İSLÂM VE DEMOKRASİ - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

22-04-2022

İSLÂM VE DEMOKRASİ

 

İslâm Dini, demokrasi ile ve ona dayanan laiklik sistemiyle bağdaşır mı?

Bu suale verilecek tek cevap vardır. O da "Hayır" şeklindedir. Çünkü:

1- Prensip itibariyle bağdaşmaz. Zira demokrasi halk idaresi olup akla ve insan kafasına dayanır. İslâm ise, hak idaresidir, yani Allah idaresidir; vahye dayanır. Bir başka ifade ile; İnsanın önünde iki hukuk vardır. Bunlardan biri beşerî diğeri ise ilahîdir. Birincisi akla dayanır diğeri ise vahye dayanır. Biri insanın sadece madde ve dünya yapısını, diğeri ise hem madde ve hem de mâna yapısını; ahiret hayatını da ilgilendirir.

Bu iki hukuk, bazı noktalarda birbiriyle uyuşursa da birçok noktalarda birbirine ters düşer.

Bir başka yönden de aralarında fark vardır. İslâm hukuku sabittir, kalıcıdır, değişmez; kıyamete kadar sürüp gider. Beşerî hukuk ise değişkendir. Milletten millete, devirden devire değişir.

 

Müeyyideleri de farklıdır:

Kemiyyet yönünden: Beşerî hukukun tatbik ettiği cezalar değişgendir, İslâm ceza hukukunda ise hapis cezası, para cezası, sopa cezası, ölüm cezası, sürgün cezası ve kınama (yani tazir cezası gibi) cezalardan ibaret olup değişmez ve kıyamete kadar geçerlidir.

Keyfiyyet yönünden: Biri sadece dünyevî, diğeri ise hem dünyevî ve hem de uhrevîdir. Demokraside kanunlar ve anayasalar ekseriyete ve parmak sayısına dayanırken, Islâm hukukunda kanunlar Allah’ın şaşmaz ilmine ve sonsuz kudretine istinad etmektedir. Bu itibarladır ki, bu iki hukuk sistemini mukayese yapmak abesle iştigal etmektir.

Hele hele adalet ve güzellik yönünden kıyaslandırmak çok gülünçtür. Bu, neye benzer? Hele gelin, bir bakalım insan mı daha bilgili Allah mı? Insan mı daha kuvvetli yoksa Allah mı? Işte buna benzer bir şey! Esasen insanın kanun yapmaya gücü yetmez! Neden? Çünkü insan daha tam mânasiyle kendisini tanımamş ki! Tam mânasiyle tanımadığı bir şey hakkında söz sahibi

olabilir mi? Kaldı ki, erkeklik ve kadınlık yönünden, hastalık ve sağlık yönünden, büyüklük ve küçüklük, yönünden, zenginlik ve fakirlik yönünden, işçi ve işveren yönünden, amir ve memur olma yönünden, beden yapısı tam ve sakat olma yönünden ve nihayet beden ve ruh yönünden, iradede kuvvet ve za’f yönünden, cesaret ve korkaklık yönünden ve daha bilemediğimiz yönlerden! Işte bu kadar farklılık arz eden insanlık idaresiyle ilgili kanun ve anayasalar yapmak kolay bir iş değildir, insanın yapabileceği bir iş değildir. Bu iş Allah’ın işidir. Kur’an’ın bir ayetinde öyledir: 

اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُۜ

"Yaratma da emir ve talimat verme de O’na mahsustur" (Araf, 54) O, bilir, O açıklar, O haber verir, O bildirir ve işte bildirmiştir.

 

Vesile ve gaye:

Kâinat, bütün nimetleriyle vesiledir; gaye değildir. İnsanın bütün ihtiyaçlarını gideren bir vesiledir. Kainatın yaratılışında, sayısız nimetlere sahip oluşunda gaye, insanın yaratanına kul olması ve O’na ibadet ve ubudiyyette bulunmasıdır; O’nun emir ve talimatını yerine getirmesidir. Ve neticede O’nun rızasını kazanmak ve O’nun cennetine girip ebediyyen mutlu olmaktır.

