SAHİH İTİKAD VE SAĞLAM İMAN - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

21-04-2022

SAHİH İTİKAD VE SAĞLAM İMAN

 

Sahih itikad, Ehl-i Sünnet vel Cemaat’ın anlayış ve görüşlerine uygun olarak, Kur’ân’dan ve Sünnet’ten alınmış olanıdır. Ehl-i Sünnet vel Cemaat’ın hilafına olarak Kur’ân ve Sünnet’ten veya keşif yollu bir şey elde etmeye çalışanın ortaya koyduğu itikadların reddi gerekir. Bu babda İmam-ı Rabbânî 286. mektubunda bu mevzuya temas etmiş ve oldukça uzun bir yer vermiştir. Hülasa ederek alıyorum:

"Bu yolun, takib edilmesi zaruri işlerden olarak, sâlikin itikadını düzeltmesi başta gelen hususlardır. Her şeyden önce bunu bilmeli. Ama bu itikad düzeltme işi, Ehl-i Sünnet vel Cemaat ulemâsının, Kur’ân ve hadisten istinbat ettikleri meselelere göre olacaktır. Yine bu yolla, Selef-i Salih’in izince gidilmelidir.

Yani Kur’ân ve Hadis’i öyle bir manaya hamletmek lazımdır ki, Ehl-i Hak, yani Ehl-i Sünnet vel Cemaat ulemâsının anladığı nasılsa öyle olmalı. Bu da bu yolda zaruridir. Keşif ve ilham yoluyla Ehl-i Sünnet ulemâsının anladığı manaya aykırı olan şey zuhur ederse, ona lazım gelir ki, ona itibar etmeye ve onu reddedip Allah’a sığına. İhata, kurb, meiyyet-i zatiyye hususu da böyledir. Burada, zahiri manalarından "Vahdet-i Vucud” anlaşılan ayet ve hadisleri misal olarak söyleyebiliriz. Halbuki, Ehl-i Hak ulemâ o manaları anlamazlar. Şayet sâlike, tarikat esnasında bu manalar açılırsa... ki öyle olur. Allah’ın varlığından başka bir varlık görmez; Allahu Teâlâ’nın bizzat muhit (içini ve dışını zatiyle kaplamış) olduğunu idrâk eder; yahut Allahu Teâlâ’ya zatı ile yakın bulur. Kendisi, her ne kadar halin galebesi ve vaktin sek-ri dolayısıyle orada mazur ise de ona yakışan odur ki: Allah Teâlâ’ya iltica edip O’na sığına!.. Şunun için ki, kendisini bu tehlikeden kur-tara. Kendisine Ehl-i Hak ulemânın görüşlerine uygun yolu aça. Kıl kadar olsa dahi, onların itikadına muhalif olan şey, kendisinde zuhur etmesin!..

Hülasa: Müride uygun düşen odur ki, Ehl-i Hak âlimlerinin anladığı manalar, keşfin doğruluk ölçüsüdür. O manalardan başkası ilham mihengi kabul edilmeye. Çünkü: Onlar tarafından anlaşılan manaya aykırı olanlar itibardan düşmüştür. Zira o, Kur’ân ve hadisleri kendi sakat anlayışına göre mana çıkarır. O mana hiç de Ehl-i Hak ulemânın görüşüne uygun değildir. Ve bu durumda şu ayet-i kerime’nin manası zuhur eder:

يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًاۜ

"Onunla Allahu Teâlâ, çoğunu delalete bırakır, çoğunu da hidayete getirir." (Bakara, 26)

 

Muteber olan, Ehl-i Hak ulemâsı tarafından anlaşılan manadır; bunun dışında kalanlar muteber değildir. Şunun için ki bu zatlar; o manaları Sahabe’nin, Selef-i Salihin’in izine tabi olarak almışlardır (Allah onlardan razı olsun!). Bunlar o manaları hidayet yıldızlarının nurlarından almışlardır. Bu mana içindir ki, ebedi saadet onlara mahsus olmuş, sermedî felah onlara nasib olmuştur. İşte bir ayet meali:

اُو۬لٰٓئِكَ حِزْبُ اللّٰهِۜ اَلَٓا اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

"İşte onlar Allah fırkasıdır (hizbullah’tır). Gözünüzü açın; Allah fırkası umduklarına erenlerin ta kendileridir.(Mücadele, 22)

