İSLÂM DİNİNİN HAYAT GÖRÜŞÜ - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

07-04-2022

İSLÂM DİNİNİN HAYAT GÖRÜŞÜ

Şu dünya hayatı ne? Dünyaya niçin geldik? Gelişimizin hikmet ve sebebi nedir? Sonra biz neyiz, neyin nesiyiz? Nereden geldik, nereye gideceğiz? Etrafımızda sayısız varlıklar var; Canlısı-cansızı var, aşağıdakileri-yukarıdakileri var!.. Onların gerçek sahibi kim? Biz mi bunlar için, yoksa bunlar mı bizim için var olmuş?..

Kardeşlerim! İşte bu soruların cevabını bilen ve öğrenen İslâm dinini kavramış, dünya hayatını anlamıştır. Dünya hayatı geçici bir hayattır, fani bir hayattır, buraya her gelen gider! Bu dünya kimseye yar olmamış, ilelebed kimseyi de barındırmamıştır. Bu hayat doğumla başlar, ölümle biter! Arada nihayet 60- 70 senelik bir hayat hikâyesi!..

 

Vazifemiz:

Kardeşlerim! Dünyaya gelişimiz hikmetsiz, manasız değildir, rastgele değildir. Gelişimize sebep, yemek içmek değildir. Bunları elde etmek için çalışmak da değildir. Sebep, bizi yaratana, topraktan meydana getirip insan yapana, büyüyüp besleyene kul olmaktır, O'na ibadet ve ubudiyette bulunmaktır. Asıl vazifemiz budur, gaye budur, maksat budur! Bunun böyle olduğunu Allah bildiriyor:

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

"Ben cinleri de insanları da başka bir iş için değil, kendime kul olmaları için yarattım!" (Zariyat, 56)

Demek oluyor ki, hayatta ilk ve asıl vazifemiz Allah'a kul olmaktır. Bu noktayı çok iyi bilmemiz, bunun şuuruna varmamız lazımdır. Hareket noktamız bu olacak, aşk ve şevkimiz, hız ve heyecanımız kaynağını bu noktadan alacaktır; Söz, fiil ve hareketlerimiz bu nokta etrafında dönüp dolaşacaktır!

 

Mutluluk:

Şuracıkta hemen şunu ilave edeyim: İnsanoğlu hürriyet ve huzurunu, şeref ve saadetini ancak ve ancak Allah'a kul olmakla bulur. O’na inanma ve O'na dayanmada bulur!..

Allah'a kul olmayanda hürriyet yoktur, şahsiyet de yoktur. Çünkü o, artık her şeyin kuludur; Madde ve midenin kuludur, masa ve kasanın kuludur, aşırı istek ve kötü duygularının kuludur ve nihayet şeytanın kuludur; Şahsiyetini kazanamamış, yerine oturamamıştır, sallantıdadır; Her şey onu etkiler, hür ve normal düşünemez, sağdan soldan gelen her şey onun tesiri altındadır.

Hür olabilmek, şahsiyet kazanmak için, bütün bunların üstüne çıkıp tesirleri altında kalmamak lazımdır. Bu da ancak Allah'a kul olmakla mümkündür!

Allah'a kul olmayanda huzur da yoktur, hiç bir suretle onu tatmin edemezsiniz, dünyayı ona verseniz doymaz. Çünkü insan üstün bir varlıktır; Madde ve maddiyat, servet ve saltanat, masa ve kasa onu doyurup tatmin edemez. Yine de vicdanı muzdarip, gönlü rahatsızdır. Tatmin olacağı, gönül rahatlığına kavuşacağı tek bir şey vardır: O da "Zikrullah"tır; Allah'ı anmak, O'na inanmak ve O'na dayanmaktır! Bunun da böyle olacağını yine Allah haber veriyor:

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُۜ

"Başka şeyle değil, ancak Zikrullah ile gönüller mütmain olur (huzur ve sükûnet bulur, mutlu olur)!" (Ra’d, 28)

Sonra dünyanın hali çok acaiptir; kararsızdır, dalgalıdır, zik-zaklıdır. Günü gününe uymaz; Bir gün insanın yüzüne gülerse, bir başka gün onu elem ve kedere boğar, tedirgin eder...

