İSLÂM’A GÖRE YARATICI - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

04-02-2022

İSLÂM’A GÖRE YARATICI

 

Yaratıcı:

 

a) Yaratıcı vardır ve birdir. Varlığının ne önü ne de sonu vardır. Ezelî ve ebedîdir.

b) Yaratıcı hiçbir şeye muhtaç değildir ve hiçbir şeye benzemez; neye benzetsek hata ederiz.

c) Canlı-cansız bütün âlemi -maddesiyle de suretiyle de- O yaratmıştır.

d) Yaratıcı her istediğini yaratır, yarattığını da, bilir ve görür.

e) Yaratıcının adı (özel ismi) Allah’tır.

 

İZAHI:

Her müslüman bilir ve inanır ki:

Allah Teala vardır;

Birdir;

Varlığının evveli yoktur;

Varlığının âhiri yoktur;

Ne kendisi yaratılmışlardan birisine benzer, ne yaratılmışlar kendisine benzer;

Varlığı başka bir varlığa dayanmez, kendi zatı ile vardır. Varlığı zatının iktizasıdır. Doğmaktan, doğulmaktan, doğurmaktan, baba veya oğul olmaktan, zaman ve mekânda bulunmaktan münezzeh ve yüce olarak mevcuttur.

Hiç bir vasıtaya muhtaç olmaksızın;

Her şeyi bilir;

Her şeyi işitir;

Her şeyi görür.

Mutlak hayat sahibidir;

Mutlak kudret sahibidir;

Mutlak irade sahibidir.

Diler, dilediğini yapar.

Kelâm sıfatı ile de muttasıftır; sese ve harfe muhtaç olmaksızın söyler; Peygamber vasıtasıyla insanlara kitaplar gönderir ve göndermiştir.

Bu sıfatların zıtIarı, Allah hakkında düşünülmez ve düşünülemez.

Allahü Teala, kâinatın şeriksiz ve benzersiz yaratıcısıdır; yaratan, yarattıklarını yaşatan, öldüren sonra yeniden diriltecek olan, iyi kulları için nimetler; kötüleri için de azap hazırlayan O’dur.

Biz Cenab-ı Hakk’ın eserlerinden kudret ve büyüklüğünü, yüksek sıfat ve güzel isimleri düşünür, zat ve mahiyetinden bahsetmeyiz.

Cenab-ı Hakk’ın varlığı ve sıfatları hakkında yukarıda kaydedilen meseleler birer hakikattır, ilmî ve mantikî, aklî ve naklî delillerle isbat edilmiş ve edilmektedirler. Kelâm bilginleri olsun, dünyanın bir çok filozofu olsun, sayısız ilmî, fikrî ve felsefî delil ve şahidlerle isbat ve ikna edegelmişlerdir ve bu yolda devam edeceklerdir. Çünkü İslâm’ın bu meseleleri, ilmin de, gerçeğin de ta kendisidirler. İlim ilerledikçe, fikirler geliştikçe, keşifler yapıldıkça, bunlar daha güzel, daha açık bir şekilde göz önüne serilmektedirler. Çünkü:

İslâm, bilgi dinidir. Bu dinde bilgiye zıt düşebilecek hiç bir şey yok. Şâyet çelişir gibi görünen bazı şeyler varsa bu, henüz bilgimizin onu ihtiva edecek seviyeye gelmemiş olmasındandır. Yahut da onu bizim yanlış anlayıp yanlış değerlendirmemizdendir. Bakınız Kur’ân ne diyor: 

لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ وَيَحْيٰى مَنْ حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍۜ

"Ta ki mahvolan apaçık bilgiyle mahvolsun, yaşayan da apaçık bilgiyle yaşasın." (Enfal, 42)

Kur’ân-ı Kerîm hususiyle Allah’ın varlığı ve sıfatları hakkında, iman ve itminan sahibi olmamız için, dikkat nazarlarımızı canlı-cansız kâinatın her sahasına çeker ve o sahalarda akıl ve fikirlerimizi çalıştırmamızı, ilmî araştırma yapmamızı teşvik ve tavsiye etmektedir. Neden böyle yapıyor? Çünkü İslâm biliyor ki, insanoğlu akl-ı selimini bu eserler üzerinde çalıştırdığı takdirde, neticede kendisinin getirip haber verdiğinden başka hiçbir fikir ve kanaate sahip olunmayacaktır. İslâm adına verilen haberlerin doğru olduğunu tasdike mecbur olacaktır. Zira Kur’ân haberler getiren, haberler veren bir kitapsa kâinat da onun verdiği haberleri doğrulayan delil ve şahidlerle doludur. Her şey ve ondaki nizam ve ahenk; yaratanın delilidir. Her şey lisan-ı hâl ile bunu duyan kulaklara, gören gözlere ve düşünebilen gönüllere haykırmaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm’den sadece bir kaç âyet:

اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَث۪يثًاۙ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِه۪ۜ اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُۜ تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ

"Rabb’iniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan ve sonra arşa hükmeden, gündüzü durmadan kovalayan gece ile bürüyen, güneşi ayı, yıldızları, hepsini buyruğuna baş eğdirerek var eden Allah’tır. Bilin ki, yaratma da emir de O’nun hakkıdır. Âlemlerin Rabb’i olan Allah yücedir." (Araf, 54)

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْۜ هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللّٰهِ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۘ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ

"Ey insanlar! AIlah’ın size olan nimetini anın; sizi gökten ve yerden, Allah’tan başka bir yaratan mı rızıklandırır? Ondan başka ilâh yoktur. Nasıl aldatılıp da döndürülürsünüz?" (Fatır, 3)

اِنَّ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِلْمُؤْمِن۪ينَ ﴿3﴾ وَف۪ي خَلْقِكُمْ وَمَا يَبُثُّ مِنْ دَٓابَّةٍ اٰيَاتٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَۜ ﴿4﴾ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ رِزْقٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ اٰيَاتٌ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَۙ ﴿5﴾ تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۚ فَبِاَيِّ حَد۪يثٍ بَعْدَ اللّٰهِ وَاٰيَاتِه۪ يُؤْمِنُونَ

"Göklerin ve yerin yaratılmasında, inananlara dersler vardır. Sizi yaratmasında da, (muhtelif cins ve şekillerde) üretip yaydığı hayvanlarda da gerçekten tasdik edecek bir kavim için (Allah’ın kudret ve birliğine delalet eden) alâmetler vardır. Gece ile gündüzün değişmesinde, AIlah’ın gökten bir rızık olan yağmuru indirip de onunla yeryüzünü ölümünden (kuruyuşundan) sonra diriltmesinde (yeşertmesinde ve rüzgarları çevirmesinde) aklı olan bir toplum için bir çok alâmetler vardır. İşte bunlar Allah’ın âyetleridir. Sana onları okuyup beyan ediyoruz. Artık Allah’ın âyetlerine inanmadıktan sonra hangi söze inanırlar?" (Casiye, 3-6)

