İSLÂM VE İLİM - MOLLA SADREDDİN YÜKSEL

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

28-10-2022

İSLÂM VE İLİM[1]

 

Ondokuzuncu yüzyıldan bu yana garplılar arasında İslâm’la ilgili çok yanlış ve asılsız bir düşünce yayılmaktadır. Özetle şöyledir: “İslâm, fikir hürriyetine düşmandır; İslâm bütün ilmî hareketleri baskı altına almış ve ilim ile felsefeye karşı da savaş açmıştır.” Biz de bu ağır ithamlara karşı meseleyi sadece Kur’ân-ı Kerim ile tarihin ışığı altında ele almak istiyoruz. Şöyle ki:

 

Avrupa’da Din İle İlmin Mücadelesi

Gerçek şudur ki, ilme karşı savaş açanlar, ancak başka dinleri temsil eden bir kısım ruhbanlardır. Zira tarihçiler ittifakla şunu yazmaktadırlar. “Ortaçağ boyunca Avrupa’da fen ve ilim adamları, ruhbanlar tarafından gaddarca bir muameleye maruz kalmışlardır.” Evet, kilise görüşüne aykırı görüşler beyan eden ilim ve fikir adamlarının yargılanması için Engizisyon mahkemeleri kurulmuştu. Bir ilim adamına isnat edilen “suç” ispat edildiği zaman evvela o ilim adamı tövbe etmeye davet edilirdi, yani suça bir daha dönmemek üzere ondan yeminle tekid edilmiş söz alınırdı. Avdet ettiği takdirde ya diri diri ateşte yakılırdı yahut da yüksek bir yerden derin bir uçuruma atılıverirdi. Böylece Ortaçağ boyunca Avrupa’da birçok büyük âlimler ile üstün zekâlı kimselerin hayatlarına kıyıldı. Söz gelimi: “Dirominis” adlı bir ilim adamı “Gökkuşağı sanıldığı gibi Allah’ın kullarından intikam almak için eline aldığı bir savaş yayı değil, ancak güneş ışınlarının havadaki yağmur damlacıklarında kırılmasının eseridir” diye konuştu. Bunun üzerine bilgin Roma’ya celp edilerek ölünceye kadar orada hapse mahkûm edildi. Ölümünden sonra cenazesiyle birlikte yazmış olduğu eserleri de Engizisyon mahkemesine sevk olundu. Neticede mahkemenin verdiği bir kararla ikisi de yakıldı.

Şu Engizisyon mahkemesi, filozof İbn Rüşd’ün yetiştirdiği talebelerin, Avrupa’da bilhassa Fransa ve İtalya güneylerinde giriştikleri ilmî hareketlerini önleme gayesiyle “Torquemada” (1420–1498) adlı bir rahibin talebi üzerine kurulmuştu. Gerçekten adı geçen mahkeme, kendisine tevdi edilen vazifeyi hakkıyla yerine getirdi. Zira (1481-1499) tarihleri arasında, yani onsekiz senede, onbinikiyüzyirmi kişi hakkında ateşte yakılma kararı, altıbinsekizyüzaltmış kişi hakkında da asılma kararı verdi. Doksanyedibinyirmiüç insanı da muhtelif cezalara çarptırdı. 

Bir benzeri görülmemiş bu mahkemenin bütün kararları, eksiksiz olarak infaz edildi. Avrupa’da reform hareketlerinin öncüsü ve Protestanlığın kurucusu olan “Lüter” Aristo felsefesi okuyan kimseleri şiddetle kınardı. Sözde ilimden yana olan bu reformcu, filozof Aristo’ya “Yalancı, kirli domuz” demek suretiyle hıncını yenebiliyordu. Oysaki İslâm âlimleri bu filozofa “Muallim-i Evvel (felsefenin ilk öğretmeni)” unvanını vermişlerdir. Artık siz, Müslümanlar ile Hristiyanlar arasındaki bu muazzam farkı düşününüz.

İlim ve fikir sahiplerine reva görülen bu zulüm, ruhanîlerin itibarları sarsılıncaya kadar devam edegeldi. Hristiyan din adamlarının itibardan düşmelerinin sebebi, Protestan mezhebinin çıkışı ile aralarında zuhur eden ihtilâftır.

Avrupa’da din ile ilim arasında başlayan çetin savaş müspet ilimlerin kesin zaferiyle sonuçlandı. Fakat müspet ilim, Hristiyan din adamları tarafından haksızlığa uğradığından ötürü, ilimden yana bazı kimseler sadece din temsilcilerinden öç almakla yetinmediler, bilakis başladılar dinden de öç almaya.

Onlar dinin çok basit ve iptidai bir düşünceden ibaret olduğunu, hatta insanların kafasından doğduğunu ileri sürerek eserler yazdılar. Her vesile ile dine dil uzattılar, gitgide bu hâl ve gidiş, umum halkta dinlere karşı bir kin, bir nefret duygusunu meydana getirdi. Böylece dinsizlik fikri, birçok sınıf ve zümreler arasında alabildiğine yayıldı. O kadar yayıldı ki, dindarlığı cehalet addetmek Avrupa’da moda hâline geldi.

İslâm ise ilim alanında devamlı olarak ilerlemeyi bütün Müslümanlara farz kılmaktadır. Zira onun nazarında insanlığı yücelten ve ayakta tutan yegâne şey ilimdir. İnsanları ilme teşvik eden şu ayet-i kerime ne kadar geniş bir anlam taşır:

قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذ۪ينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُوۨلُوا الْاَلْبَابِ

 “De ki bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak aklıselim sahipleridir ki hakkıyla düşünürler.” (Zümer, 9)

Ayetin son cümlesinde düşünmek, tefekkür etmek akıl sahiplerine hasredilmiştir. Şüphe yok ki, aklı akıl yapan da yine ilimdir.

