İSLÂM ARAÇ MIDIR AMAÇ MI? - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

22-04-2022

İSLÂM ARAÇ MIDIR AMAÇ MI?

 

Hem milliyetten, hem de İslâm'dan söz eden sözde "dindar milliyetçiler"in fikirlerini ve davranışlarını incelediğimiz zaman, asıl amaçlarının, milliyetçilik veya liberalizm olduğunu görürüz. İslâm ise, yalnızca bir "maske" veya "araç"tır. İslâm'ı ve dini, Allah için ve kendi kendiliğinde bir değer sahibi saymıyorlar; onu, milli amaçlarına ulaşabilmek için bir araç hesaplıyorlar. Onlara göre İslâm araçtır; amaç değil. Bu düşünüş işi bir çeşit "şirk"tir. 

Bunlar, halk kitlesinin duygularını yabancıların aleyhinde tahrik edebilmek için İslâm isminden yararlanıyorlar, fakat son hedefleri, İslâm nizamını kurmak değil, milli bir bağımsızlıktır. Bu yüzden İslâm adıyla diktatörlüğü ve sömürgeciliği yıktıktan sonra, İslâm nizamının gerçek taraflarını en kötü şekilde ezdiklerini görüyoruz. 

İslâm'a göre son hedef "Allah" olmalıdır; "istiklâl", "özgürlük" veya diğer şeyler değil. İstiklâl ve hürriyeti, "Allah"tan ötürü sevmeliyiz. Allah'ı istiklâl ve özgürlük için seversek Allah'a şerik koşmuş oluruz.

İslâm'dan söz eden milliyetçilerin yazılarını incelediğimizde, hedeflerinin  "istiklâl" veya "özgürlük" veya "vatan" olduğunu ve Allah'ı ve İslâm'ı bu hedefe ulaşabilmek için bir vâsıta görerek sevdiklerini açıkça görürüz. Gerçek bir müslüman da, istiklâli ve özgürlüğü sever ve var gücüyle savunur onları. Ama bu işi, ancak Allah içindir çünkü onun son hedefi, Allah'tır. 

3- Vahdet Ekseni, "İnanç" mıdır, "Milliyet" mi?..

Milliyetçiliğe göre, belli bir grubun bir arada yaşaması milliyet ve vahdeti oluşturan etken olarak kabul edilir. Ortak coğrafi çevrede yetişmek veya ırk, dil, tarih ve siyasi kurumda ortaklık, ferdler arasındaki dayanışma bağını kurar. Bu esasa dayanarak onlar, ortak menfaat ve maslahatı hissedip ilişkiler kurar veya keserler. Halkı, "kendi küme" ve "yabancı küme" diye ikiye ayırırlar. 

Bunun karşılığında İslâm, ferdler arasında en büyük bağın, "inanç" ve "ekol" olduğunu kabul ediyor. İslâm'a göre ferdler, ilişkilerini bu esasa dayanarak kurmalı veya kesmeliler; çıkar ve zararlarını ölçmeliler. İslâm'ın nazarında inanç açısından karşı tarafta olan biri, milliyet bakımından vatandaş, hattâ kentdaş ve komşu ve hatta kardeş, evlat ve baba olsa bile pek uzak ve yabancı; fakat inanç bakımından ortaklığı olan biri, dünyanın en  uzak noktasından bile olsa pek yakın ve "kendi küme"dendir. 

Selman, Fars memleketindendir, fakat Arap kavminden olan Hz. Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ve Hz. Ali onun hakkında: "Selman, biz ehl-i beyttendir." diyorlar. Bilâl, Habeşistan'dan, Suhayp Rum'dandır, fakat Arab yarımadası İslâm devletinin başta gelenlerindendir aynı zamanda. Ebu Leheb, Ebu Cehil ve Ebu Süfyan hâlis Arabtırlar, fakat yeni kurulmuş devlet ve toplumdan atılıyorlar, "yabancı" sayılıyorlar, aynı milliyetten, aynı kabileden olmalarıyla birlikte. 

Milliyet konusunda İslâm'ın görüşü milliyetçiliğin görüşü ile tamamıyla değişik ve çelişiktir. Müslümanların milliyetinin iskelet yapısı, coğrafi sınırların, dilin ve diğer maddî etkenlerin bir olması esası üzerine değil, din esası üzerinedir. "İslâm" ümmeti, Allah'ın ve peygamberinin kurduğu bir "Hizb"dir. Bu hizb'e üye olmak, inançlarda ve dünya görüşünde birliğe bağlıdır. İslâm, her türlü maddî sınırları kınayıp, milliyeti inançlara dayanarak kurmak istiyor. Büyük İslâm düşünür M. İkbal şöyle diyor:

"Milletimizin teni canı, La İlâhe İllallah

Sazımızın perdesi, La İlahe İllallah

La İlahe İllallah sermayemizde esrar,

Fikirlerimizin kökündeki dallar

Ümmetin takdiri "vatana" bağlanmış

Ümmetin tamiri "neseb"e bağlanmış

Oysa milletimizde "asıl" başka bir şeydir

Bu "asıl" da inançların derinliğinde gizlidir."

İslâm milletinin esası, dindaşlıktır. Türk, Fars, Arap ve Hintli Müslümanlar ancak bir millettirler. Yabancı, ancak müslüman olmayanlardır, baba ve evlât olsa bile. Buradaki sınır, ancak imân ve inanç sınırıdır; beşerin itibar ettiği sınırlar değil. Arab, İranlı, Hintli ve babar gerçek Müslüman oldukları müddetçe İslâm gözünde eşittirler. İşte bu esasa dayanarak Büyük İslâm Ümmetinin hepsini kapsayan geniş İSLÂM ülkesi kurulur, Amerika'dan Filipin'e kadar bütün müslümanlar, tek bir millet oluştururlar. Evrensel hac kongresi bunun bir görüntüsüdür. Peygamberin (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) hicreti de, coğrafî milliyetten inançsal milliyete göç etmenin sembolüdür. İkbal diyor ki:

"Müslüman milliyet sorununu, Peygamber Efendimizin hicret etmesi halletmiştir."