 

اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِه۪ۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْاَنْهَارَۚ ﴿32﴾ وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَٓائِبَيْنِۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۚ ﴿33﴾ وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُۜ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ۟

"Allah, o varlıktır ki, gökleri ve yeri yaratıp gökten yağmur indirdi de onunla size rızık olarak çeşitli meyveler çıkardı. Bir de emriyle denizde yürümek için gemileri size bağlı kıldı. Nehirleri de size müsahhar kıldı. Güneşi ve ayı, adet ve görevlerinde devamlı olarak size O müsahhar kıldı; yine gece ve gündüzü sizin faydanıza O bağladı. Hem Allah istediğiniz şeylerin hepsinden size verdi. Eğer Allah’ın bunca nimetlerini teker teker saymaya kalkışsanız, onu kısım kısım bile sayamazsınız. Gerçekten insan çok zalim, çok nankördür." (İbrahim, 32-34)

İşte sizlere Kur’ân-ı Kerîm’den sadece birkaç âyet-i celile’nin mealini verdim. Bu konuda bu âyetlerden başka daha yüzlerce âyet vardır. Şurasını da çok iyi bilmek gerekir ki, Kur’ân bir meseleyi anlatırken veya bir davayı isbat ederken son derece pratik davranır ve okuyucusunu yormaz.

Önce insanın iç dünyasına, ruh yapısına ve organik teşekkülüne dikkatleri çeker. Sonra çevredeki canlı varlıklara dikkat nazarları çekerek bütün bunların azamet-i ilahiyye’ye delil olduklarını ifade eder. Sonra insanın çevresini saran kâinata ve kâinattaki akılları durdurucu düzene dikkatleri çekerek Allah’ın varlığını isbat eder. Ve bu arada, bütün canlı varlıklar için son derece önem taşıyan su ve gıda maddelerine dikkatleri toplayarak bunları Allah’ın yarattığına delil ve şahid gösterir...

İslâm kelâmcıları Allah’ın varlığını hudüs imkân, ihtira, gaye, kabuli âmme gibi delillerle isbat etmişlerdir ki, bunlar kelâm kitaplarında enine boyuna beyan edilmiştir. Bunlardan Türkçe eserler de çoktur.

 

Filozoflara Gelince:

Filozoflar da Allah’ın varlığını kabul etme mecburiyetini hissetmişlerdir. Bu kâinatın oluşmasında bir "ilk sebeb"in varlığını kabulde, prensip olarak ittifak halindedirler. İhtilaf ancak bu ilk sebebin sıfat ve isimlerindedir.

Bilindiği üzere, filozoflar bugüne kadar bilhassa şu konularla meşgul olmuşlardır:

a) Bu âlemin esas varlığı meselesi,

b) Allah’ın esas varlığı meselesi,

c) Tabiat, hayat, ruh, irade ve hürriyet meselesi,

d) İnsan bilgisinin kaynağı meselesi,

e) Ahlak ve estetlk değerler meselesi.

Genel olarak felsefe şu şekillerde tarif edilir:

a) Felsefe varlık ilmidir,

b) İnsan, kâinat ve yaratıcı kuvvet hakkında genel hükme varmak gayesini güden fikrî bir faaliyettir,

c) Varlık şuurunun derinleşmesini hedef tutar, ilmin ilmini yapmayı gaye edinir ve nihâyet,

d) Âlem ve hâdiseler hakkında akla dayanarak niçin ve neden sorusuna cevap vermeğe çalışır.

Felsefenin tarihi insanlığın tarihi kadar eskidir. Çünkü madem ki, düşünen insan vardır, o halde felsefe vardır. Ancak miladdan önce umumiyetle (600) senesinden bu yana meydana gelen felsefeleri biliyoruz.

Mezkür tarihten bu yana yapılan felsefeler çağlara ayrılır: İlkçağ felsefesi, ortaçağ felsefesi, yeni zaman felsefesi, sistematik felsefe.

Şimdi esas meselemizi ortaya koyalım ve tekrar soralım:

 

Allah Var mı Yok mu?

İşte bu soruya filozoflar ne diyor, ilim adamları ne diyor, din bilginleri ne diyor?

Hemen şunu kaydedelim ki, bu soruya, genel olarak, bu üç sınıf insan da müsbet cevap veriyor, "Evet" diyor. Başka ifade ile, filozof da, ilim adamı da, din bilgini de yaratıcı vardır, diyor ve bunu deme mecburiyetini kendi meslek ve branşında hissediyor. Ve diyor ki, mutlak bir prensip vardır, mutlak bir düzen veren vardır, mutlak bir yaratıcı vardır. Yukarıda da işaret ettiğim gibi, bu hususta müttefiktirler, fikir birliğindedirler. Ancak, filozof ile ilim adamı mutlak düzen vereni açıklamada sıfatlandırma ve isimlendirmede ihtilaf halindedirler. Ve bu pek tabil bir şeydir. Çünkü insan kafası ve elde ettiği ilim, ne de olsa, noksandır. Gerçek manada Allah’ı tavsif edemez. Gerçek manada Allah’ın sıfatlarını izah, ancak dinin ve Peygamber’in vazifesidir. Esasen felsefe ile ilim her şeyi halletseydi, dine ve Peygamber’in gelmesine lüzum yoktu.

Filozofların yaratıcı hakkındaki görüşlerini, konferans halinde hazırladığım not defterinden az ve öz olarak, burada kaydetmeyi münasip görüyorum:

Millet mektebine mensup filozoflardan Tales, Anaximandros ve Anaximenes:

Tabiatçı filozoflar adını da alan bu ilkçağ felsefecileri, gözlem ve deneyle âlemi açıklamak istemişler ve o yolda prensipler ileri sürmüşlerdir.

Tales ne diyor? Asıl madde sudur ve su her şeye hayat verdiği için ilâhlarla doludur. İlahî kudretle su her şeye nüfuz ederek, eşyayı meydana getirmiş, onlara hareket vermiştir. Su her şeyin aslıdır ve âlemin aklı olan Allah her şeyi sudan yaratmıştır.

Anaximandros ne diyor? Diyor ki: Âlemi idare eden gerçek prensip sonsuzluktur. Her şeyi kuşatan, her şeyi harekete getiren "Apeiron" dediği bu sonsuzluktur. Her şey bundan çıkmıştır ve bir kanuna göre işler. Ancak biz bunu târif ve tavsif edemeyiz. Panteist bir filozoftur.

Aleximenes ne diyor? Diyor ki: Asıl madde havadır. Hava da ruhtur. Kâinat bir kanuna göre oluşur.

Görüldüğü üzere bunlarda prensip olarak bir ulühiyyet fikri vardır. Ancak hataları sıfatlandırmada ve isimlendirmededir.