 

Anayasanın giriş kısmı:

Bundan sonrasını İslâm Anayasası’nın bazı bölümlerinden alıyorum:

Görüldüğü üzere, devlet İslâm’ın dışında değil, içindedir; İslâm Dini’nin bir bölümüdür, İslâm hukukunun bir parçasıdır. Ve, o derece ki, iman meseleleri, namaz ve oruç gibi ibadet meseleleri, nasıl İslâm’ın birer emri, yerine getirilmesi gereken birer farizesi ise, devlet meselesi de İslâm’ın bir emri olup yerine getirilmesi gereken bir farizesidir ve nihayet müslümanlar, İslâm Hukuku’nun usul ve kaidelerine göre İslâmî bir devlete sahip olma sorumluluğu altında bulunmaktadırlar...

 

Allah’ın mutlak hakimiyyetini ifade eden ayetlerden birkaçı:

ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلٰى شَر۪يعَةٍ مِنَ الْاَمْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ

"Sonra (Ya Muhammed!) seni de bir din emrinden şeriat’ın üzerine memur kıldık. O halde sen o şeriat’a tabi ol! Bilmezlerin heva ve hevesine uyma!" (Casiye, 18)

اِتَّبِعُوا مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۜ قَل۪يلًا مَا تَذَكَّرُونَ

"Rabb’inizden size indirilen Kur’an’a uyun! Ondan başkasını dost edinip de kendisine uymayın! Ne kadar da az öğüt tutuyorsunuz!" (Araf, 3). İşte bu ve benzeri ayetler gösteriyor ki, müslüman bir milletin, gerek maddî ve mânevî ve gerekse dünyevî ve uhrevî bütün iş ve muamelelerinde başvuracağı nizam, Kur’an nizamıdır. Kur’an nizamından başkası

hevadır, sapıklıktır, şeytana ve zalimlere dost olmaktır ve nihayet öğüt ve nasihattan anlamayanların işidir.

Kim, Allah’ın indirdiğinden başkasiyle hükmederse, "Tağut" ile, daha açığı put ile, put kanunlariyle hükmetmiş olur. "Tağut" bir Kur’an terimi olup haddini tecavüz eden, her şeyde ukalalık yapan kimseye denir.

Bir milletin tağutu; Allah ve Resulü’nün emrinden başka neye ve kime uyarlarsa, işte odur.

Bu itibarladır ki, bir kimsenin müslüman olabilmesi için önce tağutu, yani putu inkâr edecektir ve ondan sonra Allah’a iman edecektir. Bakara Suresi’nin 256. ayeti bunun bir ifadesidir.

Bu gerçeğin bir başka ifadesi:

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْرًا اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُب۪ينًا

"Allah ve Resulü, bir işi emrettiği zaman, gerek mü’min olan bir erkek ve gerekse mü’min olan bir kadın için caiz değildir ki, bu emri yerine getirmede muhayyerliği olsun. Kim Allah ve Resulü’nün emrini tutmazsa: Şübhesiz ki, o apaçık bir sapıklıkla yolunu saptırmıştır!" (Ahzab, 36)

Ayetten açıkca anlaşılmaktadır ki, Allah, kadın veya erkek hiçbir mü’minin kendi yolundan başka yollara gitmesine izin vermemiştir. Dinlemeyip gidenleri "En büyük sapıklıkla sapıtmış olacaklardır," diye vasıflandırmaktadır.

Allah-ü Zülcelal, indirdiği hüküm ve kanunlarla hükmetmiyenlerin zalim, fasık ve kâfir olacaklarını beyan etmiştir. Maide Sure’sinin 44, 45 ve 47. ayetleri bunu anlatmaktadırlar.

Müslümanların yanıldığı fahiş hatalardan biri de budur, yani devlet meselesidir; dini devletten ayırma meselesidir. Ve şöyle derler: "Din ayrı devlet ayrıdır." Onlara göre din, Allah’la kul arasında bir vicdan işidir. Dinin dünya ile, dünya işleriyle bir alakası yoktur, o, camide olup bitendir."