İslâm'da "yerli" ve "yabancı" sayılma ölçüsü, kan ve milliyet değil, "inanç"tır:

اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُۜ 

"Biz sana kitabı, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği gibi hükmedesin diye bir gerçek olarak indirdik." (Nisa, 105)

İslâmî metinler, bu noktayı özenle üstelemiştir. Asr-ı sadet tarihi peygamber ve imamların hayatları bu meseleyi öylesine açıklığa kavuşturmuştur ki hiçbir kimse bu konuda hiç mi hiç şüphe edemez. İşte buradır ki İslâm'ın yolu milliyetçiliğin yolundan tamamıyla ayrılıyor. Zira bu iki ekol, temelden birbirleriyle farklıdır; milliyetçilik, toprak, kan ve dili esas kabul etmiştir, İslâm ise inancı.

Kur'ân-ı Kerim açıkça vahdet ve birlik temelinin "inanç" olduğunu bildiriyor:

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا وَلَا تَفَرَّقُواۖ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَانًاۚ

"Hep birden Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, bölük bölük olmayın ve alın Allah'ın size verdiği nimeti, anın o zamanı ki düşmandınız birbirinize, kalplerini uzlaştırdı, nimeti ile kardeş oldunuz." (Âl-i İmran, 103)

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ

“Hiç şüphe yok ki, inananlar ancak kardeştirler." (Hucurat, 10)

اِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةًۘ وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ

"Hiç şüphe yok ki tek ümmetsiniz ve siz ve ben Rabbinizim, bana kulluk edin." (Enbiya, 92)

Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) de "İslâm ümmeti"nin üyelerinin birbiriyle hayati ilişkisi olan bir organizma olarak tanıştmıştır:

"Müslümanlar, tek bir vücut gibidirler. Onun herhangi bir üyesine bir zarar geldiği zaman vücudun her tarafı rahatsız olur ve incinir." 

Bu ümmetin ferdleri toprak ve kan üstünlüklerini reddedip tek bir mabuda inanırlar. Eşit haklar ve mesuliyetlerden yararlanırlar. Kuzey Afrika'dan, Mısır, Filistin, Arabistan, İran, Afganistan ve Pakistan'dan geçerek Endonezya'ya kadar, hepsi aynı haklara ve aynı görevlere sahiptirler.

Milliyetçilik ve kavmiyetçilik ismi ile müslümanların bu evrensel vahdetini dağıtmak isteyenler, yollarını "islâm ümmeti"nin yolundan ayrılan peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'in deyişiyle İslâm'dan ayrılmış, cahiliyetlere dönmüşlerdir:

"İslâm ümmetinden ayrılan ve müslümanları parçalayan, cahiliyet ölümü ile ölmüştür." 

İslâm'da "asabiyet" kelimesi, toprağa, kana, dile ve inançtan başka diğer tüm etkenlere bağlılığı dile getirir. Peygamber-i Ekrem (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) açıkça inanç ve Allah'tan başka bir etkene inanan, onun gerçekleşmesi için çalışıp mücadele veren kimsenin İslâm'dan çıkıp cahiliyet nizamına yüz çevirdiğini ilan etti:

"Asabiyet bayrağı altında savaşan, asabiyet için gaza gelen, asabiyete çağıran ve asabiyet için nefret eden bu yolda ölen kimse, cahiliyet ölümü ile ölmüştür."

Görüldüğü üzere İslâm'da "milliyet yapısı"nın esası toprak ve kan değil, inançtır. Allah-u Teâlâ, kâfirler hakkında şöyle buyuruyor Kur'ân-ı Kerim'de:

فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدّ۪ينِۜ

"Fakat tövbe ederler, namaz kılarlar ve zekât verirlerse onlar da din kardeşlerinizdir..." (Tevbe, 11)

Ebu Davud, "Cihad" adlı kitabında Peygamber-i Ekrem'den şöyle bahis naklediyor:

"Allah bana, kâfirler ile Allah'ın birliğini kabul etmeyip kıbleye dönmeyip bizim gibi namaz kılmayıp, oruç tutmadıkları müddetçe savaşmamı emretmiştir. Bizim inancımızı kabul ettikten sonra diğer müslümanların yararlandıkları haklardan yararlanıp, üstlendikleri sorumlulukları üstlenecektir."

Müslümanlar, dindaşlarına karşı şefkatli; kâfirlere karşı serttirler. 

مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ

"Muhammed, Allah'ın peygamberidir ve onunla beraber bulunanlar, kâfirlere karşı çetindirler, kendi aralarında merhametli." (Fetih, 29)

قَدْ كَانَتْ لَكُمْ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ ف۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُۚ اِذْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ اِنَّا بُرَءٰٓؤُ۬ا مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۘ كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ وَالْبَغْضَٓاءُ اَبَدًا حَتّٰى تُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ وَحْدَهُٓ

"Gerçekten de İbrahim'de ve onunla beraber bulunanlarda güzel bir örnek var size; hani kavimlerine demişlerdi ki: Şüphe yok ki biz, sizden ve Allah'tan başka kulluk ettiklerinizden tamamıyla uzağız, inkâr ettik sizi ve aramızla aranızda bir Allah'a siz de inanıncaya dek ebedi bir düşmanlık ve nefret belirmiştir." (Mümtehine, 4)