İşte bütün bu dalgalanmalar, bu zik-zaklara aldırmamak, soğukkanlı olmak, huzurlu olmak için tek çare vardır. O da Allah'a kul olmak ve O'na sığınmaktır, O'na dayanmak ve O'na güvenmektir!

Allah'a kul olan bulduğuna -aşırı derecede- sevinmez, kibirlenmez, böbürlenmez; kaybettiğine de -yine aşırı derecede- üzülmez, feryad etmez, intihara gitmez. Bulunduğu zaman Allah'tan geldiğini bilir, "Elhamdülillah" der, şükürle meşgul olur; kaybettiği zamanda da yine Allah'tan geldiğine inanır, "Hakkımda hayırlısı bu imiş!" diyerek kadere teslim olur ve sabreder.

Bu meseleyi Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle açıklar:

"Mü'minin hali ne kadar güzeldir! Çünkü onun her işi hayırdır. Hoşuna giden bir şey eline geçerse "Elhamdülillah" diyerek şükreder, dolayısıyla hayır olur. Hoşuna gitmeyen bir şey kendisine dokunursa, o zaman da sabreder ve dolayısıyla hayır olur. Bu mü'mine mahsus bir haldir!" Şeref ve saadet de Allah'a kul olmadadır. En büyük makam, en yüksek rütbe, en üstün şeref ubûdiyyet (kulluk) makamıdır, ubûdiyyet rütbesidir, ubûdiyyet şerefidir!.. Ubûdiyyet makamı, meleklerin makamından daha yüksektir, daha ulvidir, daha şereflidir. Dünya ve ahiret saadeti, iki cihan bahtiyarlığı da Allah'a kul olmaya bağlıdır. Bir kelime ile: Mutlu insan, Allaha kul olan insandır!

Demek oluyor ki, Allah'a kul olmak hayatın manası, yaratılışın gayesi olduğu gibi; Hürriyet, huzur, şeref ve mutluluk da yine Allah'a kul olmaya bağlıdır, Allah'a inanmaya ve O'na sığınmaya bağlıdır!

 

Kâinat niçin yaratıldı?

Kardeşlerim! Kâinat da bizim için yaratılmıştır. Canlı-cansız her şey bize hizmet etmek, bizim ihtiyaçlarımızı gidermek için meydana gelmiştir!

Kâinat bir tesadüf eseri değil, gelişi güzel değil, bir plana göre ayarlanmış bir gayeye göre yaratılmıştır. O da insan ve insanın ihtiyaçlar içindir!

Demek oluyor ki; İnsan, Allah için, Allah'a kul olmak için yaratıldığı gibi, bu âlem ve bu âlemdeki varlıklar da her şeyiyle insan için, insana hizmet etmek için yaratılmışlardır. Ve yine demek oluyor ki, dünya ve dünyadakiler, yeme-içme, giyinip-kuşanma ve bunları elde etmek için çalışma gaye değildir, amaç değildir, gayeye götüren vasıtalardır, araçlardır. Bilhassa bu noktaya çok dikkat etmek, gaye ile vasıtayı birbirine karıştırmamak lazım. Eğer bugün dinden, imandan uzak kaçanlar varsa, eğer bugün materyalist gibi sapık fikirli insanlar varsa, bunlar gaye ile vasıtayı birbirine karıştıran, hatta vasıtayı gaye kabul eden, yiyip içmeyi, giyinip kuşanmayı, gezip tozmayı esas alan, dünyanın ötesinde ahiret kabul etmeyen, ölümden sonraki hayata inanmayan kimselerdir.