Yüce Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerim’in başka bir yerinde de şöyle buyurmaktadır: 

يَرْفَعِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَالَّذ۪ينَ اُوۧتُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍ

 “Allah içinizden iman etmiş olanlarla kendilerine ilim verilmiş bulunanların derecelerini yükseltir.” (Mücadele, 11)

Kur’ân-ı Kerim Müslümanlara: “Siz Allah’tan ilim isteyin; ta ki ilim sizi bütün meselelerde söz sahibi yapsın.” diye yol göstermektedir.

وَقُلْ رَبِّ زِدْن۪ي عِلْمًا

 “De ki, ey Rabbim! İlmimi arttır.” (Taha, 114)

Peygamberimiz Aleyhisselâm da ilmin yüce değerini şu şekilde belirtmiştir:

العلْمُ حياةُ الإسلامِ ، وعمادُ الإيمانِ

“İlim, İslâm’ın hayatı ve imanın direğidir.”[2]

İslâm tarafından emrolunan ilim, bazılarının sandığı gibi sadece dinî ilim değil, aksine cehaleti yok eden her çeşit ilimdir. Kur’ân-ı Kerim ilimleri emrettiği zaman dinî ilimlerle birlikte tabiat, psikoloji, tarih, coğrafya, içtimaiyat ve daha nice nice ilimleri kast etmiştir. Çünkü Müslüman bu ilimleri öğrendiği takdirde kâinat aynasında Allah’ın sonsuz azamet ve kudretini daha iyi ve daha net olarak görebildiği gibi ilimleri istihdam ederek kâinatın her türlü maddî menfaatlerine de hâkim olur.

 

Fen ve Tabiat İlimleri

Kur’ân’da fen ve tabiat ilminin öğrenilmesini zımnen teşvik eden ayetler çoktur. Fakat biz onlardan yalnız şu ayet-i kerimeyi zikredelim: 

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَاۤءِ مَاۤءً فَاَخْرَجْنَا بِه۪ ثَمَرَاتٍ مُخْتَلِفًا اَلْوَانُهَا وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ ب۪يضٌ وَحُمْرٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهَا وَغَرَاب۪يبُ سُودٌ ﴿٢٧﴾ وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَاۤبِّ وَالْاَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ كَذٰلِكَ اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰۤؤُۨا

 “Allah’ın gökten su indirdiğini görmez misiniz? Biz onunla çeşit çeşit meyveler bitirip çıkarmışız (Yani bunu düşün ve öğren…). Dağlarda da beyaz beyaz, kırmızı kırmızı, koyu siyah, çeşitli damarlar var (Onu da öğrenmen gerekir.). Gerek insanlardan, gerek yürüyen hayvanlardan ve gerekse davarlardan da yine çeşitleri ayrı ayrı olanlar vardır (Bunları da bir inceleme mevzuu yap.). Allah’tan, kullarının içinde ancak âlimler korkar.” (Fatır, 27-28)

İlimlere işaret edilmesinin izahı şöyledir: Bu iki ayet, dikkatimizi, yağmura, yağmurun yağdırılmasına, bitki ve meyvelerin bitirilmesine, dağlara ve dağlardaki damarlara, canlı varlıkların çeşitlere ayrılmasına çekmektedir. 

Oysaki bunların her birisi birer müstakil ilim konusudur ve birer ilimle bilinmektedir. Meselâ yağmurun kendisi ve yağmur yağışının keyfiyeti; meteoroloji, yağmurun terkip ve hususiyetleri; kimya, bitki ve meyvelerin ne şekilde meydana gelmeleri; botanik, dağlar ve dağlardaki çeşitli damarların mahiyeti; jeoloji, beşer ve hayvanların ayrı ayrı çeşitlere ayrılmaları; etnoloji ve zooloji ilimleriyle bilinmektedir.

Demek, Cenab-ı Hak yukarıdaki hususlara, söz konusu ilimler gözü ile bakmamızı istemektedir.

Sonra ayet-i kerimenin son cümlesine bir dikkat buyuralım. Gerçekten bu cümle hakkıyla Allah’tan korkmayı kâinat ilmini bilen zatlara hasretmiştir. Zira Allah’a inandıkları takdirde ilim yolu ile zuhur eden İlâhî sırlar onları büyük bir korku ile Allah’tan korkmaya zorlar.

 

Biyoloji İlmine Teşvik

Baktığımız zaman görüyoruz ki, Kur’ân-ı Kerim, insanoğlunun dikkatini kendi nefsine, ana rahmindeki teşekkül keyfiyetine ve oralarda geçirdiği merhalelere çekmiştir:

فَلْيَنْظُرِ الْاِنْسَانُ مِمَّ خُلِقَ ﴿٥﴾ خُلِقَ مِنْ مَاۤءٍ دَافِقٍ ﴿٦﴾ يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَاۤئِبِ

“İnsanoğlu hangi şeyden yaratılmış, ona bir baksın. Ona iyice dikkat etsin. Belkemiği ile göğüs kemikleri arasından çıkan ve atılıp dökülen bir sudan yaratılmıştır.” (Târık, 5-7)

İnsanın teşekkülünü inceleyen bir kimse, nutfedeki gelişmenin harika tarzına ve çeşitli merhalelerden geçmesine muttali olur.

İşte hayattan bahseden ilmin öğrenilmesi de bu üslupla emredilmiştir.

 

Psikoloji

وَف۪يۤ اَنْفُسِكُمْ اَفَلَا تُبْصِرُونَ

“Nefislerinizde nice ayetler var, bunları görmüyor musunuz?” (Zâriyat, 21) mealindeki ayet-i kerime, insanı kendi ruhunu incelemeye çok ciddi bir şekilde teşvik etmektedir. 