  Milliyetçilik ekolüne bütün vatandaşlar, ister mümin olsun ister kâfir, ister takvalı olsun ister kötü-kardeş ve eşit sayılırlar, fakat İslâm'a göre "inanmayan" kimsenin, vatandaş olsa bile-müslümanlara hiçbir irtibatı yoktur ve yabancıdır:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً مِنْ دُونِكُمْ

"Ey inananlar, birbirinizi bırakıp da başkalarını dost edinmeye kalkışmayın." (Âl-i İmran, 118)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوّ۪ي وَعَدُوَّكُمْ اَوْلِيَٓاءَ تُلْقُونَ اِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِمَا جَٓاءَكُمْ مِنَ الْحَقّ

"Ey inananlar, düşmanlarımı ve düşmanlarınızı dost edinip onları sevmeyin, onlara haber yoluyorsunuz amma onlar, size gerçek olarak gelen şeye kâfir olmuşlardır." (Mümtehine, 1)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُٓوا اٰبَٓاءَكُمْ وَاِخْوَانَكُمْ اَوْلِيَٓاءَ اِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْا۪يمَانِۜ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

"Ey inananlar, kâfirliği severler ve küfrü imana tercih ederlerse babalarınız ve kardeşlerinizi de dost edinmeyin ve içinizden kim onları severse onlar zulmedenlerdir." (Tevbe, 23)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ مِنْ اَزْوَاجِكُمْ وَاَوْلَادِكُمْ عَدُوًّا لَكُمْ فَاحْذَرُوهُمْۚ 

"Ey inananlar, şüphe yok ki eşlerinizin ve evlatlarınızın bazısı, düşmandır size, artık sakının onlardan." (Teğabun, 14)

لَا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ يُوَٓادُّونَ مَنْ حَٓادَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُٓوا اٰبَٓاءَهُمْ اَوْ اَبْنَٓاءَهُمْ اَوْ اِخْوَانَهُمْ اَوْ عَش۪يرَتَهُمْۜ اُو۬لٰٓئِكَ كَتَبَ ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْا۪يمَانَ وَاَيَّدَهُمْ بِرُوحٍ مِنْهُۜ وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ حِزْبُ اللّٰهِۜ اَلَٓا اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

"Allah'a ve âhiret gününe inanan bir topluluğu, Allah'ın ve peygamberinin sınırlarına aykırı hareket edip onlara karşı gelen birisini sever bulmazsanız ve isterse onlar, babaları, yahut oğulları, yahut kardeşleri, yahut da aşiretlerinden olsun; onlar öyle kişilerdir ki Allah, gönüllerini imân, nasip ve mukadder etmiştir ve onları, kendinden bir ruh ile, imânla kuvvetlendirmiştir, kıyılardan ırmaklar akan cennetlere sokar, orada ebedî olarak kalırlar; razı olmuştur Allah onlardan ve razı olmuşlar onlarda ondan; onlardır "hizbullah"; bilin ki şüphe yok, Allah'ın hizbi kurtulanların muradına erenlerin ta kendisidir." (Mücadele, 22)

Bu âyetler milliyetçiliğin esaslarını ve temellerini yıkıyor. Çünkü milliyetçilik, coğrafî sınırlar, ırk, dil ve diğer benzeri şeylere dayalı birlik tarafları; bu âyetler ise açıkça ilan ediyor ki; İslâm nazarında bağımlılık mihveri ve insanın eylemlerine yön verici, ancak "inanç"tır. Diğer bütün bağların, hattâ babalık, oğulluk, karı kocalık bağının bile, "inanç" bağı karşısında hiç mi hiç önemi yoktur. İslâm'da İran, Arap, Türk milliyet yoktur. Ancak bir milliyet vardır: İslâm. Ve ancak bir tek "hizb" (fırka) vardır: Hizbullah, Allah fırkası.

Bu itikadı kanuna, İslâm'ın fıkhî nizamında da riayet edilmiştir: "Gayri müslim, müslümanın mirasçısı olmaz, isterse oğlun olsun." İnanç değişikliği, evlilik bağını kırar:

لَا هُنَّ حِلٌّ لَهُمْ وَلَا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّۜ

"Ne onlar (müslüman kadınlar), kâfirlere helâldir, ne kâfirler, onlara helâl." (Mümtehine, 10)

Peygamberin (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Medine'de kurduğu toplum "inanç" esasına dayalı, toprak, kan, ırk, kavim ve kabileyi ortadan kaldıran ve doğrudan doğruya milliyetçiliğin temel esaslarının karşı noktasında hareket eden bir toplumdu. 

Peygamber-i Ekrem (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), Bedir, Uhud ve Hendek (Ahzab) Savaşlarında, -Milliyetçilik esaslarına göre, "yabancı ülkenin uyrukluları" sayılan Medineli ensar ile beraber "inanç" ve "din" için kendi vatandaşları ve kavmi ile savaştı. Bu savaşlarda "kan" ve "toprak", inancın etkisi altında kalmıştı. Huzeyfe, babasına saldırdı, Ebubekir, oğlu Abdurrahman'a kılıç çekti, peygamber'in Abbas b. Abdulmuttalib, Peygamber'in amcası oğlu Akil ve Ebu'l-As, savaş esiri oldular. Hatta Ömer, cinayetleri ispatlanan ve teslim olmaya hazır olmayanların, yakın Müslüman akrabaları eli ile idam edilmelerini önermişti. Ömer, bizzat kendisi savaşta dayısını öldürmüştü.

Mekke'nin fethi olayında Peygamber-i Ekrem (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), ensar ordusu (yabancılar!!!) ile kendi "vatan"ı (!!!)'na saldırıyor, yabancıların kılıcı ile akrabalarını öldürüyor; Arap'ta hiç görünmeyen birşey. İşte bu şekilde İslâm "yabancı"yı "yerli", "yerli"yi "yabancı" yapmıştı.

