İSLÂM’A GÖRE DEVLET - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

06-02-2022

İSLÂM’A GÖRE DEVLET

 

İslâm aynı zamanda bir dünya görüşüdür.

a) İslâm’da devlet şekli, bilinen hiçbir devlet şekline benzemez.

b) Nev’i şahsına münhasırdır. Kaynağını Allah’ın mutlak hâkimiyyetinden alır. Ve "Onların (müslümanların) işleri, aralarında meşveret iledir" mealindeki âyete dayanır. Buna binaen şekli ne olursa olsun, ne ad verilirse verilsin, İslâm devletinin teşekkülü, müslümanların veya temsilcilerinin istişaresine dayanır.

c) İnsanlarda da hâkimiyyet vardır. Ancak bu hâkimiyyet, (Allah’ın vekilleri olmaları) dolayısıyladır. Kur’ân-ı Kerîm, insanın, bu vekillik sıfatını "HALİFELİK" ünvanıyla ifade etmiştir.

d) Devlet reisi seçimle gelir. Babadan evlada intikal eden bir sistem yoktur.

e) Devlet reisi şûra meclisine danışır.

f) İnsan, seçme hakkını Allah’ın halifesi olmasından alır.

g) Devlet reisinin yetkisi, sadece, İslâm kanunlarına göre devletin yönetimini kontroldür.

h) Adaylıklarını koyup kendilerini ısrarla empoze edenler, seçilme haklarını kaybederler.

ı) İslâm, emaneti ehline, vazifeyi erbabına (mutahassısına) vermeyi emreder.

j) İslâm’da sadece iki siyasi partiden söz edilir: Allah partisi; şeytan partisi. İslâm Şeriat’ına göre kurulmuş ve İslâm’ı gaye edinmiş ise; Allah partisi, değilse şeytan partisidir. Birincinin akıbeti felâh, ikincisinin ise hüsrandır.

k) İslâm devletinin anayasası Kur’ân’dır, şekli de hakiki bir cumhuriyettir.

l) Hâkimiyyet kayıtsız, şartsız Allah’ındır.

m) Yeminler, sadece Allah adına yapılır.

n) Mahkemeler, hüküm ve kararlarını ancak Allah adına verirler.

o) Elhasıl, İslâm’a göre, gerek devlet ve gerekse bütün devlet müesseselerinde sadece İslâm kanunları hâkimdir.

 

İZAHI:

İslâm dini, sadece ahiretin, sadece mananın dini değildir. O, dünya ile ahireti, madde ile manayı, din ile devleti bir arada mütalaa etmiş, ruhla beden gibi, bunları birbirine bağlamıs, biri olmadan diğerinin pek işe yaramıyacağını, görevlerini hakkıyla yapamıyacaklarını bildirmiştir. Müslüman hem dünya adamıdır, hemde din adamıdır. İslâm, hem dindir hem de devlettir. Bir başka ifade ile, İslâm hem din hem cemiyettir, hem camii hem devlettir, hem dünya hem ahirettir, hem aile hem vatandır, hem hükümet hem ümmettir, hem ahlak hem kuvvettir, hem rahmet hem adalettir, hem kültür hem kanundur, hem ilim hem hükümdür, hem madde hem kazançtır, hem cihad hem hakka davettir, hem ordu hem fikirdir!

İslâm nizamı sarsılmaz bir inanç, samimi bir ibadet olduğu gibi, bütün hayatın her cephesini içine alan umumi ve cihanşümûl bir nizamdır. İslâm’ın, dünya hayatı ile ilgili meselelere ibadetle ilgili meselelerden daha fazla yer verdiği bir gerçektir. Evet Kur’ân-ı Kerîm hem dünyaya ait hükümleri, hem de ibadete ait emirleri cem etmekte ve düzene koymaktadır. O halde biz, Kur’ân’ın dünya hükümlerini yerine getirmekten de sorumluyuz, ibadete dair emirleri de!.

İslâm’a göre, hüküm koyma, kanun vaz etme yetkisi tamamen Allah’a aittir. Çünkü İslâm’a göre, hâkimiyyet kayıtsız şartsız Allah’ındır. İnsan kanun koyma yetkisine ve gücüne sahip değildir, acizdir ve cahildir. Şu bir gerçektir ki, kanun koymada, hüküm vaz etmede adalet esastır. Hangi sınıf insanın hak ve selahiyeti nedir? Görevi nedir? Hangi suç hangi cins cezayı ve ne miktarda gerektirir?.. Mutlak ilim de ancak Cenab-ı Hakk’a mahsustur. Bütün insanların ilmi toplansa Allah’ın ilmi yanında yok denecek derecededir. İnsanoğlu aciz ve noksanlıklarla doludur. Üstelik birtakım istek ve ihtirasların zebunudur. Tarafsız olamaz. Kanun koymada hata eder, hatalı kanunlar ise millet bünyesinde derin yaralar açar ve huzursuzluklar doğurur. Bütün bunlar gösteriyor ki, insanoğlu kendi kendisini yönetemez ve bütün bir milleti idare edecek kanunlar çıkaramaz. Hatta böyle bir iddiaya kalkışanlar ve böyle bir yetkiyi kendilerinde görenler, kendilerini Allah’ın yerine koymuş ve O’na ortak olduğunu ilân etmiş olurlar ve put olurlar.

Şimdi Kur’ân âyetlerini dinleyelim:

اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ

"Hüküm verme ancak Allah’a mahsustur, yalnız O’na kul olacaksınız diye, emretmiştir." (Yusuf, 40)

اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُۜ

"Yaratma da emretme de O’na mahsustur." (Araf, 54)

اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُۜ

"Kitabı hakkıyla sana indirdik ki, Allah’ın gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin." (Nisa, 105)

اِتَّبِعُوا مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۜ قَل۪يلًا مَا تَذَكَّرُونَ

"Rabb’inizden size indirilen Kur’ân’a uyun (emirlerine ve kanunlarına bağlanın), Allah’tan başka dostlar edinip onlara uymayın. Siz ne az düşünüyorsunuz." (Araf, 3)

Cenab-ı Hakk, miras hukukunu beyandan sonra, bunlara uyanların büyük kurtuluşa ereceklerini, uymıyanların da korkunç azaba sürükleneceklerini beyan etmek üzere şöyle buyurur:

تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِۜ وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ ﴿13﴾ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَارًا خَالِدًا ف۪يهَاۖ وَلَهُ عَذَابٌ مُه۪ينٌ۟

"Bunlar Allah’ın yasalarıdır. Allah’a ve Peygamber’ine kim itaat ederse, onu içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Orada temellidirler. Büyük kurtuluş budur. Kim Allah ve Peygamber’ine başkaldırır ve yasalarını çiğnerse, onu, temelli kalacağı cehenneme sokar. Alçaltıcı azap onadır." (Nisa, 13-14)

İslâm, Allah kanunlarının dışına çıkmayı kesinlikle haram kılmış, Şeriat’le hükmetmeyenleri kâfir, zalim ve fasık saymıştır:

وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ

"Kim, Allah’ın indirdiği hükümleri (kanun kabul etmez de onlarla) hüküm vermezse, işte onlar kâfirIerin ta kendileridir." (Maide, 44)

وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

"Kim, Allah’ın indirdiği kanunlarla hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir." (Maide, 45)

وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

"Kim Allah’ın indirdiği kanunlarla hükmetmezse işte onlar fasıkların ta kendileridir." (Maide, 47)

İslâm, aralarında ihtilafa düştükleri davalarını Şeriat’a götürüp aldıkları hükme gönülden rıza göstermeyenlerden imanı silmektedir.

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ يَزْعُمُونَ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُر۪يدُونَ اَنْ يَتَحَاكَمُٓوا اِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ اُمِرُٓوا اَنْ يَكْفُرُوا بِه۪ۜ وَيُر۪يدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلَالًا بَع۪يدًا

"Sana indirilen Kur’ân’a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik diye boş iddiada bulunanlara bakmaz mısın? Tağuta (o azgın şeytana) muhakeme olmak isterler. Halbuki onu tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan ise onları çok uzak bir sapıklığa düşürmek ister." (Nisa, 60)

Tağut demek, insanın taparcasına bağlandığı ve onun sözlerini Allah’ın kanunlarına tercih ettiği herhangi bir put demektir. Bir kavmin tağutu, o kavme, o millete, Allah’ın yolundan başka bir yol gösteren, Kur’ân kanunlarının getirdiği düzenden başka bir yol gösteren, Kur’ân kanunlarının getirdiği düzenden başka bir düzen getiren kimsedir. İşte böyle bir kimseye tağut, yani put denir. Getirdiği düzene de tağut düzeni (şeytan düzeni) deneceği gibi, böyle bir düzeni benimseyen, daha da ileri giderek böyle bir düzeni savunan kimselere de müşrik denir, putçu denir, tağutçu denir.

Cenab-ı Hakk, her günahı dilerse affeder de böyle bir günahı yani şirki affetmiyecektir. Nisa Suresi’nin 116. âyeti şu mealdedir:

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَع۪يدًا

 "Muhakkak ki Allah, kendisine şirk koşanları affetmiyecektir. Bu günahtan başkasını, dilediği kimselerden mağfiret buyurur. Kim ki, Allah’a eş koşarsa muhakkak ki o, çok uzak bir sapıklığa düşmüştür."

Bir insanın sağlam bir müslüman olması için her şeyden önce tağutu ve tağut düzenini kabul etmeyip inkâr etmesi ve bundan sonra Allah’a inanması lazımdır. Kur’ân, Bakara Suresi’nin 256. âyetinde şöyle der:

لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّۚ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۗ لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ

"Cizye vermeyi kabul eden kitap ehlini İslâm dinine girmek için zorlamak ve onlara cebretmek yoktur. İman ile küfür kesin olarak meydana çıkmıştır. Artık kim, azgınlığa ve sapıklığa sevkeden tağutları tanımayıp da Allah’a iman ederse o muhakkak ki, kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur. Allah kemaliyle işitici ve bilicidir."

İslâm, Kur’ân hükümlerini bir bütün olarak kabul eder, istisnasız hepsine inanılmasını ve hepsine uyulmasını emreder. Bir kısmına inanıp bir kısmına inanmıyanları, bir kısmıyle amel edip bir kısmıyle amel etmeyenleri şiddetle telin eder. Yalnız ahirette cehenneme tıkmakla kalmaz, dünyada da rezilü rüsvay etmek suretiyle cezalandırır. Bu hususta Kur’ân şöyle diyor:

اَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍۚ فَمَا جَزَٓاءُ مَنْ يَفْعَلُ ذٰلِكَ مِنْكُمْ اِلَّا خِزْيٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُرَدُّونَ اِلٰٓى اَشَدِّ الْعَذَابِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

"Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şimdi sizden böyle yapanların cezası dünyada rüsvaylık, kıyamette ise en şiddetli azaba atılmaktır. Allah, sizin yaptıklarınızdan gafil değildir." (Bakara, 85)

Kur’ân’ın hükümlerinin tümüne birden ilâhî kanunlar, İslâm kanunları dendiği gibi, Şeriat kanunları da denir veya sadece Şeriat ismi verilir.

Yani Şeriat demek, genel manada, İslâm’ın itikad, ibadet, muamelât (dünya ve devlet işleri) ve ukûbat (ceza işleri) demektir. Özel manada ise itikad müstesna, geriye kalan ibadet, muamelât ve ukûbattan ibarettir. (Hukuk-i İslâmiyye Istilahat-ı Fıkhiyye, c. 1, Şeriat maddesi)

Genel manada, dine, İslâm dinine eşit olan bu mübarek kelime, memleketimizde, maalesef en çok hakarete maruz kalan, hor görülen, dolayısıyla birçok kişilerin "Ben Şeriatçı değilim, ben Şeriat’a karşıyım, ben Şeriat tanımam, Şeriat gericiliktir, onun modası geçmiştir, Şeriat çöl kanunudur, ortaçağ kanunudur!" diyerek dinden, imandan çıkmalarına sebep olmuştur. Hangi manada alınırsa alınsın, Şeriat’a karşı çıkmak demek, Kur’ân’a karşı çıkmak, İslâm’a karşı çıkmak, Peygamber’e karşı çıkmak ve nihâyet Allah’a karşı çıkmaktır. Böyle olan bir kimsede artık ne din kalır ne de iman. Fıkıh ve fetva kitaplarımızda vardır: İslâm’ın bir meselesini veya bir hükmünü alaya almak, yersiz görmek, tahkir etmek, modası geçti demek, hafife almak küfürdür.

İslâm’ın bir meselesini tahkir eden, isabetsiz gören kâfir olur da, dar manada da olsa, İslâm’ın beş şartını, helal ve haramı, farz ve vacibi ve nihâyet bütün bir İslâm hukukunu içine alan Şeriat nizamını tahkir eden, alaya alan, yersiz gören, karşı çıkan... kimse kâfir olmaz da ne olur?!. Buyurun, bunun cevabını siz verin!

Evet, tekrar edelim:

İslâm’a göre, dini devletten, devleti dinden ayırmak mümkün değildir. Bunlar etle kemik veya ruhla beden gibi biribirinin tamamlayıcısı ve yardımcısıdır. Dini devletten, devleti dinden ayırırsanız, din devletsiz, devlet de dinsiz kalır. Hiçbirisi fonksiyonunu yapamaz, adeta kolu, bacağı, gözü kulağı sakat iki kişiye benzerler. İşte örnekleri meydanda: Müslüman geçinip de dini devletten, devleti dinden uzaklaştıran memleketlerin bir haline bakın! Devlet her alanda geri kalmış, borçlu ve zayıf düşmüş, ekonomik yönden bağımsızlığını kaybetmiş, güçlü devletlerin oyuncağı ve uşağı haline gelmiştir. Bölünmeler, parçalanmalar birbirini takip etmiş, millet bünyesine tefrika girmiş, bağı kopmuş tesbih taneleri gibi her biri bir tarafa gitmiş, anarşi ve silahlı çatışma başlamış ve nihâyet herc-ü merç içerisine girmiştir.

Din de vazifesini yapamamış, İslâmî vecibeler terkedilmiş, haramlar mübah gibi telakki edilerek işIenmeye başlanmıştır. Böyle bir memleketin akibeti hüsrandır.

Peygamber Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyurur: "Bir zaman gelecek bu din ilik ilik çözülecek, ilk çözülen ahkâm, yani devlet yönetimi, en sonda namaz olacaktır." (Ahmed bin Hanbel, c. 5/151) Muntehab-i Kenzül Ummal’da da bulunan bir rivâyet şu mealdedir:

"İslâm ile sultan, yani devlet ile din, ikiz iki kardeştirler; Bunlardan biri olmadan diğeri üzerine düşeni hakkıyla yapamaz. İslâm esastır, devlet de onun bekçisidir. Esası olmayan bina yıkılır, bekçisi olmayen şey de zayi olur." (Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 133; Haşiyede, İbn-i Abbas’tan Deylemi rivâyeti) Bir başka rivâyet de mealen şöyledir:

"Hakk Teala Kur’ân ile karşı koyup ortadan kaldırmadığı çok şeyi hükümet vasıtasıyla karşı koyup ortadan kaldırır."(Aynı kitap)

Şimdi biz, bu bahislerden şu neticeleri elde etmiş oluyoruz diyor Mevdudi:

1- Hükümet teşkili, insan topluluğunun zaruri temel binasıdır. Bu olmaksızın, hayatta ictimaî nizamı düşünebilmek bile çok zordur.

2- İslâm, insanlar için kül halinde, bir yaşayış düzenidir. İctimaî yaşayış içinde, aydın ve açık bir yol gösterici ve rehberdir.

3- İslâm’da din ile iktidar arasında her ne şekilde olursa olsun hiç bir zıtlık ve tefrik yoktur. Hatta caiz de değildir. O, bütün yaşayış düzenini Allah kanununa tabi kılmak ister. İşte bu maksat içindir ki, siyaset de İslâm kanunları arasında tanzim edilmiştir. İslâm’da hükümetin ayakta tutunması ve sağlamlaşması için, kanuna bağlı olmak lazımdır.

4- Allahü Teala’nın hükümlerinin bir kısmına bağlanmak, bir kısmını bırakmak, O’nun hükümlerine ilaveler yapmak veya bir kısmını ortadan kaldırmak, dünyada ve ahirette ilâhî cezayı gerektirir. Bu gibi işler, ister gönül rızasiyle olsun, ister başka birinden korkmak yahut hatır için olsun, aynı neticeyi doğurur ve hep aynıdır.

5- Din ile devletin o kadar yakınlıkları vardır ki, bunlardan biri diğerinin bir parçası sayılır. İslâm’da "İslâm Hükümeti" ve "İslâm Devleti" olmaksızın zulüm, adaletsizlik ve keyfi idare her tarafı sarmış olur. İslâm hükümetsiz ve devletsiz olursa bu haldeki İslâm, kolu bacağı kırık sakat vücuda benzer, işe yaramaz bir hal alır.

Neden Avrupa devletleri, dini devletten, devleti de dinden ayırdılar? Bu sorunun cevabını da Mevdudi’nin "İslâm’da Hükümet" adlı kitabından alalım:

"Avrupa’da dini olmayan hükümetlerin teessüs etmiş bulunması göz önüne alınarak hususi bir şekil alıp, ortaya çıkmış ve bize arz-ı endam etmiştir. Avrupa’da mâlum şekilde, bir papalık nizamı ta eskiden beri kurulmuş bulunuyordu. Bu papalık, din namı altında krallardan daha da kuvvetli, onlardan daha kudretli, krallardan daha da müstebid bir şekilde hükümet sürüp, saltanat etmekteydi. Olmadık mezalimi, din kisvesine sokarak, icra etmek yolunu tutup gitmişti. Papalığın bu tarz hareketine, zamanın ilerlemesiyle halk da bunun için çareler aramıştı. Bu "Papalık" müessesesi hakiki hıristiyanlığa o kadar muhalif hareketlerde bulunmuş, o kadar ölçüsüz davranmıştı ki, onun bu yaptıkları kendiliğinden onu dinin haricine çıkarmış; din namı altında yapılmadık haksızlıklar ve rezaletler bırakmamıştı. Bunun asıl sebebi, hakiki bir dinî "Hükümet"in mevcut olmadığı ve gayr-i dinî hükümet siyaseti güdülmesi ve bunlara da "dinî" süs verilmesindendi.

1832’de intizamlı bir şekilde "Sekülarizm" cereyanları başladı. O zaman "Jakob Holik" tarafından din ile siyasetin ayrılması fikri ortaya atıldı. O zamanki fikir ve siyaset adamları hareketin öncülüğünü yapıyorlardı. Bu fikir hareketi çok geçmeden siyasî sahada da muvaffak oldu. Siyasî rejim olarak kabul edilmesi imkânını da buldu. Hülâsa olarak bu hareketin gayesi "Din"i, ferdî yaşayış sahasına münhasır kılmaktı. İşin başlangıcında, "Din" ile kimsenin alakası olmayacak, kimse de "Din" işine karışmayacaktır. Tam manasıyla tarafsız kalınacak ve ferdin "inanç ve din" hürriyeti de korunmuş olacaktı. Fakat bir müddet sonra bu hareket başka bir şekil aldı. Bu defa "Din"e karşı cephe almak, zorla "maddecilik" tarafına yöneltmek bir nevi "komünistlik" ve "sosyalistlik" yolunu tutmayı ortaya çıkardı."