 

Tarih ve Sosyoloji

Kur’ân-ı Kerim, insanları sadece gözle görülen varlıkları incelemeye çağırmakla kalmamıştır. Aksine, geçmiş milletlerin askerî güçlerini, ülkelerinin gelişmesini, sonra nefis ve şehvetlerine uydukları, hak ve hakikatleri tanımadıkları için uğradıkları feci akıbeti incelemeye de davet etmektedir. Yani tarih ve içtimaiyat ilmine eğilmemizi bizden talep etmiştir. Aşağıdaki ayetler bu talebin bariz bir ispatıdır:

اَوَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كَانُوۤا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَاَثَارُوا الْاَرْضَ وَعَمَرُوهَاۤ اَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا وَجَاۤءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُوۤا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

 “Onlar yeryüzünde gezip de kendilerinden evvelkilerin akıbetinin nice olduğuna bakmadılar mı? Onlar kuvvetçe kendilerinden daha şiddetli idiler. Toprağı ekmişler, alt üst etmişler.. Onu bunların imar ettiklerinden daha çok imar eylemişlerdir. Peygamberleri de onlara nice açık deliller getirmişlerdir…” (Rum, 9)

 

Coğrafya

Yüce kitabımız semavî sedasıyla insanoğlunun kulağında gürleyerek onu zımnen coğrafya öğrenmeye davet eder. Bakınız şu ayet ne kadar açıktır:

وَالْاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْزُونٍ

 “Yeri de döşeyip yaydık, onda sabit dağları koyduk. Oralarda hikmet ve maslahat tartısı ile ölçülmüş her şeyden uygun bitkiler bitirdik.” (Hicr, 19)

 

Astronomi

Kur’ân-ı Hâkim, bir kısım ayetleriyle nazarımızı semavata ve semavat âlemindeki varlıklara celbetmek istemiştir. Böyle bir durum ise astronominin öğrenilmesini sağlar. Aşağıdaki ayet, mevzuun ispatı bakımından büyük bir hüccettir.

اَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللّٰهُ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًا ﴿١٥﴾ وَجَعَلَ الْقَمَرَ ف۪يهِنَّ نُورًا وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا

 “Görmediniz mi? Allah yedi göğü üst üste olarak nasıl yaratmıştır. Onların içinde ayrı bir nur yapmış, güneşi de bir kandil olarak asmıştır.” (Nuh, 15-16)

“Görmediniz mi” cümlesi ile “görün, inceleyin” demek istiyor.

Görülüyor ki bu İlâhî kitap dar kafalı, karanlık ruhlu bazı kimselerin tahmin ettikleri gibi çağdışı, bilimdışı bir kitap değil Aksine o, bütün çağların meşalesi ve bütün bilimlerin kaynağı ve anasıdır. İspatı ise yukarıdan beri tahliline çalıştığımız ayetlerdir.

Bu mevzuda, kâinatın ebedi güneşi olan Kur’ân’ımızın ilmî mucizelerinden bahsetmek yerinde olur. Fakat daha oraya geçmeden Kur’ân-ı Kerim’in kâinat ilmini de içine aldığını haber veren bazı ayet ve hadislerden söz etmek de şarttır. Bakınız şu iki ayetin sarahatlerine:

وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِكُلِّ شَيْءٍ

 “Sana bu kitabı, her şeyin apaçık bir beyanı olmak üzere peyderpey indirdik.” (Nahl, 89)

مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ

 “Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” (En’am, 38)

Hadis ve eserlerden birkaç tanesi de şöyledir:

وَلَا تَنْقَضِى عَجَائِبُهُ.... الخ

     “Kur’ân’daki harikalar bitmez ve tükenmez.” (Tirmizî)

İmam Gazalî, Hazreti Ali Radıyallahu Anh’tan şunu nakletmektedir:

مَنْ فَهِمَ الْقُرْآنَ فَسَّرَ بِهِ جُمَلَ الْعِلْمِ

 “Kim Kur’ân’ı hakkıyla anlarsa ilmin tamamını onunla tefsir edebilir.” (İhya’u Ulûm, c. 1, s. 290)

İbn Mes’ud buyuruyor:

مَنْ اَرَادَ عِلْمَ الْاَوَّلِينَ وَاْلْآخَرِينَ فَلْيُثَوِّرِ الْقُرْآنَ

 “Geçmişler ile geleceklerin ilmini öğrenmek isteyen, Kur’ân-ı Kerim’i incelesin.” (El-İtkan, s. 219, Mısır baskısı).

مَنْ اَرَادَ عِلْمَ فَعَلَيْهِ باِلْقُرْآنِ فَاِنَّ فِيهِ خَبَرَ الْاَوَّلِينَ وَاْلْآخَرِينَ

 “İlim edinmek isteyen zat, Kur’ân’a sarılsın. Zira geçmişler ile geleceklerin haberleri yalnız ondadır.” (El-İtkan, c. 2, s. 146)

Hemen şunu da belirtmek gerekir ki kâinat ilminin derin meselelerini ve varlıkların mahiyetini anlatmak Kur’ân’ın esas gayesi değildir. O ancak bir hidayet ve her bakımdan bir irşad kitabıdır. Onun dört esas ve temeli vardır: Tevhid, nübüvvet, haşr ve İlâhî adalet meselelerinin ispatı. Fakat bütün bunlara rağmen Kur’ân-ı Kerim ince tabirleriyle ve kapalı işaretleriyle birçok ilmî meselelere, tabiattan olsun, kimyadan olsun, tıptan olsun… İşaret etmeyi de ihmal etmemiştir. Bu durumsa Kur’ân’ın mucizeliğine ve Allah tarafından inen bir kitap olduğuna delalet etmektedir. Çünkü Hazreti Muhammed’in okuryazar olmadığı tarihçe sabit olmuş bir gerçektir. Onun doğma büyüme yeri olan Mekke’de de ilim, irfandan ve kâinat ilmini okutacak üniversite ve medreselerden eser yoktu. Ayrıca Şam, İskenderiye, Atina ve Roma’nın ilmî çevrelerinden çok uzakta bulunuyordu. Üstelik Kur’ân’ın temas ettiği ilmî meseleler o asırda (milâdî VII. Yüzyılda) daha kimsenin malumu da değildi ve kimse onlardan bahsetmiyordu. Demek o gibi meselelerin de Kur’ân’da yer almaları, o Kur’ân’ın vahiy kaynaklı semavî bir kitap olduğunu gayet açıkça ispatlamaktadır.