Beni-l Mustalak gazvesinde, Beni Gifark kabilesinden birisi ile Beni Avn kabilesinden bir kişinin arasında kavga başladı. Gıfarî Avnî'ye bir tokat vurdu. Beni Avn, Medineli "Ensar"ın antlaşmalarında, Beni Gıfar da Mekke "muhacirler"inin anlaşmalarından idiler. Avnî, "Ensar"ı yardıma çağırdı. Gıfarî ise "muhacirler"i az kaldı kılıçlar çekilip ensar ve muhacirler birbirinin canına düşeceklerdi ki (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) feryad etti:

"Yazıklar olsun size, inanç için değil diğer bağlılıklara dayanarak birbirinizi kıyama çağırıyorsunuz!" 

Bu gazvede Medine münafıklarının başta gelenlerinden milliyetçi Abdullah b. Ubeyy de hazır idi. Mezkur haber ona yetiştiği zaman kızarak milliyetçilik adına Medineli ensarı tahrik etti ve "biz" dedi, "bu yabancıları kendi ülkemizde davet ettik. Onlar ise kuvvetlendikten sonra bize karşı böyle davranıyorlar. Bunlar, evinize getirip besleyip, şişmanlatıp sonra kendinize saldıran köpeğe benzer. Andolsun ki Medine'ye döndüğümüzde şerefli ve güçlü olan (yani Medineliler) şerefsiz ve güçsüz olanı çıkaracaktır." 

Daha sonra vatandaşlarına şöyle bir nasihatte bulundu:

"Ne kadar ahmaksınız ki bunları, kendi ülkenize ve malınıza ortak ettiniz. Andolsun Allah'a eğer kendi hallerine bıraksanız, onlara mallarını vermeseniz dağılıp giderler, bir an bile kalmazlar."

Medine milliyetçiliğinin bu başta gelen sözlerini, peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) duyduğu zaman, oğlu Abdullah'ı istedi ve "duydum, baban şu sözleri söylemiştir." dedi. Bunun üzerine babasını haddinden fazla seven Abdullah hemen "Ya Rasulullah" dedi, "Emredersiniz babamın başını kesip ayaklarınız altına atayım." Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bu işe müsaade etmedi.

Mücahidler Medine'ye döndüklerinde İbn-i Ubeyy'in oğlu, şehrin kapısında durdu ve kılıcını babasının üzerine çekerek bağırdı:

"Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), izin vermeyinceye kadar Medine'ye (kendi vatanına!!) ayak basamazsın. Şimdi bakalım şerefliler, şerefsizleri nasıl çıkarıyorlar?"

İşte budur, "İslâmî milliyet"in esasları. İslâmî toplumda ferdin ve camianın davranışlarına hâkim faktör "inanç"tır. Diğer başlılıklar, hattâ en yakın kan bağlılıkları inanç karşısında hiçbir değer taşımaz.

Medine'nin yakınında yaşayan Yahudi kabilelerden Ben-i Kaynuka kabilesi Müslümanların aleyhine isyan edip yenilgiye uğradıktan sonra Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), onların hakkında hüküm vermek için Ubade b. Samit'i tayin etti. Ubade, Ben-i Kaynuka ile anlaşma yapan Hazreç kabilesinden olması ile beraber hemen hükmünü verdi:

Ben-i Kaynuka'nın bütün ferdleri, Medine'den sürülsün. 

Evs kabilesinin antlaşmışlarından Beni- Kureyza kabilesinin ihanetlerinden sonra Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), Evs'in büyüğü Sad b. Muaz'ı hakemlik ile görevlendirdi. Sad, Ben-i Kureyza'nın erkeklerinin hepsini ağır ihanet suçu ile idam ile yargıladı.

Bunlar, İslâm toplumunda yalnız ve yalnız "inanç" ve "mektep"in sözkonusu olduğunu açıkça sergiliyor.

Kan ve toprak esaslarını kabul edip "inanç milliyeti"ni reddetmek, Kur'ân ideolojisini ve İslâm dinini reddetmektir, gerçekte. 

4- İslâm Açısından Toprağa Bağlılık

Milliyetçilikte asliyet, "toprak" ve vatanındır. Fakat İslâm'da "toprağın yaratıcısı" ve "vatanın Rabbinin" (yöneticisinin)dir. Önceden değindiğimiz gibi Latince'de natio (nasyo) kelimesi, doğum yeri anlamındadır. Belli bir grubun aynı yerde yaşamayı ve "vatanın kutsal toprağı"na bağlılık, milliyetçiliğe göre "milliyet"i oluşturan faktördür. Her toprak, o toprağın milletinindir, diğer milliyetlerin hiçbir hakkı yoktur o toprakta. Ferdler, toprağına diğerlerinin girmesini önlemek için ölüme kadar direnmelidirler. Coğrafî sınırlar, milletleri birbirinden ayırıp seçkinleştirir.

Fakat İslâm'da toprak, onun-bunun değil, Allah'ındır. Ve bütün insanların, Yeryüzünde Allah'ın Halifesi olarak hakları var onda. Özellikle bu ilâhî hilâfetin sorumluluğunu yapıp, Allah'ın dinini kabul eden ve inananların, Allah'ın toprağında -onu idare etmek gibi- daha çok hakları vardır. Sınırlar, inanç sınırlarıdır; coğrafî sınırlar değil. İnanç karşısında "toprak"ın hiç mi hiç asliyeti ve değeri yoktur.

Kur'ân-ı Kerim'in âyetleri, yukarıdaki dediklerimizi açıkça söylüyor.

