkin olmamız, sadece zahir planda kalanların değerlendirmesiyle değildir; herşeyi hakkıyle bilen ve hakiki planlar elinde olup kalplere hükmeden Mevla’nın iradesine bağlıdır. Bizim inancımız budur. Her müslüman da böyle düşünür ve düşünmelidir.

Bu duygu ve inançla diyebiliriz ki, dünyanın her tarafında tebliğ yapma zemini vardır. Fakat biz, ilk etapta Türkiye’yi seçmişizdir. Bu, sünnetullah’a ve sünnet-i seniyyeye’de uygundur.

DİĞER CEMAATLERE BAKIŞ

“İslamî Cemaatler Birliği” olarak, Avrupa’daki diğer müslüman cemaat ve cemiyetlerle diyaloğa giriyor musunuz? Onlarla nasıl bir atmosfer içerisinde dayanışma ve yardımlaşmaya girmek istersiniz? Sözkonusu cemaat ve teşkilatlarla diyalog ve birliktelik konusunda ümitvar mısınız?

Hocaoğlu: “İslamî Cemaatler Birliği” olarak, Avrupa’daki kuruluşları zaman zaman birliğe davet etmişizdir ve etmekteyiz. Hususiyle; “İslamî Cemaatler Birliği”nin kimliğini gösteren ve onbeş maddeyi ihtiva eden ve “Tüm İslamî Kuruluşlara Tebliğ” başlığını taşıyan bildiriyi neşretmişizdir.[1] Ve bu bildiride kuruluşları isim isim çağırarak, kendilerine şöyle demişizdir:

“Ey fert ve kuruluşlar ve Ey Milli Görüş! Ve Ey Süleymancılar! Ve Ey Nursîler! Ve Ey Ülkücüler ve bütün bunların mensupları!” diye seslenerek gayet açık ve net bir şekilde kendilerini vahdeta davet etmişizdir. Fakat karşılık alamamışızdır; ne bizi tenkit edebilmişler ne de kuruluş olarak gelmişlerdir. Fakat buna mukabil, mensuplarından koparak gelenler olmuştur ve olmaktadır. Bu itibarladır ki, onlarla kuruluş olarak bir diyaloğa gitmenin faydalı olacağından ümitvar değiliz. Ancak evlerine gidip fert fert görüşüldüğü takdirde netice alındığı ve daha ciddi ev sohbetleri yapılırsa çok büyük neticeler alınacağı kanaatindeyiz.

İslamî kuruluşlar bu kuruluşu çekemediklerinden ve kendileri için zararlı gördüklerinden bize yanaşmıyorlar. Üstelik cephe alıyorlar. İslam dışı kuruluşları ise, İslam’ın devlet olmasını istemiyen ve hatta isteyenlere düşman olan rejimler, millet ve devletler çerçevesi içinde mütalaa etmek gerekir. Bunlara karşı durum ve tutumumuz ise, kendilerine İslam’ın bir din olmasının yanında aynı zamanda devlet olduğunu duyurmaya çalışmaktayız ve bu hususta da ilmi ve fikrî zeminde kalarak mücadelemizi vermekteyiz ve nihayet, onların bize cephe alışı bizi faaliyetimizde yavaşlatmıyor; bilakis daha da biliyor ve ümitvar kılıyor. Çünkü, bilinen bir keyfiyettir ki, ne zaman bir tebliğ hareketi ortaya çıkmış ise, karşısına bir tepki hareketi çıkmıştır. Bugün, İslamî Cemaatler Birliği’ne karşı misli görülmemiş çok ciddi bir tepki vardır. Buna bir-iki misal vereceğim: Nordrhein Westfalen Eyaleti içişleri Bakanı bir televizyon konuşmasında şöyle demişti: “Kaplan, sadece Türkiye için değil, dünya için ve dünya barışı için tehlikeli bir adamdır...”; Medrese hakkında Alman basını şöyle yazmıştı: “Kaplan’ın medresesi kapatılmadığı takdirde Almanya kırk beş sene geriye (Hitler devrine) gidecektir.” Hakkımızda “Kara Ses ve benzeri” hakaretamiz sözler söylemeleri de tepkinin ne derecede şiddetli olduğunu belgelemektedir.

Cemaatinizin dünyadaki İslamî hareketin neresinde bulunduğunu sormak istiyorum. İslamî Cemaatler Birliği, dünyadaki İslamî teşkilatlara nasıl bir gözle bakıyor? Kendinizi Dünya İslami Hareketi içerisinde “tabi olunması gereken” konumda mı, yoksa “tabi olması gereken” konumda mı var sayıyorsunuz? Başka bir ifade ile siz; gelin beraber çalışalım derken kimi muhatap alıyorsunuz? Sadece Avrupa’daki teşkilatları mı? Hem Avrupa’daki cemaatleri hem de Türkiye’deki cemaatleri mi? Yoksa hem Avrupa, hem Türkiye ve hem de tüm dünyadaki cemaat ve kuruluşları mı?

