İSLÂM’A GÖRE İNSAN - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

04-02-2022

İSLÂM’A GÖRE İNSAN

 

a) İnsan ruh ile bedenin birleşimidir; Bedenin asıl unsuru topraktır, ruhun mahiyetini bilemeyiz, bilmemize de imkân yoktur.

b) İlk insan Adem’dir. Eşi Havva da O’nun vücudundan yaratılmıştır.

c) İnsan dünyaya bir defa gelir, bir defa da gider; Ruh göçü (tenasüh) yoktur.

d) Ölüm, ruhun bedenden ayrılmasının bir sonucudur.

e) Dirilme de ruhun ahirette tekrar bedene girmesidir.

f) İnsan yaratılmışlar arasında en şerefli bir varlıktır. Her nimet onun için yaratılmıştır.

g) İnsanın yaratılışındaki gaye ve onun asıl vazifesi, yaratanına kul olmasıdır. Çevresindeki her şey de bu gayenin yerine getirilmesinin vasıtalarıdır.

h) İnsan hayatı dünya, mezar ve ahiret olmak üzere üç kısımdan ibarettir. Mezar, dünya hayatı ile ahiret hayatı arasında bir geçit noktasıdır. Dünya ise ahiretin tarlasıdır; dünya çalışma yeri, ahiret de mükâfat ve ceza yeridir.

ı) İnsan hür ve günahsız olarak doğar; kimse bir başkasının suçundan sorumlu değildir.

j) İnsan her yaptığından sorumlu ve hesap vermeğe mecburdur.

k) Köle, aşağı yukarı harp esiri demektir.

"Allah’a kul olanları kılıçtan geçirmeği amaç edinen ve bunun için müslümanlara karşı fiilen savaş açan ve savaşma esnasında yakalanan gayr-i müslim esir demektir ki, bu esirin köle olmasına devlet başkanı karar verdiği taktirde gerçekleşebilir.

l) İslâm’da köleyi, hürriyetine kavuşturma sebepleri ve bu hususta yapılan teşvikler o kadar çok ve o kadar mühimdir ki, kölenin köleliği sürüp gitmez, azât edilip hürriyetine kavuşur.

m) İnsanda vicdan hürriyeti, mülk edinme hürriyeti, meslek seçme hürriyeti, ilim tahsili hürriyeti, haberleşme hürriyeti, seyahat hürriyeti ve evlenme hürriyeti vardır.

n) İnsana kulluk vazifesini öğreten dindir.

 

İZAHI:

İnsan nedir? Neyin nesidir? Nereden gelmiş, nereye gidecektir? Niçin gelmiştir? Görev ve sorumluluğu nedir? Hak ve selâhiyeti nedir?

İlim, bir bakıma bu soruların cevabını bulmak ve bilmekle başlar. İnsan evvela kendisini tanımalı, şu âlemdeki makam ve ünvanını bilmeli ve o makam ve ünvanın kendisine tahmil ettiği mesuliyet ve tanıdığı hakları idrak etmelidir.

İnsanoğlu, kendisini tanıma yolunda bir takım târifler yapmış, fikir ve felsefeler ileri sürmüştür. Bunlardan hiçbirisi gerçek manada insanı tanıtmamıştır. Çünkü insan karmaşık ve çok yönlü bir varlıktır. Onu her yönüyle bilen ancak, onu yaratandır. O halde O’nun kitabına bakarak kendimizi tanıyalım:

İnsan; Allah’a halife olmak üzere yaratılan tüm nimetler emrine verilen ve Allah’a kul olma vazifesiyle vazifelendirilen bir varlıktır.