Topraklar, belli milletlerin tekelinde değildir, bütün âlem Allah'ındır:

قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ

"De ki: Allah'ım, mülkün sahibi sensin." (Âl-i İmran, 26)

قُلْ لِمَنِ الْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهَٓا اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ ﴿84﴾ سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ

"De ki: Kimindir yeryüzü ve orada bulunanlar; biliyorsanız eğer? Diyecekler ki: Allah'ın. De ki: O hâlde ne diye hâlâ düşünüp anlamazsınız?" (Mü’minun, 84-85)

قُلْ مَنْ بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ يُج۪يرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ ﴿88﴾ سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ فَاَنّٰى تُسْحَرُونَ

"De ki: Kimdir herşeyin saltanat ve tasarrufu elinde olan ve koruyan ve korunmaya muhtaç olmayan; biliyorsanız eğer? Diyecekler ki: Bunlarda Allah'ın. De ki: Ne diye hâlâ boş şeylere kapılmadasınız?" (Mü’minun, 88-89)

وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۚ ﴿65﴾ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الْعَز۪يزُ الْغَفَّارُ

"Yoktur tapacak, bir ve herşeye üstün Allah'tan başka; Rabbidir yerlerin ve gökyüzünün ve ikisinin arasındakilerin o üstün olan ve bağışlayan." (Sa’d, 65-66)

Bütün dünyanın sahibi Allah olduğu ve insanı yeryüzünde kendi halifesi kıldığı için yeryüzü bütün insanların özellikle "hizbullah"ın ve müminlerindir:

وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَكُمْ خَلَٓائِفَ الْاَرْضِ

"O, öyle bir mabuddur ki, sizi yeryüzünün hakimleri kıldı." (En’am, 165)

اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ

"Ben, yeryüzünde mutlaka bir halife yaratacağım." (Bakara, 30)

Yeryüzünün zengin kaynakları bütün insanlarındır. Çünkü yeryüzün Allah, "insan" için yaratmış, belli milletler ve kavimler için değil:

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ

"Görmez misin, şüphe yok ki Allah, râm etmiştir size yeryüzünde ne varsa." (Hac, 65)

Coğrafî sınırlar, insana hiçbir mahdudiyet getirmemelidir. İnsan, bütün dünyayı Allah'ın mülkü bilmelidir:

اَلَمْ تَكُنْ اَرْضُ اللّٰهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا ف۪يهَاۜ

"Allah'ın yeri geniş değil miydi? Siz de hicret edeydiniz." (Nisa, 97)

Her insanın, çeşitli bölgelerin zenginlik kaynaklarından ihtiyacı miktarında yararlanma hakkı vardır.

وَمَنْ يُهَاجِرْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ يَجِدْ فِي الْاَرْضِ مُرَاغَمًا كَث۪يرًا وَسَعَةًۜ

"Allah yolunda yurdundan göçen, yeryüzünde barınacak birçok yerler bulur, ferahlığa erer." (Nisa, 100)

Bütün dünya, Allah'ın dinine uyan sâlih ve iyi iş yapan insanlarındır:

اَنَّ الْاَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ

"Şüphe yok ki yeryüzü temiz kullarıma miras kalır." (Enbiyâ, 105)

وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ

"Allah, sizden inanıp iyi işlerde bulunanlara, onları mutlaka yeryüzüne sahip ve hâkim kılmayı vaad etmiştir." (Nur, 55)

İslâm'ın bu "Allah"ı eksen alan görüşü gerçek müslümanın milliyete ve toprağa bağlılığa değil, bütün insanlığa düşünüp yeryüzünün Allah'ın ve onun kullarının olduğuna inanmasına sebeb olur. Bu konuda M. İkbal şöyle diyor:

"Her mülk, bizim mülkümüzdür, çünkü Rabbimizin mülküdür."

Kur'ân-ı Kerim'in her yerinde bütün yeryüzünden söz ediliyor, Arap ve Acem'den, Mekke ve Medine'den değil. Eğer İslâm ve müslümanların tek bir toprağa bağlılığı olsaydı, "Mekke" şehrine olurdu, fakat, hattâ bu mukaddes şehrin hakkında da açıkça şöyle buyrulmuştur:

وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ الَّذ۪ي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَٓاءًۨ الْعَاكِفُ ف۪يهِ وَالْبَادِۜ

"Ve insanlar için ibadet yeri halk ettiğimiz ve orada yurt tutanlar orayı ziyaret için gelen hakkında yanı hükümleri yürüttüğümüz mescid-i haramdan..." (Hac, 25)

Bu yüzden fakihlerden birçoğu Mekke toprağını bütün müslümanların malı bilip orada özel mülkiyeti kabul etmiyorlar. Tarihî metinlerde nakledilmiş ki:

İkinci Halife Ömer, Mekke ahalisini evlerinin kapılarını kapatmaktan men ediyordu ki ziyaretçiler istediği her evde kalsın. Ömer b. Abdulaziz, Mekkelilere, hacılardan kira almayı yasak etmişti. Fakihlerden diğer bir kısmı bu kadar değil fakat yine de diğer şehirlerden ve yerlerden farklı olduğunu söylemişler: Kendi sermayesinden Mekke'de bir ev yapan, yalnız o evin binasına kira alabilir, bahçesi ve harabeleri bütün müslümanlarındır, kira alınmaz.

Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'dan rivayet edilmiş ki:

"Mekke haramdır, evlerini satmak ve kiraya vermek helâl değildir."

Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) mekke'yi bir yandan bütün müslümanların malı etti. Diğer yandan da gayr-i müslimleri -Mekkeli olanlarını bile- yabancı saydığı için o diyardan çıkardı.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ فَلَا يَقْرَبُوا الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ بَعْدَ عَامِهِمْ هٰذَاۚ

"Ey inananlar! Müşrikler, mutlaka pis insanlardır. Bu yıldan sonra artık Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar." (Tevbe, 28)

Bu, İslâm'ın kendine has görüşünü (bağlılığı doğum yerine değil, inanca bağlamak) açıkça gösteriyor. Bu görüş, şüphesiz milliyetçiliği temelden yıkıyor.