Bu fikir, İslâm Dini’nin ruhuna da aykırıdır metnine de aykırıdır. Bunu hiçbir İslâm alimi söyliyemez ve bu İslâm’a şen’i bir iftiradr. Bırakın Islâm âlimini, hatta İslâm’ı gerçek mânada tedkik eden gayr-i müslim ilim adamları bu hakikatı itiraf etmekten kendilerini beri alamamışlardır. İşte bunlardan sadece birkaçı:

1- "İslâm, sadece bir din değil, aynı zamanda siyasi bir nizamdır." (Dr. V. Fitzgerald, Muhammedan Law, ch 1.P.1)

2- "Hz Muhammed, hem dini hem devleti te’sis etti. Buyursunlar açık oturuma! Hem de basın yoluyla!

İşte bu cümleden olmak üzere, Türkiye’deki 27 üniversitenin rektörüne hazırlanmış tebliğ

dökümanlariyle birlikte açık mektuplar gönderdik ve bütün kuruluşlara da göndereceğiz. Sözlerimizi burada noktalarken, Rabb’ülâlemin’den cümleye basiretler ve hidayetler dileriz.

 

Lahika :

1- Biz müslüman bir milletiz. Ülkenizde bulunmaktayız. Kimimiz işçi olarak, kimimiz de mülteci.

2- Sebeb ise; Mustafa Kemal’in ve Kemalistlerin ihanet ve hiyaneti; Birliğimizi parçalamışlar, ümmetimizi bölmüşler, geriye kalan topraklarımızı da işgal etmişlerdir. Bunlar yetmemiş gibi, dinimize de ihanet etmişler, "Ümmet-i Muhammed" Gazetesi’nin açıkladığı gibi, dinimizin temel ve teferrüatına (98) bomba koymuşlar ve üstelik gereği gibi dinimizin eğitim ve öğretimine mani olmuşlar, icaplarını gereği gibi, yaşamamızı yasaklamışlardır.

3- Bütün bunlar, "Hakkı Sahibine İade" ismini alan risalenin birinci ve ikinci hülasa bölümlerinde neşredilmiş ve bütün bir dünyaya duyurulmuştur.

4- Biz; müslüman olarak ve ümmet olarak hakkımızı istiyoruz. Topraklarımızın iadesini istiyoruz, din hürriyeti istiyoruz ve nihayet kemalistlerin ya tevbe etmelerini veya cezalandırılmalarını istiyoruz! Ve bütün bunlar, dinen de hukuken de ve ilmen de hakkımız değil midir?..

5- İsterken de kaba kuvvete başvurmıyor, terörist bir hareket yapmıyoruz; haksızca ve insafsızca milletinizi bölen, topraklarınızı işgal eden ve din hürriyetine ve insan haklarına tecavüz eden komünistlere karşı yaptığınız gibi biz de yapmaktayız ve nihayet ilmen, fikren ve hukuken bunları açık oturuma davet ediyoruz!

6- Haksız olduklarını bildikleri için açık oturuma cesaret edemiyorlar da mahkemeler kuruyorlar; işkencelere tabi tutuyor, vatandaşlıktan çıkarıp mal varlıklarına el koyuyorlar. Bu da yetmiyormuş gibi, başka millet ve devletlere müracaat ederek "Biz, onlara yapacağımızı yaptık, siz de yapın: Ya bize teslim edin ya da kendiniz cezalandırın!" diyorlar ve bu suretle hem dövüyorlar hem de ağlamaya bırakmıyorlar!..

İşte kemalistler ve işte biz! Binaenaleyh, bunların şikâyetlerine kulak vermek şöyle dursun, tel’in etmek gerekmez mi? Nitekim: Senelerdir bunlar, yalvardıkları halde Avrupa’lı topluluğuna almıyor ve almamakta da haklıdır. Çünkü, bunlarda ne hukuk anlayışı vardır ne

de insaf, ne din hürriyeti vardır ve ne de vicdan hürriyeti!.. Bizde bir laf vardır: "Kediyi süre süre aslan ettiler!"; "Ne mutlu Türküm!" diye diye kürtlere hakaret ettiler, zulmettiler ve sonunda dağlara çıkarıp silahla mücadele etmelerine sebebiyyet verdiler!..

Allah, Âdil-i Mutlak’tır; işte böyle yapar!..

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ​


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 211
Toplam 435180
En Çok 1157
Ortalama 330