Şimdi Kur’ân’ın ilmî mucizelerinden birkaç tanesini zikredelim:

 

Yaratılış

اَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوۤا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاۤءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ اَفَلَا يُؤْمِنُونَ

 “Göklerle yer bitişik bir hâlde iken Bizim onları birbirinden yarıp ayırdığımız, her diri şeyi de sudan yarattığımızı o küfredenler görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı onlar?” (Enbiya, 30)

Bu ayet-i kerime, gökler ile yerin bidayette tek bir kitle halinde olup sonra birbirinden ayrıldığını bize haber veriyor. Bu haber, Kur’ân’ın bir mucizesidir. Müspet ilim de Kur’ân’ın bu haberini tereddütsüz tasdik etmektedir. Zira ilme göre Güneş sistemi, bölünmelerin bir sonucudur.

Takriben yüzbeş unsurdan müteşekkil olan yerin unsurlarından 67 tanesi tayf analizi usulü ile Güneş’te tespit edilmiştir. 

Demek Güneş’teki unsurlar, yerdeki unsurların aynısıdır. Güneş diğer yıldızların temsilcisi olduğuna göre bütün kâinatın unsurları bir oluyor. Unsurlardaki birlik ise bidayetteki beraberlikten haber verir. Bu babta ilmin başka bir ispatı da var. Şöyle ki: Meteorlar, gök taşları (ki fezadan ilmin eline geçen yegâne maddî şeylerdir) âlimlerin ilmî tahlillerine göre yerin bütün belli başlı unsurlarını taşımaktadır. Bu durum, yerle kâinatın aslında bir kitle olduğunu ispat eder. 

Ayetin ikinci şıkkına (Biz her diri şeyi de sudan yarattık) gelince bu ayet, ilmî gerçekleri beyan eden beliğ ayetlerden biridir. Evet, hayat ve gelişme için suya şiddetle ihtiyaç vardır. Hayatın devamı bakımından su, temel bir unsurdur. Su yeryüzünün dörtte üçünü kaplamaktadır. Hem aynı zamanda yüksek bir buğulanma hararetine de sahiptir. Bu suretle su, yeryüzündeki hararetin normal bir derecede kalmasını sağlar. Ve ansızın feci değişmelerden korur. Eğer bu durum olmasaydı, yerin hayata elverişli olma kabiliyeti büyük çapta azalırdı. Öyleyse su, dünyamızı hayata elverişli bir duruma getiren birinci âmildir. Ayrıca su, buz tuttuğu zaman hacmi büyüyen, yoğunluğu azalan yegâne maddedir. Suyun bu özelliği, suda yaşayan canlıların hayatları bakımından büyük bir önem taşır. Çünkü bu hususiyetinden dolayı buz tabakası suyun dibine çökmez. Suyun yüzünde kalır. Ve altındaki suyun sıcaklık derecesini de sıfırın üstünde tutar. Böylece suda yaşayan canlıların hayatlarını korumaya yardımcı olur. Kur’ân ne harika bir hikmettir. Zira yeryüzündeki geniş hayat sırrını sadece birkaç kelime içine sığdırmıştır.

 

Kâinatın Genişlemesi

وَالسَّمَاۤءَ بَنَيْنَاهَا بِاَيْدٍ وَاِنَّا لَمُوسِعُونَ

 “Biz göğü kuvvetle bina ettik, biz onu genişleticiyiz.” (Zâriyat, 47) ayet-i kerimesi kâinatın genişliğinden mi bahseder? Yoksa kâinatın gittikçe genişleme teorisine mi işaret eder?.. Doğrusu her iki ihtimal de mevcuttur.

Kâinat, milyarlarca manzumeleri içine alabilecek genişliktedir. Bu ihtimalde meal şöyle olur: “Biz göğü kuvvetle bina ettik, biz onu geniş olarak yarattık.”

Kâinatın genişlemesi nazariyesine gelince:

Felekiyat bilginleri teleskopla mümkün olduğu kadar fezaya bakarak yıldız kümelerinin devamlı olarak hareket hâlinde olduklarını gösteren birtakım alamet ve belirtileri müşahede etmişlerdir. Bilginler, bundan, “Fezadaki yıldız kümeleri (feza adaları), gittikçe hem bizim güneş sistemimizden ve hem birbirlerinden uzaklaşmaktadır” hükmünü çıkartmışlardır. Bu esasa göre kâinat, yerinde durmuş değildir. O köpük kabarcığının yahut da şişirilmiş bir balonun genişlemesi gibi mütemadiyen genişlemektedir. Fakat cisimlerin hacimleri daima bir kararda kalmaktadır. Buradaki ikinci ihtimale göre ayet-i kerime şöyle tefsir edilir. “Biz semayı kuvvetle yarattık, biz devamlı olarak onu genişletiyoruz.” (Çünkü “müsiun” kelimesi ya lazımî “Evsea”dan geliyor yahut da müteaddî “Evsea”dandır.)

 

Bazı Yıldızlarda Canlı Varlıkların Bulunması

Biz Kur’ân-ı Kerim’e başvurduğumuz zaman bazı yıldızlarda canlı varlıkların bulunduğuna işaret ettiğini görürüz: Meselâ:

وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَثَّ ف۪يهِمَا مِنْ دَاۤبَّةٍ

 “Göklerin ve yerin ve bunların içinde yaydığı canlıların yaratılışı, O’nun kudretinin delillerindendir.” (Şûra, 29)ayeti gibi.

Gökte, yıldızda yarattığı “Dabbe” meleklerden kinaye olamaz. Zira dabbe kelimesi Arap lügatinde ayakları üzerinde yürüyen canlı varlıktır. Oysaki melekler uçarak giderler. Netice olarak anlaşılıyor ki, bazı yıldızlarda ayaklarıyla yürüyen mahlûklar var. Fakat bu mahlûkların mahiyetleri bugün için bizce meçhuldür. Bilinmemektedir. 