Hicret: "Toprak"tan Ayrılıp "İnanc"a Doğru Hareket

Milliyetçiliğin tam tersine İslâm, hiçbir zaman toprağa bağlanmama ve inanca bağlanıp inanç yolunda gerekirse evi-barkı, şehri ve vatanı terk etme bilincini veriyor insana.

Hicret, İslâm'ın temel kaidelerindendir. Peygamberlerin çoğu hicret etmişlerdir. İslâm Peygamberinin (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)hicreti -bilindiği üzere- İslâm takviminin ve İslâm ümmetinin tarihinin başlangıcı oldu.

Milliyetçi bir tolumda "vatan" inançları kendi etkisi altına alıyor ve toprağa bağlılık inanç bağlılıklarından önce tutuluyor. Fakat Müslüman bir toplumda inanç yolunda insan, vatanı bırakıp toprağa bağlılığı kendisinden atıyor. İnanç gerektirdiği zaman insan, toprağı ve vatanı terk ediyor. Bu durumda "hicret" bir mesuliyetten öte terk edilmesi, ferdî ve içtimaî bir cinayettir. İnsanın belli bir yere bağlanması çalışmalarını ve vefakârlığını vatanla sınırlamak, İslâm açısından boş ve faydasız bir iştir. Kendi "bağlı olduğu milli toplum"unda -dinin ve inancın tehlikede olduğu durumda- yaşamak reddedilmiştir. İnsanın vatanına bağlanması, onun inanç yolunda çalışmasının önünün alırsa, İslâm'a aykırı ve kınanmış bir ameldir. 

اِنَّ الَّذ۪ينَ تَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ ظَالِم۪ٓي اَنْفُسِهِمْ قَالُوا ف۪يمَ كُنْتُمْۜ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَف۪ينَ فِي الْاَرْضِۜ قَالُٓوا اَلَمْ تَكُنْ اَرْضُ اللّٰهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا ف۪يهَاۜ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَسَٓاءَتْ مَص۪يرًاۙ

"Melekler, nefislerine zulmedenlerin canlarını alırken ne haldeydiniz derler. Onlarda, yeryüzünde derler, aciz kişilerdik biz. Melekler: Allah'ın arzı geniş değil miydi, derler, siz de hicret edeydiniz, işte onlardır yurtları cehennem olanlar ve orası ne de kötü bir yurttur." (Nisa, 97)

"Allah'ın Arzı geniş değil miydi?"

Milliyet ve coğrafi sınırların hiçbir asliyeti olmadığını ve müslümanın islâmi hedefleri yolunda ve kendi tekâmül sürecinde coğrafî ve millî sınırların esaretine düşmemesi zaruretini dile getiriyor.

Bu meseleyle ilgili olarak, Enfal Suresi'nin 72. âyeti çok önem taşıyor. Bu âyet-i şerife İslâm'ı kabul edip de kendilerini toprak ve vatan zincirinden kurtaramayanları değersiz sayıyor. 

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَمْ يُهَاجِرُوا مَا لَكُمْ مِنْ وَلَايَتِهِمْ مِنْ شَيْءٍ حَتّٰى يُهَاجِرُواۚ

"İman edip de hicret etmeyenler, onlar hicret edinceye kadar, sizin onlara hiçbir şeyde velayetiniz, dostluğunuz, koruyuculuğunuz yoktur." 

Allah yolunda hicret edip "vatan"ı ve "milliyet"i "inanç"a ve "din"e kurban etmek, Kur'ân-ı Kerim'de "Cihad" ile bir arada anılmıştır.

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

"Kuşkusuz iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler; işte onlar Allah'ın rahmetini umarlar. Allah'ta suçlarını örtücüdür, rahimdir." (Bakara, 218)

اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۙ اَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَٓائِزُونَ

"İmân edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihâd edenler Allah katında büyük dereceleri vardır. İşte kurtuluşa ve mutluluğa erenler de bunlardır." (Tevbe, 20)

وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِه۪ مُهَاجِرًا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ اَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِۜ

"Kim, Allah ve Peygamberi uğrunda evinden çıkıp hicret eder de sonra ona ölüm gelip çatarsa onu ecri Allah'a aittir." (Nisa, 100)

فَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا وَاُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَاُو۫ذُوا ف۪ي سَب۪يل۪ي وَقَاتَلُوا وَقُتِلُوا لَاُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَاُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ ثَوَابًا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ

"Benim yolumda göçenlerin yurtlarından çıkarılanların eziyete uğrayanların, savaşıp vuruşanların, vurulup ölenlerin kusurlarını, andolsun ki mutlaka örteceğim ve onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım, Allah katında mükafattır bu, daha güzel mükafat da genel Allah katında." (Âl-i İmran, 195)

İslâm'da hicrete verilen yüksek değer, su ve toprak bağlılıklarının reddini, din ve inancın asliyetini ortaya koyuyor.

Peygamberimizin (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) hicreti ve hayatı da, İslâm'da akîde ve inancın mihver olduğunu, toprağın ona karşılık hiçbir önem taşımadığını ispatladı. Mekke fethedildikten sonra Ensar, Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Mekke'de kalabilir diye endişeleniyorlardı. Fakat hz. Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Ensar'ı toplayarak "Ben" buyurdu, aile, su ve toprak esiri değilim. Ben Allah'ın kulu ve rasulüyüm. Allah için size doğru hicret ettim ve artık yaşamım ve ölümüm sizin yanınızda olacaktır. 

Görüyoruz ki Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), Mekke fethinden sonra hicreti gerektiren etkenlerin ortadan kalkmasına rağmen, kendi vatanını yine terkedip Medine'ye dönüyor ki "toprak" ve vatana hiç mi hiç önem vermiyor.