Demek oluyor ki, Avrupa’da dinin devletten, devletin dinden ayrılmasının, bugünkü ifade ile "laik" rejimin getirilmesinin sebebi papalığın ve kilisenin mezalimi ve istibdadı olmuştur. Bu hareket, başlangıçta, mezalim ve istibdadı yıkmak bakımından, isabetli ve cazip olmuşsa da sosyalizm ve komünizme yol açmış olması bakımından vehim neticeler doğurmuştur. Keza, bu çeşit rejimlerle idare edilen milletlerde dinî duygu ve manevî baskı zayıfladığından, hayatın her alanında sorumluluk hissi azalmış, ahlaksızlık çoğalmış, haksızlıklar almış yürümüş ve neticede huzursuzluk ve anarşi başlamıştır.

Din ile devleti birbirinden ilgisiz kabul etmenin korkunç sakıncaları bazı dünya devletlerinde de sezilmeye başlamış, hatta gazetelerin yazdığına göre, İsviçre’de bu konuda bir referandum yapılmıştır.

Belki bir gün gelecek bütün dünya milletleri din ile devletin yakın ilişkisini, gereği gibi anlayıp, özellikle dinî eğitimi bir devlet hizmeti ve mecburi olarak kabul etmenin en doğru olduğunu, başka çarenin bulunmadığını idrak edeceklerdir. Dünyanın içinde bulunduğu sıkıntı ve huzursuzluk, çarenin bu olduğunu anlamayı hızlandıracaktır.

 

İslâm’a Göre Hilâfet:

Türkiye’de, yarım asırdan daha fazla bir zamandan beri en çok hor görülen kelimelerden biri de "Hilâfet" kelimesidir. Halbuki "Hilâfet" demek, İslâm’a göre, İslâm devletinin en yüksek makamı demektir. Bunun bir başka ifadesi de vardır: İmamet ve emaret.

Hilâfet’in asıl manası, din ve dünya işlerinde Peygamber’e niyabeten genel başkan, yani devlet başkanı demektir. Böyle bir makama getirilen zata da "Halife, İmam ve Emîr’ül-Mü’minîn" gibi isimler verilir.

İslâm’a göre, Halife’nin görevi sadece bir kontroldür. Teşri, kaza ve icra müesseselerinin Kur’ân kanunlarına, Şeriat esaslarına göre yürütülüp yürütütùlmediğini kontrol eder. Yoksa kendi kendine, kendi heva ve hevesine göre hareket etme yetkisi yoktur.

Elhasıl, İslâm’da devlet reisi, memleketi kendi adına veya millet adına değil; Allah adına, İslâm adına ve Şeriat kanunlarına göre yönetir. İki kelime ile ifade edecek olursak, devlet başkanı bir taraftan dinin bekçiliğini yapar, bir taraftan da dünya siyasetini yürütür.

Böyle olmasında, sayısız fayda ve hizmetlerin yanında çok mühim iki fayda vardır:

1- Kanunların devam ve sebatıdır, yani değişmez oluşudur. Devlet reisleri, hükümetler, hâkimler değişse de şer’î kanunlar değişmez; daima yürürlüktedir. Halbuki, beşerî kanunlar, adeta yaz-boz tahtası gibidir; anlayıştan anlayışa değişir, istikrara sahip değildir. İnsan kafasının mahsulü olduğundan hatalı olabilir. Zamanla görülen hatalar değişmeyi gerektirir.

2- Şeriat’ın bütün kanunları itimada layıktır ve her devirde muhteremdir. Çünkü Allah’ın şaşmaz ilmine dayanır, asla hata düşünülemez. İnsanın ve bütün eşyanın yaratıcısı Allah olduğundan ferdin fertle, ferdin cemiyet veya devletle, evladın ebeveyin ile, karının koca ile, öğrencinin hoca ile olan münasebetlerini, hak ve hukuklarını ve bunlara karşı görev ve yetkilerini, hangi suça hangi cinsten ve ne miktar ceza verileceğini, yegâne tam bir adalet ve hakkâniyet çerçevesi içinde bilen ve ona göre kanun gönderen Allahü Azimüşşan’dır. Binaenaleyh koyduğu kanunlar eksiksiz ve kusursuz, gediksiz ve hatasız olduğundan ve müslümanın inancı da bu merkezde bulunduğundan, tam bir itimadla ve sarsılmaz bir güvenle bu kanunlara inanır ve bağlanır, saygı duyar ve itaat eder, rıza gösterir ve teslim olur. Bu hakikatı atalarımız şöyle ifade etmiştir: "Şeriat’ın kestiği parmak acımaz!"

3- Buraya üçüncü bir fayda daha ilave edilir. Beşerî kanunlar birer dikta kanunudur. Tek bir şahsın veya ekseriyetin tahakkümüdür. Kanun koyucusu, mutlakiyet rejimlerinde olduğu gibi, kraldır, hükümdardır. Bunların sözlerinden ibaret olan, kanunlara bütün bir millet itirazsız uymaya mecburdur. İşte bu bir dikta rejimidir. Ekseriyetin fikrine dayanan kanunlar da böyledir; çoğunluğun azınlığa tahakkümüdür. Mesele, bir kanunun görüşülmesi sonunda oya başvurulduğunda yüzde ellibir "Evet", yüzde kırkdokuz "Hayır" dese ne olur? Yüzde ellibirin görüşü kanunlaşır, kanun olur ve yüzde kırkdokuz bu kanunun emrine girer. Görüşlerinin hilafına -bir fazla diye- uymaya mecbur olmuş olurlar. Ne oldu? Çoğunluk azınlığa tahakküm etti ve dikta meydana geldi, değil mi? Ayrıca, belki de isabet çoğunluğun görüşünde değil, azınlığın görüşünde olmuş olur?!.

Fakat Allah kanunlarında ne bir tahakküm ne de bir dikta vardır. İlahî kanunlar herkese müsavidir. Senin fikrin veya benim fikrim diye bir şey düşünülemez, hatalı olma ihtimali de yoktur. Cenab-ı Hakk, bu hususu Âl-i İmran Suresi’nin 64. âyetinde şöyle beyan eder:

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّٰهَ وَلَا نُشْرِكَ بِه۪ شَيْـًٔا وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِاَنَّا مُسْلِمُونَ

"De ki, Ey Ehl-i Kitap! Öyle bir kelimeye (dine ve nizama) gelin ki, sizinle bizim aramızda müsavidir: Allah’tan başkasına ibadet etmiyelim, O’na hiçbir şeyi ortak kılmayalım ve birbirimizi Allah’tan başka Rabb edinmiyelim!"

AIlah’ın kanun ve nizamı durup dururken ve Allah’ın gösterdiği yol belli iken, bunlara aykırı kanun koyanlara ve yol gösterenlere uymak Allah’a şirk koşmak, Allah’ın yerine onları koymak ve nihâyet onları rabb edinmektir. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi ve Sellem) Tevbe Suresi’nin

اِتَّخَذُٓوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ

 "Onlar alimlerini ve rahiplerini Allah’tan başka rabbler edindiler!" mealindeki 31. âyet-i celile’yi okuduğu zaman Adiy b. Hatime ismindeki bir şahıs: "Ey Allah’ın Resulü! Bizimkiler, alimlerine ve rahiplerine ibadet etmediler!" deyince Efendimiz (Sallallâhu aleyhi ve Sellem) şu cevabı verdi: "Evet ibadet etmediler ama onların helal dediklerine helal, haram dediklerine de haram dediler." Demek oluyor ki, bir kimsenin veya kimselerin çıkıp, "Şuna haram, buna helal, şuna caiz, buna caiz değil, şu yasak, bu yasak değil, şunu yapabilirsiniz bunu yapamazsınız!" diye hüküm koymaları, kanun vaz etmeleriyle kendilerini rabb ilan etmiş oluyorlar ve onlara uyanlar da bunu kabul etmiş oluyorlar.

4- Bir dördüncü mühim faydası daha vardır. O da beşerî kanunlarda müeyyide tektir; yani ceza sadece dünyaya aittir. İslâm kanunlarında ise ikidir: Hem dünyaya ait, hem de ahirete aittir. Daha önemlisi, beşerî kanun suçluyu görebilirse yakalar; İslâm kanunlarında ise, müslüman bilir ve inanır ki, işlediğim bir suç mutlaka Allah tarafından görülecektir.

Fî Zılâl-il Kur’ân Tefsiri’nin tercemesinde, Maide suresinin 41-50 âyetlerinin meali verildikten sonra şöyle denmektedir. Mevzuya ışık tutması bakımından bazı bölümlerini buraya alıyoruz:

 

Allah’ın Hâkimiyyeti:

Bu bahis; İslâm idare nizamının, İslâmî akidenin en önemli meselelerinden birine temas etmektedir.

Bu, daha önce geçen Âl-i İmran ve Nisa surelerinde halledilmeye çalışılan bir meseledir. Fakat aynı mesele burada kesin ve müekked bir şekilde arz ediliyor. Âyetler, bu meseleye sadece mefhum ve işaret yoluyla değil, lafız ve mana cihetiyle temas etmektedir.

Bu idare, Şeriat ve hüküm meselesidir. Bunların ötesinde de ulûhiyyet, Tevhid ve iman meselesi bulunmaktadır. Mesele, şu suale verilecek cevapla özetlenir:

Şeriat, idare ve hüküm; Allah’ın misakını, akidlerini ve ölçülerini muhafaza eden semavî din erbabına, bunları bildiren ilâhî kitaplara ve onlardan sonra idareyi, onların hidâyeti üzere yürüten idarecilere göre mi olmalı; yoksa bütün bunlar, değişen arzulara, ilahî Şeriat’ın sabit bir aslına irca edilemeyen maslahatlara ve nesillerin üzerinde anlaştıkları örf ve adete göre mi olmalıdır? Başka bir ifade ile, yeryüzünde ve insan hayatında ulûhiyyet ve rububiyyet Allah’a mı ait olmalı, yoksa bunların hepsi veya bir kısmı, insanlar için Allah’ın izin vermediği kanunları vaz eden yaratıklardan birine mi verilmeli?

Yüce Allah buyuruyor ki:

O, Allah’tır; O’ndan başka ilâh yoktur. O’nun insanlar için kanunlaştırdığı esaslar, kendisinin uIûhiyyetini, insanların da ubudiyetini, O’na riâyet etmelerini ve tatbikatını deruhte etmelerini icab ettirir. Onlar, yeryüzünde tatbiki zaruri olan, insanların sadece ona müracaat etmeleri icab eden, önce peygamberlerin, sonra da idarecilerin kendisiyle hükmetmeleri gerekli olan kanunlardır.

Yüce Alah diyor ki:

Bu meselede asla müsamaha yoktur. Küçük bir nokta dahi olsa, bu meselenin hiçbir noktasından fedakârlık edilemez. Allah’ın izin vermediği küçük veya büyük herhangi bir meselede, bir toplumun üzerinde anlaşmasına veya bir nesilin bir noktada birleşmesine itibar edilmez.

Yüce Allah buyuruyor ki:

Mesele, iman ve küfür meselesidir. Yahut İslâm ve cahiliyet; veya Şeriat ve hevesler meselesidir. Bu meselede ne bir orta yol bulunabilir, ne de bir sulh ve mütâreke imkânı olabilir! Mü’minler, ancak AIlah’ın indirdikleriyle hükmeden insanlardır. Allah’ın indirdiklerinin hiçbir harfini eksiltemedikleri gibi, hiçbir noktasını da değiştirmeyeceklerdir. Kâfirler, zalimler, fasıklar ise; Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen insanlardır. İdareciler ya Allah’ın Şeriat’ine tam bir bağlılık göstererek iman çemberinin içine girerler; veya Allah’ın izin vermediği başka bir şeriata bağlanarak kâfir, zalim veya fasık olurlar! Hâkim ve idareciler ya Allah’ın hükmünü kabul ederek mü’min olurlar; veya mü’min olma sıfatını kaybederler! Bu iki yolun ortası yoktur!.. Ne muazeret, ne hüccet, ne de maslahat diye bir delil mevzu bahis değildir. Allah insanların Rabb’idir, insanların maslahatını herkesten iyi bilir! Ve Şeriat’ını, insanların hakiki maslahatlarını gerçekleştirmek için koyar. O’nun hüküm ve Şeriat’ından daha güzel hüküm ve Şeriat olamaz. Hiç kimse; ben Allah’ın Şeriat’ını terk ediyorum, veya halkın maslahatını Allah’tan daha iyi görüyorum iddiasında bulunamaz. Dili ile veya fiili olarak bunu diyecek olursa, iman çemberinin haricine çıkmış olur.

Bu bahisteki açık âyetlerin halletmeye çalıştığı bu mesele, büyük ve önemli bir meseledir. Medine’deki yahudilerin halleri ve münafıklarla olan anlaşmaları anlatılırken de bu noktaya temas ediliyor:

"Kalpleriyle inanmadıkları halde, ağızlarıyle inandık diyenler!"

Keza Medine’de İslâm devleti kuruluncaya kadar, yahudilerin, Resulullah’a karşı asla vazgeçemedikleri hile ve tuzakları anlatılırken de bu meseleye işaret edilir.

Bu derste âyetlerin akışı, önce şu hakikatı ortaya koyuyor:

AIlah’tan gelen dinlerin hepsi; Allah’ın indirdikleriyle hükmetmenin kesin ve zaruri olduğunu, ilâhî Şeriat’ın hayatın her cephesinde tatbikinin gerekli olduğunu ve bu meselenin imanla küfür, İslâm’la cahiliyet ve Şeriat’la ferdî hevesler arasındaki yolun ayırım noktası olduğunu açıkça belirtir. Mesela AIlah’ın indirdiği Tevrat, hidâyet ve nur dolu bir kitabtı:

"Kendisini Allah’a teslim etmiş peygamberler, yahudilere onunla hükmederlerdi. Âlimler ve fakihler de Allah’ın kitabını hıfza memur oldukları için yine hükümlerini onunla verirlerdi!"

"Allah’ın hükmünün bulunduğu Tevrat yanlarında iken!"

Mesela Allah’ın Meryem oğlu İsa’ya verdiği İncil:

"Meryem oğlu İsa’yı, ondan önce gelmiş bulunan Tevrat’ı doğrulayarak gönderdik. İncil’i müttakilere öğüt ve yol gösterici olarak indirdik. İncil sahipleri, Allah’ın onda indirdikleriyle hükmetsinler."

Ve işte, Allah’ın Resul-i Ekrem’ine inzal buyurduğu Kur’ân:

"Kendinden önceki kitapları tasdik edici ve onlara şahid olan hak kitap!"

Allah, Resulü’ne buyuruyor ki:

"Allah’ın indirdiği ile aralarında hükmet! Gerçek olan sana gelmiş bulunduğuna göre onların heveslerine uyma!"

"Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kâfir olanlardır."

"AIlah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar zalimlerdir."

"Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar fasık olanlardır."

"Câhiliyet devrinin hükümlerini mi arzu ediyorlar? Yakinen bilen bir millet için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?"

İşte bu mesele, bütün dinlerde böylece belirtiliyor. Gerek idare edenler ve gerekse idare edilenlerin, iman ve İslâm’a girebilmelerinin şart ve sınırı tayin ediliyor. Bunun şartı, idarecilerin Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeleri, idare edilenlerin de bu hükmü kabul etmeleri ve diğer kanun ve hükümlere iltifat etmemeleridir.

Meseleyi bu şekilde vaz etmek, çok önemlidir. Keza bu derece şiddet göstermek, önemli sebeplere istinad eder. Gerek bu surede ve gerek bütün Kur’ân âyetlerinde bu noktaya temas etmeğe çalışılıyor. Ve bu hususun, açık bir şekilde betirtildiğine şahid oluyoruz.

Bu meselede, karşımıza çıkan mühim noktaların ilki, Allah’ın ulûhiyyetinin, rububiyyetinin, beşeriyete ortaksız hâkimiyyetinin ikrarı veya reddidir. İşte bu noktadan, küfür veya iman, cahiliyet veya İslâmiyet kaziyyesi ortaya çıkıyor.

Bütün Kur’ân, bu hakikatın beyaniyle doludur.

Yaratan Allah’tır! Hâlik O’dur! Kâinatı ve insanı O yaratmıştır! Arzda ve semâda olan her şeyi insana O müsahhar kılmıştır! O yaratmak vasfında tektir. Az veya çok hiçbir hususta O’nun ortağı yoktur!

O aynı zamanda mâliktir; Yaratandır veya yarattığının malikidir. Gökle yer ve bu ikisi arasındaki şeyler Allah’ındır! O, mâlikiyette tektir, az veya çok hiç bir mülkde O’nun ortağı yoktur. O, rızık verendir! Hiç kimse, kendini veya başkasını az veya çok herhangi bir şeyle rızklandırmak imkânına sahip değildir!

O, kâinatta ve insan üzerinde, yegâne hâkimiyyet ve tasarruf sahibidir; çünkü O, herşeyi yaratan, her şeye malik olan, her canlıya rızkını verendir. O, yegâne kudret sahibidir. O’nsuz ne yaratma, ne rızık, ne menfaat, ne de zarar olamaz. O, şu kâinattaki hâkimiyyetiyle de tektir.

İşte iman; bütün bu hususiyetlerin, ulûhiyetin, mülkün, hâkimiyyetin Allah’a ait olduğunu, bu hususiyetlere sahip yegâne varlık olduğunu ve bu hususta hiç kimsenin O’na ortak olmadığını ikrar etmektir. İslâm ise bu hususiyetlerin gerektirdiği şeylere itaat ve teslimiyettir. Ulûhiyet, Rubübiyet ve insan da dahil olmak üzere bütün mevcudata hâkimiyyetinde, Allah’ın tek ve ortaksız olduğunu kabul etmek, ilâhî takdir ve Şeriat’inde temsil edilen hâkimiyyetini itiraf etmektir. Allah’ın Şeriat’ına teslim olmanın manası; her şeyden önce O’nun ulühiyetini, rububiyetini, hâkimiyyet ve saltanatını itiraf etmektir. Bu Şeriat’a teslim olmamanın ve hayatın herhangi bir cephesinde O’ndan başka bir Şeriat’a bağlanmanın manası ise; her şeyden önce Allah’ın ulûhiyetini, rububiyetini, hâkimiyyet ve saltanatını kabul etmemektir. Bu teslimiyet veya adem-i teslimiyetin, dille veya fiille olması arasında fark yoktur. İşte bunun için buradan cahiliyet veya İslâm, küfür veya iman meselesi doğuyor. Bunun için ilâhî kelam, şu ağır hükmü koyuyor:

"Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler, işte onlar kâfir olanlardır!"

"İşte onlar zalim olanlardır!"

"İşte onlar fasık olanlardır!"