Hocaoğlu: Yedinci sualin cevabında da kaydettiğim gibi, bu çağrımızla, hem Avrupa’daki ve hem de Türkiye’deki kuruluşları kasdediyoruz. Malum olduğu üzere, Avrupa’daki kuruluşlarla Türkiye’deki kuruluşlar, birbirinin uzantısı mahiyetindedir. Yakın muhatabımız, Türkiye ve Türkiye insanı olduğuna göre ilk etapta hedefimiz de Türkiye’dir ve Türkiye insanıdır. Sünnet-i seniyye de böyledir. Kur’an şöyle der: “En yakın akrabalarını uyar! (öncelikle)” (Şuara, 214)

Fakat, bunun yanısıra tavizsiz dünya İslamî hareketleriyle de yakından ilgilenmekteyiz; neşriyatlarını takip etmekte, toplantılarına katılmakta ve katılmalarını talep etmekteyiz. Ayrıca İslamî hareketlerden, devlet olmuş ve olmakta olan veya devlet olmak için yola çıkmış bulunan devlet, millet ve cemaatler arasında ciddi bir diyaloğun kurulması için bir “Ulema Şurası”nın kurulması yolundaki talep ve teklifimiz gündemdedir.

Dünyadaki İslamî hareket ve cemaatlerle ilişkileriniz nasıl? Açıkça ihtilafa düştüğünüz veya uyum icinde bulunduğunuz cemaat ve teşkilatlar var mı?

Hocaoğlu: “Kaynak Kur’an, örnek Peygamber” diye yola çıkan hareketimiz, bilhassa şu iki esası ölçü almıştır:

1- Kuruluş ve icraatında İslam’ın ruh ve metnine tıpatıp uygun olacaktır ve olmalıdır,

2- Ne pahasına olursa olsun, taviz verme yoluna gidilmeyecektir.

Bu iki vasfa sahip hareket ve kuruluşlarla uyum ve diyalog içinde olduğumuz gibi, bu iki vasıftan yoksun kuruluşlarla da ihtilaf halindeyiz.

Yayın organınız “Ümmet” mecmuasının 15. sayısında sizinle yapılan bir söyleşide “Varsa yanlışlarımız eleştirsinler. Eğer eleştirmiyorlarsa demek ki yanlışımız yok” diyorsunuz. Bunu hangi çerçevede söylüyorsunuz? Metod olarak mı, yoksa teferuatı da kapsamına alan bir bakış açısı olarak mı? Örneğin ben çok müslüman biliyorum ki sizin İslamî bir cemaat olduğunuzu, İslamî bir yol üzerinde bulunduğunuzu içtenlikle kabul etmekle birlikte kimi stratejik hatalar içerisinde kaldığınızı, kadronuzun ve programınızın son derece yetersiz olduğunu söylüyorlar. Bu yanlışlıkları yayın yoluyla size ulaştırmayı ise müslümanların maslahatı açısından uygun bulmuyorlar. Yani sizin cemaatinizin eleştirilecek yönlerinizin bulunduğunu kabul etmekle birlikte bu eleştirileri sizin istediğiniz şekilde, yayın yoluyla yapmayı doğru bulmuyorlar. Belki size sözlü olarak iletiyorlar, belki de iletmiyorlar. Bunu net bir bicimde biliyorum. Ama iyi biliyorum ki, bu eleştirileriler var. Bu noktada şunu sormak istiyorum: Siz bütün bu sözlü eleştirilere rağmen mi “Eğer eleştirmiyorlarsa demek ki yanlışımız yok” diyorsunuz?

Hocaoğlu: Evet demişizdir; yine de diyoruz. Ya bizi eleştirin ya da gelin, beraber çalışalım.. Şayet eleştirmiyorsanız, demek oluyor ki, bu hareket doğrudur; hatası ve yanlışı yoktur, İslam’ın ruhuna da metnine de uygundur...