 

Her Şeyin Çift Olarak Yaratılması

Bu, İlâhî kanunun hayvanlar ile bitkiler âleminde cari olduğu eskiden beri bilinmektedir. Kur’ân-ı Kerim, iki ayetle bu gerçeğe işaret buyurmuştur. Bitkiler hakkındaki ayet şudur:

اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الْاَرْضِ كَمْ اَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَر۪يمٍ

 “Yeryüzüne bir bakmadılar mı biz orada her güzel çiftten nice bitkiler bitirdik.” (Şuarâ, 7)

İnsan ile diğer hayvanların bu kanuna tabi olduğuna delalet eden ayet aşağıdadır:

فَاطِرُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا وَمِنَ الْاَنْعَامِ اَزْوَاجًا

 “O gökleri ve yeri yaratandır. Size hem kendi cinsinizden eşler, hem davarlardan eşler yaptı” (Şurâ, 11)

Fakat Kur’ân-ı Kerim bu kadarla iktifa etmedi. O, adı geçen kanunun her şeyde cari olduğunu açıkladı:

وَمِنْ كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ

“Her şeyi çift yarattık” (Zâriyat, 49)

Kur’ân-ı Kerim’in nüzulünden çok sonra keşfedilen elektrikten tut, atoma kadar her şey çifttir. Herkesçe malûmdur ki elektrik müspet (pozitif) ve menfi (negatif)’ten ibarettir. Birleşmeleriyle de akım meydana gelir.

Bir maddenin en ufak parçasını teşkil eden atom ise, müspet yüklü bir çekirdek ile o çekirdeğin etrafını saran menfi yüklü elektronlardan ibarettir. Tabiat âlimleri biraz daha araştırmışlar, yaptıkları ilmî deneme ve tahliller neticesinde bakmışlardır ki atom, çekirdeğin etrafını saran menfi yüklü elektronlardan ibarettir. Tabiat âlimleri biraz daha araştırmışlar, yaptıkları ilmî deneme ve tahliller neticesinde bakmışlardır ki atom, çekirdeğin etrafını saran menfi yüklü elektronlardan ibarettir. Tabiat âlimleri biraz daha araştırmışlar, yaptıkları ilmî deneme ve tahliller neticesinde bakmışlardır ki atom çekirdeği birçok ufak parçalardan müteşekkil olmasına rağmen iki temel birimden meydana gelmektedir. Yani çifttir: Hidrojen atomunun çekirdeği proton ve elektrik yükü olmayan nötron…

Demek meseleyi ne kadar derinleştirirsek, Kur’ân-ı Kerim’in bu gaybî haberi o kadar tebarüz eder. Ve o nispette de kuvvet kazanır.

 

Atomu Parçalamak Meselesi

Bundan on dört asır evvel Kur’ân-ı Kerim, atom parçalanabilir diye beşeriyete bir işaret vermiştir. Şu ayete bir kulak verelim:

وَمَا يَعْزُبُ عَنْ رَبِّكَ مِنْ مِثْقَالِ ذَرَّةٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاۤءِ وَلَاۤ اَصْغَرَ مِنْ ذٰلِكَ وَلَاۤ اَكْبَرَ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ

 “Ne yerde, ne gökte zerre (bir unsurda en küçük sanılan parçanın adıdır. Atom demektir.) ağırlığınca bir şey Rabb’inden gizli kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü de hariç olmamak üzere hepsi muhakkak apaçık bir kitapta yazılıdır.” (Yunus, 61)

Evet (zerreden daha küçük) anlamını ifade eden (esgar) kelimesi açıkça atomun parçalanmasının mümkün olduğunu göstermektedir. Kur’ân’ın hükmü budur. Beri taraftan 19. Asra kadar hâkim olan inanç, atomun parçalanamayacağı idi. Fakat son zamanlarda birçok ilim adamları tarafından sarf edilen gayret ve çaba sayesinde atom bilfiil parçalanabildi. Ve böylece asırlar ötesinde Kur’ân-ı Kerim’in atomla alakalı olarak vermiş olduğu gaybî haberi de tahakkuk etti. 

 

Yıldızlara Çıkmanın İmkânsız Bir Şey Olmadığı

Zannımca bu hususta şu ayet-i kerimeyi incelemek kâfidir.

يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّابِسُلْطَانٍ

 “Ey cin ve ins cemaati! Eğer göklerin (yıldızların) ve yerin hudutlarını aşabiliyorsanız haydi aşınız. Fakat siz ancak üstün bir güçle aşabilirsiniz.” (Rahman, 33)

Üstün güç ise Allahu a’lem, içi hayata elverişli şartlarla teçhiz edilmiş ve bu uzun mesafeyi katedebilecek şekilde hazırlanmış vasıtadır. 

 

Madde Medeniyetinin Geleceği

Madde medeniyetinin geleceği hakkında Kur’ân-ı Kerim’in şu haberi gerçekten dikkat çekicidir:

حَتّٰىۤ اِذَاۤ اَخَذَتِ الْاَرْضُ زُخْرُفَهَا وَازَّيَّنَتْ وَظَنَّ اَهْلُهَاۤ اَنَّهُمْ قَادِرُونَ عَلَيْهَاۤ اَتٰيهَاۤ اَمْرُنَا لَيْلًا اَوْ نَهَارًا

 “Yer (dünyamız) tam ziynet ve ihtişamını takınıp süslendiği, sahipleri de ona mutlak surette kadir olduklarını sandıkları bir sırada geceleyin veya gündüzleyin ona emrimiz (onu yok edici emrimiz) gelir…” (Yunus, 24)

 

Kâinatın Aslı ve Menşei

Kur’ân-ı Kerim kâinatın aslını duhan (duman)’la ifade etmektedir. Mevzu ile alakalı ayet şöyledir: 

ثُمَّ اسْتَوٰىۤ اِلَى السَّمَاۤءِ وَهِيَ دُخَانٌ

 “Sonra yaratmak için Cenab-ı Hak göklere yöneldi. O bir duman, bir buğu idi.” (Fussilet, 11)

Kur’ân’ın bu husustaki beyanatı bundan ibarettir. İlmin sahip çıktığı görüş de bundan başkası değildir. Çünkü ilim, “Kâinatın aslı ve menşei, boşluğa yayılmış akıcı bir madde (gaz)’dır” diyor. Aralarındaki fark sadece Kur’ân-ı Kerim’in mevzuu Arapların anlayabileceği “duhan” kelimesiyle tasvir etmesidir; hepsi bu kadardır.