Xenophanes ne diyor? Elea mektebine mensup olan bu filozof çok tanrılı Yunan düşüncesiyle mücadale etmiş ve tanrı kendisine isnad edilen şeylerden münezzehtir, demiştir. Allah birdir, sonsuz ve hareketsizdir. Ne doğar, ne ölür, ne de değişir. O, bütün âlemdeki değişmeleri ve bütün hareketleri idare etmektedir. Her şeyi duyar ve her şeyi görür. Ancak bundan sonra şöyle diyor: Bunun emrinde de başka tanrılar vardır. İşte hatası buradadır.

Empedokles ne diyor? Diyor ki: Âlemin aslı ateş, hava, toprak ve su olmak üzere dörttür. Bunların birleşmesinden âlem var olur, ayrılmasından da yok olur. Bunların birleşmesine sebep aşk ve sevgi, ayrılmalarına sebep de kin ve nefrettir.

Bu filozof da kâinatta birleştirici ve ayırt edici mucip bir sebep göstermekten kendisini alamıyor.

Anaxagoras diyor ki:

Dünyada ne kadar cins madde varsa o kadar atom vardır. Vaktiyle karmakarışık olan bu âleme düzenli ve uyumlu bir şekil veren "Nus"tur.

Bu şahsa göre "Nus" Allah’ın kendisidir.

Heraklit diyor ki:

Âlem bir akış ve oluş içindedir. Âlemi idare eden tek bir şey vardır ki, o her zaman kendi kendinin aynı kalır ve değişmez. Bütün hadislere hâkim olan ve herşeye nizam veren "Logos"dur, âlemin aklıdır.

Bu zata göre Logos’la tanrı aynı şeydir.

Parmenides diyor ki:

Biri görünüşler âlemi, diğeri gerçekler âlemi olmak üzere iki âlem vardır. Gerçek âlem değişmeyen, hareket etmeyen bir âlemdir. Bu âlem "Bir"in kendisidir. Bir ise AIlah ile bir ve aynıdır.

Sokrat diyor ki:

Fazilet de bir ilimdir. Faziletin varlığı bu dünyada üstün bir düzenin varlığının da bir ifadesidir. Dünyadaki bu üstün düzen, yalnız iyilikçi bir yaratıcının varlığıyla açıklanabilir. İşte bu üstün kudret dünyadaki bu üstün düzeni gerçekleştirmiştir.

Eflatun diyor ki:

İdeler doktrini ile dinî düşünce ayrılmaz bir şekilde birbirine bağlıdır. Allah mükemmel bir varlıktır ve değişmez. O her çeşit kötülüklerden uzaktır. Allah varlığı diğer varlıkların ve ilmin temelini meydana getirir.

Aristo diyor ki:

Âleme şekil veren ve âlemdeki oluşu ilk defa harekete getiren kuvvet Allah’tır ve bütün varlıkları harekete getiren bu son kuvvet kendisi hareketsizdir. Her şeyin başında bulunan bu şekil ve hareket verici kuvvet, her şeyin sonunda da bulunur.

Aristo’ya göre, âlemin başlangıcı vardır, sebepler zinciri bir yerde duracaktır ve ilk sebep de "AIlah"tır.

Galile:

Modern felsefenin kurucularından olan Galile diyor ki: Allah için dünyayı güneş etrafında döndürmek, güneşi dünya etrafında döndürmek kadar kolaydır. Bunun için tabiat nizamiyle ilâhî irade ve ve din kanunları arasında hiçbir tezat yoktur.

Bacon:

İngiliz filozofu olan bu zat, "Denemeler" adlı eserinde dinsizlik ile batıl inançların münasebetini inceler ve der ki, sathi araştırma (az ilim, yarım ilim) insanı dinsizliğe götürür. Fakat derin araştırma insanı Allah’ın varlığını kabule zorlar. Kısırda kalan ve sathi mâlumata sahip olanlar zannederler ki, biz her şeyi biliriz. İdrak ettiklerimiz vardır. İdrak etmediklerimiz ise yoktur. Ama, gerçek ilim adamları mütevazidirler. Aklın hududunu bilir ve her şey üzerinde derinliğine düşünürler ve ondan sonra karar verirler. Bacon, maddî ve hayvanî ruhun üstünde ayrı bir manevî ruh kabul ediyor ve bu ruh bedene bağlı değildir, o Allah tarafından yaratılmıştır. Onu bize bildiren felsefe değil, dindir, diyor.

Rene Descartes:

Modern felsefenin asıl kurucusu olan Descartes, diyor ki: Şüphe ediyorum, o halde düşünüyorum, o halde varım. Bende mükemmel bir sonsuz varlık fikri vardır. Bu fikir bana benden gelmez. Çünkü ben noksanım, sonluyum. Kâmil, noksandan çıkmaz, eşyadan da gelmez. Çünkü eşya da noksandır, mürekkebtir. İdrak ettiğim eşyanın terkibinden de doğmaz. Çünkü o zaman, vahdet-i ilahî mümkün olmaz.

O halde Allah fikri bizde doğuştan vardır. Şu manada: Düşünce melekemiz meydana çıktıktan sonra o, bizde vardır. O halde Allah vardır.

Descartes, Allah fikrini gerçeği temin edildikten sonra, dış âlemin gerçekleştiğini araştırmak mümkündür. Çünkü Allah fikri âlem gerçekliğinin temelidir. Allah duyularımızın ve fikirlerimizin son sebebidir ve aldanmaz. Çünkü mükemmel varlıktır. Descartes, ilim nazariyesinin temeli olan Allah fikriyle hadiselerin zaruri bağlılığını ve kâinatın düzenini temellendirmiştir.

Allah’ın varlığına inanmış insanlar bilsinler ki, bir insanın mevcudiyeti, bir vücuda sahip yerin ve yıldızların mevcudiyetinden daha hakikidir. Bir bedene sahip oluşumuz ise en azından Allah’ın varlığının isbatıdır. Ben belki etrafımdaki şeylerden şüphe edebilirim. Fakat, Allah’ın varlığından asla şüphe edemem. İlmimiz de Allah’ın varlığının delilleridir. Zira Allah’ın varlığını tasdik etmeyen bir mühendis düşünülemez.

Aristo’dan itibaren Farabi, İbn-i Sina ve hıristiyan ortaçağ filozofları, noksandan kâmile, müsebbebten sebebe giderlerken, Descartes aksine kâmilden, noksana, sebepten müsebbebe, Allah’tan kâinâta gidiyor. Çünkü teselsüle batıl demem benim noksanlığımdan ve aczimdendir.

Descartes, "Traite de I’homme" isimli eserinde Allah’tan şüphe eden bütün filozofların fikirlerini çürütmüştür.

Renan:

Diyor ki, tabiat ve insandan başka daha bir şey var mıdır, diye sorulacak olursa, evet deriz. Tabiat bir görünüşten, insan da bir hâdisten ibarettir. Bunların derinliğine gidilecek olursa, nâ-mütenahi bir cevhere rastlanır. Bu derinliklerde, müslümanların tabiriyle "Hüvelbâki" vardır. Mevcut olan Allah vardır.