Bunu derken, hareketin kimliğini tayin ve tesbit eden onbeş maddeyi kasdediyoruz. Teferruat ve tatbikatı değil. Bilindiği üzere, bir kuruluş için mühim olan, usul ve prensiplerdir. İcraatta ve teterruatta hatalar olabilir. Fer’i meseleyi icra ederken, önce onu istişare eder, isabetli bir şekil düşünür ve icra edersiniz. Fakat neticede hatalı olduğu ortaya çıkar. Artık siz bundan mes’ul değilsiniz. Bu kabil hatalar olağandır. Peygamberlerin icraatlarında dahi bazı zelleler (ictihadi hatalar) olmuştur. Bedir esirleri hakkında yapılacak muamelede, Tebük seferine giderken bazılarına izin vermede olduğu gibi. Ve nihayet şunu söyleyebiliriz ki, o gün-bugün hiçbir fert ve kuruluş gösteremezsiniz ki, bütün icraat ve teterruatında hatadan salim olsun!..

Siz sorunuzun bir bölümünde diyorsunuz ki; “Ben çok müslüman biliyorum ki, sizin İslamî bir cemaat olduğunuzu, İslamî bir yol üzerinde bulunduğunuzu içtenlikle kabul etmekle birlikte kimi stratejik hatalar içinde kaldığınızı, kadronuzun ve programınızın son derece yetersiz olduğunu söylüyorlar..."

Biz de cevaben deriz ki:

1- Stratejik hatalar üzerinde durmamız mümkün değildir. Çünkü, stratejik hataların ne cinsten olduğuna dair açıklık getirilmemiştir.

2- Yıllık plan ve programsız değiliz. Yetersiz olduğu da pek söylenemez.. Çünkü, her sene yıllık plan ve program hazırlanır ve Şura’dan geçer, hatalar tashih edilir, ilaveler yapılır ve ondan sonra tatbikat safhasına konur..

Kadro yetersizliğine gelince:

Kadro yetersizliği vardır derken, acaba bununla nasıl bir kadro kastediliyor: Bir ulema kadrosu mu, teşkilat içi idari bir kadro mu, tebliğ kadrosu mu, ya da ilerde kurulacak devlet kadrosu mu?

Şayet teşkilat içi yönetici kadro veya tebliğ kadrosu kasdediliyorsa, bu kadro bir aşağı bir yukarı mevcuttur; teşkilat kendi kendini idare ediyor ve gereken tebliğatı da yapıyor. Teknik ilerledi, sesli ve sözlü tebliğ vasıtaları çoğaldı. Artık tebliğci gidip saatlerce oturup konuşmayacaktır; o vasıtalardan birini bırakıp dönecektir. Bu kadarını da, teşkilat mensubu her kardeşimiz yapabilmekte ve yapmaktadır.

Devlet kadrosu kasdediliyorsa, bu kadro teşkilatın içinden yetişecektir. Şu da bilinmeli ki, teşkilatın ızdırabını çekmeden, acı ve tatlı havasını teneffüs etmeden devlet kadrosu yetiştirmek mümkün değildir. Zira teşkilat dışında özel surette yetiştirilecek bir kadro, ne teşkilatın dilinden anlar, ne de kadrini bilir!..

Ulema kadrosuna gelince: Bunu da, teşkilat mutlaka kendi yetiştirecek ve kendi bünyesinden çıkaracaktır. Teşkilat dışı yetişmiş hoca efendilerin kısm-ı azamı geldiklerinde ya ayak uyduramıyorlar ya da faydadan çok zararlı oluyorlar. Bu gerçeği bilfiil gören cemaatimiz genellikle hoca istememekte ve kendi yağıyla kavrulma yoluna gitmektedir.

Ve bu itibarladır ki, hareketimiz, ulema kadrosunu kendi modeline göre yetiştirmenin imkanlarını arıyor ve her sene yıllık programlarına alıyor. Medrese kapatıldıktan sonra bantlar vasıtasıyle açık öğretim yoluna gidilmekten de istifade edilmektedir.

Eleştiri meselesine gelince:

Bizim böyle bir talep ve teklifte bulunmamızzın asıl sebebi, muhataplarımızı birliğe çağırmaktır, buna zorlamaktır. “Ya bizi eleştirin, ya da gelin beraber çalışalım!..” şeklindeki söz ve yazılarımız, birliğe çağırma gayesine matuf olduğunun bir delilidir.

“Biz, maslahat icabı eleştirmiyoruz...“ diyenler acaba teşkilatı ve prensiplerini eleştirme imkanı bulamadıklarından dolayı mı o sözü söylüyorlar,  yoksa sözlerinde samimi midirler?

Eğer vakıa birincisi ise, mesele yok; demek ki, teşkilatın hatası yoktur. Şayet ikinci şık bahis mevzuu ise, hatalar görüldüğü ve tesbit edildiği takdirde, maslahat icabı da olsa yazma yoluna gitmemenin şer’an cevazı var mı? Çünkü bu kabil hareket veballi bir iştir; cemaatlerin ve gelecek nesillerin vebalini yüklenmedir. Binaenaleyh, bu babda müsamaha göstermek caiz değildir, günah olur, vebal olur.