Halbuki hayat, yalnız dünya hayatından ibaret değildir. Eğer hayat bu kadar olsa idi, sadece dünyada olup bitenlerden ibaret olsa idi ve ölümün ötesinde ebedî ve sonsuz bir ahiret hayatı olmasa idi, insanlar kadar haline acınacak bir varlık olmazdı. Çünkü dünya hayatı, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, nihayet 60-70 senelik bir hayat hikâyesidir. Çok çabuk gelip geçiyor, bazen de daha çiçeği burnunda iken sönüp gidiyor, ölüp mezara giriyor, toprak haline gelerek ayaklar altında çiğneniyor. İşte o kadar!..

Kardeşim! Şimdi bir kere düşünelim: Bu hayat mı bizi mutlu edecek? Bunun için mi birbirimize gireceğiz, birbirimize saldıracak ve birbirimizi öldüreceğiz?!. Bunun için mi çırpınacak, çalışacak ve didineceğiz?!.

 

Dünya da bizim içindir:

Fakat sözlerimden dünyayı ve dünya hayatını küçümsemeyin, az görmeyin, hor görmeyin, "Adam sen de!" deyip dünyadan elinizi-eteğinizi çekmeyin! Siz, "Neme lazım dünya? Burada kalacak değiliz ya! Bugün-yarın kıyamet kopacak! Artık ne çare? Ahir zaman geldi; Ne kadar çalışsak boştur hepsi! Zaten dünya fani, ahiret baki! Bir lokma, bir hırka katil.." demeyin! Sakın bu gibi sözlere kulak vermeyin! Bunlar yersiz ve manasız sözlerdir; Dinimizin kabul etmediği sözlerdir!

Maalesef insanlar içerisinde, ahiretini dünyası için, geleceğini de bugün için terk edenler vardır. Bunlar, “Dünya yeter bize!.." der dururlar. Allah, Peygamber emri dinlemezler, din-iman tanımazlar!..

Tabii bu, çok tehlikeli, tehlikeli olduğu kadar da yanlış bir görüş, çok fena bir fikirdir!

Bir kısım insanlar da vardır ki, onlarda tersine "Ahiret, ahiret!.." derler, "Ahiret bize lazım, dünya neyimize lazım?!." der dururlar. Tembellik eder, işten çekilirler. Köşesinde, minderinde, koltuğunda oturup kuru kuruya dindarlık iddiasında bulunur, kendilerini sofu sayarak dünyaya çalışmayı hor görürler. "Zaten dünya kâfirin, ahiret müslümanındır. Varsın kâfirler dünyaya çalışsınlar, onu imar ve ihya etsinler! Bize ne? Ahiret de bize yeter!.." derler ve kendilerini miskinliğin çukuruna atarlar, üstelik bu yaptıklarını kanaat sayarlar.

Kardeşlerim! Bütün bunlar yanlıştır. Mübarek dinimiz bunları asla kabul etmez. Dinimiz dünyanın aleyhinde değildir; Çalışmanın, servet biriktirmenin, zengin olmanın aleyhinde değildir. Bilakis çalışmayı teşvik eder, hatta ibadet sayar, günahlara keffaret sayar!

Sonra dünyayı terk etmek kanaat değildir, tembelliktir. Tembellikle kanaat olmaz. Kanaat demek, başkalarının malına göz dikmeyip, "Niçin onda var, bende yok?" dememek, çalışıp nasib-kısmet ne ise ona razı olmaktır.

İşte budur kanaat! Yoksa miskinlik değildir. Sebeplerine sarılacak, şartlarını hazırlayacağız, ondan sonra tevekkül edip semeresini Allah'tan bekleyeceğiz. Sebebine sarılmadan, şartlarını hazırlamadan ne kanaat İslâm'ın istediği kanaat olur, ne de tevekkül İslâm'ın istediği tevekkül olur. Bakınız Rabb'imiz Kur’an-ı Kerim’de ne buyurur:

اِنْ تَنْصُرُوا اللّٰهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ اَقْدَامَكُمْ

"Eğer siz esbabına tevessül ederseniz, Allah da size yardım eder!" (Muhammed, 7)

Burada Cenab-ı Hakk bize çalışmayı, sebebe sarılmayı emrediyor; Çalıştığımız, sebebine sarıldığımız takdirde yardım edeceğini vaad ediyor.

Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bizzat kendileri çalıştılar, her zahmete katlandılar. Kuru tevekkülle yetinmediler, sadece dua ile kalmadılar. Eğer sadece dua ile iş bitse idi, sadece tevekkülle mesele halledilse idi, Peygamber'in duasından daha büyük dua var mı idi? O'nun tevekkülünden daha sağlam tevekkül var mı idi? Ellerini kaldırır, dua eder, her şey meydana gelirdi; Düşmanlar da yere batar giderdi. Peygamberimiz böyle mi yaptı? Hayır! Ne sadece dua ile yetindi ne de kuru tevekküle sarıldı. Sebeplerine sarılır, şartlarını hazırlar, ondan sonra duasını yapar, tevekkül ederdi.

İnsan çalışmakla mükelleftir. Burası sebepler dünyasıdır, burası çalışma yeridir, burası ahiretin tarlasıdır. Hatta gazilik, şehidlik de burada elde edilir. Hasılı dünya ve ahiret saadeti hep bu dünyada kazanılır. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bir hadisinde mealen şöyle buyurur:

"Bilir misiniz içinizde hazırlıklı olan kimlerdir? AIlah ve Resulü'nün sevdiği kullar, iki cihanda mesud ve bahtiyar olanlar kimlerdir? Onlar, o kimselerdir ki, ahiret için dünyayı terk etmezler, dünya için de ahireti terk etmezler. Her ikisine de çalışırlar kazanırlar, şunun zekâtına, bunun sadakasına göz dikmezler ve kimsenin sırtına yük olmazlar!"

Bir gün Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu) Yemen'den gelip sokakta boş oturan birkaç kişiye rastlamış, onlara kim olduklarını sormuştu. Onlar, "Bizler Allah'a tevekkül edenleriz!" deyince Hz. Ömer onlara, "Hayır! Siz yalan söylüyorsunuz; tevekkül sahibi değilsiniz!" demiş ve sebebine sarılmadan yapılan tevekkülün İslâm'da yeri olmadığını, yalan bir tevekkül olduğunu bildirmiştir. 

Yine Hz. Ömer şöyle der: 

"Hiçbiriniz evinde oturarak, ‘Ya Rabbi! Bana rızık ver!’ demesin! Biliyorsunuz ki, gökten ne altın yağar, ne de gümüş!.."

 

Dünya da müslümanındır! 

Allah (Celle Celâluhu) hem dünyayı, hem de ahireti inananlar için, müslümanlar için yaratmıştır. Ahiret de müslümanın, dünya da müslümanındır! Müslümanlar ikisine de sımsıkı sarılacak, kâfirlerden daha çok çalışacaklardır. Çünkü kâfirin yalnız dünyası vardır. Mü'minin ise hem dünyası, hem de ahireti vardır! 

İyi yemek, güzel giyinmek dinimizde güzel şeylerdendir, istenilen şeylerdendir. Kuran-ı Kerim bu hususu şöyle anlatır: 

قُلْ مَنْ حَرَّمَ ز۪ينَةَ اللّٰهِ الَّت۪ٓي اَخْرَجَ لِعِبَادِه۪ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِۜ قُلْ هِيَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ 

"Ey Resulüm! De ki: Allah'ın kulları için ortaya çıkardığı ziynet ve nimetleri haram kılmak kimin haddine? De ki: Dünya hayatında bütün ziynet ve bu leziz nimetler iman edenler içindir, onlar için yaratılmıştır. Ahirette ise bunlar yalnız mü'minlerindir!" (A’raf, 32) 

Kâfirler, imansızlar, dünyanın nimet ve ziynetlerinden faydalanıyorlarsa, imanlıların gölgesi altında faydalanıyorlar, onların yüzü suyu hürmetine yaşıyorlar. Şayet dünyada tek inanan kalmasa Allah kâfire dünyadan bir yudum su bile vermez. Ahiret nimetlerine gelince: Orası böyle değil; Kâfir, mü'minin gölgesinde barınamayacak, oranın nimetlerinden asla faydalanamayacaktır! 