Pasteur:

İnsan, kâinata bir göz atacak olursa, muhtelif varlıklar ve hâdisler karşısında hayrette kalarak AIlah’a inanır.

Einstein:

Diyor ki, maddeciler hayatı, canlı olmayan maddeden çıkartmak istediler. Yani ruhu atomdan çıkartmak istediler. Fakat isbat edemediler. Her ne olursa olsun, gerek atomdaki cari kuvvet ve gerek ilk hareket ve nihâyet can ve ruh, bütün bunların Allah’ın kudretiyle meydana geldiğini kabul etmek lazım gelir.

Esasen Allah, yokluğu muhal olandır. Bundan dolayı varlığını isbata bile lüzum yoktur.

Darwin:

Diyor ki, ben hiç bir zaman AIlah’ı inkâr etmiyorum. Hatta tekâmül nazariyesinin de Allah fikriyle uzlaşabileceğini zannediyorum.

Malebranche:

Fransız filozofu olan bu zat diyor ki, fikirlerin kaynağı Allah’tır. Hiçbir suretle varlık, mutlak sebep olamaz. Sebep ilahî bir şeydir. Mutlak sebep Allah’tır. Tabiat ilâhî iradenin meydana çıkmasına vesiledir. Allah’ın tesiri olmadan insan, ne idrak edebilir ne de işitebilir.

Hakiki din, tek Allah fikrini öğreten dindir. Hakiki felsefe de ilâhî olan tek sebep fikrini öğreten felsefedir.

Not defterimizde sırası gelmişken şu hususu da kaydetmekte fayda görüyorum: Maddeciler, kâinatı tedbir eden ezelî illet (Allah) fikrini lâyetgayyer (değişmez) kanun fikriyle bağdaşamıyacağını iddia ederek, Allah’ın varlığını inkâr ederler. Bu hususta en çok ileri gidenler Alman materyalistleridir (Buchner, Hegel, Karl Marks).

Bunlar şöyle bir düstür kabul ediyorlar: "Ya fen tahsilinden vazgeçmeli veya Allah inancından vazgeçmelidir. Bu ikisinin bir arada uzlaşması mümkün değildir.

Bunların, bu fikirleri ve teklifleri hıristiyanlık dini hakkında doğru olabilir. Çünkü, fennin kanunlarıyla kilisenin doğmaları arasında amansız bir mücadele vardır. Papazların inandırmak istedikleri Muhayyel Allah öyle olabilir. Fakat İslâm’ın bildirdiği Mâbud-i Hakiki ve Vacib’ül-Vücud, kâinattaki nizam ve intizamın, hıristiyanlıkta olduğu gibi, amansız düşmanı değildir. Bilakis, bu nizam ve intizam İslâm’da Allah’ın varlığının ve birtiğinin delili olarak gösterilmiştir. Halbuki fen, insanın daha çok maddî ihtiyaçlarıyla, din ise daha çok manevî ihtiyaçlarıyla alakadardır. Bunlar arasında neden tezad lazım gelsin? Bir kimse, hem bir fen adamı olur hem de dindar olur.

Herbert Spencer (ö. 1903) gibi, tabiatı tetkik eden filozoflar bakınız ne diyorlar: "İlmin terakkisi daha açık bir surette isbat ediyor ki, hakikatini anlatamadığımız ve anlayamıyacağımız bir Vücud-i Mutlak vardır. Evvelini ve sonunu tasavvur edemediğimiz bu ebedî varlık her yerde tecelli ediyor ve her şey ondan zuhura geliyor."

Spinoza:

Onyedinci asrın filozoflarından olan bu zat diyor ki: Mutlak varlık Allah’tır ve Allah’tan başka varlık yoktur. Bir üçgenin iç açılarının toplamı iki dik açıya eşittir. Biz bunu isbat etmesek de yine bu böyledir. Allah’ın varlığını isbat etmesek bile, akıl ve zihnimiz buna kâfi gelmese bile yine de Allah vardır.

Şu kadar ki, Spinoza, İslâm’la kabili telif olmayan Vahdet-i Vücud’a kaildir.

John Locks:

Onyedinci asır filozoflarından olan bu zat, amprizmin asıl kurucusudur. Buna göre, Allah sonsuz bir varlıktır. Allah’ın varlığını hislerimizle anlarız. Allah’ın varlığını inkâr edenler bile onu hissederler.

Leibnitz:

İlkçağ ve ortaçağ felsefelerini modern felsefe ile uzlaştıran bu filozof, en geniş terkip kafasına sahiptir, ilmin her dalında dâhidir. Sebeple eser arasında bir eşdeğerlik vardır ve bu tarz, tabiat nizamını kuran ilâhî hikmete uygundur. Ve bunun uygunluğu tabiatın bir gayeye göre kurulmuş olduğunu gösterir. Kâinatta nizamı sağlayan gayeli kanunlar vardır ki, bunlar ilâhi kanunlardır.

Âlem bir mucize ile başlar. Yani bir hikmetle başlar, bir mucize ile nihâyet bulur. Nasıl birdenbire meydana geldi ise yine birdenbire yok olacaktır. Tabiat arasındaki nizam kör bir nizam değildir. Tabiatta bir ahenk, bir nisbet ve bir güzellik olduğu bir gerçektir. Bu da şuurlu bir varlığının eseri olması lazımdır.

Demek ki, Allah bütün âlemin yaratıcısı ve hadiseler düzeninin mesnedidir ve Allah’ın varlığı kabul edilmeden felsefe yapılamaz.

Kant:

Kant, nazar-ı akıl itibariyle Allah’ın varlığını şüpheli göstermiştir. Fakat amal-i akıl, yani pratik akıl itibariyle ahlak kanununun bir neticesi olarak Allah’ın varlığını isbat etmektedir.

Demek ki, Kant’a göre âlemin illeti olmak itibariyle Vücud-i Bari’yi isbat bir faraziyye ise de adaletin mebdei, hür iradeye sahip mevcudatın Şarii, hayır ve şerrin cezalandırıcısı olmak itibariyle Allah’ın varlığını kabule mecbur oluyor.