Yine Ümmet dergisinin 13. sayısında cemaat çatısı altında bulunan arkadaşlarınıza bundan böyle dergi ve kaset gönderilmesini istiyor ve aksi hareket edenlerin bu tavırlarını boykot ediyorsunuz. Bazı üyelerinizin bu gibi eğilimler içerisinde bulunmasını cemaatinizin selameti açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Onları boykot etmek yerine daha değişik muamelelere tabi tutmayı denediniz mi? Veya denemeyi düşünüyor musunuz?

Hocaoğlu: Ümmet gazetesinin mezkur sayısında çıkan yazı ile kasıt, belli bir çevre veya belli bir kuruluş değildir. Teşkilatımızı beğenmedikleri ve tasvip etmedikleri halde, cemaat ve fertlerimize sesli ve sözlü yayınlarını göndermek suretiyle kendi adlarına yatırım yapmak isteyen fert ve kuruluşlardır. Bir kere bu, böyle biline!..

İkincisi ve daha önemlisi; onları birlik ve beraberliğe çağırmadır. Malum: Ayrılık-gayrılık haram, birlik farzdır. Bu babdaki yazılarımız ve konuşmalarımız, bir farzın yerine getirilmesine ve bir haramın irtikap edilmemesine matuftur ve iyi niyete bağlıdır. Ve nihayet bir boykot manasında değildir. Fakat bazı fert ve kuruluşlar, bilerek veya bilmeyerek bunu kötü niyete yordular ve yaygaralar koparmak istediler. Halbuki gayemiz; bir de onları okuyucuları tarafından vahdete zorlamaktır. Çünkü, vahdete davet, alimlere ve idarecilere düşen bir vecibe olduğu gibi, fert ve cemaat mensuplarını da ilgilendiren bir vazifedir.

Ve nihayet şunu sormak, teşkilat mensuplarımızın hakkı değil midir? “Ey dinlemek üzere bantlarını, okumak üzere gazete ve dergilerini bize gönderenler! Size soruyor ve diyoruz ki, “Siz kuruluşumuzu beğeniyor musunuz, beğenmiyor musunuz? Tasvip ediyor musunuz, etmiyor musunuz?.. Tasvip ediyorsanız, buyurun gelin, beraber çalışalım; aramızda bir organik bağ olsun!.. Ve bu suretle farz yerine getirilsin!.. Yok; tasvip etmiyorsanız, beğenmeme sebeplerini yazınız ve neşrediniz. Hatalarımız ortaya çıksın, kimse bize alaka duymasın ve bu kuruluş yıkılıp gitsin! Bizde vebalde kalmayalım, kimsenin günahına girmeyelim!..

Ve bunu yapmama, eleştiri yoluna gitmeme maslahat icabı değildir; Üstelik ”Emr-i ma’ruf nehyi münker”i terk etmektir. Çünkü; “Din nasihattır” Allah için nasihattır; O’na itaattır. Peygamber için nasihattır ona ittiba ve muhabbettir. Emir ve idareciler için nasihattır; onları ikaz ve irşattır.” şeklinde varid olan hadis-i şerifin gereğidir bu durum.

Üçüncü bir şık:

Bütün bunlara rağmen, “Biz ne birliğe geliyoruz, ne de sizi eleştiriyoruz!..” derseniz, bizim de sizlere söyleyecek sözümüz vardır. O da artık kusura bakmayın; neşriyat ve bantlarınızı bize göndermeyin! Çünkü, samimi değilsiniz; üzerinize düşen farzı terk ediyor, haramı irtikab ediyorsunuz...

Ve netice;

Bütün bunlara rağmen, tenkit gelmiyorsa, “gelemiyor” demektir. Neden? Çünkü, hareket doğru da ondan; İslam’ın ruh ve metnine uygundur da ondan demek elbette hakkımızdır ve aynı zaman da bir hakikatın ifadesidir ve bu, bir boykot manasına değildir. Ve bundan başka bir muameleye tabi tutmayı da denemek istemiyoruz.

İRAN’A BAKIŞ

İran İslam Devrimi’ne karşı tutumunuzda son zamanlarda kimi değişiklikler olduğu iddia ediliyor. Hatta ünlü Rabıta teşkilatının sizinle iyi ilişkiler kurmaya çalıştığı ve bu açıdan münasip bir zemin bulduğu yolunda yorumlar var. Ne dersiniz?