Teferruat sayılan işlerde, bazı ulemânın ikiyüzlülük göstererek yaranmak istemesi ve amellerde dahi onların taksiratı var ise de hak itikada sahiptirler. Bu sebeplere dayanarak, ulemâyı mutlak surette, yani umumî manada inkar etmek, bütünüyle onlara taan etmek doğru değildir. Böyle bir şey insafsızlık olur... Zira zarurî işleri nakledenler ulemâdır. Onların iyisini kötüsünden ayırt eden yine ulemâdır. Onların hidayet nuru olmasaydı, bizler hidayeti bulamazdık. Onların ayırt etmesi olmasaydı bizler doğruyu yanlışı ayırt edemezdik. Bunlar öyle kimselerdir ki, Din-i Kavim kelimesinin yükselmesi için bütün gayretlerini esirgememişlerdir... Bunlara tabi olan necat bulur. Bunlara muhalefet eden açık yoldan sapar, başkalarını da saptırır.

Şunun bilinmesi isabetli olur ki: Sofiyyenin itikadları dahi, Ehl-i Hak itikadının aynı olur. Yani: Sülûk ve vüsul menzillerini tamam edip velayet derecesinin sonuna vardıktan sonra... demek istiyorum.  Bu itikadlar, ulemâya nakil ve istidlâl yoluyla gelir. Sofiyyeye ise keşif ve ilham yoluyla. Tarikat esnasında, sekir ve halin galebesiyle sofiyyeden bazılarına, anlatılan Ehl-i Sünnet vel Cemaat itikatlarına aykırı bir durum zuhur eder ise de, o makamları geçip işin nihayetine ulaştıktan sonra o aykırı durum toz duman olup gider. O aykırılık üzere kalabilir de... Ancak ümid edilen odur ki, onunla muaheze olunmazlar. Çünkü, onların hükmü, hatalı müctehidin hükmü gibidir. Müctehid meseleleri çıkarmakta hata eder, onlar ise keşifte. Bu taifenin muhalefeti cümlesinden olarak: Vahdet-i vücud, ihata, kurbiye, maiyyet-i zatiye hükmünü sayabiliriz. Bu mana daha önce de geçti.

Bundan başka Yüce Hakk’ın zatına zaid olarak var olan yedi veya sekiz harici sıfatı da inkar ederler. Ama Ehl-i Sünnet ulemâsı, zat varlığına zaid olarak, onların haricte var olduklarına zahib olurlar ve kabul ederler.

Bunları kabul etmemenin kaynağı şudur: O vakit müşahede ettikleri, sıfatlar aynasında zattır. Mâlumdur ki, ayna bakanın nazarında gizlidir. Bunun için de onun hâriçte var olmadığına hükmederler. Sebebi: O güzelliktir. Zannettiler ki: Eğer o mevcut olsaydı, müşahede edilirdi. Madem ki, müşahede edilmedi, o halde yoktur. İşte bu sıfatların varlığına hükmettikleri için de ulemâya taan edip onların putperest ve kâfir olduklarına hükmettiler. Böyle bir taana cüret etmekten Allah’a sığınırız. 

Eğer onlara bu makamdan ilerleme müyesser olursa şuhutları dahi bu hicabtan çıkar; mertebeler hükmü de zail olur. Elbet o zaman da sıfatları görürler ki; zattan başkadır. Böylece onları inkar etmemiş olur; işi büyük ulemâyı taana kadar götürmezler. Onların muhalefetleri cümlesinden biri de, bazı işleri Yüce Hakk’ın yapmaya mecbur olduğuna dair hükümleridir. Bunlar, her ne kadar icab lafzını kayıtsız ve şartsız söylemezler ve iradeyi isbat ederlerse de hakikatta iradeyi nefyederler. Bunlar, bu durumları ile anlatılan hükümde, bütün şeriat ehli olanlara muhalif düşerler.

Bu işler cümlesinden olarak, şu hükümleri de vardır:

Allahu Teâlâ, kudret sahibi olarak kâdirdir, derler. Ama şu manaya ki: Dilerse yapar, dilemezse yapmaz. Bununla beraber şöyle derler:

Birinci şart, O’nun için doğrudan doğruya vacibtir; ama ikinci şart düşünülemez ve olamaz. Yani: Dilememesi yoktur, demeye gelir. Bu söz de icabdır. Hatta şeriat ehli katında yerleşmiş olan mânaya göre: Kudreti inkârdır. Zira onlar katında kudret şu manaya gelir: Fiilin sıhhatı ve terki.