Goethe:

Alman şair ve filozofu olan bu zat da şöyle diyor: Allah’ın zat ve hakikatı hakkında açık bir fikrim olduğuna inanmaktan pek uzağım. Yazdığım ve söylediğim fikirlerin hepsi şu cümlelerle hülasa olunabilir: Künh-i Bari’yi idrak kabil değildir. İnsanın Allah’ın zatı hakkında mübhem bir duygusu, tahmini bir fikri vardır. Fakat buna rağmen bız hem kendi ruhumuzda hem de tabiatta Allah’ın varlığını seviyoruz. Künhünü bilip bilmememizin ne ehemmiyeti var!.. Allah’ı yüzlerce isimler, binlerce sıfatlarla yad ve tavsif etsem de künh ve hakikatının pek çok aşağısında olacağım. Madem ki, Allah’ın büyük varlığı canlı-cansız her şeyde tecelli etmektedir. Öyle ise, böyle bir zat hakkında edinebileceğimiz fikir yeterli ve etraflı olabilir mi?!. Keza, müslümanlar da AIlah’ın künh ve hakikatını bilmediklerini ve bilemiyeceklerini itiraf ediyorlar: "Ma arefnake hakka marifetike = Ya Rabb’i! Senin hak marifetinle bilemedik." Fakat biz künhünü bilememekle beraber, kat’i otarak biliyor ve inanıyoruz ki, bu kâinatın bir yaratıcısı, bir düzen vericisi olan bir Zat-i Vacib’ül-Vücud vardır.

Filozofların Allah’ın varlığı hakkındaki fikirlerini böylece kaydettikten sonra tekrar edelim ki, dehrilerden yani materyalist birkaç filozoftan başka hiçbir filozof Allah’ın varlığını, kudretini inkâr etmemiştir, edememiştir. Kâinatın yaratılışını Allah’ın varlığına isnad etmekten kendilerini beri alamamışlardır. Ancak Allah’ın varlığını izah ve tavsifte ihtilafa düşmüşlerdir. Bir de Allah’ın sanat eseri olan bu âlem ezeli midir, sonradan mı olmuştur, diye münakaşasını yapmışlardır. Hatta ezelî olduğunu iddia edenler bile, âlemin bir yaratıcıdan müstağni olduğunu iddia edememişlerdir. Dehrilerden başka butün filozoflar müttefiktir ki, Allah, kâinatın gerçek yaratıcısıdır ve kâinat da O’nun sanat eseridir.

 

İlim Adamları:

İlim ve ilim adamları da Allah’ın varlığını kabul etmektedirler. Kur’ân-ı Kerîm, ilim adamlarını Allah’ın varlığının ve birliğinin üç şahidinden biri olarak göstermiş ve Âli İmran Suresi’nin 18. âyet-i Kerîme’sinde şöyle buyurmuştur: 

شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۙ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُو۬لُوا الْعِلْمِ

"Allah, melekler ve ilim sahipleri Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadet etti!"

İslâm’ın her meselesi ilmîdir, aklî ve mantıkîdir. İlmin reddettiği, aklın kabul etmediği hiç bir mesele İslâm’da gösterilemez. Allah’ın varlığı ve birliği meselesi de böyledir. İlim de akıl da şehadet etmektedir ki, Allah vardır ve birdir. Bu hususta da dünyanın ünlü bir kaç ilim adamını dinleyeceğiz:

Önce JOHN CLOVER MONSMA tarafından derlenen, İbrahim Sıtkı Eröz tarafından terceme edilen ve "NİÇİN ALLAH’A İNANIYORUZ?" ismini alan kitapda isimleri geçen ve ilim güçleriyle Allah’ın varlığını isbat eden otuzdan fazla ünlü dünya ilim adamlarından sadece birkaçını burada kaydetmeyi, hem meselemiz yönünden, hem de böyle bir kitabı okuyucularımıza tanıtma yönünden faydalı gördük:

Dr.  A. Sirhan:

1947 yılında Colombia Üniversitesi’nde master verip 1949 yılında doktora yapan ve eğitim ve ilim felsefesi dallarında birçok eser veren bu zat diyor ki:

"Kâinatı yaratan biri var mıdır?.."

Kafalar hep bu soruya takılır ve ona cevap bulmak için didinir, durur. Yeni gelişmek üzere bulunan çocuk, önce bu soruyu sorar babasına. Uçarlık çağında bulunan şaşkın delikanlının kafasından hep bu sorular geçer, yüreği bu sorularla çarpar, uykusunu bu soru kaçırır ve çoğu kere içini rahatlatacak bir cevab alamaz kimseden. Bazı zamanlar bu soru imanı zayıf kimselerin kafasından geçer de şeytanın vesveselerinden Allah’a sığınırlar. Çoğunlukla insan güçsüz kaldığı; bir hastalığa tutulduğu veya çaresizliklerle karşılaştığı anlarda hep bu soru kurcalar zihnini.

Eskiden de soranlar olmuş bu soruyu. Ve ona verdikleri cevaba göre kısım kısım, çeşit çeşit fikirlere kapılmışlar, kimi tabiata tapınmaya başlamış, kimi güneşe, kimisi de aya. Kimi putlara tapınırken kimi de eşi ve benzeri bulunmayan Allah’a ibadet etmiş. Kimi reddedip inkâra kalkışırken yoldan çıkmış, kimi de imana gelmiş.

Ortada hareket halinde bulunan bir kâinat, düşünen kafalar ve şuur sahibi bulunduğu sürece de istikbalda bu soruya cevap bulmak için zihinler meşgul olup duracaktır.

Öyle görünüyor ki, bu sorunun cevabında gizlidir bizim tabiatın bir bölümü. Fıtrattan gelen bu soruya cevap vermeden, onu red veya kabul etmeden yaşamamız mümkün değil. İçimizden gelen sese kulak vermememiz veya duymamazlıktan gelmemiz imkân haricidir. Şüphesiz ki, insanın kâinat ve kâinatın yaratıcısı karşısındaki durumunun hayatı, düşüncesi, hayat felsefesi, meselelere bakış tarzı, ruh hâleti, mazisi, hali ve istikbali üzerinde, hatta varlığı ve mevcudiyeti üzerinde son derece büyük etkileri vardır.

Bu soru o derece önemli olmakla beraber, iç rahatlatıcı cevap verecek çok az kişi vardır aramızda. Bir çocuk babasına bu soruyu yönelttiği zaman, babası ya onu yumuşakça reddederek kafasını o konulara takmamasını söyler, yahut da içini rahatlatacak, kolayca ikna edecek makul bir cevap veremez. Bu soruyu bir delikanlı arkadaşına veya hocasına sorduğu zaman çok az kere, ondan, içini rahatlatacak ve geleceğe açık bulunan kafasını ikna edecek bir cevap alabilir. Aynı soru birtakım din adamlarına sorulduğu zaman çoğu kere mukaddes kitaplardan okunan bir âyet, peygamberlerinin sözlerinden bir rivâyetle karşılaşırlar. Ve umumiyetle belirli halka etrafında konuyu döndürür dururlar: İlimlerin ortaya çıkardığı gerçeklerle meseleye bakan çok az kimse vardır: Bazıları da bu soruya cevap vermek için ilmin kullandığı metodları kullanmazlar. O zaman konu daha karmakarışık olur, daha çıkmaza girer ve kişinin şaşkınlığı daha da artar.