İkinci mühim nokta; ilâhî nizamın, diğer bütün insanî nizamlara olan mutlak üstünlüğüdür. Bu üstünlük, bahsimizin son âyetinde şöyle dile getiriliyor:

"Yakînen bilen bir millet için Allah’dan daha iyi hüküm veren kim vardır?"

İctimaî hal ve tavırların bütünü hakkında ilâhî Şeriat’ın üstünlüğünün mutlak itirafı da, keza iman ve küfür meselesine girer. Hiç kimse, beşer yapısı olan bir nizamın, insanî cemiyetlerin ictimaî hal ve tavırları hakkında Allah’ın nizamından daha üstün veya ona mümasil olduğunu iddia edemez. İddia edenler, sonra da kalkıp müslüman olduğunu ve AIlah’a iman ettiğini söylerler. Hakikatte o, Allah’tan daha çok, insan halini bildiğini, meselelerin tedbir ve idaresinde Allah’dan daha sağlam bir yol tuttuğunu iddia etmektedir. Veya şu fikri ileri sürmektedir: Hayatın ahvali ve ihtiyaçları sürüp gidiyor; halbuki Allah bu nizamı koyarken o ihtiyaç ahvalini bilmiyordu, yahut biliyordu da ona münasip bir nizam koyamadı!.. Bu türlü iddialarla iman ve İslâm davası gerçekleşemez. Hatta dille, iman ve İslâm’dan bahsetse dahi!..

Bu üstünlüğün tezahürüne gelince; onu bütünüyle idrak etmek oldukça zordur. Çünkü ilâhî Şeriat’ın hikmeti, henüz hiçbir nesil tarafından bütünüyle anlaşılamamıştır. Anlaşılanları da burada zikretmek güçtür. Ancak bazı noktalarına işaret etmeden de yapamıyacağız:

Allah’ın nizamı; beşer hayatı için mütekâmil, şümüllü ve metodlu bir nizamdır. Bütün hal ve şekilleriyle insan hayatının her cephesine ait değişikliğini, nizam ve intizamını ilâhi ölçülerle düzene sokar ve her sahaya temas eder.

O, insan varlığının ve insanî ihtiyaçların hakikatı, içinde insanın da yaşadığı şu kâinatın hakikatı insana hükmeden ve iman varlığının hükmettiği kanunların tabiatı ile alakalı mutlak ilme istinad eden bir nizamdır. Bundan dolayıdır ki, o, hayatın hiçbir meselesini ihmal etmez. İnsan unsurunun nevileri arasında yıkıcı bir çatışmaya sebep olmadığı gibi, bu unsurlarla kâinat kanunları arasında da böyle bir çatışmaya yol açmaz. O ancak dengeyi, itidali, uygunluğu ve intizamı temin eder. Bunlar, meselelerin ancak zahirini bilen, ancak muayyen bir zamanda bazı cephesinden haberdar olan insanın meydana getirdiği nizamların ebediyen halledemiyeceği problemlerdir. İnsan yapısı nizamlar, beşerî cehaletin eseri ile yoğrulmuştur. Bu nizamların çeşitli unsurların birbirleriyle yıkıcı bir çatışmaya girişmelerine yol açmamasına ve bu çarpışmadan meydana gelen şiddetli sarsıntılara sebep olmamasına imkân yoktur.

İslâm, mutlak adalete dayanan bir nizamdır! Şüphesiz Allah, mutlak adaletin ne ile ve nasıl gerçekleşeceğini hakkıyla bilir! Sonra O, bütün mevcudatın Rabb’idir. Varlıklar arasında adaleti temin etmek kudretine sadece o sahiptir. Nizam ve şeriatını her türlü heves, meyil ve zafiyetten uzak olarak vaz etmek kudreti sadece O’nda vardır. Çünkü O, her türlü cehalet, kusur, tefrit ve haddi tecavüz gibi illetlerden uzaktır. İster bir fert, ister bir grup insan, ister millet veya bütün bir beşer nesli tarafından meydana getirilmiş olsun, cehalet ve kusurlarla beraber, şehvet, meyil ve arzularla yoğrulan insanın meydana getirdiği herhangi bir nizam ve Şeriat’ta halli mümkün olmayan meseleleri sadece İslâm nizamı halletmiştir. Bütün bu haller, insanın hevesler, şehvetler, meyiller, arzular, hatta cehalet ve kusurlarla dolu oluşu ve meseleleri her yönden mütalaa edebilmek ve hatta bir nesildeki tek meseleye bile her cepheden bakabilmek imkânından aciz oluşu, beşerî sistemlerin nâkıs ve yetersiz olduğunun delilidir.

İslâm, bütün kâinat kanunlarına uygun bir nizamdır. Çünkü bu nizamın sahibi, bütün kâinatın da sahibidir. İnsanın ve kâinatın yaratıcısıdır. İnsan için vaz edeceği nizamı, kâinat unsurunun nizamına uygun şekilde vaz eder. İnsanın bütün kâinat unsurlarına karşı bir hâkimiyyeti vardır. Yaratıcısının emriyle bunlar, insana müsahhar kılınmıştır. Ama O’nun hidâyet yoluna girmek, bu unsurları ve onlara hükmeden kanunları bilmek şartiyle... İşte bundan dolayı, insanın hareketi ile, içinde yaşadığı kâinatın hareketi arasında bir nizam ve intizam teessüs ediyor. İlâhî nizam insan hayatını, kâinata uygun bir tabiatla tanzim ediyor. Sadece kendi varlığı ve hemcinslerinin durumuna göre değil, kâinat varlığına göre de ona şekil ve ruh veriyor. Zaten içinde yaşadığı şu geniş kâinattaki eşya ve canlılardan ayrılma imkânı yoktur; Öyleyse onlarla ahenkli ve dürüst bir münasebet kurulması gerekir.

Sonra... O insanın, insana kulluktan kurtulup hürriyete erdiği yegâne nizamdır! İslâm nizamının dışındaki bütün nizamlar insanın insana kulluğu esasına dayanır. Sadece İslâm nizamıdır ki; insanları kullara kulluktan kul olmaktan kurtarıp, şeriki olmayan Allah’ın kulluğuna ulaştırır.

Daha önce de söylediğimiz gibi, ulûhiyetin en hususi özelliği, hâkimiyyet! İnsanlar için nizam vaz eden kişiler, bu özelliği kullanıyor ve kendilerini ulûhiyet makamına oturtmak istiyorlar... Bu nizama tabi olan insanlar da, onların kuludur. Allah’ın değil!.. Bu insanlar onların dinindedir, Allah’ın dininde değil!..

İslâm, kanun koyma hakkını sadece Allah’a vermekle, insanları kullara kul olmaktan kurtarmış, sadece Allah’ın kulluğuna ulaştırmış ve insanın hürriyetini ilan etmiştir... Hatta insana yeni bir doğuş kazandırmıştır... İnsan, kendisi gibi insanların hâkimiyyetinden yakasını kurtaramadan, bu hususta bütün insanların, âlemlerin Rabb’i karşısında müsavi olduğu şuuruna ermeden doğmamış ve dünyaya gelmemiş sayılır.

Üzerinde durduğumuz bahiste arzedilen âyetlerin halletmeye çalıştığı bu mesele, gerçekten akide meselelerinin en büyük ve en önemlisidir. Çünkü ulûhiyet ve ubudiyet meselesidir. Adalet ve istikamet meselesidir. Hürriyet ve müsavat meselesidir. İnsanın hürriyetini elde edişi, hatta yeniden dünyaya gelişi meselesidir.

Cahiliyet, sadece tarihî bir devirden ibaret değildir. Herhangi bir müessese veya nizamda onun prensipleri mevcutsa, cahiliyet de mevcuttur. O idare ve nizamı, Allah’ın beşer için vaz ettiği Şeriat ve nizama değil de beşerî arzu ve heveslere irca etmekten ibarettir. Bu arzu ve heveslerin; bir ferdin veya bir gurup insanın veya bir milletin veya bir insan neslinin veyahut insanlığın arzu ve hevesini temsil etmesi asla neticeye tesir etmez. Madem ki, AIlah’ın nizamına bağlanmıyor; basit bir arzu ve hevesten ibarettir!

Bir fert, cemiyet için nizam vaz etse bu cahiliyettir. Çünkü o ferdin arzuları veya fikirleri kanunlaştırılmıştır. Fark sadece kelimelerde!

Bir sınıf, diğer sınıflar için nizam vaz etse, bu cahiliyettir. Çünkü o sınıfın maslahatı veya manasız ve boş çoğunluğun fikri kanunlaştırılmıştır. Fakat sadece kelimelerde!..

Cemiyetteki bütün sınıfların temsilcileri birleşip nizam vaz etseler, kanun koysalar bu cahilliyettir. Çünkü, beşerin hiçbir zaman vareste olmadığı arzu ve hevesler ve beşeri cehalet; veya milletin görüşü kanunlaştırılıyor. Fakat sadece kelimelerde!

Fertlerin, cemaatlerin, milletlerin, nesillerin yaratıcısı herkes için nizam vaz ederse; o, Allah’ın nizamıdır. Orada hiçkimse başka birinin aleyhine himaye edilmez; Ne fert, ne cemiyet, ne devlet, ne de herhangi bir nesil... Çünkü Allah bütün mahlukatın Rabb’idir. Ve O’nun huzurunda herkes müsavidir. Çünkü Allah bütün varlığın hakikatini ve maslahatını bilir. İnsanların maslahat ve ihtiyaçlarını, ifrat ve tefrite varmadan gözetmek hususunda, hiç kimse Allah’ı geçemez.

Allah’tan başkası, insanlar için kanun vaz ederse, artık insan kim olursa olsun o kanun vaz eden insanların kulu ve kölesi olmuşlardır. Bu kanun koyucular ister fert, ister bir sınıf insan, ister millet ve ister bütün bir millet olsun, netice değişmez!

Allah, insanlar için nizam vaz ederse; o zaman insanların hepsi hür ve eşittir! Sadece Allah’a kulluk yapar ve sadece Allah’ın huzurunda başlarını eğerler!

İnsan hayatında ve bütün kâinat nizamında bu meselelerin arzettiği ehemmiyet buradan daha iyi anlaşılıyor.

وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَٓائِقَۗ وَمَا كُنَّا عَنِ الْخَلْقِ غَافِل۪ينَ

"Hak, onların arzu ve heveslerine uysaydı, gökler de, yer de ve içindekiler de hep fesada giderdi." (Mü’minun, 17)

Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla hükmetmenin manası; şer, fesat ve sonunda iman dairesinin dışına çıkmaktır. İşte Kur’ân böyle diyor:

وَمَٓا اُو۬لٰٓئِكَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ۟

"Onlar, inanan kimseler değillerdir." (Maide, 43)

İmanla, Allah’ın Şeriat’ının hükmünü terketmeyi veya bu Şeriat’ın hükmüne razı olmamayı birleştirip telif etmek mümkün değildir. Yani bir kimse hem mü’min olsun, hem de Allah’ın Şeriat’ını kabul etmesin veya razı olmasın, işte bu asla olamaz! Kendilerinin veya başkalarının "mü’min" olduğunu iddia eden, sonra da hayatlarında Allah’ın Şeriat’ı ile hükmetmeyen veya aleyhlerine tatbik edildiği zaman onun hükmüne razı olmayanlar, yalan bir iddia ileri sürüyorlar. Onların iddiaları "Onlar, inanan kimseler değillerdir" hükmüne aykırı düşüyor. Bu husustaki mesele, yalnız hâkim ve idarecilerin Allah’ın Şeriat’ı ile hükmetmemeleri meselesi değildir. Bilakis idare edilenlerin de bu hükme razı olmamaları da bahis mevzuudur. Bu hal, onların hepsini iman dairesinden çıkarır. Dilleriyle imanı iddia etseler dahi...

Bu âyet, Nisa Suresi’ndeki şu âyetle tetabuk etmektedir:

فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتّٰى يُحَكِّمُوكَ ف۪يمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْۙ ثُمَّ لَا يَجِدُوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْل۪يمًا

"Öyle değil, Rabb’in hakkı için onlar, aralarında çıkan ihtilaflarda seni hakem kılmadıkça, verdiğin hükümden dolayı hiçbir sıkıntı olmadan sana bütün teslimiyyetleriyle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar." (Nisa, 65)

Her iki âyet idare edenlerle değil, idare edilenlere taalluk etmektedir. Her ikisi de onları iman dairesinden çıkartmaktadır. Allah ve Resulü’nün hükmüne razı olmayan, hükmü kabul etmeyip yüz çeviren insanlardan iman sıfatını kaldırmaktadır.

Dersin başında da söylediğimiz gibi, işin sonu şuraya varıyor: Bu mesele Allah’ın ulûhiyetinin, rububiyetinin ve beşeriyetin üzerindeki hâkimiyyetinin ikrarı veya reddi meselesidir. Allah’ın Şeriat’ını kabul etmek ve onun hükmüne rıza göstermek ulûhiyetin, rububiyetin ve hâkimiyyetin ikrarıdır. Bu Şeriat’ı ve onun hükmünü kabul etmemek de, ulûhiyeti, rububiyeti ve hâkimiyyeti reddetmektir.

 

Allah’ın İndirdikleriyle Hükmetmeyenler Kâfirlerdir:

Bu, hayatlarında Allah’ın Şeriat’ının hükmünü kabul etmeyen idare edilenler için Allah’ın koyduğu hükümdür... Şimdi de sıra bütün semavî dinlerde mevcut olan Allah’ın indirdıği hükümlerle hükmetmeyen idareciler için koyduğu hükme geliyor.

اِنَّٓا اَنْزَلْنَا التَّوْرٰيةَ ف۪يهَا هُدًى وَنُورٌۚ يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذ۪ينَ اَسْلَمُوا لِلَّذ۪ينَ هَادُوا وَالرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ بِمَا اسْتُحْفِظُوا مِنْ كِتَابِ اللّٰهِ وَكَانُوا عَلَيْهِ شُهَدَٓاءَۚ فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَنًا قَل۪يلًاۜ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ

"Doğrusu biz yol gösterici ve nurlandırıcı olarak Tevrat’ı indirdik. Kendisini Allah’a teslim etmiş peygamberler, yahudilere onunla hükmederlerdi. Âlimler ve fakihler de Allah’ın kitabını hıfza memur oldukları için hükümlerini onunla verirlerdi. Hepsi de Tevrat’a şahittirler. İnsanlardan korkmayın, benden korkup âyetierimi hiçbir değerle değiştirmeyin; Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kâfirlerdir." (Maide, 44)

Allah’dan gelen her din, pratik bir hayat nizamı olarak gelmiştir. Beşerî hayatın yönetimi, tanzimi ve korunması için gelmiştir. Sadece kalplerde kuru bir akide olarak kalmak için gelmemiştir. Sadece ibadete ait alametleri için de gelmemiştir. İbadet ve akide, beşerî vicdanın terbiyesinde insan hayatı için mühim ve zaruri olmasına rağmen, beşer hayatının yönetimi tanzimi ve korunması için kâfi değildir.

Beşer hayatı akideyi, ibadet usullerini, kanun ve nizamı aynı kaynaktan aldığı takdirde ancak istikamet bulur, huzura erer. O zaman idareci hareket ve gidişata hâkim olabileceği gibi, sırlara ve vicdanlara da hâkim olur. Ve insanlar dünya ve ahirette o nizamın kanun ve ölçüleriyle cezaya çarptırılırlar.

Fakat kalp ve ibadetterin hâkimiyyeti Allah’a, kanun ve nizamların hâkimiyyeti Allah’dan başkasına verilir, ahiret cezası Allah’ın saltanatına, dünya cezaları da Allah’dan başkasının saltanatına havale edilir ve böylece kaynaklar çoğalır, saltanat ve hâkimiyyet dağıtılırsa, bölünürse beşer ruhu iki zıt hâkimiyyet, prensip ve nizam arasında sıkışıp kalır. İşte o zaman beşer hayatı fesada uğrar. Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in çeşitli münasebetlerle işaret ettiği korkunç bir fesattır:

لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَاۚ 

"Göklerde ve yerde Allah’dan başka ilâhlar olsaydı, gökler de, yer de fesada uğrardı." (Enbiya, 22)

وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَٓاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ 

"Hak onların heva ve heveslerine uysaydı, gökler de, yer de, içindekiler de fesat bulurdu." (Mü’minun, 71)

ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلٰى شَر۪يعَةٍ مِنَ الْاَمْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ

"Sonra da seni din işinde bir yol sahibi yaptık. Sen de ona tabi ol. Bilmeyen insanların heveslerine uyma." (Casiye, 18)

Bundan dolayıdır ki, Allah’tan gelen her din, bir hayat nizamı olarak gelmiştir. Bu dinin bir köye, bir millete ve bütün bir beşeriyete gelmiş olması, neticeyi değiştirmez. Her gelen din; hayat için doğru bir tasavvur vücuda getiren akideyi ve kalpleri Allah’a bağlayan ibadet şekillerine ilave olarak pratik hayata hükmetmek için muayyen bir de Şeriat getirmiştir. Bu üç unsur, Allah’dan gelen her dinin dayanağıdır. Ve Allah’ın dini hayat nizamı olarak kabul edilmedikçe, beşer hayatı asla istikamet ve kurtuluşa eremiyecektir!

Kur’ân-ı Kerîm, ilk dinlerin de bu unsurları ihtiva ettiğini çeşitli münasebetlerle belirtmektedir. Halbuki o dinler çok kere bir köye veya bir kabileye, onların tekâmül ve merhalelerine uygun olarak gönderilmiştir. Burada bu tekâmül, üç büyük Şeriat’ta arz ediliyor. Hz. Musa’nın Şeriat’ı, Hz. İsa’nın Şeriat’ı ve Hz. Muhammed’in Şeriat’ı...

Üzerinde bulunduğumuz âyet önce Tevrat’ı ele alıyor.

"Doğrusu bir yol gösterici ve nurlandırıcı alarak Terat’ı indirdik."

Allah’ın indirdiği şekliyle Tevrat; İsrailoğullarına yol gösteren ve hayat yollarını, Allah’a ulaştıran, yollarını aydınlatmak için gönderilen Allah’ın kitabıdır! O, hem Tevhid akidesini, hem çeşitli ibadet şekillerini, hem de kanun ve Şeriat’ı ihtiva ediyordu:

"Kendisini Allah’a teslim etmiş peygamberler yahudilere onunla hükmederlerdi. Âlimler ve fakihler de AIlah’ın kitabını hıfza memur oldukları için yine hükümlerini onunla verirlerdi. Hepsi de Tevrat’a şahittiler."

Allah Tevrat’ı, ihtiva ettiği ibadet ve inanç unsurları ile, sadece kalp ve vicdanları nurlandırıp hidâyete erdirmek için indirmemiştir. Aynı zamanda Allah’ın nizamına uygun bir şekilde pratik hayata hükmedecek bir Şeriat da ilave ederek yol gösterici ve nurlandırıcı olarak göndermiştir. Ve o Şeriat, bu hayatı ilâhî nizamın çerçevesi dahilinde koruyup gözetir. Kendilerini Allah’a teslim etmiş peygamberler de onunla hükmederlerdi. Zaten peygamberlerin kendilerinde hiçbir şey yoktu. Her şey Allah içindi ve onun eseri idi. Onların iradesi, hâkimiyyet ve saltanatları mevzuu bahis olmadığı gibi ulûhiyetin herhangi bir özelliğini de iddia etmiyorlardı. Gerçek manasıyla İslâm da budur zaten.