Hocaoğlu: İran İnkilabı hakkındaki tavrımız, kimliğimizi bildiren tebliğin onuncu maddesinde beyan edilmiştir. Nettir ve kesindir. Orada "Inkilab lslamîdır, mezhebî değildir” derken, yapılan inkilab devlet idaresinde olmuştur. Yani tağuti bir sistem yıkılmış, İslami bir sistem getirilmiştir. Getirilen bu sistem, “Mezhebi değildir” demenin manası da “Mezhebi ortadan kaldırmıştır veya değiştirmiştir...” manasında değildir. Yani mezhepde yapılan bir inkilab, bir değişme değildir. Şah devrinde mezhep ne ise, inkilabdan önce ne ise, inkilabtan sonra da mezheb aynıdır. Şia mezhebidir. Kurulan devlet, şia mezhebini gözardı etmemiştir. Bu husus anayasalarında da yer almış ve şöyle denmiştir:

“Mezheb Caferi ve isnaaşeriyedir ve bu madde ebedidir; değişiklik kabul etmez.”

Bildirimizde “Karşı çıkma veya teslim olma bahis mevzuu değildir” denmiştir. Bunun manası; İran İnkilabına düşman olup karşı çıkmayız, bey’at edip teslim olmayız, olamayız. İslam kardeşliği seviyesinde münasebetlerimizi sürdürürüz... Ehl-i Sünnet’ten olup da düşman olanlara karşı tavrımız sert olduğu gibi, “Bey’at ettik, teslim olduk..” diyenlere karşıda tavrımız aynıdır, tasvib etmiyoruz..

İşte İran ve İran İnkilabı hakkındaki tesbit ve tavrımız budur. Dün bu idi, bugün de budur, yarın da bundan başkası değildir ve olamaz. Çünkü bu, Ehl-i Sünnet olarak mezhebî inancımızın bir gereğidir. Benim İmam Eş’arim, benim İmam Maturidim gibi Ehl-i Sünnet alimleri ve müçtehidleri Şia’ya böyle bakmışlar, hatalarına rağmen, İslam çerçevesi içinde mutalaa etmişler; tekfir etme yoluna gitmemişlerdir.

Her Eh'l-i Sünnet mensubu bundan farklı düşünemez. Düşünürse o Ehl-i Sünnet’in dışına çıkmıştır. Ve bu arada şunu belirtmek isterim ki, aradaki mezheb farkları, herkes kendi mezhebine bağlı kalmak kaydiyle, işbirliği, güç birliği yapmaya mani değildir.

Bütün bunlar nazarı itibara alınırsa, kimse: “Cemaleddin Hoca İran İnkilabı hakkında geriye veya ileri gitti...” diyemez. “İlerı gitti" diyenler, Ehl-i Sünnet noktasında geri kalanlardır. Geriledi diyenler de Ehl-i Sünnet noktasında ileri gidenlerdir. Yani İran İnkilabı hakkında bizi tenkit edenler, ifrat ve tefritte kalanlardır. Yoksa, Ehl-i Sünnet noktasında kalanlarla bizim bir kavgamız yoktur ve olamaz da.

Rabıta ile bir meselemiz de yoktur. Ne onların böyle bir taleplerinden haberimiz vardır, ne de bizim böylebir talebimiz olabilir.

Bu vesile ile ve yayınınız vasıtası ile İran mesullerine şunu duyurmak isterim:

“Avrupa’da ve Türkiye'de bir grup türedi. Bunlar, bir taraftan İran’a bey’at ettik teranelerini çalarken, diğer taraftan da Ehl-i Sünnet kaynakları ve müctehidleri aleyhinde bir kampanya açmışlardır. Sayıları çok az olan ve ilimden behresi bulunmayan bu grubun sermayesi de yalan ve iftiradır. Ve bu halleriyle cemaatlerin nefretini kazanmışlardır. Bu sebeple Ehl-i Sünnet cemaatleri bunları adeta tecrit etmiştir. Buna rağmen ortalığı karıştırmaktan geri durmamaktadırlar ve her bulundukları yerde huzursuzluk çıkarmaktadırlar.

Bunların bu tip davranışları, ulema çevresini ve Ehl-i Sünnet müslümanlarını tedirgin etmekte, iki kesim arasında inkilabla meydana gelen yumuşak, sıcak ve dostane hava, yavaş yavaş soğumaya, sertleşmeye doğru gitmektedir ve bu gidişin nerede duracağı pek belli olmamaktadır.

Müslümanların aklına ister istemez şöyle bir soru gelmektedir: Bunlar nereden kaynaklanıyor? Bunların arkasında kim var? Cevap olarak iki şeyden biri: Ya İran’dır, ya da iki kesimi birbirine düşürmek isteyen İslâm düşmanlarıdır. İran’dır, İran mesulleridir diyebilmemiz için elimizde ve önümüzde çelişkili rivayetler ve davranışlar vardır.