Ama bunların kavline göre: Yapmak vacip, terk ise mümtenidir. Bu manaların biri diğerinden o kadar uzaktır ki!..

Onların bu meselede mezhebi, ayniyle felsefecilerin mezhebidir. Yani birinci sıfatın vacib olduğunu tasdik, ikinci şartın mümteni olduğunu kabul edip iradeyi isbat etmek suretiyle ancak bunları felsefecilerden ayırt eden bu sıfat ise hiç faydalı değildir... Zira irade iki müsavi şeyin birini diğerine tahsis veya tercihtir. Bu müsavi durum olmayınca, irade de olmaz. Burada vacib ve imtina (gereklilik ve çekinme) için müsavi durum yok olmuştur.

Bu muhalif işler cümlesinden olarak, kaza ve kader beyanlarını da alabiliriz. Öyle ki, onun dış görünüşü icabın isbatıdır. Onların bu bahiste söyledikleri cümleden olarak şu ibareleri vardır:

"Hakim mahkum, mahkum dahi hakim.” Burada, icabın isbatı şöyle dursun, bir kimsenin Yüce Hakk’a hükmedip O’nu mahkum kılmasını isbata kalkması dahi cidden çirkin bir şeydir.”

Bu manada bir ayet-i kerime meali:

وَاِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَرًا مِنَ الْقَوْلِ وَزُورًاۜ

"Hiç şüphe yok ki; onlar, çirkin ve yalan laf söylüyorlar." (Mücâdele, 2)

Yukarıda anlatılan cinsten onların muhalif sözleri çoktur. Bu arada onların Yüce Hakkı görmeye imkân olmadığına dair kail olmalarını dahi sayabiliriz. Ancak sûrî tecelli ile görülebileceğini anlatırlar.

Onların kail oldukları bu mana, Sübhan Hakk’ın rü’yetini (görülmesini) inkâr sayılır. Onların cevaz verdikleri sûrî tecelli ile rü’yet hakikatta, Sübhan Hakk’ı görmek değildir. Ancak misal ve benzerilikten sayılan bir şeydir. Bir şiir:

Mü’minler O’nu görecek, keyfiyet muhal;

Ne idrâk vardır, keza ne de darb-i misal.

 

Büyük zatların ruhlar hakkında kıdem ve ezeliyete kail olmaları dahi, onların muhalif cümleleri arasında sayabiliriz. Ki, bu Ehl-i İslâm’ın karar kıldığı meseleye aykırıdır. Zira bunlar katında bu âlem, bütün parçalarıyle sonradan yaratılmıştır; bu alemde bulunanların ruhları dahi, bu âlem cümlesindendir. Zira âlem, Yüce Hakk’ın zatından gayrısına bütün olarak verilen bir isimdir. Bunu böyle anla!..

İşin künhüne ve hakikatına ulaşmadan evvel sâlike uygun düşer ki, Ehl-i Sünnet ulemâsına uymayı kendi nefsi için uygun ve lüzumlu saya!.. İsterse keşfine ve ilhamına aykırı bir durum mevcut olsun. Ulemâyı haklı, kendisini de hatalı kabul etmelidir. Zira ulemânın istinad noktası peygamberlerdir. Onlara salât ve selam olsun! Onlar kesin olan vahiy ile teyid edilmiş olup hatadan ve galattan korunmuşlardır. Kendisinin keşfi ve ilhamı, sabit hükümlere aykırı olduğu takdirde hatadır, galattır. Keşfini ulemânın kail oldukları meselelerden önde görmek hakikatta kendisini kat’i münzel hükümlere takdim etmektir. Böyle bir şey de sırf delalet ve ayniyle hüsrandır. Kitab ve sünnet mucibince itikad etmek nasıl zaruri ise, onların muktazasına göre amel etmek de zaruridir. Ama şu yoldan olacak: Müctehid âlimlerin onlardan alıp çıkardığı hükümlere göre... Haliyle bunlar şu işlerdir: Helal, haram, farz, vacib, sünnet, müstehab, mekruh ve bunların benzeri olan şüpheli şeyler. Bu hükümleri bilmek dahi aynı şekilde zaruri olmaktadır.

Onların, uymak durumunda oldukları müctehidlerin görüşlerine aykırı olarak hükümler çıkarıp almaları ve onunla amel etmeleri caiz değildir. Münasip olur ki: kendi mezhebinin müctehidi tarafından ihtiyar edilen görüşte amel etmeyi tercih eder... Yani kendisine uyup tabi olduğu müctehidin. Bid’attan da kaçınıp azimetle amel etmelidir.