Onlar Tevrat ile yahudilere hükmederlerdi. Esasen Tevrat, yahudilerin hususi Şeriat’larıydı. Keza yahudilerin âlim ve hâkimleri de onlara bu Şeriat’la hükmediyorlardı. Bu onların, Allah’ın kitabını muhafazaya ve ona şahidlikde bulunmaya mükellef bulunduklarından, Kitabullah’ın prensiplerine uygun olarak bu şahidliği hususî hayatlarında bizzat kendi nefislerinde eda ettikleri gibi, ilâhî Şeriat’ı ayakda tutarak kavimleri arasında da bunu eda ettiler.

Âyet-i Kerîme, Tevrat bahsini bitirmeden, umumi olarak Allah’ın kitabı ile hükmetmeleri için sözü müslümanlara çeviriyor. Bu hüküm, insanların şehvetlerini, inatlarını, muharebelerini, bu gibi durumlarda Allah’ın kitabını muhafaza etmek isteyen her ferdin vazifesini, bu vazifeyi edadan yüz çeviren veya o kitaba muhalefet edenlerin cezasını arz ediyor:

"İnsanlardan korkmayın, benden korkun, âyetlerimi hiçbir değerle değiştirmeyin. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kâfirlerdir."

Yüce Allah bilir ki, Allah’ın indirdiği ile hükmetmek her zaman ve her millette bazı insanların itirazına yol açacaktır. Bu bazı insanlar o hükmü beğenmeyecekler, kabul etmiyecekler ve ona teslim olmayacaklar. Bu hükümler ekâbir, zalim ve idareciler taifesinin itirazlarına sebep olacaktır. Çünkü bu hükümler, bu adamların iddia ettikleri ulûhiyyet iddiasını onlardan kaldırıp atıyor ve ulûhiyyeti sadece Allah’a tahsis ediyor. Onların, Allah’ın izin vermediği şekilde koydukları hükümlerle insanlara hükmetmek selahiyetini, teşri ve hâkimiyyet hakkını kendilerinden alarak, bunların gerçek sahibi olan Allah’a havale ediyor. Haram, zulüm ve sömürü esasına göre icra-i faaliyet gösteren maddeperest insanlar da bu hükümlere itiraz edecekler. Çünkü Allah’ın âdil Şeriat’ı, onların zalim menfaatlerine yaşama hakkı vermez. Şehvetperestler, arzu ve heveslerine oyuncak olan, haram zevklerin peşinde koşan ve ruhen çözülen insanlar da itiraz edecekler. Çünkü Allah’ın dini, bunun temiz olanını alacak, kalanını da muaheze edip cezalandıracaktır. Hülasa, yeryüzünde hayrın, adaletin, doğruluğun hüküm sürmesini arzu etmeyen kimseler, çeşitli yönlerden bu hükümlere itiraz edeceklerdir.

Yüce Allah bilir ki, indirdikleriyle hükmetmek, çeşitli cephelerden bu mukavemetleri ortaya çıkaracaktır. Fakat onu muhafaza etmek ve ona şahid olmak isteyenler bu mukavemeti göğüslemeli, mal ve can hususunda gereken fedakârlığı göstermelidirler. İşte Allah onlara şöyle sesleniyor:

"İnsanlardan korkmayın, benden korkun!"

Allah’ın Şeriat’ını infazdan başka insanlardan bir korkuları olamaz onların! O insanlar, ister Allah’ın Şeriat’ına teslim olmayı kabul etmeyen ve ulûhiyyetin sadece Allah’a tahsisini reddeden zalimlerden olsun. İster Allah’a isyan ettiği halde Allah’ın Şeriat’ını kendileriyle menfaatleri arasına sokmağa çalışan sömürücülerden olsun. Ve ister ilâhî Şeriat’ın hükümlerini ağır görüp gürültüler koparan o sapıtıcı, dalalete düşürücü kimselerden olsun. Bunların hiçbirinden korkuları yoktur onların! Onların hayatta ilâhî Şeriat’ın hükmünü devam ettirmekten başka bir endişeleri yoktur!.. Korkulmaya layık olan, sadece Allah’tır. Korku, sadece O’na karşı duyulmalıdır.

Yüce Allah, yine bilir ki, Allah’ın kitabını muhafaza eden ve şahid olan bazı insanlar da, dünya hayatına tamah ederler. Onlar Allah’ın hükmünü istemeyen hâkimiyyet, mal ve şehvet sahibi bazı insanları bulurlar da, şu dünya hayatına tamah ederek onların arzularını istismar ederek mallarını alırlar. Her zaman ve her mekânda dini kendisine sanat edinmiş din adamları arasında bunun örneklerine tesadüf edildiği gibi, İsrailoğulları uleması arasında da bunun gibi olaylara rastlanmıştı.

İşte Allah onlara şöyle nida ediyor:

"Âyetlerimi hiçbir değerle değiştirmeyin!"

Bütün dünya hayatının mülkü olsa dahi, hakikatte değeri azdır. Makam, vazife, ünvan ve basit menfaatler bir şey ziyade etmezken, insan nasıl olur da, bunların karşılığında dinini satar? Ve mukabilinde cehennemi satın alır?

Emanetçinin hiyanetinden daha başka büyük bir şenaat olamaz. Muhafız olmak isteyenlerin tafritinden daha adi ve şahid olmak isteyenlerin karıştırıcılığından daha büyük bir cinâyet düşünülemez. Üstelik, onlar "Din adamları" sıfatını taşıyorlar. İhanet ediyorlar, ilahî hükümlere tafrite başvuruyorlar ve onları karıştırıyorlar da Allah’ın indirdiği ile hükmetme işine son veriyorlar. İdarecilerin heveslerine alet olarak ilahî kitabın kelimelerini yerlerinden tahrif ediyorlar.

"Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kâfirlerdir."

Şart ve cevabı umumi, böyle kati ve kesin bir hüküm, zaman ve mekânın huduudunu aşarak, herhangi bir cemiyette Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen her ferde şamil, umumi bir kaide!

Bu ağır hükmün sebebini daha önce arz ettik. Allah’ın indirdiği ile hükmetmemek, ulûhiyyetin reddi demektir. Teşri, hâkimiyyet, ulûhiyyetin değişmez özelliklerindendir. Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla hükmedenler, bir taraftan Allah’ın ulûhiyyetini ve ulûhiyyetin özelliklerini reddetmekle, diğer taraftan da ulûhiyyetin hakkını da ve ona ait özellikleri kendi şahsı için iddia etmektedirler. Bu da küfür değilse, hangisi küfürdür?!. Dilden daha fasih olan fiil, küfrün emrine göre hareket ederken, dille İslâm veya iman davasını ortaya atmanın ne kıymeti olur?!.

Bu umumi, kesin hükümde münakaşa, hakikattan kaçmaktan başka bir şeye yaramaz. Bu gibi hükümlerde tevile başvurmak, kelimeleri yerlerinden tahrif etmekten başka bir gayreti ifade etmez. Vazih ve açık âyetlerin tetabuk ettiği kimselerden Allah’ın hükmünü döndürmek hususunda bu münakaşaların hiçbir tesir ve kıymeti olamaz.

"İncil sahipleri, Allah’ın onda indirdikleri ile hükmetsinler!"

Kaide, sadece Allah’ın indirdikleri ile hükmetmektir, başkasının değil! Hıristiyanlar ve yahudiler Hz. Muhammed’in Şeriat’ından önce Tevrat ve İncil’in esaslarına bağlanmadıkça ve Kur’ân geldikten sonra da Kur’ân ahkâmına itaat etmedikçe hiçbir şey üzerinde değildirler. Aslında bu kitapların hepsi, aynı Şeriat’ı ifade eder. Ve o insanlar, bunlara tabi olmak zorundadırlar. Allah’ın son Şeriat’ı, yegâne dayanılacak Şeriat’tır:

"Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar fasık olanlardır!"

Âyet burada da mutlak ve umumi olarak serdedilir. Fısk sıfatı, daha önce geçen küfür ve zulüm sıfatlarına ilave ediliyor. Bu, ilk hallerden ayrı yeni bir şeyi ve başka milleti kasdetmiyor. Ancak öncekilere ilave edilen üçüncü bir sıfattır. Herhangi bir nesil veya toplumda Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlere ilişik sıfatlar.

Allah’ın ulûhiyetini reddetmek suretiyle küfür, burada O’nun Şeriat’ını reddetmek şeklinde temsil edilmiştir. Allah’ın Şeriat’ından başka bir yolu insanlara teklif etmek ve hayatlarında fesadı yaygınlaştırmakla da, zulüm ifade edilmiş; Allah’ın nizamından çıkmak ve başka yollara tabi olmakla fısık dile getirilmiştir. Bunlar birbirine bağlı sıfatlardır. İlk fiil, bunların hepsini içine alır ve faile, bütün bu sıfatlar verilir.

Ve nihâyet son risalet ve son Şeriat mevzuu ele alınıyor. "İslâm" nihaî şekliyle en son risalettir. Bütün beşeriyetin dini, bütün insanlığın Şeriat’ı, kendinden önce gelen bütün dinlerin şahidi ve son mercii ve beşerî hayatın değişmez nizamı olması için Allah tarafından gönderilen bir risalettir. Ta ki, insanlar yeryüzüne ve üzerindekilere varis olsunlar. Bir nizam ki, bütün yönleriylehayat ona dayanır. Bir Şeriat ki, hayat onun hudutları dahilinde devam eder ve mihverinden dışarı çıkmaz. İtikadî tasavvurunu, ictimaî nizamını, ferdî ve ictimaî gidişatını ondan öğrenir. Bu nizam, hükmolunması için gönderilmiştir, tanınması ve öğrenilmesi için değil. Kitaplarda mahfuz bir kültür hazinesi olması için değil!.. O, tam bir dikkatle kendisine uyulsun diye gönderilmiştir ki; onun hiçbir noktası terkedilmez, hayatın büyük veya küçük herhangi bir meselesi hakkında koymuş olduğu hüküm katiyyen değiştirilemez. Ya bu, ya cahiliyet! Ortası yoktur bu işin. Dinde kolaylık göstermek suretiyle insanlar arasını cem etmeye çalıştığını söyleyen insanın hiçbir dayanağı yoktur. Allah dileseydi, bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Ancak Allah, Şeriat’ının hükmolunmasını istiyor; sonra meseleler, varacağı yere varır.

 

Kur’ân’ın Verdiği Hüküm:

 

وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْ عَمَّا جَٓاءَكَ مِنَ الْحَقِّۜ لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًاۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰكِنْ لِيَبْلُوَكُمْ ف۪ي مَٓا اٰتٰيكُمْ فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِۜ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَم۪يعًا فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَۙ ﴿48﴾ وَاَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ اَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ اِلَيْكَۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاعْلَمْ اَنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُص۪يبَهُمْ بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْۜ وَاِنَّ كَث۪يرًا مِنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ ﴿49﴾اَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَۜ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ۟

"Sana da, kendinden önceki kitapları tasdik edici ve onlara şahid olan hak Kur’ân’ı indirdik. Allah’ın indirdiği ile aralarında hükmet; gerçek olan sana gelmiş bulunduğuna göre, onların heveslerine uyma! Her biriniz için bir Şeriat, bir yol tayin ettik; eğer Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı, fakat bu, verdikleriyle sizi denemesi içindir; O halde iyiliklere koşun, hepinizin dönüşü Allah’adır. O, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirecektir."

"O halde, Allah’ın indirdiği kitap ile aralarında hükmet, Allah’ın sana indirdiği Kur’ân’ın bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın. Heveslerine uyma; Eğer yüz çevirirlerse bil ki, Allah bir kısım günahları yüzünden onları cezalandırmak istiyor. İnsanların çoğu gerçekten fasıktırlar."

"Cahiliyet hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen bir millet için, Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?" (Maide, 48-50)

İnsan ifadesindeki bu berraklık, takrirdeki bu kesinlik, bazı durumlarda bu Şeriat’ın küçük bir noktasını dahi terketme fikrini akıldan çıkarmak hususundaki bu ihtiyat karşısında donup kalıyor. Evet, insanın eli havada kalıveriyor. Öyleyse müslüman olduğunu iddia eden bir insan, şartların değişikliği iddiasiyle bütün Şeriat’ı nasıl terk edebilir? Allah’ın Şeriat’ını bütünüyle terkettikten sonra müslümanlık iddiasını nasıl devam ettirebilir? Nasıl olur da bu adamlar kendilerini "Müslüman" diye isimlendirebilirler?!. Çünkü onlar İslâm’ın murakabesinden uzaklaşmışlar. İlahî Şeriat’tan her sahada ayrılmışlar, ulûhiyetin sadece Allah’a ait olduğunu kabul etmemişler, her türlü şart ve ahvalde bu Şeriat’ın selahiyetini, tatbikinin zaruretini reddettikleri gibi, Allah’ın ulûhiyetini de redddetmişlerdi.

"Sana hak kitabı indirdik!"

Buradaki hak kelimesi ulûhiyet noktasından, kanun vaz etme ve Şeriat indirme hakkına sahip olma noktasından ele alınıyor. Hak, Kur’ân’ın muhtevasında, akide ve Şeriat’ın herhangi bir meselesinde, hikâye edilen haberlerde ve serdedilen prensiplerde varlığını daima göstermektedir.

"Kendinden önceki kitapları tasdik edici ve onlara şahid olan..."

İşte son şekliyle Allah’ın dini! Hayatın, insanların ve hayat nizamlarının son mercii!..

Bundan dolayıdır ki, her türlü ihtilafın bu kitaba havale edilip halledilmesi lazım. Bu ihtilaf ister semavî dinlere mensup olanlar arasında meydana gelen itikadî tasavvurdan olsun, ister son nizamı getiren bu kitabın Şeriat’ı hakkında olsun ve ister bizzat müslümanlar arasında olsun, bütün hayat meselelerinde başvurulacak yegâne mercii, bu kitaptır. Bu son merciye istinad etmedikçe, insanların ileri sürecekleri fikirlerin hiçbir kıymeti yoktur.

Bu hakikata zaruri gerekçeler de ilave ediliyor:

"Allah’ın indirdiği ile aralarında hükmet; gerçek olan sana gelmiş bulunduğuna göre onların heveslerine uyma!"

Emir, hüküm için kendisine başvuran kitap ehline ait meselede adaletle hükmetmesi için önce Resulullah’a tevcih edilmiştir. Fakat bu hüküm, sadece bu meseleye mahsus değildir, bilakis umumîdir. Kıyamete kadar geçerlidir! Bu son mercideki herhangi bir hükmü değiştirecek yeni bir risalet gönderilmeyeceği gibi, yeni bir peygamber de gelmiyecektir!..

Bu din kemale ermiştir. Allah’ın müslümanlara olan nimeti, bununla tamamlanmıştır. Allah, bütün insanlar için hayat nizamı olarak onu beğenmiştir. Artık onun herhangi bir noktasını tadil veya tebdile imkân yoktur. Onun hükmünü terkedip başka bir hükmü almak, onun Şeriat’ını terkedip başka bir Şeriat’a bağlanmak selahiyeti, hiç kimsede mevcut değildir. Allah onu insanlar için seçerken bütün insanların hayrını tahakkuk ettireceğini, kıyamet gününe kadar bütün insanların hayatını tanzim edebileceğini biliyordu. Bu nizamdan tamamen vazgeçmeyi bir tarafa bırakın, onun herhangi bir noktasını değiştirmek, bizzarur bu bilgiyi inkâra varır. Bu ise, insanı dinden çıkarır. İsterse diliyle binlerce defa müslüman olduğunu söylesin!

Allah; birçok mazeretler ileri sürülebileceğini, Allah’ın indirdiği hükümleri değiştirmek ve insanların heveslerine tabi olmak için bir çok sebepler ortaya atılabileceğini şüphesiz biliyordu. Hiçbir değişikliğe uğratmadan Allah’ın indirdiği ile hükmetmenin zarureti hakkında bir çok çıkar yollar aranacağını da biliyordu. İşte bunun içindir ki, Allah bu âyetlerde iki defa, hükmettiği insanların heveslerine uymaktan Peygamberi’ni sakındırıyor. Allah’ın kendisine indirdiği hükümlerin bazısından, kendisi için fitne çıkarmalarından sakındırıp uyarıyor.

Böyle bir durumda insana tesir eden ilk âmil şudur: Çeşitli sınıflarla, bir beldede toplanan prensip ve akideler arasında kalpleri telif etmek hususundaki gizli beşerî arzu... Bir kısmı Şeriat ahkâmı ile çatışsa dahi, insanların bazı arzularının devam etmesi, Şeriat’ın esasından addolunmayan basit meselelerde kolaylaştırmaya meyledilmesi...

Rivâyet edilir ki, yahudiler recm gibi bazı meselelerde kendilerine müsamaha gösterildiği taktirde iman edeceklerini Peygamber’e arz ettiler. İşte bu sakındırma âyeti, bunun üzerine nazil oldu. Fakat bu emir de hususi değil, umumidir. Bu hal çeşitli münasebetlerde tesadüf edilen, bu Şeriat’a inanan insanların her zaman karşılaştıkları bir durumdur. Yüce Allah, bu meseleyi kesin bir hükme bağlamayı, bazı şartlar nazar-ı itibara alınarak ve hatta arzu ve hevesler farklı olduğu zaman kalpleri telif etmek için hükümleri kolaylaştırmak hususunda duyulan beşerî arzunun önünü kesmeği murat etti ve Peygamberi’ne şöyle buyurdu:

"Şâyet Allah dileseydi, bütün insanları tek bir ümmet yapardı." Fakat O, her millet için bir yol ve nizam vaz etti. Onları verdiği din ve Şeriat’la tecrübe ediyor. Onların her biri kendi yoluna gider. Sonra hepsi Allah’a dönecekler. Allah da onlara hakikatı haber verecek; ittihaz ettikleri nizama karşı onları muhasebe edecek. Öyleyse muhtelif unsurları birleştirmek için Şeriat’ı kolaylaştırmak fikrini akla getirmek bile caiz değildir. Çünkü onlar, birleşmezler:

"Her biriniz için Şeriat, bir yol tayin ettik; eğer Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat bu, verdikleriyle sizi denemesi içindir; o halde iyiliklere koşuşun, hepinizin dönüşü Allah’adır. O, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirecektir."

Böylece Allah, şeytanın getirebileceği bütün kapıları kapatıyor. Bilhassa safları birleştirmek, kalpleri telif etmek bir hayra vesile olmak için Allah’ın Şeriat’ını kolaylaştırmak ve böylece herkesi memnun etmek düşüncesiyle şeytana açık kapı bırakmamayı istiyor.