Evet, insan halifedir; Allah’ın halifesidir. Kâinattaki makamı da Hilâfet makamıdır, ünvanı halifeliktir. Cenab-ı Hak onu bütün âleme halife yapmıştır, Hilâfet makamını ona vermiştir. Ve bu vesile ile eşref-i mahlukat, zübde-i kâinat insan olmuştur. Kur’ân bu hususu şöyle anlatır: 

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

"(Ey Habibim!) O vakit hatırla ki, Rabb’in meleklere "Ben yeryüzünde (hükümlerimi yerine getirecek) bir halife (bir insan) yaratacağım" demişti. Melekler de: "Biz seni hamdinle tesbih ve noksanlıklardan tenzih etmekte olduğumuz halde, orada fesat çıkaracak ve kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın?" demişlerdi. Allah: "Ben sizin bilemiyeceğiniz şeyleri bilirim," buyurdu." (Bakara, 30)

İkinci meseleye gelince, Cenab-ı Hak her şeyi insan için, insana hizmet etmeleri için, insanın hayatta ihtiyaçlarını gidermek için, insanın görevlerini yapabilmeleri için yaratmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de buna dair yüzlerce âyet vardır. Casiye Suresi'nde şöyle buyrulur:

وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا مِنْهُۜ 

"Allah; göklerde ne varsa, yerde ne varsa hepsini size müsahhar kıldı." (Casiye, 13)

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا

"Allah, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı!" (Bakara, 29)

وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُۜ

"Hem Allah, istediğiniz şeylerin hepsinden verdi!" (İbrahim, 34)

Bu ve benzeri âyetlerden de anlaşılacağı üzere, her şey insanın halifeliğini kabul etmiş ve onun emrine, onun hizmetine girmiş, onun için dönüp dolaşmakta, onun için doğup büyümektedir. Hatta melekler bile, insanın halifeliğini kabul etmiş, Allah’ın emri üzerine insana tazim secdesini yapmıştır.

Kâinatta, insanın büyüklüğünü, şerefini tanımayan sadece iblis olmuştur. Olmuştur ama, melun olmuş, Allah’ın rahmetinden kovulmuştur.

İnsanın tarifindeki üçüncü meseleye gelince; bu da insanın asıl görevinin Allah’a kul olması, O’na ibadet ve ubudiyyette bulunmasıdır.

Cenab-ı Hak Zariyât suresinin 56. âyetinde şöyle buyurur: 

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

"Ben (Allah Azimüşşan) cinleri de insanları da (başka bir şey için değil) ancak kendime kul olmaları için yarattım."

Evet, insanın yaratılışında, Hilâfet makamına getirilişinde ve tüm nimetlerinin onun emrine, hizmetine verilişinde tek bir sebep, tek bir gaye ve tek bir hikmet vardır. O da kendisini insan olarak yaratan, Halife tayin eden ve bunca nimetleri kendisine veren yaratanını tanıması, bilmesi ve O’nun emir ve yasaklarına uyarak kulluk vazifesini yapmasıdır. Nasıl ki, canlı-cansız herşey insanın hizmetinde ise, insan da yaratanının emrinde ve itaatında olacaktır. İşte hayatın manası ve yaratılışın gayesi budur. İnsanoğlu bilhassa bu hususu çok iyi bilecek ve bunun şuuruna varacak ve yaratılışının gayesini tahakkuk ettirme yolunda var kuvvetiyle çalışacaktır. Çalışacaktır ki, Hilâfet makamına layık olduğunu ve bunca nimetlere ehil bulunduğunu fiilen isbat etmiş olsun.

Esasen, insanın tarifindeki üç meseleden birincisi ile ikincisi kendisinin emeğinin mahsulü değildir, yani insan çalışmış, çabalamış da Hilâfet’e lıyakatini, nimetlere ehliyetini isbat etmiş, ondan sonra bu makama getirilmiş değildir. Bunlar sadece ve sadece Cenab-ı Hakk’ın fazl-ü keremidir. Kulluk vazifesini gereği gibi yaptığı taktirde hem liyakatını isbat etmiş olur hem de o makamda devamlı kalacağını, nimetlerin devam edeceğini sağlamış olur. Ölümle Hilâfet makamından düşmez ve nimetler de elinden gitmez. Mezarda da halifedir, nimetlere sahiptir, ahirette de. Çünkü Cenab-ı Hak verdiği makam ve nimeti almaz. Yeter ki insan, makamın yüklediği görevi hakkıyla yapsın, yeter ki, nimetlerinin kadrini bilip şükrünü yerine getirsin. Cenab-ı Hak şöyle buyurur: 