5- İslâma Göre Kan ve Irka Bağlılık

Milliyetçiliğin temellerinden birisi, kan bağlılıklarının değerine kail olmaktır. Buna birkaç örnek de gösterdik. Önceki sayfalarda, fakat İslâm, milliyetçiliğin bu adı geçen temeli ile şiddetle savaşmış, ırk ve "ırk tarihi" ile övünmeyi reddetmiştir. Bunu âyet ve hadîslerle kanıtladık fakat hiçbir şüpheye yer bırakmamak için burada da birkaç örnek veriyoruz.

Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Araplara hitaben buyurdular: 

"Sizin emriniz (başınızda bulunan), saçları kıvır kıvır bir Habeşli köle bile olsa ona itaat ediniz."

Soylarla övünülmez. Araplar Arap olduklarından, Acemlerden; Acemler de, Acem olduklarından Araplardan üstün sayılamazlar. Çünkü Allah katında en yüce olanınız, ona karşı gelmekten en fazla kaçınanınızdır. 

İslâm'da deri rengi de üstünlük, alçaklık, seçkinlik ölçüsü değildir. Tek ölçü "ilâhî renk" ve "inanç rengi"dir. Allah'ın verdiği renk, Allah'tan daha güzel renk veren kim?

Hazret-i Ali Peygamberin (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) hakkında şöyle buyuruyor:

"Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), sınıfsal ve ırksal farklılıkları ortadan kaldırdı ve istisnasız bütün müslümanları Kur'ân-ı Kerim'in kutsal kanunları karşısında eşit kıldı." (Nehcü'l Belağa)

İslâm'ın ne derece ırkçılık ve milliyetçilik ile savaştığını, Peygamber'in (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Habeşli bir köle olan Usame- bin-i Zeyd'i Ubeydullah el-Cerrah gibi Kureyş ve Ensar büyüklerini bırakıp tüm silâhlı kuvvetlerin komutanlığına tahin etmesinden anlayabiliriz. 

"Kan"ın asliyetine kail olmak, hakkı kabul etmek yolunda büyük bir engel olan babaların gittiği yolu körü körüne takip etmeye sebep olur. Kur'ân-ı Kerim ise bunu şiddetle kınıyor:

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ اَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ اِلٰى عَذَابِ السَّع۪يرِ

"Ve onlara, Allah ne indirdiyse ona uyun dendi mi hayır derler, biz, atalarımızı neye uymuş bulduysak ona uyarız; ya şeytan, onları yakıp kavuran azaba çağırıyorduysa?" (Lokman, 21)

Bütün bunlara rağmen Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) vefat ettikten sonra uzun bir müddet geçmeden İslâm devrimi düşmanları Ben-i Umeyye gizli bir askeri darbeyle müslümanların başına geçerek "ırkçılık" ve "kana bağlılık" hastalığını yaymaya çalıştı. 

6- Bir İnsan Hem Müslüman Hem de Milliyetçi Olabilir mi?

"Milliyetçilik" ve "İslâm" değişik ve zıt metod ve hedeflere sahip olan iki bağımsız ekol ve ideolojidir.

İnsan, fıtratı ve yaratılışı gereği yalnız bir ülküye bağlanabilir. İnsanın kalbinde iki mahbub (sevgili) yerleşemez. İnsanın hayatına hâkim gerçek "ideal" onun ferdî ve içtimai davranışlarına yön veren şey birden fazla olamaz. Ve eğer herhangi biri, "iki ülkü ve idealim var" düşünürse bilmelidir ki sadece onlardan birisi "diridir"; öbürü ise ancak "ölü" ve "gayri faal" bir inançtır. Bir Alman milliyetçinin, hem gerçek hıristiyan, hem de gerçek milliyetçi olması imkânsızdır. Çünkü eğer diri ve faal ideolojisi "milliyetçilik" ise o zaman hıristiyanlık onun için gereksiz, ölü bir inanç sayılır. Keza, bir İtalyan için hem gerçek faşist, hem de hakiki hıristiyan olmak imkânsızdır. Çünkü onun davranışlarına yön veren ideoloji "faşizm", olduğu zaman, artık Hıristiyanlık onun için altıncı parmak sayılır.

İslâm, kendine has bir ideale sahiptir, milliyetçilikte bir idealdir. Hiçbir zaman bir ferdin iki gerçek ve diri ideali olamaz. 

Gerçekte davranışlarına hâkim, idealli, örneğin "milliyetçilik" veya "demokrasi" olan birisi kendisini gerçek Müslüman zannedebilir. Fakat böyle biris bilmelidir ki gerçekte onun iki ideali yoktur. Onun hakiki ideali, yön verici gücü, tektir, çünkü bir insanın iki ideali olması imkânsızdır.

Bir idealden fazlasına sahip olduğunu düşünen bir ferdden ideallerinin hepsini birer birer atması istenildiği zaman, bunları birer birer bırakmaya başlar. Sonunda birisini bırakamaz, çünkü onu, kendi vücudunun bir parçası sayar; onun için canından bile geçebilir. İşte bu, gerçek idealdir o ferdin. Bakalım bir ferd bu işi, İslâm için mi, demokrasi için mi, komünizm için mi yoksa milliyetçilik için mi yapmaya hazırdır? Hangisine karşı böyle davranırsa işte o o adamın gerçek ideolojisi ideali "ilâhî" ve "mabud"udur. Bu ideale bağlılık imnsanın bütün davranışlarını, çizgilerini belirleyecektir. Diğer ideallere bağlılık, fer'i ve yalancıdır.

Milliyetçilerden bazısı, hem milliyetçi hem de müslüman olabileceklerini sanmışlardır. Tahtavi ve Mustafa Kâmil Mısır'da, Namık Kemal Türkiye'de, Ebu'l-Kelâm ve Hüseyin Ahmed Medenî Hindistan'da bu tip milliyetçilerden idiler. Bunlar, "vatancılık" ile "İslâm"ın hiçbir çelişkisi olmadığını söylüyorlardı.