Allah’ın Şeriat’ı kalıcıdır, olmaması takdir edilen şeylere karşı, onun bütün kapıları kapalıdır. İnsanlar mahlukturlar! Her birinin istidadı, meşrebi, metodu, gidişatı ayrı ayrıdır. Allah, ilahî bir hikmetten dolayı onları böyle farklı yaratmıştır. Ama onlara hidâyeti arz etmiştir ve hidâyette daim olmalarını istemiştir. Bu hal Allah’a vardıkları zaman karşılaşacakları ceza ve mükâfat hususunda kendileri için bir imtihandır.

Öyleyse bir insanın, Allah’ın Şeriat’ı veya başka bir ifade ile beşerî hayatın felahı için onları birleştirmeğe çalıştığını ileri sürmesi, batıl bir sebep, yetersiz bir delildir. Allah’ın Şeriat’ından dönmek veya onu tadil etmek, yeryüzünde fesattan o yegâne sağlam nizamdan sapmaktan, beşer hayatında adaletin sönmesinden, insanların birbirlerine kul olmalarından, Allah’ı bırakıp, birbirlerini ilah ittihaz etmelerinden başka bir şeye yol açmaz. Bu ise, büyük bir kötülük ve büyük bir fesattır. Basit bir düşünce ile bu işin irtikâbı doğru değildir. Çünkü o, beşer tabiatında Allah’ın takdir ettiği şeyin tamamen aksidir. Allah’ın takdir ettiği kanun ve nizamların, prensip ve meşreplerin ihtilafındaki hikmete aykırıdır. Allah mahlukatın halikidir! Mahlukat arasındaki emirlerin ilk ve son sahibidir. Dönüş O’nadır!..

Allah’ın Şeriat’ından herhangi bir şeyi böyle bir gaye ile kolaylaştırma düşüncesi, zayıf ve basit bir düşüncedir. Onun pratik hayatta hiçbir gerekçesi yoktur. Allah’ın iradesine dayanmadığı gibi, müslümanın hissi de onu kabul etmez. Çünkü müslüman, Allah’ın iradesini gerçekleştirmekten başka bir gaye gütmez. Şu halde "turistleri" kaybetmemek için Allah’ın Şeriat’ını uygulamamak gerekir, diyenlere nasıl "müslüman" adı verilebilir?!.

Vallahi işte böyle diyorlar!

Âyet, tekrar aynı hakikatı teyid ediyor ve onu daha çok açıklığa kavuşturuyor:

"Allah’ın indirdiği ile aralarında hükmet; gerçek olan sana gelmiş bulunduğuna göre, onların heveslerine uyma!"

Yani, Allah’ın Şeriat’ını terkedip onların heveslerine uymaktan menediliyor. Şimdi de Allah’ın indirdiği şeylerin bazısından kendisini vazgeçirmeleri hususunda, Peygamber’in sakınması emrediliyor:

"O halde Allah’ın indirdiği kitap ile aralarında hükmet. Allah’ın sana indirdiği Kur’ân’ın bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın."

Buradaki sakındırma, daha ince ve daha kuvvetlidir. Bu âyet, meseleyi olduğu gibi tasvir etmektedir. Bu mesele, sakınılması lazım gelen bir fitne meselesidir.

Sonra âyet, tehlikeleri araştırmaya devam ediyor ve küçük meselelerde dahi tam bir şekilde bu Şeriat’a sarılmaz, onun hayranlığını kazanmazsa, işlerin daha çok bozulacağından Resulullah’ı sakındırıyor. Allah’ın Şeriat’ı ile hükmolunmaktan sarf-ı nazar ederlerse, artık din olarak İslâm’ı kabul etmiyorlar, demektir.

"Eğer yüz çevirirlerse bil ki, Allah, bir kısım günahları yüzünden onları cezalandırmak istiyor. İnsanların çoğu gerçekten fasıktırlar."

Yüz çevirirlerse, senin elinden bir şey gelmez. Bu, Allah’ın hüküm ve Şeriat’ına tam bir şekilde sarılmakta seni fitneye düşürmesin. Onların yüz çevirmeleri, senin gücünü kırmasın ve durumunu değiştirmesin. Onlar, bir kısım günahları yüzünden Allah’ın kendilerini cezalandırması için yüz çeviriyorlar. Bu yüz çevirmenin kötü neticesini bizzat kendileri görecekler. Ne sen, ne Allah’ın din ve Şeriat’ı, ne de o dine sarılan müslümanlar bundan zarar görmiyecekler. Sonra bu, beşerin değişmez bir tabiatıdır. "İnsanların çoğu gerçekten fasıktırlar." Onlar doğru yoldan ayrılır ve sapıtırlar. Çünkü onlar, böyledir. Bu meselede senin elinden bir şey gelmediği gibi, Şeriat’ın da bunda bir günahı yoktur! Onların doğru yola gelmelerine imkân yoktur!

Bununla beraber İslâm, mü’minin ruhuna şeytanın nüfuz edebileceği bütün delikleri kapatıyor. Çeşitli şartlar altında çeşitli gayeler için bu Şeriat’ın herhangi bir hükmünü terke yol açacak her türlü hüccet ve sebeplerin önünü alıyor.

Sonra insanları, yolların ayrılış noktasında durduruyor. Ya Allah’ın hükmü, ya da cahiliyetin. Bu iki şıkkın ortası yoktur!.. Ya yeryüzünde Allah’ın hükmü kaim olacak, beşerî hayatta onun Şeriat’ı uygulanacak, beşer hayatına O’nun nizamı yön verecek veya cahiliyyet hâkim olacak, arzu ve heveslerin prensibi uygulanacak, beşer hayatına kulluk ve kölelik nizamı yön verecek. Hangisini istiyorsunuz?..

 

Cahiliyetin Hükmü:

"Cahiliyet hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen bir millet için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?"

Cahiliyetin gerçek manası, bu âyette tesbit ve tahdit ediliyor. Cahiliyet, insanın insana hükmetmesidir. Çünkü o, kulların kullara kulluğudur. Allah’ın kulluğundan uzaklaşmaktır. O’nun ulûhiyetini reddetmektir. Allah’ı bırakıp bazı insanların ulûhiyyetini kabul etmek ve onlara kul olmaktır.

Bu âyete göre cahiliyet, muayyen bir zamana mahsus değildir. O, bir durum, bir vaziyettir. Bu durum, dün mevcut olduğu gibi, bugün de yarın da olur. İşte o zaman, İslâm’a karşı olarak o cahiliyet ismini alır.

İnsanlar, ya Allah’ın Şeriat’ı ile hükmederler, onu kabul edip kendilerini ona teslim ederler ve Allah’ın dinine girerler. Veya kul yapısı bir sistemi tatbik ederler, onu kabul ederler ve cahiliyet bataklığına düşerler. Onlar, kimin hükmünü tatbik ediyorlarsa, onun dinindedirler, Allah’ın değil!.. Cahiliyet hükmünün arandığı yerde Allah’ın hükmü aranmaz. İlahî Şeriat’ın terk edildiği yerde cahiliyet prensibi bulunur ve yaşanan hayat da cahiliyet hayatı olur.

İşte yolların ayrılış noktası burasıdır. Allah insanları bu noktada durdurur, sonra serbest bırakır. Sonra cahiliyet hükmünü arayanlara inkârî, fakat Allah’ın hükmünün üstünlüğü için takriri bir sual serdediliyor:

"Yakînen bilen bir millet için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?"

Evet!.. Allah’tan daha iyi hüküm veren kimdir?

İnsanlar için nizam vaz etmek ve onlarla hükmetmek iddiasına kalkışanlar, Allah’ın nizamından daha hayırlı bir nizam, O’nun hükmünden daha mükemmel bir hüküm meydana getirebilirler mi?

Hangi delil böyle büyük bir iddiayı sürdürebilir?

İnsan; insanları, insanların yaratıcısından daha iyi tanıdığını iddia edebilir mi? İnsanlara, insanların Rabb’inden daha merhametli olduğunu söyleyebilir mi? İnsanların faydasını insanların ilâhından daha iyi bildiğini ileri sürebilir mi? Son Şeriat’ını ve son Peygamber’ini gönderen, onu peygamberlerin sonuncusu, risaletin sonuncusu, Şeriat’ını da ebedî kılan Allah’ın, şartların değişeceğini, ihtiyaçların yenileneceğini, karışıklıkların vuku bulacağını bilmediğini iddia edebilir mi? Gönderdiği Şeriat’ta bunun hesabını yapmadığını, bu durumun o zaman O’na gizli olup (!) son zamanlarda insanların bulduğunu söyleyebilirler mi?

Allah’ın Şeriat’ını hayattan uzaklaştıran, onun yerine cahiliyet hükmünü ikame eden, kendi arzusunu veya herhangi bir milletin arzusunu veya herhangi bir beşer neslinin arzusunu Allah’ın hüküm ve Şeriat’ının üstüne çıkaran insanlar, bunu diyebilirler mi?

Evet, bunu diyebilirler mi? Özellikle müslüman olduklarını iddia eden insanlar, böyle bir iddiada bulunabilirler mi?

Şartlar, karışıklıklar, insanların isteksizliği, düşman korkusu. Bütün bunlar, Allah’ın ilmi dahilinde değil midir? O, müslümanlara, aralarında ilahî Şeriat’ı ikame etmelerini, O’nun nizamına uymalarını, indirdiği hükümlerin bir kısmından bile vazgeçmemelerini emrediyor?

Geçici ihtiyaçların, yenilenen durumların, ekseriyet hallerinin istiabından Allah’ın Şeriat’ı kusurlu mudur? Bütün bunlar, Allah’ın ilmi dahilinde değil midir? Buna rağmen O, insanları sakındırıyor ve şiddet gösteriyor.

Müslüman olmayan insan, dilediğini söyleyebilir. Ama ya müslüman? Yahut müslüman olduğunu iddia eden? Bütün bunları söyler de, yine de müslüman kalabilir mi? İslâm’ın bir zerresini üzerinde taşıyabilir mi?

İşte yolların ayrılış noktası. Orada herkes ihtiyarına sahiptir. Orada münakaşa ve mücadeleye lüzum yok.

Ya İslâm, ya cahiliyet! Ya iman, ya küfür! Ya Allah’ın hükmü, ya cahiliyetin hükmü!

Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyenler kâfirlerdir, zalimlerdir, fasıktırlar. Allah’ın hükmünü kabul etmeyenler mü’min değildirler.

Bu mesele, müslümanın vicdanında kesin ve açık bir şekilde yer etmelidir. Kendi zamanında, insanlara onun tatbiki hususunda tereddüde düşmemelidir. Bu hakikatin muktazasına, dost ve düşman herkese icra edilen bu tatbikatın neticesine teslim olmaldıır.

Bu mesele, bir müslümanın vicdanında kesinlik derecesine ulaşmazsa, o insanın düzeni bozulur, nizamı karışır, vicdanında hak ve batılı tefrik edemez, doğru yolda tek adım bile atamaz!

Hülâsa: Beşerî kanunlar, haysiyet ve şeref kırıcı olduğu gibi, insanı kula kul yapar. Allah kanunları ise, insanı yaratanına kul yaparak onun haysiyet ve şerefini daha da yükseltir.

"Zad’ül-mesir fi ilm-i tefsir" adındaki tefsirde sahibi, Maide Suresi’nin bu âyetlerinin tefsirinde çeşitli görüşleri serdettikten sonra, şöyle diyor: "Allah’ın indirdiği hükümleri red ve inkâr ederek başka kanunlarla hüküm verirse, yahudiler gibi, kâfir olur. Red ve inkâr etmiyerek sırf heva ve hevesine uyarak Kur’ân kanunlarıyle hükmetmezse, kâfir olmazsa da zalim ve fasık olur."

"Allah’ın gönderdiği kanunları inkâr ederse, muhakkak kâfir olmuştur. Fakat, bir kimse Allah kanunlarını kabul ve ikrar ettiği halde onlarla hükmetmezse fasık ve zalim olur," şeklinde İbn-i Abbas’dan yapılan bir rivâyet de müfessirin bu tefsirini teyid etmektedir.

Tefsir-i Taberi’de şöyle deniyor: "Red ve inkâr ederek Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse o, Allah’ı inkâr etmiş sayılır, yani kâfir olur. İbn-i Abbas’ın dediği gibi, bu neye benzer? Allah’ın Peygamber’inin peygamberliğini bildikten sonra red ve inkâr etmeğe benzer."

Tefsir-i Kurtubi’de, İbn-i Mesud ve Hasan’dan naklen şöyle deniyor: "Bu âyetler, ister müslüman olsun, ister yahudi olsun, isterse kâfir olsun, caiz ve helaldır diye Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse kâfir olur. Fakat Allah’ın indirdiğinin hilafına hükmetmenin günah olduğuna inanarak hükmederse fasıklardan olur."

İsmail el-Kadı "Ahkâm’ül-Kur’ân" adlı eserinde şöyle diyor: "Bu üç âyetin zahiri şunu gösteriyor: Müslümanlardan her kim yahudilerin yaptığı gibi yaparsa, yani Allah’ın hükümlerine muhalif hükümler icad ederse ve o hükümleri bir din gibi kabul ederse, yahudiler hakkındaki cezaya onlar da çarpılır."

Vehbi Efendi’nin "Hülasat’ül-Beyan" ismindeki tefsirinden, bu mevzuyla ilgili bazı bölümleri sadeleştirerek buraya alıyoruz:

"Âyet, ilahî hükümlere razı olmayanların kâfir olduklarını, zina edenler hakkında sarih hükmü değiştiren yahudilerin de kâfir olduklarını beyan etmektedir. Buna binaen, Allah’ın indirdiği ahkâm ile hükmetmeyip, değiştirenlerin mü’min ismine layık ve müstehak olmadıklarını beyanla ilahî hükümleri değiştirmenin cezasının pek ağır olduğuna işaret olunmuştur."

Bu âyetin zahirine nazaran, fasıkın kâfir olması lazım gelir. "Zira fasık irtikâb ettiği fısıkta ilahî hükümlerin hilafını seçmiştir" demekle Hâricî mezhebî fasıkın küfrüne bu âyetle istidlâl etmiş ise de Fahr-i Razi’nin beyanı vechiyle onlara şöyle cevap verilmiştir: "Gerçi fasık fıskıyla Allah kanunlarının hilafını irtikâb etmiş ise de bu, dilinde ve zahirde olup, kalbiyle o hükümlerin hak olduğunu tasdik ve işlediği fıskın günah olduğuna inandığından kâfir olmaz. Çünkü küfür, hak olan hükümleri kalbiyle inkâr, diliyle reddetmektir. Fasık ise kalbiyle tasdik ettiği için yine mü’mindir. Fakat inanmakla beraber, şer’î hükümlerin hilafına hükmetmek de diğer günahları işlemek kabilindendir. Şu halde âyet-i celile’nin hükmü, bilkülliye inkâr ve ilahî hükmü reddetmekle beraber hilafiyle hükmederse işte o zaman kâfir olur!" denmektedir. Bu âyette birçok tevcihler varsa da esah olan tevcih budur.

Ebu’s-Suud Efendi’nin tefsiriyle Feth’ül-Beyan’da beyan edildiğine göre: Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmemek, istihfaf (hafife almak) veya istihlal (helal ve caiz görmek) veya inkâr ederek hilafiyle (yani başka kanunlarla) hüküm vermek küfürdür, yani hüküm veren kâfir olur. Ancak, hak olduğunu kalp ile tasdik, dil ile ikrar etmekle beraber hilafına hüküm vermekle kâfir olmaz. 45. âyetin tefsirinde de:

"Birinci âyette Allah’ın inzal ettiği kanunlarla hükmetmeyenlerin yaratanlarına karşı kusur işlediklerine binaen kâfir oldukları ve bu âyette de Allah’ın kanunlarıyle hükmetmeyenlerin de nefislerine zulüm ettikleri için zalim oldukları beyan buyurulmuştur.

Bu surede Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyenler üç yönden tavsif edilmektedir: Birincisi kâfir olmak, ikincisi zalim olmak, üçüncüsü de fasık olmaktır.

Bazıları da birinci âyet Allah’ın hükümlerini inkâr ederek hilafına hükmedenler, ikinci âyet yahudiler, üçüncü âyet de hıristiyanlar hakkında nazil olmuştur demişlerse de, daha doğru olan, âyetlerin hükümlerinin genelliğidir. Çünkü itibar lafzın umumunadır."

Hamdi Yazır, "Hak Dini Kur’ân Dili" adlı tefsirinde Maide Suresi'nin 47. âyeti ve daha önce geçen âyetleri açıklarken şöyle diyor:

"Ya Allah’ın hükmüne iman ettiği halde o hükümden harice çıkmış ise günahkâr bir fasıktır veya onu kalben de tanımamak veya istihfaf etmekle imandan çıkmış fasık bir kâfirdir ve her iki halde de fasık cezasına müstehaktır. Binaenaleyh, Tevrat’a uygun hükmü kabul etmeyen yahudiler, İncil’e uygun hükmü kabul etmeyen hıristiyanlar, kendi nazarlarında ve inançlarında dahi zalim veya fasık veya kâfirdirler veya hepsidirler. Kezalik bunlara benzeyenler de bunlar gibidirler. Küfürleri Allah kanunlarını inkâr veya hafife almalarından, zulümleri hakkın ölçüsü olan Allah hükümlerini atıp başka kanunlarla hükmetmelerinden, fısıkları da haktan huruç etmelerinden dolayıdır.

İşte Tevrat’taki hükümleri kasden tağyir ve tebdil etmiş olanlar hakkında böyle bir ilahî tehdit tecelli etmiş oluyor. Tefsir-i Kebir’de ve Sirac’ül-Münir’de yazılı olduğu üzere, bir kimse Allah’ın hükümlerini kalben kabul etmez, onları lisanen inkâr ederse o taktirde kâfir olur. Fakat onu kalben tasdik ettiği halde terk eylerse kâfir olmaz, günahkâr olur.

Nitekim büyük âlim İkrime de demiştir ki, her kim Allahü Teala’nın hükmettikleriyle, onları bilerek inkâr ettiği halde, onlarla hükmetmezse kâfir olur. Fakat, her kim onları ikrar ettiği halde onlarla hüküm vermezse o fasıktır, zalimdir; kâfir olmaz. Bu husustaki üç âyet-i celile böyle tevcih olunmaktadır. Zahir olan da budur."

Eski Diyanet İşleri başkanları’ndan Merhum Ömer Nasuhi Bilmen, "Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe meali Âlisi ve Tefsiri"isimli eserinde Maide Suresi’nin 44. âyetini tefsir ederken, "... İşte Tevrat’taki hükümleri kasten tağyir ve tebdil etmiş olanlar hakkında böyle bir ilahî tehdit tecelli etmiş bulunmaktadır." demektedir.

Tefsir-i Kebir’de ve Esrar’ül-Münir’de yazılı olduğu üzere, bir kimse Allah’ın hükümlerini kalben kabul etmez, bile bile lisanen inkâr ederse, o taktirde kâfir olur. Fakat onu kalben tasdik ettiği halde terk eylerse kâfir olmaz, günahkâr olur.