 

Oksijenin Yüksek Hava Tabakasında Azaltılması

Kur’ân-ı Hâkim, bu gerçeğe de şu ayetle işaret buyurmuştur: 

وَمَنْ يُرِدْ اَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقًا حَرَجًا كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَاۤءِ

 “Allah, kimi de sapıklıkta bırakmak dilerse göğe çıkacakmış gibi onun göğsünü de dar ve zahmetli kılar.” (En’am, 125)

İlim bugün Kur’ân’ın işaret ettiği hakikatten başkasını mı söylüyor? Hayır, asla…

Aksine ilim, “Yukarıya doğru yükselen bir kimse, oksijenin azlığından dolayı nefes darlığını hisseder” diye aynı görüşü Kur’ân ile paylaşmaktadır.

 

Kâinatın Hassas Bir Ölçü İçinde Akıp Gitmesi

Bu hükmün kutsal ispatı, şu iki ayet-i kerimedir: 

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَاۤئِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُۤ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ

 “Hiçbir şey hariç olmamak üzere hepsinin hazineleri yanımızdadır. Biz onları malum bir ölçü dışında indirmeyiz” yani yaratmayız (Hicr, 21) ve 

وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ

“Onun nezdinde her şey ölçü iledir.” (Ra’d, 8)

Evet Allah, bu âlemde her şeyi bir ölçüye tabi tutmuştur: Mesela hava içindeki oksijenin nispeti % 21’dir. Eğer bu nispet % 50 olsaydı bütün ormanlar, umumi bir yangın tehlikesi ile karşı karşıya kalırdı. Zira şimşekten ormana düşen bir kıvılcım, bir anda bütün ormanı tutuştururdu.

Hayvanların ciğerlerine emdikleri oksijen, karbondioksit olarak dışarı atılır. Bu sefer bitkiler onu emer, içindeki karbonu kendi bünyesinde eritir, saf oksijeni de tekrar havaya iade eder. Canlılar ile bitkiler arasında bu ölçülü alışveriş olmasaydı ne canlı yaşardı ne de bitki… Zira oksijen ile karbondioksitin nihayeti gelirdi. 

Güneşin harareti belli bir nispettedir. Eğer güneşin harareti bugünkü hararetinin yarısı kadar olsaydı donardık. Yahut yarısı kadar artmış olsaydı o vakit yanıp kül olurduk.

Kimya bilginlerine göre bitkilerin de elementleri son derece ölçülüdür. Muayyen nispetler dahilinde birleşmişlerdir. Asırlarca evvel nazil olan şu ayet-i kerime, ince ilmî denemeler sayesinde ortaya çıkan bitkiler kanununa açıkça delâlet etmektedir.

وَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْزُونٍ

 “Biz oralarda ölçülmüş her şeyden nebatlar bitirdik.” (Hicr, 19)

 

Okyanus Akıntıları

Bu akıntı iki türlüdür: Kutuplara doğru yüzeyden akıntı, Ekvatora doğru dipten akıntı. Kutsal kitabımız, asırlarca evvel, 1900 yılının başlarında keşfedilebilen bu zıt akıntılara işaret etmiştir. 

اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ سَحَابٌ

 “Yahut kâfirlerin ameli öyle derin bir denizdeki karanlıklar gibidir ki, onu (o denizi) bir dalga kaplayıp bürümektedir. Bunun üstünde bir dalga, onun üstünde de bir bulut.” (Nur, 40) İşte “Onu bir dalga kaplıyor. Bunun üstünü de bir dalga” cümlesi bu iki zıt akıntıya işaret etmektedir. Bu olaylar sadece okyanusların derinliğinde meydana gelir. “Suyu çok ve derin deniz” manasına gelen (bahr-ı lücciyyin) kelimesi de bu hükmün şahididir. 

Demek bu ayetin Kur’ân-ı Kerim’in nazil olduğu coğrafi mıntıka ile hiçbir alakası yoktur. Hazreti Peygamber, gençlik zamanında ancak Kızıldeniz ile Akdeniz’in bir kısım kenarlarını görebilmiştir. Bu akıntıların asıl yeri olan okyanusları asla görmemiştir. 

Ayet ve hadislerin emrettiği ilim, sadece dinî ilim değil, aksine insanı hidayete çağıran, şerden sakındıran ve maddî, manevî kemalini sağlayan her ilimdir. Bu sebepledir ki Müslümanların ilmî faaliyetleri bir sahaya münhasır kalmayıp bütün sahalara yayılmıştı.

 

Müslümanların Çeşitli Alanlardaki Faaliyetleri

Hesap, Cebir, Geometri:

İslâm âlimleri, matematik, cebir ve geometriye dair birçok ana kaideler keşfetmişlerdir. Hele hele cebir, rivayetlerin çoğunluğuna nazaran Müslümanların icadıdır. Hatta müellif M. Teşadlüs, hendeseye ait “El Mücmelü’t Tarihi” adlı eserinde şu gerçeği söylemekten kendisini alamamıştı: “Bettani (Ebu Abdullah (858-929) hayatının büyük bir kısmını Rakka’da geçirmiştir) Sinüs’ü ilk kullanandır. Riyaziyat âlimleri ise, onu ancak Bettani’den beşyüz sene sonra keşfedebilmişlerdir.

Matematikte sıfır:

Sıfırın Müslümanlar tarafından icat edilmesi, matematik dünyasında büyük bir inkılap meydana getirmiştir. Riyaziyat ilminden söz edildiği zaman cebir ilminin gelişmesinde büyük yardımı bulunan Harzemli Mahmud’u hatırlamamak mümkün değildir. Çünkü bu ilmin adı, (logaritma) bile yabancı dillerde Mahmud’un isminden alınmıştır.