Avrupa’ya gelen mesullerden aldığımız cevaplar, “Hayır” şeklindedir. “Biz kimseden bey’at istemiyoruz ve kimsenin içişlerine karışmayız. Kim İmam Humeyni bey’at alıyor derse yalan söylemiştir!..” istikametindeki beyanlarının dışında ayrıca bize diyorlar ki: “Sizin İran hakkındaki tesbitiniz en isabetli bir tesbittir.” İşte bir taraftan böyle sözleri.. Diğer taraftan ise, o kabil davrananlara kucak açılıyor, iltifatlar ediliyor! Mesela: Avrupa’da iken bey’at meselesini ortaya atan, sonra da İran’a giden ve orada bey’at ettiğini bizzat açık açık söyleyen ve ayrıca bey’at edilmesi lazımdır diye de toplantıya yazılı teklif getiren ve bu teklifleri getiren ve bu teklifleri resmen basılıp toplantıya katılanlara dağıtılan ve her tarafa gönderilen (...) kimileri var ki, İran mesulleri tarafından iltifatlar görüyor.

İşte işin bir tarafı da bu!..

Bir başka çelişkili mevzuu, Ayetullah Humeyni’ye verilen ünvanlar: “Naib-i imam (Çünkü asıl İmam Mehdiyi Muntazar ki, 12. İmam olup 1115 sene önce mağaraya girip geri dönmeyen ve Şia akidesine göre gelmesi beklenilen zattır...), sonra İmam-ı Ümmet (Ümmetin imamı), daha sonra Rehberi Ümmet (Ümmet in Rehberi)ve son olarak bir arkadaşımızın yaptığı bir röportajda ise, “İmam Humeyni ümmetin imamı olmak üzere bizim adayımızdır. Başkaları da adaylarını göstersinler!..” denmekte!..

Şimdi düşünelim ve birbirimize soralım: Bunlardan hangisi doğru?

Seneler önce ben, İran basın-yayın mensuplarıyla yaptığım bir mülakatta, İran mesuIIerine bilhassa şu iki hususu iletmiştim: “Münasebetlerimizin devam edebilmesi için sizden iki şey istiyorum: Bunlardan biri, bizim mezhebî akidemizi rencide edecek sözlerinizi işitmek, yazılarınızı okumak istemeyiz. Mesela: Sahabeye ve halifelere dil uzatmanız, size bir fayda getiremiyeceği gibi, bizi de en azından üzer ve bağların kopmasına sebebiyet verir. İkincisi: Mezhebinizi, mezhebimiz arasında yayma politikasını takib etmeyeceksiniz! Bu da size bir fayda getirmeyeceği gibi, cemaatlerimizi cemaatlerinizden soğutur ve iki kesimi birbirine düşürür.”

İşte, şimdi aynı endişe ve aynı tehlike ile karşı karşıyayız.

Yukarda da söylediğimiz gibi, neşriyatınız vasıtasiyle İran mesuIIerinden şunu tekrar istiyorum: Ya ortaya çıkıp mertçe “Biz bey’at istiyoruz; İmam Humeyni İslam aleminin halifesidir, herkes ona bey’at etmeye mecburdur; etmeyenleri asi ve baği sayıyor ve onlarla savaşmayı göze alıyoruz!..” Ya da böyle desinler ya da “bey’at, bey’at” deyip kraldan çok kralcı kesilenlere yüz vermesinler; böylelerini red veya inkar etsinler ve bu hususu resmi bültenlerinde efkar-i umumiyeye duyursunlar!.. Yoksa, ister istemez insanın aklına “Bunlar takiyye mi yapıyorlar?” sorusu gelmektedir.

 

HAC VE BOYKOT

Geçen yılki Hacc döneminde cemaat olarak boykot edildiniz. Bu boykotu nasıl yorumluyorsunuz? Hacc organizenizin Suudi Arabistan tarafından boykot edilmesinde İran İslam Cumhuriyeti ile ilgili tutumunuzun rolü oldu mu? Ayrıca bu yılki Hacc mevsiminde ne gibi bir siyaset izlemeyi düsünüyorsunuz? Yeni bir boykotla karşılaşmanız söz konusu mu?

Hocaoğlu: Evet, geçen yıl hac döneminde cemaat olarak boykot edildik... Bunun üzerine o tarihlerde Ümmet Gazetesi’nin beşinci sayısında “Suud idaresi ve hac ambargosu” başlığı altında bir yazı neşredilmişti. Bu yazının bazı bölümlerini alıyorum. Meş’um hadisenin sebep ve yorumu hakkında sanırım, cevab da kafidir:

“...Daha beteri; bu sene Almanya’da laik kafalıların dısında yüzlerce müslümana hac vizesi vermedi. Ve bu müslümanları, Allah’ın evini ziyaret etmekten mahrum bıraktı. Sebebi ne imiş acaba?