Yirminci yüzyılın münevver ve kültürlü kişileri "Bu kâinatı kim yarattı?" diye sordukları zaman, almak istedikleri karşılık ilmin vardığı neticelere uygun olmalıdır. Bugün ilim; fezaların fethine muvaffak olmuş, atomun esrarını çözmüş, kâinatın bilinen ve bilinmeyen birçok kanunlarını keşfetmiş ve halen de akılları durduracak keşifler yapmaktadır. İşte günümüzün insanı bu sorunun doğru, mantık kaidelerine dayalı ve ilmin buluşlarına uygun cevaplarını araştırmaktadır ki, bu cevaplar onun Rabb’ine karşı inancını daha da kuvvetlendirsin, imanı yalnız samimi bir bağlılıktan ibaret kalmayıp tatmin olmuş olarak inanabilsin.

İşte bu kitapda göreceğiniz hususlar ayniyle yirminci yüzyıl rnünevverinin cevaplandırılmasını istediği soruların cevabıdır. Çünkü kitabı hazırlayan yazar, karşılaştığı birçok iliım adamına hep şu soruyu yöneltmiştir: "Allah’ın varlığına inanıyor musunuz? Hangi çalışmanız, araştırmanız ve etüdünüz sizi böyle bir neticeye götürdü?"

Yazar bu soruyu müsbet ilmin çeşitli dallarında ihıtisas yapmış, kimyacıya, fizikçiye, biyoloğa, astronomi bilginine, matematikçiye, doktorlara ve daha birçok ilim erbabına yöneltmiş.

Bu bilginlerden bir kısmı yazarın sorularına cevap vermişler ve onları Allah’a imana götüren ilmî delilleri açıklamışlar. İşte bu, ilim adamlarının AIlah’ın varlığını isbat eden cevaplarını ihtiva etmektedir. Biz bu gerçekleri çağdaş okuyuculara aktarmakla modern ilmin bazı yönlerini açıklamayı ve bunlarla mukaddes kitaplarda okunan hakikatların doğruluğunu gösterip böylece Allah’a imanın daha müsbet bir şekle bürünmesini gaye edinmiş bulunuyonız. Bu bilginler bize termodinamik kanunlarının zorunlu olarak bu kâinatın bir başlangıcı olması gerektiğini, başlangıcı olan bir kâinatın mutlaka bir yaratıcısının bulunması icab ettiğini ve o yaratıcının akıl ve irade sahibi, sonsuz bir gücün maliki olmasını gerekli kıldığını ifade ediyor.

Evet, elbette bu kâinatı yaratanın; tabiat bakımından elektronlardan ve nötronlardan müteşekkil ilmin görüşüne göre ebedî ve ezelî olması mümkün olmayan atomlardan meydana gelen maddenin dışında bir varlığa sahip olması icab etmektedir. Şu halde bu yaratıcı, madde dışı bir hüviyete sahip olmalıdır. Sonsuz derece latif ve her şeyden haberdar olmalıdır. Ki gerçekten de gözler onu görmez. Ama o gözleri görür ve o latiftir, her şeyden haberdardır. Biz eğer bu gerçeğe varmak istiyorsak tabiatı itibariyle takip edeceğimiz yol, sadece maddeyi ve maddî olanı görebilen hislerimiz olmamalıdır. Eğer biz onun varlığını elimizle dokunurcasına görmek istiyorsak elbetteki bu mümkün olmayacaktır. Çünkü onu laboratuvarlara veya deney tüplerine sokmak mümkün değildir. Büyütücü veya yaklaştırıcı mikroskoplarla, teleskoplarla da göremeyiz. Binaenaleyh, ancak akıl gibi, basiret gibi bizim maddî olmayan vasıtalarımızı kullanarak idrak etmemiz mümkün olur. O yüce zatın delillerini anlamak isteyen herkes gözünün üzerindeki perdeleri kaldırsın; taassuba dalmadan, inat göstermeden aklını kullansın, göklerin ve yerin yaratılışını düşünsün: 

اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِۚ

"Muhakkak ki göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün değişmesinde akıl sahipleri için deliller vardır." (Âl-i İmran, 190)

İlim adamları, kâinata son derece üstün bir nizamın hâkim olduğunu belirtiyorlar. Kâinata değişmez, sabit, belirli kanunların hükmettiğini ifade ediyorlar. İlim adamları, işte kâinata hükmeden bu kanunları keşfetmeye ve kavramaya çabalıyorlar. Birçok noktalarda yapılan buluşları bize güneşin veya ayın tutulmasını ve daha bazı tabiat olaylarını yüzlerce yıl önceden haber verma imkânını sağlamış bulunuyor.

Şu halde varlığını her zerresine ve zerrenin de altında bulunan en küçük parçasına; ilk yaratıldığı anda bu kanunları vaz eden hangi kudrettir? Kimdir o ki, kâinatın planını çizmiş ve en üstün, en güzel ölçüyü vazetmiş? Bütün bunlar bir yaratıcı olmaksızın mı yaratılmıştır, yoksa yaratanları onlar mıdır? Kâinatta gözümüzü neye iliştirirsek iliştirelim, karşılaştığımız ince nizamı, sabit kanunları yoktan var eden o kudret sahibi, o bilgi sahibidir. O herşeyin gizlisinden ve açığından haberdardır.

Bu kitapta yazısı bulunan ilim adamları, kâinatın tesadüfen meydana geldiğini ileri sürenlere en uygun cevapları vermektedirler. Bize tesadüfün ne anlama geldiğini açıklamakta, herhangi bir olayın meydana gelebilmesi için muhtemel tesadüfleri matematik metodlar kullanarak göstermektedirler. Şâyet önümüzde binlerce alfabetik harf fişleriyle dolu olan bir kutu bulunsa şüphesiz ki, bir "Âmme" kelimesini meydana getirebilmemiz için gerekli olan harfleri yanyana düşürebilmemiz ihtimali vardır, ama çok azdır. Fakat o harflerden uzun bir manzume veya bir oğuldan babaya yazılmış bir mektup meydana getirme ihtimali imkânsız denmese de çok zor ve zayıftır. İlim adamları, etin ve proteinlerin yapısına giren ilk madde olan amino asit moleküllerini meydana getiren atomların birleşebilme ihtimallerini hesap etmişler ve bunun milyarlarca yılı gerektirdiğini, ayrıca çok geniş olan kâinata dahi sığmayacak bir madde kütlesini icab ettirdiğini görmüşlerdir. Bu daha çok küçük bir amino asit molekülü içindir. Ya bir de bitki ve canlıların organlarını meydana getiren milyarlarca canlı organizma için bu ne kadar uzak bir ihtimaldir. Sade amino asitler değil, daha yığınlarca komple bileşikler ve sayısız elementler ne olacaktır? Ya göklerin ve yerin yaratılışı, hayatın meydana gelişi ne ile ifade edilecektir? Bir kere bunların kendiliğinden başı boş ve kör bir tesadüfün eseri olarak meydana gelmiş olması aklen imkânsızdır. Çünkü akıl bütün bunları, çok bilgili, herşeyi bilen, gören ve planlayan bir gücün yaratmış olmasını zaruri kılmaktadır. 