Fotoğraf Makinesinin Aslı, Mercekler:

Basra’lı İbn Heysem’in (965-1039) fizik ilmine dair yazdığı “Basriyat” adlı kitap, İslâm bilginlerinin en önemli başarılarından birisi sayılır. Eser yeni ışık ilminin bir başlangıcı olmuştur. Yazar eserinde “Aynaya yansıyan resimleri, ışınların kırılmasını ve fotoğraf makinesinin esaslarını” ele almaktadır. Hiç şüphemiz yoktur ki İbn Heysem’in büyük merceklerle alakalı ilmî çalışmaları, batı dünyasında mikroskop ile teleskopun keşfedilmesine esas olmuştur.

Saat Sarkacı:

İslâm âlimleri, saat sarkacını (Bunu ve güneş saatlerini bulan âlim, Kahire’de astronomi medresesini kuran İbn Yunus’tur) keşfettikleri gibi pusulayı da tamamlayarak ilmî hayata sokmuşlardır. 

 

Sanatta İcat ve Keşifler

Fransalı müsteşrik Gautier Müslümanlar hakkında şunları yazmaktadır:

Barut:

“Onlar (Müslümanlar) kitabın, barutun ve pusulanın nasıl yapıldığını bize öğrettiler. Bir düşünmek gerekir: Eğer İslâm medeniyetinden elimize geçen bu değerli terekeler, terakki ve kalkınmamıza destek olmasaydı acaba terakki ve kalkınmamız gerçekleşir miydi?

Kâğıt:

“El İslâmü ve’l Hadaratü’l Arabiye” adlı eserde şunlara rastlanır: “Pamuktan yapılmış ucuz kâğıtları, Müslümanlar Avrupa’ya soktular. Ondan evvel halk, çok pahalı olan papirüs kâğıtlarını kullanıyorlardı. Batı Avrupa kâğıt ihtiyacını satibe fabrikalarından, Doğu Avrupa ise Yakındoğu ülkelerinden Şam’dan temin ederdi.

Kâğıt evvela, Miladî olarak (650) tarihinde Semerkand ve Buhara’da ipekten yapıldı. Milattan sora 706’da Amr oğlu Yusuf adında bir zat, kâğıdı ipek yerine pamuktan yaptı. Yunan tarihlerinin bahsettikleri Şam kâğıdı da, pamuktan idi.”

 

Kimya İlmi

Kimya, Müslümanların icat ettikleri bilimlerden birisidir. Bu mevzuda Yunanlıların bilgileri çok sığ ve azdı. Dört elementi (toprak, hava, su ve ateş) aşmıyordu. Fakat Müslümanlara gelince, onlar birçok unsur ve kimyevî elementleri keşfetmiştiler. Bu ilmin meşhur simalarından birisi Kûfeli “Cafer Ebu Musa” ile “Kitabü’l Havi” sahibi “Ebu Bekr-i Razî”dir. İlmi bir külliyat teşkil eden Ebu Musa’nın eserlerinden birçokları Türkçe’ye tercüme edilmiştir. 

 

Tıb İlmi

İslâm’da son derece önemli ilimlerden birisi de tıp ilmidir. Bu da, İslâm’ın insana ve insanın bütün ihtiyaçlarına verdiği önem derecesini gösterir. Müslüman doktorların, batıdaki tıbbi araştırmalar ile tedavi usulleri üzerine büyük tesirleri olmuştur. Zira Ebu Bekr-i Razî, İbn Sina ve Endülüslü İbn Zehr gibi zatların yazdıkları tıbbî eserler asırlarca Avrupa üniversitelerinde tıbbî incelemelere esas teşkil etmekte idi. Ayrıca Razî’nin bütün eserleri bilhassa “Havi” adlı eseri Avrupa’da en geniş bir şöhrete mazhar olmuştu. O kadar ki bu Havi adlı eser Paris’teki tıp heyetinin kitaplığını teşkil eden dokuz esas kitaptan bir tanesi idi. Razî, çiçek, kızamık ve daha birçok hastalıkların tedavi usullerini de yazmıştır. İbn Sina ise Müslümanların bildikleri ve gördükleri doktorların en büyüğü idi. Onun tıp bilimine dair Kanun adlı eseri, tam altıyüz sene (onikinci asırdan onsekizinci asra kadar) Fransa ile İtalya’nın üniversitelerinde bir ders kitabı olarak okutuldu. İbn Sina kalp hastalıklarına karşı yeni bir tedavi usulünü de bulmuştu.

Müslüman doktorlar, cerrahi sahada da çok ileri idiler. Uyuşturmak usulünü dahi biliyorlardı. Bu usulü Kurtuba’lı Abbas oğlu Halef adında bir Müslüman doktor bulmuştur. Müslümanlar mesane taşını dağıtmak ve kanamayı durdurmak için bir takım ilaç ve hapları yapmıştılar.

Miladî olarak onüçüncü asırda yaşamış Suriyeli İbn Nefis, Portegalılardan çok önce kan dolaşımını keşfederek gayet ilmî açıklamalarda bulunmuştur.

 

Sağlık Kuralları

Şimdi sıra, İslâm’ın getirdiği sağlık kurallarındadır. Biraz da onlardan bahsedelim: Tahkikle biliyoruz ki İslâm dini birçok önemli sıhhî tedbirleri ihtiva etmiştir Mesela: Sık sık yıkanma, içki ile domuz etinden sakınma gibi… Müslümanlar tedavi sırasında sağlık kurallarına son derece ehemmiyet verirlerdi. Tıpkı bugünkü tıbbın önem ve ehemmiyet verdiği gibi.

Fransız Gustave Le Bone, bu mevzuda şunları yazmıştır. Hep beraber bu itirafı onun ağzından dinleyelim: “Müslümanların dünkü hastahaneleri, bugünkü hastahanelerden çok daha sıhhi idi, gayet büyük idiler, su ve hava, hastahanelerin bütün bölümlerine büyük bir kolaylıkla tevzi ediliyordu.” 

Eğer Müslümanlar, İslâm’ın yüce irşadlarına riayet ederek o doğru yoldan sapmasaydılar kim bilir İslâm dünyasında ilim, irfan daha ne kadar gelişirdi. 