Kaplan yanlısı, İran sempatisi olmakmış! Peki ama bu, suç mudur? Ne yapmış İran? Binlerce şehit vererek tağutî bir sistemi yıkmış, yerine Kur’anî bir idare getirmiştir. Bunu suç saymak, müsümanın kitabına göre suçun, suçlu olmanın ta kendisidir. ikinci bir suç da hac esnasında siyaset yapılmasıdır.

Efendim, siz geçen seneki Mekke katl-i ammi hadisesinde yargılama neticesinde Suudi’yi mahkum ederseniz, Suud da elbette size ve sizden yana olanlara ambargo koyacak ve bu suretle kendilerini mahkum etmenizin intikamını elbette sizden alacaktır...

Kaplan yanlısı olanlara gelince:

Kaplan ne yapmış veya ne yapmak istiyor?.. Yanlısı olanlar ne yapmak istiyorlardı, gaye ve hedefleri ne idi?.. Bu suallerin cevabını vermek suretiyle Kaplan’ı da yanlılarını da yargılayalım:

Kaplan’ın da, yanlılarının da tek bir suçu var. O da (...) Allah’ın dinini hayata hakim kılmak; (...) Şimdi elinizi vicdanınıza koyup, imanınızın sesini duyarak siz de yargılama yapın; Allah aşkına bu suç mudur? Bu gayreti gösterenleri, bu fedakarlığı göze alanları hacdan, Allah’ın evini ziyaretten men etmek şöyle dursun, onları takdir ve tebrik etmek gerekmez miydi?..”

Evet; bu sene de böyle bir organizeye gitmekten endişeliyiz. Mesele gündemde!..

BASIN SALDIRILARI

Değişik zamanlarda Türkiye’deki İslamdışı kamuoyu tarafından ağır ithamlara uğradınız. Cumhurbaşkanı Evren bile yaptığı konuşmalarda sizi hedef aldı. Bu gibi taarruzları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hocaoğlu: Şerrin arkasında da hayır vardır. Evren ve benzeri kişilerin tariz ve hakaretleri, daha çok şahsımıza yöneliktir. Kara Ses ve benzeri hakaretamiz sözler söylendi. Fakat Allah için birisi çıkıp da İslam adına söylenenleri tenkid edemedi: “Yanlış söylüyorsunuz, İslam’da devlet ve siyaset yoktur...” diye itirazlarda bulunan olmadı ve İslam adına konuşulanlar ve yazılanlar olduğu gibi Türkiye’deki insanımıza ulaştırıldı. Ve nihayet: “İslam, hem din hem devlettir, hem ibadet hem siyasettir. Yani İslam’ın özünde ve yapısında siyaset ve devlet vardır, dini devletten, devleti dinden ayırmak mümkün değildir; bunlar ruhla beden gibi birbirini tamamlayan iki unsurdur. Dini devletten, devleti dinden ayırırsanız, din devletsiz kalır, devlet de dinsiz olur...” gibi hakikatlar, Hürriyet ve benzeri gazeteler tarafından Türkiye’nin her tarafına duyuruldu. Ki, biz, çuvallarla mark verseydik bunları duyuramazdık. Fakat, Hakim-i Mutlak olan Rabbülalemin, Evren’i şaşırttı; Adana ve Eskişehir konuşmalarında bu hareketi gündeme getirdi, savcı ve hakimlere bir alarma vermiş, kendi aklınca karalamak istedi ve bu suretle bu hareketi durdurmak, katılanları tehdit etmek istedi ama, hiç de öyle olmadı. Yıldırım hızıyla basın harekete geçti, vizesini alan Avrupa’nın yolunu tuttu... Biz de bu fırsatı değerlendirdik; İslam’ın elli-altmış senedir söylenemiyen, söylendirilmeyen hakikatlerini söyledik. Onlar da gah nalına gah mıhına vurarak yazdılar. Neticede bu gerçekleri, bu hareketi duymayan kalmadı; köyü de duydu, kasabası da... Neticede biz kazandık.

Müslüman kesimlerin yayın organları da sizinle ilgili değişik bakış açıları geliştirdiler. Nasıl değerlendiriyorsunuz bu farklı bakış açılarını? Beklentiniz var mıydı? Ayrıca gelecek için bir beklentiniz var mı? Bu yayın organlarından?