وَاِذْ تَاَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَز۪يدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ اِنَّ عَذَاب۪ي لَشَد۪يدٌ

"Verdiğim nimetlere şükrederseniz ben o nimetleri elbette arttırırım. Şâyet, nankörlük ederseniz, bilin ki, benim azabım pek şiddetlidir." (İbrahim, 7)

Şâyet, insanoğlu "Adam sen de!" der, kendisini tanımaz, had ve hududunu bilmez, Allah’a kul olma görevini unutur, nefis ve şeytana kul olur, heva ve hevesinin esiri olarak dünyanın zevk ve eğlenceleriyle vakit geçirirse ve nihâyet hayatı, dünya hayatından ibaret sayarsa, ölümle her şey sona erer derse; Hilâfet makamından atılır, insanlık rütbeleri sökülür, nimetler elinden alınır ve nihâyet esfel-i safiline, yani "cehenneme" yuvarlanır, gider!

Cenab-ı Hak cümlemizi, Hilâfet makamının yüklediği görevi yapan, bütün nimetlere şükreden ve liyakatini isbat ederek a’lal illiyyine yükselen kullarından eylesin! (Amin!)

 

Ruh Göçü Yoktur:

Ruh ve cisimden mürekkep olan her ferdin, madde âlemi olan dünyaya gelmeden önce sahip olduğu hayat ruhanîdir, cismanî değildir. Yani ruhlar cisimlerden önce yaratılmıştır. Fakat insan idrakı ruhların mahiyetini idrak edecek seviyede yaratılmamıştır. Ruhun mahiyetini ancak onu yaratan bilir, biz bilemeyiz. Bilmemize de imkân yoktur.

Bununla beraber bilir ve inanırız ki, Allahü Teala’nın emri vechiyle, her insanın ruhu yalnız kendi bedenine girer. O insan ölünce ruhu bedeninden çıkar ve Allah’ın tayin buyurduğu yere gider ve başka herhangi bir cisme ve bedene girmez.

Hintliler’de ve cahiliyye devri Araplar’ında görüldüğü üzere ruhların bedenden bedene, yani ölen bir ruhun doğacak insanın veya bir hayvanın bedenine daimi surette girip çıktığını ve devir daim yaptığını İslâm kabul etmez ve bunu isbat edecek aklî ve naklî hiçbir delil de yoktur.

 

Mezar Hayatı:

İnsanlar ölümlerinden tekrar dirilecekleri vakte kadar, bulundukları âleme mezar âlemi veya mezar hayatı denir. Diğer bir ismi de "Berzah âlemi"dir. Kıyametten itibaren devam edecek olan ebedi hayata da ahiret hayatı denir.

İslâm’a göre, her insanın ölümünü müteakip, ruhu cesedine taalluk edecek. Münkir, Nekir adında iki melek gelip; "Rabb’in, Peygamber’in kim; dinin, kitabın nedir?" diye soracaktır. Uygun cevap verenlerin yerleri mânen birer cennet bahçesi olacaktır. Uygun cevap veremiyenlerin ise yerleri birer cehennem çukuru olacaktır.

Ahirette ise, herkes dünyada işlediği amel ve hareketlerinden yalnız Cenab-ı Hakk’a hesap verecek, hiç bir kimsenin en küçük iyiliği veya kötülüğü karşılıksız kalmayacaktır. Neticede insanlar amel ve imanlarına göre cennet veya cehennemde yerlerini alacaklardır.

Cennet ve cehennem maddî birer varlıktırlar ve halen vardırlar. Ama, kâinatın nerelerinde olduklarını bilemeyiz.

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 274
Toplam 435243
En Çok 1157
Ortalama 330