 

Hülâsa:

Maide Suresi’nin 44, 45 ve 47. âyet-i Kerîme’lerinde, yapılan tevil ve tefsirlere göre, şu üç mesele mühimdir: Bunlardan birinde ihtilaf, diğerlerinde ittifak vardır.

a) İhtilaf vaki olan mesele şu: Bu âyetler, kimi âlimlere göre yahudiler ile nasranîler hakkında nazil olmuş ve onların Tevrat ve İncil’e göre hüküm vermeme hallerini tasvir etmiş, bu yüzden onların kâfir, zalim ve fasık olduklarını ifade etmiştir. Kimi âlimlere göre de âyetlerin hükümleri geneldir, bütün ümmetler hakkındadır.

b) İttifak Vaki Olan Meseleler:

1- Red ve inkâr ederek veya beğenmiyerek veya yetersiz görerek veya alay ederek veya hafife alarak veya isabetsiz görerek veya "Çağın gereklerine uymaz!" diyerek veya "Bizi geriye götürür!" veya "Zamanı geçmiştir!" diyerek veya "Din, dünya ve devlet işlerine karışmaz!" diyerek, Kur’ân kanunlarıyla hükmetmeyenler kâfir olurlar.

2- İnandığı ve kabul ettiği, yegâne hak bilip, yegâne güzel ve isabetli gördüğü ve onunla hükmetmenin yine Kur’ân emri olduğuna inandığı halde Kur’ân kanunlarıyla değil, başka kanunlarla hüküm ve karar verenler kâfir olmazlarsa da zalim ve fasık olmalarında şüphe yoktur.

Buraya bir mesele daha ilave edilir:

Sahih olan görüşe göre, önceki ümmetlere gelmiş olan şer’î hükümler, neshedilmediği ve kaldırılmadığı, Kur’ân ve hadis’lerde anlatıldıkları taktirde, bizim de hakkımızda hükümdür, Şeriat’tır. Bu itibarla, yukarıdaki âyetlerin ifade ettikleri hükümler bizim hakkımızda da geçerlidir ve aynıdır. Yani âyetler, yahudiler ile nasraniler hakkında nazil olmuş olsalar bile, Ümmet-i Muhammed olan bizleri de aynı şekilde bağlarlar.

Bunlar, aynı zamanda iman meseleleridir; müslümanın inancını yakından ilgilendirdiği gibi, din görevlilerini de çok yakından ilgilendirir. Esasen, her vesile ile bunları söylemek ve yanlış düşünenleri uyarmak onların görevidir. Makam ve maaşlarını düşünmeden ve kimseden korkmadan ve nihâyet İslâm’ın hiçbir hükmünü saklamadan bunları anlatmalıdırlar. Çünkü:

Bunları, din görevlileri anlatmazsa, insanlar imanlarını da ilgilendiren bu meseleleri kimden öğrenecekler? Yanlış inanışa düşenleri kim uyaracak? İmanları gidenler veya zalim ve fasık durumuna düşenler, yarın ahirette bunların yakasına yapışmıyacak mı? "Yüzünüz kara olsun, Allah size lanet etsin! Niye bize Allah’ın âyetlerini, özellikle Maide Suresi’nin bu âyetlerini okumadınız, anlatmadınız, sakladınız? Allah’dan korkmadınız da kullardan korktunuz ve Allah’ın âyetlerini parayla sattınız. İmam idiniz, vaiz idiniz, müftü idiniz, reis idiniz, fetva makamında bulunuyordunuz, Allah’ın tüm âyetlerini, İslâm’ın tüm meselelerini bize söylemediniz. Yanlış beyanlarda bulunanlara bağırmadınız, gereken cevabı vermediniz, görevinizi hakkıyla yapmadınız, hem bizleri hem de kendinizi bu korkunç azaba sürüklediniz. Allah’ın laneti, meleklerin laneti ve bütün lanetçilerin laneti üzerinize olsun!" demiyecekler mi?..

Bunları Kur’ân söylüyor. İşte birkaç âyetin meali:

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدٰى مِنْ بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللّٰهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَۙ ﴿159﴾ اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا فَاُو۬لٰٓئِكَ اَتُوبُ عَلَيْهِمْۚ وَاَنَا التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ ﴿160﴾ اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ ﴿161﴾خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ

"Gerçekten, indirdiğimiz âyetleri ve yol göstereni, kitapta açıkladıktan sonra, onları gizleyen kimseler var ya, onlara hem Allah lanet eder hem de lanetçiler lanet eder. Ancak tevbe edenler, ıslah edenler ve gerçeği ortaya koyanlar müstesna! Onların tevbesini kabul ederim. Ben tevbeleri daima kabul ve merhamet edenim. İnkâr edip, o halde ölenler var ya, işte Allah’ın, meleklerin ve insanların laneti onlaradır. Lanette temellidirler. Onlardan azap hafifletilmez ve onların azabı geciktirilmez." (Bakara, 159-162)

Konyalı Vehbi Efendi, "Hülasat’ül-Beyan ve Tefsir’ül-Kur’ân" adlı tefsirinde diyor ki:

"Bu âyetlerin, yahudi âlimleri hakkında nazil olduğunu beyan edenler varsa da, daha doğrusu, dinin hükümlerinden bir şeyi saklayan kimselerin hepsine şâmildir. Ama, saklayan kimse hangi milletten ve saklanan hüküm de hangi Şeriat’tan olursa olsun, Şeriat hükümlerini saklayan kimselerin cümlesine şamildir. Zira itibar lafzın umumunadır.

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِه۪ ثَمَنًا قَل۪يلًاۙ اُو۬لٰٓئِكَ مَا يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿174﴾ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى وَالْعَذَابَ بِالْمَغْفِرَةِۚ فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ عَلَى النَّارِ

"Gerçekten, Allah’ın indirdiği kitaptan gizlemede bulunup, onu az bir parayla değiştirenler var ya, onların karınlarına tıkadıkları ancak ateştir. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları günahlarından arıtmaz. Onlara elem verici azap vardır. Onlar doğruluk yerine sapıklığı, mağfiret yerine azabı alanlardır. Ateşe ne kadar da dayanıklıdırlar." (Bakara, 174-175)

Bu âyetlerin azamet ve heybeti karşısında, bilhassa din bilginleri korkmalı ve titremelidirler ve kimseden korkmayarak ve dünya menfaatını düşünmiyerek, Şeriat’ın bütün hükümlerini söylemeli ve yazmalıdırlar. Ve bu husus aynı zamanda ahde vefadır. Cenab-ı Hakk Âl-i İmran Suresi'nin 187. âyetinde şöyle buyurur:

وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلَا تَكْتُمُونَهُۘ فَنَبَذُوهُ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْا بِه۪ ثَمَنًا قَل۪يلًاۜ فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ

"Allah, kendilerine kitap verilenlerden, onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemiyeceksiniz diye ahd almıştı. Onlar ise onu arkalarına atıp az değere sattılar. Alış-verişleri ne kötüdür?"

Resul-i Ekrem Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) de şöyle buyurmuştur:

"Allah, herhangi bir kuluna ilim verir de o onu saklarsa kıyamet gününde ağzına ateşten bir gem vurulur." (Taberani, Tirmizi ve İbn-i Mace’de bu mealde hadis-i şerifler vardır)[1]

Ey ilim ehli, Ey Hoca Efendi! Çok iyi düşün, kararını isabetli ver! Ya tebliğ ya ketim, ya dünya ya ahiret, ya rahmet ya lanet! Bunlardan birini seç! Şeytandan değil, Allah’tan yana ol! O’na sığın, söyle ahkâmını, korkma bir şeyden, sığınanı korur, O, herşeyden! Hem dünya senin olur hem de ahiret!..

Cenab-ı Hakk şöyle buyurur:

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ تَعْرِفُ ف۪ي وُجُوهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الْمُنْكَرَۜ يَكَادُونَ يَسْطُونَ بِالَّذ۪ينَ يَتْلُونَ عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَاۜ قُلْ اَفَاُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكُمْۜ اَلنَّارُۜ وَعَدَهَا اللّٰهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ۟

"Kendilerine âyetlerimiz apaçık olarak okunduğu zaman o kâfirlerin yüzlerinde inkâr hallerini görür, tanırsın. Nerede ise, karşılarında âyetlerimizi okuyanlara saldıracak gibi olurlar. (Ey Resul’üm, o kâfirlere) de ki: Şimdi, size bundan daha kötü olanını haber vereyim mi? O, ateştir. Allah bunu kâfir olanlara vaad etti. O ne kötü bir karargâhtır!" (Hac, 72)

يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۜ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُۜ وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ

"Ey Peygamber! Rabb’in tarafından sana indirileni tamamen tebliğ et. Eğer tebliği tam yapmazsan Allah’ın risaletini (elçilik görevini) yerine getirmiş olmazsın. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphe yok ki Allah, kâfirler topluluğuna muvaffakiyet vermiyecektir." (Maide, 67)

لَوْلَا يَنْهٰيهُمُ الرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ عَنْ قَوْلِهِمُ الْاِثْمَ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَۜ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَصْنَعُونَ

"Ne olurdu?!. Onların âlimleri ve din bilginleri, günah söylemelerinden ve haram yemelerinden kendilerini vazgeçirmeye çalışsalardı ya. İşledikleri bu sanat ne kadar kötü!" (Maide, 63)

فَوَرَبِّكَ لَنَسْـَٔلَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ ﴿92﴾ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿93﴾ فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَاَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِك۪ينَ ﴿94﴾ اِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِء۪ينَۙ ﴿95﴾ اَلَّذ۪ينَ يَجْعَلُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَۚ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ

"Rabb’in hakkı için, biz onların hepsine muhakkak surette yapmış oldukları şeylerden soracağız (ve cezalarını vereceğiz)."

"Şimdi sen, emrolunduğun şeyi, çatlatırcasına beyan et ve putperestlerden yüz çevir, (sözlerine ve tehditlerine aldırma). Şüphesiz ki, biz, o alay edenlere karşı kâfiyiz, (onların belasını veririz). Onlar, o kimselerdir ki, Allah ile beraber başka bir ilah tanırlar, yakında (başlarına gelecek akibeti) bilecekler." (Hicr, 92-96)

اَلَيْسَ اللّٰهُ بِكَافٍ عَبْدَهُۜ وَيُخَوِّفُونَكَ بِالَّذ۪ينَ مِنْ دُونِه۪ۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍۚ

"Allah kuluna kâfi değil mi? (Ey Resul’üm! Durmuşlar da) seni Allah’tan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah kimi saptırırsa, artık ona hidâyet verecek yoktur." (Zümer, 36)

وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُۜ اِنَّ اللّٰهَ بَالِغُ اَمْرِه۪ۜ قَدْ جَعَلَ اللّٰهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا

"... Kim Allah’a tevekkül ederse, O, ona yeter. Muhakkak ki, Allah emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir kader tayin etmiştir." (Talak, 3)

 

Zamanın Değişmesiyle Hükümler Değişir mi?

Mecelle’nin 39. maddesi şöyle: "Zamanların değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkâr edilemez."

Bazı kimseler Mecelle’nin bu maddesini dillerine dolayarak, "Zaman değişti, aradan asırlar geçti, asırların geçmesiyle, zamanların değişmesiyle Şeriat’ın hükümleri de elbet değişecektir!" derler.

Bizde mahallî bir tabir vardır: "Horasan’da halı dokunduğunu duymuş ama, enini boyunu öğrenmemiş!" Bu beylerde Mecelle’de böyle bir maddenin olduğunu duymuşlar ama, madde nedir, neyin nesidir, şümûl sahası neden ibarettir diye sormamışlar veya sormak hesaplarına gelmemiştir.

Önce şunu sormak lazım: Şeriat’ın hükümleri, İslâm kanunları, Allah kanunlarıdır. Onlar zamanın geçmesiyle eskir mi? Zamanların değişmesiyle değişir mi? Allah kanunları cahil ve aciz kimselerin görüşleri ve kanunları değil ki, zamanın geçmesiyle hataları meydana çıksın da görüşleri değişsin!.. Bunlar Allah’ın ezeli ve ebedî ilmine dayanan hükümlerdir!

Zamanın geçmesiyle, insandaki gözler, kulaklar, el ve ayaklar, diğer organlar ve bunlar arasındaki ahengi sağlayan kanun ve kurallar değişiyor mu? İnsandaki vücut sistemleri, ihtiras ve şehevî arzular, hayvanî his ve duygular değişiyor mu? Yeme, giyinme, barınma ve evlenme ihtiyaçları değişiyor mu? Gece-gündüz, yaz-kış, ay-güneş ve bunların bağlı bulundukları kanunlar değişiyor mu? Hayır! Bunların hiçbiri değişmiyor, hepsi aynı şekilde sürüp gidiyor. İnsan aynı insan, kâinat aynı kâinat, fizikî kanunlar aynı kanunlar!..

O halde zamanın ilerlemesi bunlara tesir etmiyor, bunları değiştirmiyor da Cenab-ı Hakk’ın teşri ve teklif kanunlarında mı zamanın geçmesi tesir edecek, değişikliği gerektirecek öyle mi?!.

Şimdi Mecelle’nin 39. maddesine gelelim:

Evet, "Zamanın değişmesiyle ahkâmın değişmesi inkâr edilemez," maddesi yok değildir, vardır. Ama hangi meselelerde vardır? İşte burasını iyi öğrenmek gerek. Bu hususu Merhum Ömer Nasuhi Bilmen Efendi’nin "Hukuk-i İslâmiyye, İstilahat-ı Fıkhiyye Kamusu"ndan sadeleştirerek alıyorum:

"Yani nass (âyet ve hadis) ile sabit olmayan ve genel kaidelerden olmayan bir kısım cüz’i hükümler, zamanın değişmesiyle değişebilir. Yoksa, kati naslarla yani âyet ve hadislerle sabit olan meselelerde zaman tesir etmez.

Mesela, vaktiyle salâh ehli çok olduğundan şahidlerin tezkiyelerine lüzum görülmezdi. Bilahare insanların iyi halleri değişmekle şahidlerin sirren veya âlenen tezkiye edilmelerine gerek hasıl olmuştur.

Kezalik, vaktiyle bir binanın odaları hep bir tarzda yapıldığından, birini müşterinin görmesi kâfi geliyordu. Fakat sonradan bu tarz değiştiğinden müşterinin, odalarının hepsini görmesi lazım gelir."

Buraya birkaç satır daha ilave edelim:

İslâm hukuku, bazı meseleleri, mahallin örf ve adetlerine bırakmıştır. Örf ve adetlerin değişmesiyle ona dayanan hükümlerin de değişmesi pek tabii bir şeydir. Yoksa, âyet ve hadis-i şerif’lerle veya icma-i ümmet’le sabit olan veya bunların benzeri olup, kıyas yoluyla bunlara ilhak edilen hükümler değişmez. Mesela, faizin haramlığı, içkinin haramlığı, mahremlerle evlenmenin haramlığı, kadınlarda tesettürün lüzumu gibi hükümler değişir mi? Hırsızın kolunun kesilmesi, katilin kısas edilmesi, iftira edenlere, içki içenlere seksen değnek vurulması değişir mi?!.

 

Şirk:

İslâm’a göre şirk demek, Allah’a şerik koşmak, ona eş-emsal kabul etmek demektir veya Allah’ın yerine başka şeyleri, kişi veya kişileri koymak demektir. Allah’a tapar gibi, Allah’ın önünde eğilir gibi, Allah’tan başkalarına tapmak, onların önlerinde eğilmek demektir. Allah kadar veya daha çok onları sevmek demektir. Allah’ın indirdiği ve gönderdiği kanunlarla değil, kişi veya kişilerin fikirleriyle, onların prensip ve sözleriyle amel etmek demektir, Şeriat’ın nizamına, ortaçağ zihniyeti, çöl kanunu, modası geçmiştir veya yetersizdir deyip, biz, bizi idare ederiz, bize babalarımızın, atalarımızın yolu yeter, bizim doğmalara ihtiyacımız yoktur, demek şirktir, putçuluktur.

Çünkü, bütün bunlar, Allah’a eş ve emsal kabul etmek, hatta daha da ileri giderek Allah’a cehl veya hata isnad etmek, kendilerinin veya arkasından gitmek istedikleri kişi veya kişilerin fikir ve görüşlerinin daha isabetli, daha yararlı, daha medenî olduğuna inanmak demektir. Böyle bir inanca sahip olan kişi veya kişiler şöyle demiş olmuyorlar mı:

"Ya Rabb’i! Sana inanıyoruz; Sen varsın ve birsin. Kur’ân’a da inanıyoruz. Kur’ân haktır, Senin kelamındır. Fakat, sen bizim işimize karışma, sen dünya ve devlet işlerini bizim kadar bilemezsin. Kur’ân’ın da dünyaya ait kanun ve kaideleri yetersizdir, modası da geçmiştir, artık onlar bir milleti yönetemez, bizi idare edemezler, geriye, vahşete götürürler, biz ise medeni bir hayat yaşamak, muasır milletlerin seviyesinde yaşamak istiyoruz!" Evet, işte böyle demiş oluyorlar.

Artık, böyle diyenlerde din kalır mı, iman kalır mı, müşrik olmazlar mı? Buyurun, cevabını siz verin!..

İsterseniz, şirkin, putperestliğin tarihine, nasıl ortaya çıktığına kısaca bir göz atalım:

İlk din Tevhid dinidir. İlk inanç da Tevhid inancıdır. Tevhid demek, Allah’ın birliği demektir. Allah’ın birliği esasına dayanan kanun ve kaideler mecmuası demektir. Şirk sonradan başlamıştır. Arızî bir hastalıktır. Şirkin çeşitleri çoktur. Bunlardan biri de insana tapmaktır, insanı putlaştırmaktır. Bu nasıl başlamıştır ve nasıl başlar?

Eski kavimlerden bazıları, kendilerini düşmanlarına karşı korumada varlık gösteren hükümdarlarında, kumandanlarında fevkalâde bir kuvvet bulunduğunu farz etmişler. Onlara aşırı derecede saygı duymuşlar, sevgi beslemişlerdir. Gitgide bu saygı ve sevgi, onların önlerinde eğilme ve tapınma haline gelmiştir. Ölümlerinden sonra da unutmamak için onların heykellerini dikmişler, mezarlarını süslemişlerdir. Bu heykellerin sahiplerinin, hurafelerle dolmuş olan tarihî hayallerini kafalarında büyüte büyüte onları insan üstü varlıklar haline getirmişler ve nihâyet ilahlaştırmışlardır. Dokunulmazlıklarını kabul ederek onları tabu haline getirmişlerdir. Heykellerinin önünde, mezarlarının başında, akla, mantığa sığmayan hareketler yapmışlar, yiyecekler koymuşlar, çiçeklerle süslemişlerdir.

Sıkıştıkları zamanlarda onlardan medet beklemişler, fikirlerini kendilerine rehber edinmişler, görüşlerini bayrak yapmışlardır. Yolundayız, izindeyiz gibi sözleri ede durmuşlardır. Karşı çıkanlara karşı çıkmışlar, yolunda ve uğrunda paralar feda etmişlerdir!