İmkân nisbetinde müctehidlerin kavillerini cem etmeye çalışmalıdır. Ta ki amel üzerinde ittifak hasıl olsun. Bunları misal olarak şöyle sıralayabiliriz: İmam-ı Şafii Hazretleri abdeste niyyeti şart koşmuştur. Niyyetsiz abdest alınmamalıdır. Aynı şekilde abdest âzalarının yıkan-masının dahi farz olduğuna kail olmuştur. O sırayı bozmamalıdır. İmam-ı Malik; abdest azalarının oğuşturulmasını farz saymıştır; elbette abdest alırken uzuvlar oğuşturulmalıdır. Bu manadan olarak demişlerdir ki: Kadına dokunmak ve ön edep yerine (erkek veya kadın tenasül uzvuna) dokunmak abdesti bozar; bunlardan birine dokunulduğu zaman abdest yenilenmelidir. Sair ihtilaflı hükümlerde dahi bu kıyas üzere gitmelidir.Yukarıda anlatılan iki kanaat, yani itikad ve amel hasıl olduktan sonra, Yüce Sultan Allah’ın yakınlık derecelerine yükselmek için teveccüh etmelidir. Zulmanî menzilleri ve nuranî meslekleri katetmeye talib olmalıdır.

Ancak şunun bilinmesi gerekir ki: Bu uruc ve menzillerin katedilmesi, kamil ve mükemmil (yetişmiş ve yetiştirebilen), tarikat, bilen ve ona karşı basiret sahibi olup hidayet edebilen bir şeyhin teveccühüne bağlıdır. Bu zatın nazar, kalp marazlarına karşı şifadır. Onun teveccühü, beğenilmeyen kötü huyları atar. İşte öncelikle böyle bir şeyh aramalıdır. Yüce Hakk’ın fazlı ile, böyle birini bulursa, ona tutunmalıdır. Bu arada şuna itikad etmelidir ki: Onu tanımayı kendisi için büyük bir nimet bile. Bütün tasarruflarında ona boyun eğici olmalıdır. Bu mana-da Şeyhülİslâm Herevî şöyle dedi:

"Bu ne mânadır ki evliyana verdin! Şöyle ki onları tanıyan seni bulur; seni bulamıyacaklar da onları tanıyamaz.”

Sonra... Kendi tercih haklarını, şeyhinin arzusunda bütünü ile yok etmelidir.

Muradların tümünden, nefsini tahliye etmelidir. Şeyhinin hizmetinde, hizmet kuşağını bağlamalıdır.

Şeyhinin, kendisine emrettiği şeylerin tümüne tam manasıyle sarılıp onları yerine getirmelidir. Şunu da itikad etmelidir ki: Bütün saadet sermayesi ondadır.

Kendisine itikad edilen şeyh, müridin istidadına zikri münasib görür ise, onu emreder. Müridin istidadına teveccühü ve mürakebeyi münasib görüyorsa, onları işaret eder. Müridin istidadını bilirse ki, mücerred sohbet ona yeterlidir; bunu emreder.

Hülâsa: Şeyhin sohbeti varken, zikir ihtiyacı, asla tarikatın şartlarından değildir. Şeyh talibin haline neyi münasib görürse, onu emreder. Tarikatın bazı şartlarında, müritten bir kusur vaki olursa, şeyhin sohbeti onu telafi eder. Onun teveccühü müridin noksanını tamamlar. Bir kimse anlatılan manada bir şeyh ile müşerref olmaz ise... Bu durumda: Şayet o kimse muradlardan (istenmişlerden) ise, Subhan Hak onu cezbedip kendisi için seçer. Onun işine sırf sonsuz ve nihayetsiz inayeti yeter. Kendisine lâzım olan bütün edeb ve şartı öğretir. Bazı büyüklerin ruhaniyetini, onun yoluna vesiyle eyler. Sülük menzillerini katetmekte dahi delil olurlar. Çünkü, sülük menzillerini katetmekte meşayihin ruhaniyet tavassutu lazımdır. Yani Yüce Allah’ın adetinin cari olduğu üzere. Şayet müridlerden (isteyenlerden) ise, kendisine iktida edilecek bir şeyhin tavassutu olmadan, onun işi cidden müşkildir. Ta kendisinin uyacağı bir şeyhe ulaştırıncaya kadar, Subhan Allah’a iltica etmelidir. Bu arada şunu da belirtelim ki, tarikatın şartlarına riayet gerekli sayılmalıdır. Şu şartlar, meşayih kitaplarında tafsilatı ile beyan edilmiştir. Onlara müracaat edip öğrendikten sonra uygun hareket edilmesi lazımdır.