 

Bir İlim Adamını Allah’ın Varlığına İnandıran Yeni Sebep:

Bu ilim adamı New York ilim akademisi eski başkanı Morisson, "İnsan Tek Başına Değildir" adlı eserinde diyor ki, "Aşağıdaki yedi sebep beni şahsen Allah’ın varlığına inanmaya mecbur etmiştir. Bunlardan bir kısmını kısaltarak kaydetmek istiyorum.

İlim ve fen asrının henüz başında bulunmaktayız. Ve hergün ilim ve kudret sahibi bir yaratan tarafindan yapılan şeyleri biraz daha meydana çıkarıyoruz. Şu doksan sene içerisinde çok şeyler bulduk. Bilgiden gelen bir imanla Allah’ın varlığının daha çok farkına varmaktayız ve varacağız:

Yerküresi kendi ekseni etrafında her 24 saatte bir düşüş yapar, yani dünyamız saatte 1600 km civarında bir hıza sahiptir. Şimdi farz ediniz ki, o, saatte 160 km’lik bir hızla dönüyor. O takdirde gece ve gündüzümüz şimdiki olduğundan 10 kat daha uzun olacaktır. Bu durumda yaz mevsiminin kızgın güneşi her gün bitkilerimizi yakacak, geceleyin de yeryüzündeki bütün bitkiler donacaktır.

Her türlü hayatın kaynağı olan güneşin yüzeyindeki ısı 12000 fahrenhayt (yaklaşık 6650 santigrat) derecesidir. Dünyamız güneşten yeter derecede bizi ısıtabilecek kadar uzaktır. Bu mesafe hayret verici bir şekilde sabit kalmaktadır. Milyonlarca yıldır, bu alanda meydana gelen değişiklik bildiğimiz tarzdaki hayatın devamına zarar vermeyecek kadar az olmuştur. Şâyet yerküresinin sıcaklığı bir yılda ortalama olarak 50 derece değişseydi, bütün bitkilerle birlikte insan da yanarak veya donarak ölürdü.

Dünya güneş etrafında saniyede 30 km’lik bir hızla döner. Bu hız, mesela, saniyede 10 veya 70 km olsaydı güneşe olan uzaklık veya yakınlığımız yaşamamıza engel teşkil ederdi.

Bilindiği üzere, yıldızlar çeşitli hacimlere sahiptir. Öyle büyük yıldız vardır ki, bizim güneşimiz olsaydı yerküremizin yörüngesi milyonlarca km, mesafede onun yüzeyi içine girerdi.

Yıldızların saçtıkları ışınlar da değişiktir. Birçok ışınları hayatın bilinen her yönünü ortadan kaldırabilecek niteliktedir. Bu ışınların yoğunluğu ve hacmi de çeşitlidir. Güneşin saçtığı ışınlara nisbetle on bin defa az olanları bulunduğu gibi, ona oranla o kadar fazla olanları da vardır. Şâyet güneşimiz, bu anda "verdiği ışınları birbuçuk kat artırsaydı çoktan kül olurduk. Gâyet tabiidir ki, bütün bu sözler, hayatın protolazmik bir kıvılcımı olarak doğmuş olmamıza, yani şu andaki özelliğimize göre söylenmektedir. Bu sebepledir ki, milyonlarca güneş arasında sadece bizim güneşimizi hayata elverişli olarak bulabilmişizdir. Burada temas edeceğimiz bir nokta daha vardır: Yerküre, bilindiği üzere, 23 derecelik bir açı ile eğiktir. Bu durumda mevsimler doğmaktadır. Eğer böyle olmasaydı, kuzey ve güney kutbu daima karanlıkta kalacak ve okyanuslardan yükselen su buharı, yolunda buzdan meydana gelmiş kıtalar yığarak kuzeye ve güneye doğru dağılacak, ekvatorla karlı bölge arasında bir çöl sahası teşkil edecekti. Bu durumda buzlardan nehirler dolacak, bunlar derin vadilerden geçerek, artık tuzla kaplı bir hale gelmiş bulunan okyanuslara akacak ve sürekli olmayan tuz gölleri meydana getirecekti. Ayrıca inanılmayacak büyüklükteki bu buz kütlelerinin ağırlığı kutuplara baskı yapacak, bu da ekvator bölgesinin yayılması ve taşmasına sebep olacak ve mutlaka bir ekvator bölgesine ihtiyaç hissettirecekti. Kaldı ki, okyanusların çekilmesi yeni ve geniş sahalar bırakacağını, yerküresinin yağacak yağmuru azaltacağını ve bununla korkunç sonuçların doğacağını da gözden uzak tutmamamız gerekir.

Ay bizden 385 000 km uzaktadır. Yılda iki defa meydana geten deniz kabarması hadisesi, ayın varlığını münasip bir şekilde hatırlatır. Okyanuslarda görülen kabarmalar bazı yerlerde 18 metreye kadar yükselir. Hatta ay çekimi sebebiyle yer kabuğu yılda iki defa bir kaç santim dışa doğru esner. Ama her şey bize yerli yerinde gözükür. O kadar ki, bütün okyanusları 10-15 metre kabartan ve son derece sert görünüşlü yerkabuğunu esneten korkunç kuvveti, biz hiç de hissetmeyiz.

Merih gezegeninin de kendisinden 10 000 km uzaklıkta bulunan bir ayı vardır. Küçük bir ay. Bizim dünyamıza bağlı bulunan ay, 385 000 km tutan bugünkü uzaklığına karşılık, söz gelimi 75 000 km uzak olsaydı, meydana gelecek kabarma o kadar kuvvetli olurdu ki, deniz seviyesinin altında bulunan bütün dağlar, her gün, iki defa bizzat dağları bile kısa zamanda aşındıracak bir sel tarafından istilaya mâruz kalacaktı. O takdirde her gün yer çukurlarına nisbetle yükselebilmiş dağlar ve tepeler zor bulunacaktı. Tabidir ki, böyle korkunç bir hareketten yerküre çatlayacak ve havadaki kabarma olayı da her gün kasırgalar meydana getirecekti.

Yeryüzündeki dağların ve enginlerin ortadan kalktığını farz edince bütün yerküresi üzerinde suyun derinliği 2 km kadar olacaktır. Buna göre hayat muhtemelen, sadece okyanusun derinliklerinde bulunacaktır. Şüphe yok ki, hayat burada kendi kendini yok eder sönerdi. Öyle anlaşılıyor ki, ilim dünyanın katılaşmadan önceki kaos devresinde bu durumda bulunduğunu ileri süren teoriyi teyid etmektedir. İlmen de kabul edilen kanunlar uyarınca yerküresinin oluşması zamanındaki kabarmalar ay küresini devamlı olarak uzaklara itmiş ve aynı zamanda dünyanın dönüşünü yavaşlatmıştır. Dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşü 6 saatten de az süren bir gün içinde tamamlanırken sonraları 24 saatlik bir güne çıkmıştır. Böylece sevimli ve gönül açıcı ay âşıkın neşesi olmuş ve güzel bir görünüşe bürünmüştür. Daha bir milyar kadar bir süre içinde aynı şekilde kalacak gibi görünmektedir. Astronomlar, aynı kanunlar gereğince, çok uzak bir gelecekte ayın yer küresine tekrar döneceğini ve yeteri kadar yaklaşınca infilak ederek bu fani dünyayı, Satürn etrafındakiler gibi ışık saçan halkalarla şereflendireceğini kabul ederler.