Demek oluyor ki, dünya da kâfirin değil, dünya da müslümanındır! O halde müslüman dünyayı da kendinin bilmeli, daha çok çalışmalı, nimet ve ziynetlerinden bol bol istifade etmeli ve ettirmeli, yemeli ve yedirmeli, giymeli ve giydirmelidir. Kur'an-ı Kerim’de bu konu ile ilgili bir çok ayet vardır. Bunların bir kaçını mealen verelim: 

1- 

وَلَقَدْ مَكَّنَّاكُمْ فِي الْاَرْضِ وَجَعَلْنَا لَكُمْ ف۪يهَا مَعَايِشَۜ قَل۪يلًا مَا تَشْكُرُونَ۟

"Şurası muhakkak ki: Biz bu dünyada size yer vermişizdir, size burada geçim vasıtaları temin etmişizdir. Fakat siz ne kadar az şükrediyorsunuz!" (A’raf, 10) 

2- 

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا

"Yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan O'dur!.." (Bakara, 29) 

3- 

هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا ف۪ي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِه۪ۜ وَاِلَيْهِ النُّشُورُ

"Allah, yeri sizin emrinize vermiştir (yer size itaatkârdır). Omuzları üzerinde yürüyün, rızkından yeyin! Şurasını da unutmayın ki: Sonunda toplanacağınız yer, Allah'ın huzurudur!" (Mülk, 15) 

4- 

وَابْتَغِ ف۪يمَٓا اٰتٰيكَ اللّٰهُ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ وَلَا تَنْسَ نَص۪يبَكَ مِنَ الدُّنْيَا 

"Allahlın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara! Dünyadaki nasibini de sakın unutma!" (Kasas, 77) 

5- 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا نُودِيَ لِلصَّلٰوةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِ وَذَرُوا الْبَيْعَۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ ﴿9﴾ فَاِذَا قُضِيَتِ الصَّلٰوةُ فَانْتَشِرُوا فِي الْاَرْضِ وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ وَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَث۪يرًا لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

"Ey iman edenler! Cuma namazı için çağrıldığınız zaman Allah’ın zikrine (Cuma namazına) koşun ve bu arada bütün ticarî işlerinizi de terk edin! Bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılınız, Allah'ın fazlından (rızık) arayınız ve Allah'ı çok zikrediniz! Umulur ki, kurtuluş ve yükselişe kavuşursunuz!" (Cuma, 9-10) 

6- 

وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰىۙ ﴿39﴾ وَاَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرٰىۖ

"Hakikatta insan, kendi sarf ettiği emeğinden başka hiçbir şeye sahip değildir ve sarf ettiği emek, ileride kendisine muhakkak gösterilecektir!" (Necm, 39-40) 

7- 

لِلْفُقَرَٓاءِ الَّذ۪ينَ اُحْصِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ لَا يَسْتَط۪يعُونَ ضَرْبًا فِي الْاَرْضِۘ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ اَغْنِيَٓاءَ مِنَ التَّعَفُّفِۚ تَعْرِفُهُمْ بِس۪يمٰيهُمْۚ لَا يَسْـَٔلُونَ النَّاسَ اِلْحَافًاۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ۟

"(Vereceğiniz sadakaları) asıl o fakirlere verin ki, onlar Allah yoluna kapanmış kalmışlardır, yeryüzünde dolaşmaya güçleri yetmez. Onların halini bilmeyen -istemekten çekindikleri için- zengin sanır. (Fakat dikkat edersen) sen, onları yüzlerinden tanırsın. Onlar ne kadar ihtiyaçlı olsalar da- başkalarına el açıp dilencilik yapmazlar!" (Bakara, 273) 

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ​

 


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 389
Toplam 529745
En Çok 1316
Ortalama 348