Irak'ın eski başbakanı Abdurrahman el-Bezzaz da İslâm ve Arap kavmiyetçiliği adında bir kitap yazmış. Ve bu kitabında bir kitabın Arap kavmiyetçisi de olabileceğini ispatlamaya çalışmıştır.

Ancak, milliyetçilik ve islâm iki zıt kutuptur. Birine meyl edildiği zaman öbüründen uzaklaşılmış olur. Suyla ateşi bir araya toplamak, birbirine katıştırmak nasıl mümkündür? Bir kutuba yaklaştığımız hâlde karşı kutubtan uzaklaşmamak mümkün mü? 

Hayatın bütün yönlerinde İslâmî görüşe sahip olursak işte o zaman Müslümanız. Ama, içtimai ve siyasi yönlerde başka bir görüşü benimseyip İslâm'ın bir bölümünü bırakırsak kendimizi müslüman adlandırabilir miyiz acaba? 

اَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍۚ فَمَا جَزَٓاءُ مَنْ يَفْعَلُ ذٰلِكَ مِنْكُمْ اِلَّا خِزْيٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُرَدُّونَ اِلٰٓى اَشَدِّ الْعَذَابِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

"Yoksa kitabın bir kısmına inanıyor, bir kısmına inanmıyor musunuz? İçinizden bunları yapanların kazancı, dünya hayatında ancak horluk, kıyamet günü ise onlar daha çetin bir azaba atılırlar. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir." (Bakara, 85)

Hiçbir kimse, Batı'dan ithal edilen bir ekole inanıp da Müslümanlığını koruyamaz. Marksist-Kapitalist, muvahhid-müşrik ve milliyetçi-enternasyonalist olmak imkânsız olduğu gibi "milliyetçi müslüman" olmak da imkânsızdır!!!

İslâm ve milliyetçilik, birbirinin zıddıdır. İslâm ideolojisi yayıldı mı milliyetçilik yok olur. Keza milliyetçilik yayıldığı zaman İslâm oradan kalkar. Herhangi bir ferd bu iki dinden ancak birine bağlanabilir. Bir insan, aynı zamanda birbirlerine zıt yönde hareket eden iki gemiye binemez. 

Milliyetçiliğe eğilimli olmakla beraber müslümanlık iddia etmek ya cehalet yüzündendir veya kasıt yüzünden; ya "münafıklık"tan ileri gelir veyahut islâm ve milliyetçiliğin gerçek mâhiyetini tanımamaktan.

Çağdaş İslâmî hareketin büyük teorisyeni İkbal, Hindistan milliyetçiliğinin bayraktarlarından ve büyük âlimlerinden biri olan Mevlânâ Hüseyin Ahmed'e hitaben, millet ve vatanı vahdet esası alanın, islâm peygamberinin öğretileri ile hiç mi hiç aşinalığı yoktur anlamında bir şiir söylemiş.

Müslüman nasyonalizmi (milliyetçiliği) ve bütün ithal edilmiş "izm"leri bırakıp İslâm'a bağlanmalıdır. Şayet bunu yapamaz da karma bir dine yönelirse, İslâm'dan kopmuştur; demek İslâm, bir bütündür, ya bütününü kabullenmeliyiz, veya reddetmeliyiz. Başka bir yol yoktur önümüzde.

İkbal diyor ki:

"Dediler ki minberde, "milletin kaynağı vatan"

Habersizliktir bu Arap olan Muhammed'in makamından

Kendini Mustafa'ya yetiştir hepsi O'dur

Din'in eğer ona yetişmezsen tam bir Ebu Leheb'sin."

Biz, ırkçılık, milliyetçilik ve bütün "izm"lerin putlarını inkâr etmeliyiz. Hazret-i İbrahim misâli onları kırmalıyız ve din inanç asliyetine dönmeliyiz. Tevhide inanan müslüman böyle olmalıdır. Tek ölçümüz, "Alah"tır; su, toprak, kan ve dil değil... 

رَبَّنَٓا اِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَاد۪ي لِلْا۪يمَانِ اَنْ اٰمِنُوا بِرَبِّكُمْ فَاٰمَنَّاۗ رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّـَٔاتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الْاَبْرَارِۚ

"Rabbimiz gerçekten de biz bir seslenen duyduk, inanç için sesleniyor, Rabbinize inanın diyordu, hemencecik inandık. Rabbimiz, bağışla suçlarımızı, ört kötülüklerimizi, iyilere kat bizi, onlarla al ruhumuzu." (Âl-i İmran, 193)

"Allah'ın dini" bütün yeryüzünde insanın ferdi, içtimai, siyasi, iktisadi, fikri ve akidevi hayatına hâkim oluncaya dek diğer bütün ideolojilere ekollere karşı amansız bir fikri ve siyasi mücadele vermek bütün müslümanların islâmî vazifesidir.

وَقَاتِلُوهُمْ حَتّٰى لَا تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدّ۪ينُ كُلُّهُ لِلّٰهِۚ 

"Hiçbir fitne kalmayıncaya ve din, tamamıyla Allah'a münhasır oluncaya dek savaşın onlarla." (Enfal, 39)

Ne milliyetçilik, ne de komünizm bugünün hasta insanının ve dengesiz toplumlarının kurtuluş yoludur... Tek kurtuluş yolu, TEVHİDÎ TOPLUMUN kurulması ve MUVAHHİD İNSAN'ın meydana gelmesidir. Bu da ancak Kur'ânî ideolojisi ile gerçekleştirilebilir.

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 84
Toplam 528232
En Çok 1316
Ortalama 348