 

Makine ve Araçlar

Müslümanlar, teknik alanda da büyük mesafeler almıştılar. Avrupa çok geride kalmıştı. O kadar geri idi ki, Abbasi halifesi Harun Reşid, Fransa Kralı Şarlman’a Müslümanlarca yapılmış büyük bir çalar saat hediye edince devlet erkânı bir türlü saat olduğunu anlayamadılar. Hatta “bunda cinler, şeytanlar var” dediler. Bu hadiseyi başkası değil, bizzat Fransız müsteşrik “Sadyu” Tarihü’l Arab adlı eserinde yazmıştır.

 

Madenler

Müslümanlar, madenleri işletmek için İran, Endülüs, Sicilya ve Afrika’da harekete geçtiler. Hareket neticesinde Endülüs’te civa, çinko, demir, kalay, gümüş ve altın madenleri çıkardılar. Katran, petrol ve kükürt de buldukları madenler arasında idi.

 

Baskı Makinesi, Matba

Müslümanlar meşhur Alman Gutenberg’ten dört yüz sene evvel yazı basma usulünü öğrenmiştiler. Dördüncü yüzyılda yaşayan “Bedir oğlu Abdurrahman”, “Nasır”ın (Nasır lakaptır. Asıl adı III. Abdurrahman’dır) veziri idi. Devlet işlerine ait olan yazılar onun evinde hazırlanıp baskıya gönderilirdi. Baskıdan geldikten sonra valilere tamim edilirdi. 

 

Körlerin Yazı Okuyabilmesi

Bazı Müslümanlar, körlere has bir yazı usulünü icat etmek için uğraşmıştır. Tarihin yazdığına göre Zeynü’d Din lakabıyla anılan Diyarbakırlı Ahmet oğlu Ali’nin daha küçükken her iki gözü de kapanmıştı. Hicrî olarak 712’de vefat eden bu zat kitaplığına konmak üzere bir kitap satın aldığı zaman evvela bir kâğıt parçasını harf şeklinde katlayarak o yeni kitaba yapıştırırdı. Sonra indelhâce istediği kitabı kabartma harflerle tespit ederdi. Demek Müslümanın zekâsı, daha VIII. Asırda bu yolu keşfedebilmiştir. 

 

Uçmak

Endülüs filozofu Fernas oğlu Abbas uçabilmek için uğraşmış ve yaptığı özel iki kanatla belli bir mesafede uçmayı başarmıştır. Bu zat aynı zamanda taşlardan cam yapan ilk sanatkârdır. Vefat tarihi 888’dir.

 

Barutun Ateşli Silahlarda Kullanılması

Fransız Gustave le Bone’un kaydettiğine göre Müslümanlar barutu daha onüçüncü asırdan itibaren Avrupalılara karşı kullanmışlardır.

“Tarihü’t Temedüni’l İslâmî”nin yazarı da, tarih bilgini İbn Haldun’dan naklen diyor ki, Merakeş hükümdarı Ebu Yusuf Sicilmasete şehrinin fethi sırasında barutu kullanmıştır. Bundan anlaşılıyor ki Müslümanlar Avrupalılardan yarım asır kadar evvel barutu biliyorlardı. (Tarihü’t Temeddün el-İslâmî, c.1, s. 181)

 

Harita

Me’mun devrinde, Harzemli Mahmud ve yardımcıları, gök ile yerin haritasını çizmiştiler. Hatta başarılı bir surette yerin çemberini bile ölçmüştüler. 

 

Coğrafya, Seyahat, Harita

Makdisi adında bir İslâm seyyahı, yirmi sene süren uzun bir seyahate çıkmış ve dünyanın muhtelif yerlerini gezmiştir. Bu vesile ile coğrafya ilmine dair yazdığı ansiklopedisinde ziyaret ettiği yerleri büyük bir titizlikle anlatmıştır. 

Harzemli Birûni de Rusya ve Şimalî Avrupa’nın haritasını çizmiştir. Bu zat, Gaznevî Sultan Mahmud’un sarayında çok itibar gören bir âlimdi.

Coğrafya bilginlerinin en büyüğü, Yakut-i Hamevî’dir. Zira altı büyük ciltten müteşekkil bulunan “Mu’cemü’l Büldan”gibi bir coğrafya kitabını yazmıştır. Deniz haritalarının kullanılmasında, Müslümanların büyük rolleri olmuştur. Hatta batının en büyük kaptanı olan Vasco dü Gama, Miladî olarak 1497 tarihinde deniz yolu ile Avrupa’dan Hindistan’a giderken Müslümanların bu haritalarından faydalanmıştır. 

 

Rasathaneler

Bağdat, Rakka, Şam, Kahire, Semerkand, Kurtuba, Fas ve Meraga gibi merkezlerde Müslümanların eliyle kurulmuş büyük rasathaneler vardı. 

 

Keşifler

Müslümanlar dünyada daha keşfedilmemiş parçaların bulunduğuna inanıyorlardı. Tarihi kayıtlara göre (Kavafilü’l Urubeti, c. 1, s. 114, Muhammed Cemil Beyhüm) Kurtubalı âlim Şerifü’l İdrisî, Sicilya hükümdarı 2. Rogar’a hediye etmek üzere onikinci asırda gümüşten yaptığı bir küre üzerine dünya haritasını çizmiştir. Ve hakkında da şöyle bir açıklama yazmıştır: “Atlantik denizinin ötesinde büyük bir kara parçası mevcuttur. Olmasaydı denge bozulur ve yer tamamen suyun içine gömülürdü”. Amerika kıtasını ancak 1492’de keşfedebilen Kristof Kolomb da, bütün cesaret ve ilhamını Şerif’in bu nazariyesinden almış olmalıdır. 

 

MOLLA SADREDDİN YÜKSEL HOCA


[1] İslâmî Araştırmalar, İstanbul 1992, Madve Yayınları, s. 152-179.

[2] Hadisin ravisi Ebü’ş Şeyh “İbn Hıbban”dır.


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 472
Toplam 529828
En Çok 1316
Ortalama 349