Tarikatın en büyük şartları arasında nefse muhalefet vardır. Bu dahi vera ve takva makamına riayetle olur. Bu makam da haramlardan sakınmak sayılır. Haramlardan sakınmak ise, ancak fuzuli mübahlardan çekinmek suretiyle olur.

Şayet mübahları irtikâb etmekte dizgin elden bırakılır ise, iş, şüphelileri irtikâba kadar gider. Şüpheliler ise, harama yakın olup ona düşmek ihtimali kuvvetlidir. Zira uçurumun kenarında yürüyen oraya düşebilir. Haramlardan korunmak ise, fuzuli mübahlardan kaçınmaya bağlıdır. Vera halinin tahakkuku için dahi, fuzuli mübahlardan sakınmak gerekir. İlerleme ve yükselme için dahi, vera halinin tahakkuk etmesi gerekir. Zira vera buna bağlıdır. Yukarıda anlatılan manayı şöyle açıklayabiliriz:

1. Emirleri yerine getirmek,

2. Yasaklardan kaçmak.

Emirlerin yerine getirilmesinde; kudsiyyun (melekler) zümresi müşterektir. Eğer yalnız emirleri yerine getirmekle yükselmek mümkün olsaydı, kudsiyyun için dahi, terakki olurdu. Yasaklardan kaçınmak ise yalnız insanlara mahsustur. Zira melekler, bizzat mâsumdurlar. Onlarda muhalefet mecali yoktur ki, ondan kaçınsınlar. Dolayısıyla terakki yalnız bu ikinci parça için gerekli olur. Anlatıldığı biçimde yasaklardan kaçınmak, ayniyle nefse muhalefettir. Zira şeriat ancak nefsanî hevanın kalkması için gelmiştir. Bir de zulmanî adetlerin def’i için. Burada şöyle bir şey sorulabilir:

Emirlere uymak dahi, aynı şekilde nefse muhalefettir. Zira nefis ibadetle iştigal etmeyi istemez. Bu durumda emre uymak da terakkiyi gerektirmez mi? Meleklerde de emre uyma muhalefeti olmadığı için terakkilerine sebep olmaz.

Bunun cevabı için şöyle diyebilirim:

Nefsin ibadeti istemeyişi ve ona rızasının olmayışı, ancak ondan feragat etmeyi taleb sebebiyledir. O kadar ki, nefis, hiçbir şeye bağlanıp mukayyet olmayı arzu etmez. Onun bu ferağat arzusu ve meşgul olmak istemeyişi harama yahut da fuzulî mübah olan şeylere şamildir.

Durum yukarıda anlatıldığı gibi olunca nefsin muhalefeti, emirlere uymak ile haramlardan kaçınmak yolundan gelmektedir.

Hangi tarikattaki nefse muhalefet farzdır, o, yolların en yakınıdır. Hiç şüphe edilmeye ki: Tarikat-i Nakşibendiye’de nefse muhalefete riayet, sair tarikatlara nazaran pek çoktur. Zira bu yolun büyükleri, azimetle ameli ihtiyar edip ruhsat yolundan kaçınmışlardır.

Bilinen bir durumdur ki, gerek haramdan gerekse fuzulî şeylerden sakınma azimette mevcuttur; her ikisine de riayet edilmektedir. Ama ruhsat böyle değildir. Zira ruhsatta yanlız haramdan sakınmak vardır. Burada şöyle bir şey sorulabilir:

Sair tarikat erbabı katında dahi, azimetin tercih edilmesi mümkündür. 

Derim ki: Sair tarikatlarda sema vardır, raks vardır. İş onlardan ruhsat haddine varır. Hem de birçok kaçamaklardan sonra. Bunda azimet mecali nereden olsun?.. Aynı şekilde cehren (yüksek sesli) yapılan zikirde ruhsatın fevkinde birşey tasavvur edilmez.