Hocaoğlu: Yeri gelmişken bu sualinizi burada cevaplandırmış olalım. Netice itibariyle İslam dışı basın ve yayından bulduğumuz beklentileri, maalesef müslüman kimselerin basın ve yayın organlarından bulamadık. Temennimiz odur ki, sizler, o organlardan bir istisna teşkil edersiniz.

İÇ İHTİLAFLAR

Ümmet dergisinin on beşinci sayısında sizinle yapılan mülakat, cemaatinizin bazı iç çekişmelere sahne olduğunu gösteriyor. Ayrıca cemaatinizin çatısı altında bulunan kimi cami imamlarına bağlı olup olmadıkları konusunda size net bir çevap vermelerini istiyoruz. Bu iç çekişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir durgunluk, bir kriz dönemi yaşadığınız intibaı uyandı bende. Yanılıyor muyum?

Hocaoğlu: Bu hareket yarım asırdan fazla bir zamandır dibe-köşeye itilen, hor görülen, lafının edilmesi bile suç sayılan meseleleri gündeme getirmiş, “İslam’ın hem din hem devlet olduğu” gerçeğini ortaya koymanın yanında tarihin bir mislini daha kaydetmediği bir şekilde İslam’a ve müslümanlara ihanet ve hiyanet edenleri de tanıtmıştır. Bunlar kolay işler değildir; mal ve can tehlikesini de beraberinde getiren bir fedakârlıktır. Buna elbette herkes tahammül edemez. Yalpa vuranlar, yan çizenler olacağı gibi, kaba tabiriyle bu teşkilatta yemlenip başkaları adına yumurtlayanlar da olacaktır.

Teşkilat için zararlı olan bu kişilerin zararları tesbit edildikten ve kendileri yeteri kadar uyarıldıktan sonra görevlerinden alınması elbette kaçınılmazdır. İşte, alınan sert tedbirler, bunların uzaklaştırılması ve bu parazitlerden teşkilatın arınması hedefine matuftur. Yoksa teşkilatta bir durgunluğun veya bir krizin ifadesi mevcut değildir. Lehülhamd, cemaatlerimiz, bu hareketi benimsemiş ve bu hareket yerine oturmuştur. Hem Avrupa’da hem de Avrupa dışında inkişaf halindedir. Her ay birkaç sefer tekrar edilen konferanslara katılanların sayısı, daha önceki senelere nazaran, Türkiye’ye temelli dönenlere rağmen, kayda değer artış göstermektedir.

Kalpler Mevlay-ı Mütealin elindedir ve herşey O’nun iradesine bağlıdır. Binaenaleyh, sayıları üçü beşi geçmeyen hizmet kaçkınlarının yalan ve iftiravari beyanları sizlerde öyle bir intiba uyandırmış olabilir. Bu çeşit parazit ve pürüzler her toplumda olabilir. Kaldı ki bu gibileri kendi cemaatleri ve yakın çevreleri ayıklamakta ve bu suretle gereken ders verilmektedir. Bu itibarla böylelerinin varlığını olağan kabul ediyor, bunlara karşı sert tedbirler alınmasını bir eleme ve bir arınma sayıyor, teşkilatımızın böylece daha dinamik, daha canlı bir yola girmekte olduğu şeklinde değerlendiriyoruz.

Şu husus da gönül rahatlığıyla söylenebilir: Teşkilat dışı çevreler ve bunların borusu mesabesinde olan Tercüman gibi gazetelerin aleyhdeki kampanyalarına “Kaplan Dosyası, Kaplan’ın Tükenişi” gibi isimler altında kitaplar yazılmasına ve aylarca reklam edilmesine rağmen, bu kuruluş, bilütfillah, ağır ağır da olsa, yoluna devam edecek ve birgün gelip hedefine vasıl olacaktır.

 

DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


[1] “Ama nerede birleşeceğiz? Cevabımız odur ki, ortada bir hareket var. Bu hareket, “İslamî Cemaatler Birliği” ismini almaktadır. Üç küsür senelik bir geçmişi vardır. Denemeden geçmiş ve imtihanını başarı ile vermiştir. Herşeyiyle ortadadır. İnkilabî bir çizgide yürümektedir. “Kaynak Kur’an, örnek Peygamberdir” diyor ve bunlardan kaynaklanarak:

(Girişim’in Notu: Burada Cemalettin Hoca’nın onbeş maddelik bildirisi sansür etmek zorunda kaldık. Türkiye’nin mevcut baskıcı tutumunu göz önünde bulundurarak okuyucularımızın ve hocanın bizi anlayışla karşılayacaklarını umuyoruz.)


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 121
Toplam 435090
En Çok 1157
Ortalama 330