Nemrud, Şeddat ve Firavun gibiler klasik put ve tağutları, Marks, Lenin ve Mao ve daha nice benzerleri de modern put ve tağutları temsil etmektedirler. Getirdikleri düzenler ve rejimler de tağut düzenidir. Allah yolunu hüküm ve kanunlarını bırakıp da böylelerinin yolunda ve izinde gidenler de kula kul olmuşlardır. İnsanlık haysiyet ve şerefini yitirmişler ve nihâyet putperest olmuşlardır.

Kıyamet gününde, yolundayız, izindeyiz dedikleri kendilerine, amansız birer düşman kesilecekler ve birbirlerini lanetliyeceklerdir!

Şimdi birkaç âyetin mealini vererek bu bahsi bitirelim:

وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَم۪يعًا ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا مَكَانَكُمْ اَنْتُمْ وَشُرَكَٓاؤُ۬كُمْۚ فَزَيَّلْنَا بَيْنَهُمْ وَقَالَ شُرَكَٓاؤُ۬هُمْ مَا كُنْتُمْ اِيَّانَا تَعْبُدُونَ ﴿28﴾ فَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اِنْ كُنَّا عَنْ عِبَادَتِكُمْ لَغَافِل۪ينَ

"Onların hepsini bir gün toplarız, sonra puta tapanlara, "Putlarınız ve siz yerlerinize!" deyip onları birbirlerinden ayırırız. Putlar ise: "Bize tapmıyordunuz ki! Allah bizimle sizin aranızda şahid olarak yeter. Sizin tapınmanızdan bizim haberimiz yoktu," derler. İşte orada herkes dünyada yapmış olduğunu bulur ve gerçek Mevlâ’ları olan Allah’a döndürülür. Uydurdukları putlar onları bırakıp kaçmışlardır." (Yunus, 28-29)

وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَم۪يعًا ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذ۪ينَ اَشْرَكُٓوا اَيْنَ شُرَكَٓاؤُ۬كُمُ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ ﴿22﴾ ثُمَّ لَمْ تَكُنْ فِتْنَتُهُمْ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا وَاللّٰهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِك۪ينَ ﴿23﴾ اُنْظُرْ كَيْفَ كَذَبُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ

"Birgün hepsini toplarız, sonra puta tapanlara: İddia ettiğiniz putlarınız nerede? deriz. Sonra Rabb’imiz Allah’a and olsun ki, bizler puta tapanlar değildik, demekten başka çare bulamazlar. Kendilerine karşı nasıl yalan söylediklerine bak! Uydurdukları putlar da onlardan uzaklaşır." (En’am, 22-24)

يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَٓا اَطَعْنَا اللّٰهَ وَاَطَعْنَا الرَّسُولَا ﴿66﴾ وَقَالُوا رَبَّنَٓا اِنَّٓا اَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَٓاءَنَا فَاَضَلُّونَا السَّب۪يلَا ﴿67﴾ رَبَّنَٓا اٰتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْنًا كَب۪يرًا۟

"Yüzleri ateşten çevrildiği gün: Keşke, Allah’a itaat etseydik, keşke Peygamber’e itaat etseydik, derler. Rabb’imiz! Biz yöneticilerimize ve büyüklerimize itaat etmiştik, fakat onlar bizi yoldan saptırdılar. Rabb’imiz! Onlara iki kat azap ver, onları büyük bir lanetle lanetle." (Ahzab, 66-68)

 

Mevzu İle İlgili Bir Kaç Fetva:

Puta tapmak küfürdür. Kur’ân’ı, camii ve İslâm’da tazim edilmesi gerektiren herhangi bir şeyi istihfaf (hafife alma) ederse, yine kâfir olur. (Fetevay-ı Feyziye/162)

"Zeyd müslüman olan Amr’e, aramızdaki davayı halletmek için, Şeriat’a gidelim dese, Amr: "Ben Şeriat’ı tanımam!" dese Amr’e ne lazım gelir?

El-cevap: Tecdid-i iman ve tecdid-i nikâh lazım gelir. Yani hem imanı gider hem nikâhı." (Fetevay-ı Feyziye)

"Zeyd Amr’in (hâşâ) cima lafziyle din ve imanına sövse Zeyd’e ne lazım olur?

El-cevap: Tecdid-i iman ve nikâh." (Fetavay-ı Abdurrahim/90) (Yani imanı da nikâhı da gitmiştir. Bunları yenilemesi lazım.)

"Zeyd Amr’e bre din ve imanını filan ettiğim diye cima lafziyle sövse Zeyd’e ne lazım gelir?

El-cevap: Tecdid-i iman ve nikâh." (Aynı kitap)

"Zeyd karısı Hind’e cima lafziyle din ve imanına sövse Zeyd’e ne lazım olur?

El-cevap: Tecdid-i iman ve tecdid-i nikâh lazım olur." (Aynı kitap)

"Bir kimse farzlardan birisini ve kesin olan bir hükmü hafife alırsa kâfir olur." (Behçet’ül-Feteva)

"Zeyd bazı kimseler ile aralarındaki dava hususunda Şeriat var, Şeriat’a gidelim dedikte, onlar, biz Şeriat bilmeyiz, bizim Şeriat’ımız İskenderiye Bey’idir, deseler bu adamlara ne lazım gelir?

El-cevap: Tecdid-i iman ve nikâh lazım gelir." (Fetevay-ı Abdurrahim/91)

"Zeyd ile Amr arasında bir hususla ilgili davayı halletmek için Şeriat’a davet ettik de, Amr kanun var iken Şeriat bizim aramıza girmez. Davayı kanun üzerine görelim dese Amr’e ne lazım gelir.

El-cevap: Tecdid-i iman ve tecdid-i nikâh lazım gelir." (Aynı kitap)

"Zeyd Amr’e bu davayı ben Şeriat’la halletmek isterim, dediğinde Amr: "Şeriat varsa kanun da vardır. Ben Şeriat bilmem, kanun ile görürüm," dese Amr’e ne lazım gelir?

El-cevap: Tecdid-i iman ve tecdid-i nikâh lazım gelir." (Aynı kitap/92) (Yani kâfir olur, din ve nikâhı gider.)

 

Zulmün En Büyüğü:

En büyük zulüm şirktir ve günahların başında gelir ve korkunç azabı gerektirir. Kur’ân-ı Kerîm şöyle der:

وَاِذْ قَالَ لُقْمٰنُ لِابْنِه۪ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَيَّ لَا تُشْرِكْ بِاللّٰهِۜ اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ

"Hatırla, ol vakti ki, Lokman oğluna öğütleyerek, şöyle demişti: Sakın, Allah’a şirk koşma! Çünkü, şirk azim bir zulümdür." (Lokman, 13)

Keza, şirk öyle bir günahtır ki, Allah her günahı dilerse affeder, fakat şirki asla affetmiyecektir. Kur’ân şöyle diyor:

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُ

"Muhakkak ki Allah, kendisine ortak koşanları affetmez, bu günahtan başkasını, dilediği kimselerden mağfiret buyurur!" (Nisa, 116)

Peygamberimiz de şöyle buyurur:

"Allah indinde günahların en büyüğü, Allah’a eş-emsal kabul etmektir (yani şirktir)." (Müslim, İman)

Görüldüğü üzere şirk, insanın içine düşebileceği tehlikelerin en büyüğüdür. Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerîm’de hiçbir sure hatta hiçbir sayfa yoktur ki, şirk tehlikesinden söz edip, insanoğlunu sakındırmasın!

Kur’ân’da 160’dan fazla "şirk" kelimesi geçmektedir. Şirkle ilgili, başka ifadeler halinde, daha nice âyetler vardır.

 

Vahdet:

İslâm Tevhid dini olduğu için, her şeyi vahdete, yani bire irca eder, tek bir noktaya döndürür, her şeye vahdet simgesini vurur. Mesela; inançda birlik, ahlakda birlik, tarihte birlik, kanunda birlik, emir ve komutada birlik!..

Ve bunun böyle olması pek tabiidir. Çünkü İslâm her meselesini aynı kaynaktan, yani ilahî kaynaktan alır ve vahye dayanır. İslâm, her hükmüyle insanoğlunu Mevlâ’sına, Mevlâ’sının rızasına yöneltir, insanoğlunun mutluluğunu hedef tutar.

İslâm, tek bir yaratıcının varlığına inanır ve onun birliğini kabul eder. Birden fazla ilâh inancını red ve inkâr eder ve şirk sayar ve şöyle der:

وَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ۟

"Şüphesiz ki, sizin ilâhınız bir ilâhtır, O’ndan başka ilâh yoktur. O Rahman’dır, Rahim’dir." (Bakara, 163)

وَالَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَا يَخْلُقُونَ شَيْـًٔا وَهُمْ يُخْلَقُونَۜ ﴿20﴾ اَمْوَاتٌ غَيْرُ اَحْيَٓاءٍۚ وَمَا يَشْعُرُونَۙ اَيَّانَ يُبْعَثُونَ۟

"Müşriklerin Allah’tan başka yalvardıkları putlar ise, hiçbir şey yaratamazlar, halbuki kendileri yaratılmışlardır. Ölüdürler, diri değillerdir ve kendilerinin ne zaman dirileceklerini de bilmezler." (Nahl, 20-21)

İslâm’da tek bir kanun koyucusu vardır, o da mutlak hâkimiyyete sahip olan Allahü Azimüşşan’dır. İslâm, Allah’tan başka, kanun koymaya yeltenenleri tağut sayar ve tağutların koydukları kanunlarla hükmedenleri ve bunlara razı olanları kâfir, zalim ve fasık sayar ve şöyle der:

"Herkes bilsin ki, yaratma da, emir verme de Allah’a mahsustur."

"Hüküm, ancak Allah’ındır. Yani ondan başka kanun koymaya kimsenin yetkisi yoktur."

"Her kim Allah’ın indirdiği kanunlarla hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir."

"Her kim Allah’ın indirdiği kanunlarla hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir."

"Her kim Allah’ın indirdiği kanunlarla hükmetmezse, işte onlar fasıkların ta kendileridir."

İslâm’da tek bir Şeriat vardır. O da Allah’ın Şeriat’ıdır. Bunun dışındakiler hep bilmezlerin heva ve heveslerinden ibarettir. Kur’ân şöyle diyor:

ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلٰى شَر۪يعَةٍ مِنَ الْاَمْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ

"Sonra, Ey Resul’üm! Seni de, emirden bir Şeriat sahibi kıldık. Ona uy, bilmeyenlerin heva ve heveslerine sakın uyma." (Casiye, 18)

İslâm’da hak tektir, sayı kabul etmez. Hakkın dışında sapıklıktan başka bir şey yoktur, hepsi batıldır. Kur’ân şöyle diyor:

فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّۚ فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ اِلَّا الضَّلَالُۚ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ

"İşte bu işleri yapan Allah’tır; gerçek Rabb’imdir. Haktan sonra da sapıklıktan başka ne vardır. O halde nasıl çevrilirsiniz?" (Yunus, 32)

İslâm’da tek bir yol vardır. O da Allah’ın gösterdiği yoldur, O’nun rızasına, O’nun cennetine götüren yoldur, ebedî mutluluğa götüren yoldur. Diğer bütün yollar, kim tarafından gösterilirse gösterilsin, isterse babalarınız ve atalarınız tarafından gösterilsin Allah’tan uzaklaştıran yollardır. Sapıklığın ve putperestliğin yollarıdır. Kur’ân şöyle diyor:

وَاَنَّ هٰذَا صِرَاط۪ي مُسْتَق۪يمًا فَاتَّبِعُوهُۚ وَلَا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ ذٰلِكُمْ وَصّٰيكُمْ بِه۪ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

"Şu emrettiğim yol; benim dosdoğru yolumdur, hep ona uyun. Başka yollara uymayın ki, sizi O’nun yolundan saptırıp parçalamasınlar. İşte Allah, kötülükten sakınasınız diye size bunları emretti." (En’am, 153)

قُلْ هٰذِه۪ سَب۪يل۪ٓي اَدْعُٓوا اِلَى اللّٰهِ عَلٰى بَص۪يرَةٍ اَنَا۬ وَمَنِ اتَّبَعَن۪يۜ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ

"Ey Resul’üm! De ki: Benim yolum budur; ben ve bana uyanlar bilerek insanları Allah’a çağırırz. (Allah yolundan başka bir yol, bir iz göstermek O’na şirk koşmaktır. Ben ise) O’nu şirkten tenzih ederim ve ben müşriklerden değilim." (Yusuf, 108)

İslâm’da tek bir düzen vardır, tek bir yönetim düzeni vardır, tek bir devlet düzeni vardır, tek bir anayasa düzeni vardır! O da Kur’ân düzeni, Kur’ân anayasasıdır. Kur’ân’ın getirdiği düzenin dışında kalan bütün düzenler ve bütün anayasalar cahiliyyettir, cehalet eserleridir. Gerçek ilim ve gerçek akıldan uzaktır. Kur’ân şöyle diyor:

وَاَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ اَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ اِلَيْكَۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاعْلَمْ اَنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُص۪يبَهُمْ بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْۜ وَاِنَّ كَث۪يرًا مِنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ ﴿49﴾ اَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَۜ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ۟

"Ve şu emri de indirdik: Aralarında, Allah’ın indirdiği kanunlarla hüküm ver, onların arzularına uyma ve Allah’ın sana indirdiği kanunların bir kısmından seni şaşırtırlar diye kendilerinden sakın. Eğer onlar hükümleri kabulden yüz çevirirlerse, bil ki, Allah onların bazı günahları sebebiyle başlarına mutlaka bir musibet getirmek istiyor. Her halde insanların çoğu fasıktır. Onlar hâlâ o cahillik çağının kanunlarını mı istiyorlar? Kimmiş Allah’tan daha güzel kanun koyacak? Fakat bunu, gerçek anlayış sahibi olan bir toplum bilir." (Maide, 49-50)

İslâm’da tek bir hidâyet yolu vardır, o da Allah’ın Kitab’ıdır, Kitab’ının âyetleridir. Bu kitabın metin ve ruhuna uymayan görüş ve fikirler, örf ve adetler, ne ilim vasfına haizdirler ne de rehber olmaya layıktırlar. İsterse, bu fikir ve görüşler, örf ve adetler atalarımızdan bize miras kalsın, atalarımızın takip ettiği veya tavsiyede bulundukları yollar olsun. Bize düşen, atalarımızdan kaldı diye bunlara körü körüne bağlanmak değil, onları Kur’ân süzgecinden geçirmektir. Geçirmeden kabul ve takip etmemiz hiç de doğru olmaz. Ya atalarımız yanlış yolda iseler, halimiz ne olur?!. "Yolundayız, izindeyiz!" demek bizi kurtarır mı?!.

Bakınız Kur’ân bu hususta ne diyor?

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَٓا اَلْفَيْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْـًٔا وَلَا يَهْتَدُونَ

"Onlara: "Allah’ın indirdiğine uyun!" denilince, "Hayır, atalarımızı yapar bulduğumuz şeye uyarız" derler. Ya ataları bir şey akledemeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler?!." (Bakara, 170)

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا اِلٰى مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَاِلَى الرَّسُولِ قَالُوا حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْلَمُونَ شَيْـًٔا وَلَا يَهْتَدُونَ

"Onlara, "Gelin Allah’ın indirdiği kitaba ve Peygamber’e uyun!" dendiğinde, "Atalarımızı üzerinde bulunduğumuz yol bize yeter!" derler; ya ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler!.."(Maide, 104)

İslâm’da kabul gören tek bir parti vardır. O da Kur’ân yolunda olan partidir. Böyle bir partinin ismi, Kur’ân diliyle hizbullah’tır, yani Allah partisidir. Bunun dışındaki partilerin isimleri de yine Kur’ân diliyle hizbüşşeytan’dır. Kur’ân şöyle diyor:

اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۚ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُٓوا اَوْلِيَٓاءَ الشَّيْطَانِۚ اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَع۪يفًا۟

"İnananlar, Allah yolunda savaş verirler, kâfirler ise tağut yolunda savaş verirler. (Ey mü’minler! Sizler tağut yolunda savaşan) bu şeytan dostlarıyla savaşın (ve onlardan korkmayın) zira şeytanın hilesi zayıftır." (Nisa, 76)

İslâm’da dost edinecek tek bir topluluk vardır. O da İslâm topluluğudur. Müslümanları bırakıp da kâfirlerle dost olmak insanı kâfir yapar. Kur’ân şöyle diyor:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارٰٓى اَوْلِيَٓاءَۢ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاِنَّهُ مِنْهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ

"Ey iman edenler! Yahudilerle hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Allah zalimlere doğru yolu göstermez!" (Maide, 51)

 

Hak Yol:

İnsanoğlunun şu dünya hayatında, bugüne kadar takip ettiği, uğrunda mücadele verdiği, hatta can verdiği çeşitli yollar olmuştur, bundan böyle de olacaktır.

Evet, insanlar, milletler ve devletler ferdî, ailevî, toplumsal, hukukî, idarî, iktisadî ve siyasî yönlerden hep aynı yolun mürşidleri ve yolcuları olmamışlardır. Milletlerin ve devletlerin kuruluş tarzları, dayandıkları esas ve kaideler bir olmamıştır. Kimi sağa doğru gitmiş, kimi sola doğru kaymış, kimi de orta bir yol tutmaya çalışmıştır.

Bu çok ve çeşitli yolları, başlıca iki merkezde toplamak mümkündür. Bunlardan biri hak yol, diğerleri de batıl yoldur. Batılı sayıp dökmek mümkün değildir. Biz hak yolu târif ve beyan edebilirsek, onun vasıf ve özelliklerini dile getirebilirsek, batıl yollar kendiliklerinden anlaşılmış olur.

Hak yol demek, hakkın yolu demektir. Yani bir ismi de hak olan Allah’ın yolu demektir. Buna siz, isterseniz din yolu, İslâm yolu, Peygamber yolu, Kur’ân yolu diyebilirsiniz. Keza, fazilet yolu, insanın insanca yaşamasının yolu, cennetin yolu ve nihâyet üç âlemde de bahtiyar olmanın yolu diyebilirsiniz.

Bu yolun bir ismi de "Sırat-ı Müstakim"dir. Kur’ân’da otuz yedi yerde geçer. Müslümanlar, günlük namazlarının kırk rekatının kırkında da, yaratandan dua ve niyazda buludukları ve "Amin" dedikleri yoldur, yani Sırat-ı Müstakim’dir. Bu da Allah’ın, kendilerine ihsan ettiği peygamberlerin, velilerin, salihlerin, şehidlerin yoludur. Bu yolun dışındaki bütün yollar tağutun yoludur, sapıklığın yoludur, gazap yoludur, küfür yoludur ve nihâyet cehennemin yoludur.