Sair tarikatların meşayihi, kendi tarikatlarında, bazı sahih niyyetlerle yeni işler ihdas etmişlerdir. Bu işlerdeki tashihin nihayetinde ise, ruhsat hükmü vardır. Ama bu Silsile-i Aliyye böyle değildir: Bunlar kıl kadar olsa dahi, sünnet’e muhalefet olarak bir şeye cevaz vermezler.

Anlatıldığı gibi olunca, bu Tarikat-ı Aliyye’de nefse muhalefet pek fazlası ile tamamdır. Dolayısıyle de yolların en yakını olmaktadır. Talib olan bir kimsenin dahi, bu Tarikat-i Aliyye’yi tercih etmesi yerinde ve pek münasip olur. Çünkü bu Tarikat-i Aliyye, gerek akrebi-yet, gerekse matlub olarak kemaliyle üstünlük sahibidir. Fakat sonradan gelen halifelerinden bir cemaat, o büyüklerin yollarını bırakıp bu Tarikat-i Aliyye’de dahi bazı yeni işler ihdas ettiler. Semaı, raksi ve cehri zikri tercih ettiler. Bunun menşei dahi, buTarikat-i Aliyye büyü-klerinin niyetlerinin hakikatına vasil olmaktadır. Bunun için hayal ettiler ki, bu yeniliklerle bu Tarikat-i Aliyye’yi ikmal edip tamamladı-lar. Hem de bu ihdas edilen şeyler ve bid’atlarla... Ama anlıyamadılar ki: Bunları yapmakla onun tahribine çalışmaktadırlar; onu zayi etmeye çabalarlar. Allah, grçeği meydana çıkarır; insanları doğru yola hidayet eden de O’dur.

Şu yazılanları hülâsa edecek olursak, yine İmam-ı Rabbânî’nin 193. mektubuna müracaat ediyor ve onun bir nevi özetini veriyoruz.

"Sorumlu kişilerin üzerine vacip olan şeylerden birisi de Ehl-i Sünnet vel Cemaat ulemâsının re’yine uygun şekilde itikadı düzeltmek gerekir. Çünkü kurtuluş, o büyüklerin ictihadlarına göre hareket etmeye bağlıdır. Onlar Fırkay-ı Naciye’dir; onlar Resulullah’ın ve ashabının yolundadırlar. Kur’ân’dan ve hadisten çıkarılan muteber ilimler, ancak bu zatların çıkarıp aldıkları kısımlardır. Allah korusun, zaruri sayılan itikada dair meselelerden birine hata arız olursa ebedi kurtuluştan mahrum olur ve ebediyyen cehennemde kalır. Hz. Hace Ahrar’dan naklen şöyle demiştir:

Bize hallerin ve vecitlerın tümü verilse, hakikatımız dahi, Ehl-i Sünnet vel Cemaat akidesi ile temizlenip süslenmeyince, o halleri ve o vecdler, hızlandan başka birşey yerine koymayız...

Ey Seyyid: Bu zamanda İslâm cidden gariptir. İslâm’ın desteklenmesi ve kuvvet-lendirilmesi için bu zamanda bir kuruş sarf etmek, altın ve gümüşten binlercesinin sarf, yerine geçer. Allah Resulü şöyle buyurur:

"Siz öyle bir zamandasınız ki, emredilenin onda birini biriniz terketse, helâk olur. Sizden sonra bir zaman gelecek, o zaman bunların onda biri ile amel eden kurtuluş bulacak." 

İşbu vakit, Resulullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in anlattığı vakittir; bu müjdelenen kavim ise, şimdi bu zamanda yaşıyan müslümanlar topluluğudur. Şeriat hükümlerini tebliğ etmeden geri durarak oturanların kıyamet gününde özürleri kabul edilmeyecektir. Her halükârda, şer’î meselelerin hakikatına vakıf olmak zaruridir. Eğer bu işte bir ihmal vaki olursa bunun vebali ulemânın ve devlet adamlarının sırtındadır. Bu işlerin ifası sırasında, dedikodu mahiyetinde eziyet hasıl olursa, bunu büyük bir saadet bilmelidir. Bilmez misin peygamberler ne kadar eziyetlere katlandılar ve ne kadar zahmet çektiler? Hatta onların en faziletlisi olan Peygamberimiz’e eziyetlerin en büyüğü yapılmadı mı? Şöyle buyurur:

"Bana eziyet olunduğu kadar hiçbir peygambere eziyet olunmamıştır."

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ​


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 184
Toplam 436342
En Çok 1157
Ortalama 330