Güneş sistemimiz, 12 000 derecelik bir ısı altında kendisinden ayrılan ve aklın tasavvur edemiyeceği bir hızla uçsuz bucaksız fezaya dağılan elemanların düzensiz karışımından meydana gelmiştir. Düzen anarşinin yerini tutmuştur. O kadar ince bir düzen ki, hangi düzen hangi yere yerleşeceğini saniyesiyle tesbit etme imkânını bize sağlamıştır. Ve o derece kusursuz bir denge meydana getirmiştir ki, milyar yıldan beri değişikliğe uğramamış ve sanki sonsuz olarak sürüp gideceği istidadını göstermiştir. Bütün bunlar bir kanun gereğince olmaktadır. Aynı kanun sayesinde güneş sisteminde gördüğümüz bu düzen diğer alanlarda da hüküm sürmektedir.

Tesadüf, düzensiz, kararsız, beklenmedik ve hiç bir hesap kaidesine girmeyen bir şeydir. Ne var ki, süprizleriyle bizi şaşırtan bir tesadüfe de karşı gelinmez, sert bir kanuna boyun eğmek mecburiyetindedir. Bir madenî parayı yukarı attığınız zaman tura tarafından on kere üste gelmesi muhtemeldir. Bir, üçte bir oranında bir ihtimaldir. Fakat tura tarafının iki kere aynı şekilde üste gelmesi beklenmezse de ardarda 10 kere gelmesi son derece zayıf bir ihtimaldir. Farz edelim ki içinde 100 tane marka bulunan bir torbamız vardır. Bunların 99’u siyah, biri beyaz olsun. Şimdi torbayı sallayınız ve hiç bakmadan bir marka çekiniz. Beyaz çekebilmeniz ihtimali 100’de birdir. Çektiğiniz markayı torbaya koyarak tekrar blr marka çekiniz. Beyaz markayı ele geçirebilme ihtimali yine 100’de birdir. Fakat onu ardarda iki defa çekme ihtimali 1000’de birdir.

Şimdi üçüncü bir deneme yapınız. Beyaz markayı ardarda üç defa torbadan çekeceksiniz. Aynı denemeyi bir iki defa daha tekrar edecek olursanız, ortaya astronomik rakamlar çıkacaktır.

Demek ki, tesadüf yoluyla elde edebilecek neticeler, iki kere iki dört edercesine sert bir kanunla sımsıkı bağlanmıştır.

Tekrar olarak söyleyelim ki, tesadüf konusunda böyle bir izah tarzını tercih edişimizin sebebi, yeryüzünde hayatın bulunabilmesi için ne kadar sınırların ve ne kadar güç şartların mevcut olduğunu apaçık ilmî bir metodla okuyucuya anlatabilmektir Bunun yanında realiteden örnekler göstererek gerçek hayat için lüzumlu şartların herhangi bir yıldızda ve herhangi bir zaman içinde sırf bir tesadüf eseri olarak bulunamıyacağını da kesinlikle isbat etmek istedik.

Yerküresinin hacmi, güneşin uzaklığı, güneşin ve hayat kaynağı ışınlarının ısı derecesi, yerkabuğunun kalınlığı, su küresinin inceliği karbondioksidin miktarı ve nitrojenin hacmi, insanın türeyişi ve hayatta kalışı... Bütün bunlar, anarşiden düzenin doğduğunu önceden hazırlanmış bir planın ve tesbit edilmiş bir gayenin bulunduğunu gösterir. Bunlar aynı zamanda, kesin matematik kanunları uyarınca herhangi bir zaman içinde ve herhangi bir yıldızda tesadüf yoluyla milyarda bir ihtimal bile olamıyacağını da kesinlikle haber verir. "Böyle olması mümkün mü?" İyi güzel ama böyle olmamış işte.

Gerçekler böyle kesin olduğuna ve maddî olmayan akıllarımızın bunca güzelliğini kabul ettiğine göre -ki insan olarak bize yakışan da budur- soruyorum: Kesin delilleri bırakıp da milyarda bir ihtimal ile olabilen tesadüfe inanır ve gerek kendimizin, gerek kendimiz dışında her şeyin, onun eseri olduğunu söyleyebilir miyiz?

Görüyoruz ki, her şeyin tesadüf yoluyla olduğuna inanma gibi ihtimal karşısında bir rakamı ile ifade edilecek bir şans karşısında 999 999 999 şans vardır. Pozitif ilim açıkladığımız gerçekleri inkâr etmemekte, matematik bilginleri bütün bu rakamların doğruluğunu kabul etmektedirler. Ama şu anda karşımızda inatla direnen beşerî bir düşünüş vardır. Sâbit fikirlerden ayrılmayan bir düşünüş!

Hülâsa olarak diyebiliriz ki:

Gerek kâinatı, gerek hayatı ve gerek şuunatı ilmî bir surette izah edebilmek için yaratıcı bir kuvvetin varlığını kabul etmekten başka yol olmadığı bir gerçektir.

Felsefe ve ilim tarihi bize gösteriyor ki: Felsefe ve ilimde büyük meslekler tesis eden ve büyük keşifler yapan dâhilerin hepsi "Allah’a giden yol; mahlûkatın nefesleri sayısıncadır" fehvasınca sonunda bir noktaya varmışlardır. Mesela muhtelif yollardan yürümekla beraber (Platin) ile (Muhyiddin Arabi), (Descartes) ile (Gazali), (Kant) ile (İbn-i Sina), (Leibnitz) ile (Fahrüddin-i Razi), (Malebranche) ile (Celaleddin-i Devvani)... aynı neticeyi bulmuşlardır.

Beşeriyetin bütün bu büyük dâhileri, şunu itiraf etmektedirler ki, türlerin yaratılışlarında, şekillenmelerinde ve değişmelerinde bir ilahî sünnet, bir ilahî kanun hükümran olmaktadır. O halde biz müslümanIar iftihar etmeliyiz: Çünkü Allah’ın varlığına iman davamızda her şey bizimle beraber; İlim bizimle, felsefe bizimle, akıl ve nakil bizimle beraberdir. Yüce Mevlâ’mıza ne kadar şükretsek yine de azdır.

Zerrât sayısınca hamd O’na, şükür O’na!..

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ​


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 104
Toplam 435073
En Çok 1157
Ortalama 330