Esasen, Allah’tan başka insanlara yol göstermeye kimsenin gücü yetmez. Ne kadar akıllı da olsa, ne kadar zeki de olsa, ne kadar dâhi de olsa tüm insanlığa veya bir millete yol çizemez, yol gösteremez. Buna ilmi de, tecrübesi de kâfi gelmez. Binaenaleyh, kişi veya kişiler çıkıp da, "Ey insanlar! Biz sizlere yol göstereceğiz, kanun koyacağız. Sizler bize uyun, bizi takip edin, o modası geçmiş Şeriat kanunlarına uymayın!" derlerse ve böyle bir işe kalkışırlarsa, kendilerini Allah’ın yerine koymuş, Firavun olduklarını, put olduklarını, tağut olduklarını ve nihâyet şeytan olduklarını ilan etmiş olurlar. Ve bir kısım insanlar da bunlara kanar, Allah’ın yolunu değil de bunların yolunu takip ederlerse, bu tağut yollarını Allah yoluna tercih ederlerse, onlarda ne din kalır ne de iman; hepsi gider. Müşrik olurlar, putçu olurlar. Dünyada rezil, ahirette zelil olurlar!

Şimdi Kur’ân-ı Kerîm’de Sırat-ı Müstakim’in geçtiği âyetleri mealen görelim:

اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ ﴿5﴾ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۙ ﴿6﴾ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ

"(Ya Rabbi!) Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, nimete erdirdiğin kimselerin yoluna ilet, yoksa gazaba uğrayanların ve sapanların yoluna değil." (Fatiha, 5-7)

لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُۜ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

"... Doğu da batı da Allah’ındır. O, dilediğini doğru yola ulaştırır." (Bakara, 142)

اِنَّ اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ

"Allah, benim de Rabb’im, sizin de Rabb’inizdir. O’na kulluk edin. İşte doğru yol budur." (Âl-i İmran, 51)

قَالَ فَبِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَق۪يمَۙ ﴿16﴾ ثُمَّ لَاٰتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ اَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَٓائِلِهِمْۜ وَلَا تَجِدُ اَكْثَرَهُمْ شَاكِر۪ينَ

"(Şeytan), "Beni azdırdığın için and olsun ki, senin doğru yolun üzerinde oturup onlara (insanlara) karşı duracağım; sonra önlerinden, artlarından, sağlarından ve sollarından onlara sokulacağım; çoğunu sana şükreder bulamıyacaksın" dedi." (Araf, 16-17)

وَاِنَّكَ لَتَدْعُوهُمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ﴿73﴾ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ عَنِ الصِّرَاطِ لَنَاكِبُونَ

"Ve şüphesiz sen, onları doğru yola çağırıyorsun. Ama ahirete inanmayanlar bu yoldan sapmaktadırlar." (Mü’minun, 73-74)

وَهٰذَا صِرَاطُ رَبِّكَ مُسْتَق۪يمًاۜ قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ

"Rabb’inin dosdoğru yolu işte budur. İbret alan kimselere âyetleri uzun uzadıya açıkladık." (En’am, 126)

وَاَنَّ هٰذَا صِرَاط۪ي مُسْتَق۪يمًا فَاتَّبِعُوهُۚ وَلَا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ ذٰلِكُمْ وَصّٰيكُمْ بِه۪ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

"Bu, benim dosdoğru yolumdur. Bana uyun! Sakın, sizi Allah’tan uzaklaştıracak başka yollara uymayın. Allah size bunları, korunasınız diye buyurmaktadır." (En’am, 153)

 

İslâm Hükümeti Teokratik midir?

İslâm hükümeti teokratik bir hükümet değildir. Teokratik bir hükümet şeklinde devlet başkanı dine dayandığını, güç ve selahiyetini dinden aldığını, Allah’tan aldığını iddia ederse de, devleti idare edecek kanunları kendi arzusu, kendi heva ve hevesi istikametinde çıkarır. Ve bunları millete zorla kabul ettirir. Teokratik devlet işte budur.

İslâm devletinde ise, devlet reisi böyle değildir. Bu devlet reisi de dine dayanır ama, kendi arzusuna göre kanun vaz edemez, kanun koyamaz. Onun görevi sadece Cenab-ı Hakk tarafından vaz edilen Şeriat kanunlarının uygulanmasını ve icra edilmesini kontrol etmektir. Çünkü devlet reisi, Allah’ın mülkünü imar etmekte ve Allah’ın kullarını idare etmek ve onların hak ve hukukunu korumakta ve nihâyet suç işleyenlere ceza vermekte kendi adına ve asıl olarak değil de Allah adına ve O’nun Halife’si olarak yürütür.

Çünkü, İslâm ne kanun koyma yetkisini ne de kanunları icra etme hakkını belli bir zümreye, belli bir sınıfa, belli bir cemaata veya belli bir şahsa mutlak manada vermemiş ve hiçbirisi için belli bir imtiyaz hakkı tanımamıştır. Çünkü, hâkimiyyet hakkı, kanun koyma hakkı evvelen ve bizzat Cenab-ı Hakk’a aittir ve O’na mahsustur. Şu kadar var ki, Cenab-ı Hakk, Kur’ân hükümlerine aykırı olmamak şartı ile bazı konularda kanun koyma yetkisini millete verdiği gibi, tüm kanunların icra ve infaz edilmesini de tüm millete vermiştir. Zira, Kur’ân nazarında Hilâfet ve niyabet milletindir, ferdin değildir. Bu sebepledir ki, Kur’ân-ı Kerîm, hükümleri icra etme ve yerine getirme hususunda bütün mü’minler topluluğuna hitap etmiştir. Şöyle ki:

                 يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِصَاصُ فِي الْقَتْلٰىۜ

"Ey iman edenler! Öldürülmüşler için kısas (misilleme) üzerinize farz kılındı!" (Bakara, 178)

وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا جَزَٓاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِنَ اللّٰهِۜ

"Erkek hırsızlarla kadın hırsızların yaptıklarına karşılık ve Allah’tan bir azap olmak üzere (sağ) ellerini kesiniz." (Maide, 38)

 

اَلزَّانِيَةُ وَالزَّان۪ي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍۖ

"(Bekâr olup da) zina eden kadınla zina eden erkekten her birine yüz değnek vurunuz!" (Nur, 2)

Fakat bütün bir millet, hep birlikte bu yetkiyi nasıl kullanır ve kanunları nasıl yürütür? Bu mümkün mü? Hayır, toplu halde mümkün değildir. İşte Cenab-ı Hakk, bu işleri yürütecek kişileri seçmelerini kendilerine vacip kılmıştır. Ne yapacak İslâm milleti? Kendi rızalarıyla ve hakkaniyetle, ehliyetlerine inandıkları ve güvendikleri kimseleri seçerler, onlar vasıtasıyle teşri ve icra haklarını kullanırlar. İslâm ümmetinin seçtiği bu kimselere itaat etme, artık bütün müslümanlara farz olur!

Kur’ân-ı Kerîm, bu seçilen kimseleri "Ulu’l-Emr" diye tabir etmektedir. Nitekim:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْكُمْۚ 

"Ey mü’minler! Allah’a itaat ediniz, Peygamber’e itaat ediniz ve sizden olan Ulu’l-Emr’e de itaat ediniz!" (Nisa, 59)

Bu âyet-i celile’de Cenab-ı Hakk önce kendisine itaat edilmesini emrediyor. Kendisine itaat nasıl olur? İslâm’ın anayasasından ibaret olan Kur’ân’a itaat etmekle olur. O Kur’ân ki, şer’î hükümlerin ana hatlarını vermiş, ilahî kanunların çerçevesini çizmiş ve bunların açıklamasını Peygamber’ine bırakmıştır.

Sonra Peygamber’ine itaat etmemizi emretmiş, Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ne yapmış? Kur’ân’ın çizdiği çerçevenin dışına çıkmamak kaydıyla Kur’ân kanunlarına açıklık getirmiştir. Yani Kur’ân bir anayasa ise, Peygamber’in sözleri de yasalardır. İşte bu, Peygamber’e verilen kanun koyma yetkisidir.

Cenab-ı Hakk, üçüncü olarak, "Ulu’l-Emr"e itaat etmemizi emrediyor. Ulu’l-Emr’in diğer bir tabiri de "Ehl-i hall ve ehl-i akid" topluluğudur. Bunlar kimlerdir? Bunlar, Şeriat hükümlerini, ictimaî, siyasî, kazaî ilimleri bihakkın bilen, ahlak ve davranışca, çevresince ve milletçe müsellem olan takva ehl-i âlimler, hukukçular, emirler (devlet adamları ve kumandanlar)dır. İşte bunlar, Kur’ân ve sünnet’in açıklık getirmediği kanunlarda ittifaken karar verirlerse "İcma" meydana gelir ve artık bütün bir milletin bunlara itaat etmesi farz olur. İşte bu İslâm’ın topluma teşri konusunda verdiği yetkidir.

Şâyet, bunlar arasında bahse konu olan meselede ittifak vaki olmazsa, o zaman Kur’ân ve sünnet’te geçen hükümlerin illet ve sebeplerine müracaat edilir ve bunlar, haklarında hüküm bulunan hadiselere kıyas edilir. "Şâyet, bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, (meseleyi) Allah ve Resulü’ne arz ediniz!" mealindeki âyet-i kerîme’de buna işaret vardır. Bu hususa fıkıh dilinde "Kıyas" denir ve İslâm hukukunun dördüncü kaynağını teşkil eder.

Demek oluyor ki, İslâm, insana kanun koymada söz hakkı vermemiş değildir, vermiştir. Yukarıda görüldüğü üzere, sünnet Peygamber’e, icma topluma, kıyas ise ferde verilen söz hakkıdır.

Şurası da çok iyi bilinmelidir ki, "Ulu’l-Emr"e yani baştakilere itaat ancak dine uygun yerlerdedir. Dine, Kur’ân’a uymayan konularda ne onları dinleme vardır ne de itaat. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

"Yaratana isyan yolunda yaratığa itaat yoktur!" (A. b. Hanbel, 5/426)

"Kişinin hoşuna gitse de gitmese de üzerine itaat vaciptir. Ancak, günah olan bir şey ile emrolunduğu zaman ne dinleme vardır ne de itaat." (Buhari, Ahkâm)[2]

İslâm’ın ilk halifesi ve ilk devlet başkanı seçilen Hz. Ebu Bekir (Radıyallâhu Anhu), Allah’a hamd ve senadan sonra şu ilk konuşmayı yapmıştır:

"Ey nas! Bana görev verildi, idarenin başına getirildim. Halbuki ben sizin en hayırlınız değilim. Eğer ben bu hizmeti güzel bir şekilde yaparsam bana yardım edin. Eğilirsem beni doğrultun. Doğruluk emanettir, yalan ise hiyanettir. Sizin zayıfınız, hakkını alıncaya kadar benim yanımda, kuvvetlinizdir. İnşaallah onun hakkını alırım. Sizin kuvvetliniz de, ondan başkasının hakkını alıncaya kadar, benim yanımda zayıfınızdır. Allah yolunda cihadı terk eden millete Allah zillet ve perişanlık verir. Fuhşun yayıldığı bir millete de umumi bela gönderir. Allah ve Resulü’ne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat edin, Allah ve Resulü’ne isyan ettiğim taktirde artık bana itaat etmek size lazım gelmez. Buyurun namaza! Allah’ın rahmeti üzerinize olsun!" (Müntehabu Kenzül Ummal/Hilâfet)

 

Halife’nin Tayin ve Azli:

İslâm’a göre, Halife tayin etmek ümmet üzerine bir farizadır ve farz-ı kifaye’dir. Halife’nin tayinini yapacak ve gerektiğinde onu görevden uzaklaştıracak, genel manada ümmet içindeki "Ehl-i hall ve ehl-i akid"tir. Bunlar ise; Şeriat hükümlerini, ictimaî, siyasî, kazaî ve idarî ilimleri bihakkın bilen, ahlak ve davranışca da çevresince ve milletçe benimsenmiş ulemadır. Halife bunların tensip ve seçimiyle, bunlar da bütün bir milletin ve tüm ümmetin itibar ve itimadına dayanır. Halife’nin azli de yine, "Ehl-i hall ve ehl-i akid"in selahiyyetindedir. Halife artık din ve devlet için zararlı olmaya veya din ve devlet işlerini yürütmede aczi görülmeye başladığı zaman mezkûr heyet onu vazifeden uzaklaştırır.

 

Halife’de Aranan Şartlar:

1- Bütün şartlarıyla adalet sıfatına sahip olacak,

2- Olaylar ve hükümler karşısında ictihada götürülebilecek derecede ilim ehli olacak,

3- Duyu organları sağlam olacak,

4- Aza noksanlığından salim olacak,

5- Millet siyasetini ve devlet idaresini normal bir şekilde yürütebilecek fikre sahip olacak,

6- İç güvenliği sağlamada ve sınırları koruma yolunda gereken cesareti gösterebilecek,

7- Ve nihâyet takva ehli olacak.

 

İslâm’a Göre İki Parti:

İslâm devletinde hâkimiyyet kayıtsız-şartsız Allah’ındır. Devletin anayasası ise Kur’ân-ı Kerîm’dir. Teferruata ait kanun ve yönetmelikler ise bu anayasaya dayanır. Devletin bütün teşekkül ve müesseseleri bu anayasaya göre düzenlenir.

Bir İslâm memleketinde bir siyasî parti söz konusu ise ve kurulmak isteniyorsa onun tüzüğü mutlak İslâm kanunlarına uygun olacak ve İslâmî mevzuat içerisinde İslâm’a ve İslâm milletine hizmeti gaye edinecektir. Allah ve Resulü’ne itaat edenleri sevecek, karşı çıkanları da asla sevmiyecektir. İşte böyle olan bir topluluğa, bir cemaata, bir partiye "Allah Partisi" denir. Şeytana uyarak, Allah ve Resulü’ne karşı çıkan, kuruluş ve gayesi İslâm anayasasına uygun olmayan teşekkül ve parti de "Şeytan partisi"dir. Bu girişten sonra bu husustaki Kur’ân âyetlerini dinleyelim:

اِسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطَانُ فَاَنْسٰيهُمْ ذِكْرَ اللّٰهِۜ اُو۬لٰٓئِكَ حِزْبُ الشَّيْطَانِۜ اَلَٓا اِنَّ حِزْبَ الشَّيْطَانِ هُمُ الْخَاسِرُونَ ﴿19﴾ اِنَّ الَّذ۪ينَ يُحَٓادُّونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُٓ اُو۬لٰٓئِكَ فِي الْاَذَلّ۪ينَ ﴿20﴾ كَتَبَ اللّٰهُ لَاَغْلِبَنَّ اَنَا۬ وَرُسُل۪يۜ اِنَّ اللّٰهَ قَوِيٌّ عَز۪يزٌ ﴿21﴾ لَا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ يُوَٓادُّونَ مَنْ حَٓادَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُٓوا اٰبَٓاءَهُمْ اَوْ اَبْنَٓاءَهُمْ اَوْ اِخْوَانَهُمْ اَوْ عَش۪يرَتَهُمْۜ اُو۬لٰٓئِكَ كَتَبَ ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْا۪يمَانَ وَاَيَّدَهُمْ بِرُوحٍ مِنْهُۜ وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ حِزْبُ اللّٰهِۜ اَلَٓا اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

"Bunları şeytan kaplamış da Allah’ı hatırlamayı kendilerine unutturmuştur. Bunlar hizb-ü şeytan’dır (şeytan taraftarı, şeytan fırkası, şeytan partisidirler...) ve onlar hep hüsrana düşenlerdir. (Bunlar gibi), Allah ve Resulü’ne muhalefet edenler, muhakkak onlar, en alçaklarla beraberdirler. Allah şöyle hüküm vermiştir: Celalim hakkı için, muhakkak ki hem ben galip geleceğim hem de peygamberlerim. Şüphe yok ki, Allah çok kuvvetlidir, her şeye galiptir.

Allah ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavmi (hiçbir kimseyi), Allah’a ve Peygamber’ine muhalefete kalkışan (aykırı hareket eden) kimselerle sevişir bulamazsın; velev ki, o (Allah’a karşı çıkıp muhalefet edenler), babaları veya oğulları veya kardeşleri veya hısım ve hemşehrileri olsun... İşte Allah böyle (zalim) kimseleri sevmiyen bir kavmin (bir topluluğun) kalplerine imanı tesbit buyurmuş ve kendilerini yüce katından bir rahmet ile kuvvetlendirmiştir. Onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacak, içlerinde ebedi olarak kalacaklardır. Öyle ki, Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan razı. İşte onlar hizbullah’tır (Allah taraftarı, Allah fırkası, Allah partisidir). Haberiniz olsun ki, işte bunlar gerçekten zafere erenlerdir (dünya ve ahiret saadetine erenlerdir)." (Mücadele, 19-22)

Merhum Hamdi Yazır, Ahzap Suresi’nin tefsirinin başında "Hizb" kelimesi hakkında şu manaları nakletmektedir: "Hizb, kalınlığı bulunan cemaat demektir, taife demektir, hasseten insan cemaati, yani insan topluluğu demektir. Bir kimsenin baş askerlerine ve muayyen ashabına da onun hizbi denir. "Hizbüşşeytan" bu manadadır. Sonra, hizbin çoğulu olan "Ahzab", Peygamber’e karşı muharebe etmek üzere toplanıp Medine’yi muhasara ederek "Hendek" savaşına sebep olan azgın kâfirlerin topluluğuna isim olmuştur."

Bu kelime, bugün bazı İslâm milletlerinde siyasî parti manasında kullanılmaktadır. Mesela, Afganistan’daki siyasî partilerden birinin adı "Hizb-i İslâmî"dir. Nitekim Merhum Hamdi Yazır, yukarıdaki âyetlerin tefsirinde "Hizb" kelimesini "Parti" manasında da kullanmıştır. Elhasıl: Kendilerine has fikirleri etrafında toplanan ve belli bir yol takip eden topluluk demektir. Buna ister "Parti" deyin ister başka bir isim verin, değişen bir şey olmaz. Mühim olan sahip oldukları fikir ve davranışlardır. İşte fikir ve davranış yönünden İslâm, müslümanları iki kısma ayırmış; bir kısmına "Hizbullah", bir kısmına da "Hizbüşşeytan" ismini vermiştir.

Hangi parti, hangi topluluk, münafikâne hareket edip Allah düşmanlarıyla dost olursa, yalan söyleyip insanları Allah yolundan menederse, Allah’ın kitabını bir tarafa itip hudut çizmede, kanun koymada Allah ve Resulü’ne karşı çıkarsa, işte onlar şeytan partileridir; Şeytanın arkadaşları ve şeytanın askerleridir.

Herhangi parti veya topluluk da en yakın akrabaları olsalar dahi, Allah ve Resulü’nün kanunlarına karşı çıkıp kendi kafalarına göre hudut çizen, yol gösterenleri desteklemek, arkalarından gitmek, onları medh-ü sena etmek şöyle dursun, onları sevmezler bile. İşte Allah taraftarı, Allah partisi olanların bariz vasıfları, fikir ve davranışları budur. İşte Mücadele Suresi'nin 14. âyetinden itibaren sonuna kadar yer alan âyetlerinin hülasası budur.

 

 

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


[1] İbn Mace, Mukaddime 24; Ebû Davûd, İlim, 17; Tirmizi, İlim 3

 

 

 

[2] Buhari, Ahkâm 4, Müslim, İmare

 

 

 


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 153
Toplam 435122
En Çok 1157
Ortalama 330