SAADET DEVRİNE DÖNÜŞ - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

16-01-2022

SAADET DEVRİNE DÖNÜŞ[1]
 

Muhterem kardeşlerim!

Mevlâmıza ne kadar şükretsek yine de azdır. Çünkü, bizlere sahabenin yaptığı hizmeti yapma fırsatı vermiş ve böyle bir hizmete talib ve hâdim olma nimetini lütfetmiştir.

Bu hizmet tebliğ hizmetidir; hakkı tebliğ etme, hakkın hakimiyetini sağlama ve adaleti tesis etme hizmetidir.

Bu hizmet; mustaz’afların (yani; zayıf fertlerin, cemaatlerin ve milletlerin) müstekbirlere (yani; emperyalistlere, süper ve zalim devletlere) karşı çıkma ve onların saltanatlarını alaşağı etme hizmetidir.

Bu hizmet; zümre, sınıf ve şahıs menfaatinden ve parti politikasından uzak bir hizmettir.

Bu hizmet; Kur’ân’ın ruhuna uygun, ilâhî hikmete muvafık, Peygamber metodunu tâkib eden, tâvize yanaşmayan bir hizmettir.

Bu hizmet; tat işitme, iftiralara uğrama, işkence ve tehlikeleri göze alma hizmetidir.

Bu hizmet; Kur’ân’ı anayasa, İslâm’ı devlet yapma hizmetidir.

Ve nihâyet bu hizmet;

Rabbi-yi Zülcelal'ın rızasını kazanmaya, ebedi saadete mazhar olmaya vesile olacak olan bir hizmettir.

İşte bizler; böyle hizmeti ifa ve icra etmenin imamları, liderleri ve idarecileriyiz. Fertler ve cemaatler, hatta bütün insanlık, lisan-ı kal veya lisan-ı hâl ile bizlerden böyle bir hizmet vermemizi beklemekte ve bizlere teklif etmektedirler; dinimiz ve kitabımız ise, bu hizmet yolunda bizleri mesul tutmaktadır.

Çok muhterem arkadaşlarım!

Son derece hayatî ehemmiyeti haiz ve son derece çetin ve aynı zamanda düşmanı çok, böyle bir hizmeti vermenin, cemaatlerin beklediği ve teklif ettiği bu görevi yerine getirmenin ve dolayısıyla mes’uliyetten kurtulmanın elbette birtakım şartları vardır. Bunlardan birkaçına burada işaret edelim:

 

1- Ciddi Olmak

Yani, davaya ciddi bir şekilde sarılmak ve en azından kendi şahsî işimiz kadar önemsemek hatta tercih hakkı tanımak. Farzedelim; öyle bir noktaya geldik ki, iki önemli iş var. Bunlardan biri şahsî olup dünya ile ilgili, diğeri de dava ile ilgili. Dava ile ilgili olanını ön plana almamız ve ona tercih hakkı tanımamız lazımdır. Bakınız Kur’ân ne diyor

قُلْ اِنْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْ وَاِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَش۪يرَتُكُمْ وَاَمْوَالٌۨ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَٓا اَحَبَّ اِلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَجِهَادٍ ف۪ي سَب۪يلِه۪ فَتَرَبَّصُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟

“Ey Resulüm! Onlara de ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, karılarınız, soylarınız, kazandığınız mallar, durgunlaşmasından korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden meskenler, size Allah ve Resulü'nden ve Allah yolunda cihaddan daha sevgili ise, artık Allah’ın emri (azap ve belası) gelinceye kadar bekleyin. Allah, fasıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” (Tevbe, 24)

Muhterem Hoca Kardeşlerim!

Âyette tâdat edilen sekiz dünya varlığına üç şeyi yani Allah ve Resulü’ne ve Allah yolundaki cihadı tercih edip ciddiyet atletmezsek, ön plana alıp ehemmiyet vermezsek, ne dünyada ne de ukbada bela ve azaptan başımızı kurtaramayız...

O halde davaya karşı “laubali” değil, ciddi olmak mecburiyetindeyiz...

 

2- Cemaat Ruhuna Sahip Olmak

Cemaat ruhuna sahip olmak demek, adeta bir bedenin uzuvları mesabesinde olmak demektir. Hadis-i Serif’de ifadesini bulduğu gibi, bedenin bir uzvunda bir arıza, bir hastalık meydana geldiğinde nasıl ki, diğer bütün uzuvlar bundan müteessir olup acı duyarlarsa, uykuları kaçar rahatsız olurlarsa, cemaat ruhuna sahip olan fertler de birbirlerinin elem ve kederlerinden müteessir olmalı ve bunları paylaşmalıdırlar. Ayrıca güç ve imkânlarını birleştirerek tek vücut halinde olup, yukarda vaslını verdiğimiz hizmeti vermeliyiz.

Muhterem Kardeşlerim!

İşte böyle bir cemaat olmak mecburiyetindeyiz. Yoksa, başı ve sonu belli olmayan, emir ve talimat bilmeyen bir kalabalıktan öteye geçemeyiz ve bir işe yaramayız; bağı kopmuş tesbih taneleri gibi her birimiz bir tarafa dağılıp gideriz. Kur’ân, bu hususta bakınız ne diyor: 

وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰىۖ وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ

“... Hayır ve takva yolunda birbirinize yardım ediniz; fakat, günah ve zulüm yolunda birbirinize yardım etmeyiniz ve Allah’tan korkunuz. Çünkü, Allah’ın ikabı (azabı) pek çetindir.” (Maide, 2)

اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِه۪ صَفًّا كَاَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ

“Biliniz ki, Allah, kendi yolunda, (malzemesi) birbirine kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.” (Saf, 4)

 

3- Disipline Riâyet Etme

Disiplin demek; uyulması lâzım gelen kaide ve yasakların tümü demektir; nizam ve intizamı temin için zihnî, ahlâkî, ruhî ve cismanî tâlim ve terbiye demektir. Bir baska ifade ile; herkesin hizmet sahasındaki yerini bilmesi, hak ve salahiyetinin idraki içinde olması demektir. Daha başka bir ifade ile; verilen tâlimata yerinde ve zamanında uymak, uymayanlardan hesap sormak demektir. Kısacası; cemaatin ve teşkilatın her kademesindeki müslümanın üstünü ve altını bilmesi ve üzerine aldığı hizmetin mes’uliyeti içinde ve idrakinde bulunması demektir.

Elhasıl; teb’anın “Ulül-emre” itaat etmesi, “Ulül-emr”in de tenkide ve hesap vermeye açık olması demektir.

 

4- İstişareye Riâyet

İstişareye riâyetin önemi hepinizce mâlumdur.

 

5- Sünnet-i Seniyye’ye İttiba

a) Kendi hususî hayatında: Kılık-kıyafetinde, sakal ve bıyığında, elbise giyinişi ve ibadet yapışında, (misvak kullanma, başı açık olmama, suyu israf etmeme, yemekten önce ve sonra el yıkama, teheccüt, kuşluk ve evvabin namazlarını kılma ve diğer tüm sünnetleri yerine getirmede..)

b) İcraatında: Halk adamı olma, halkın içinde mahdum değil, hadim olma, selâm verme, ziyarete gitme, töhmet getirecek söz, fiil ve hareketlerden sakınma gibi ahlâk-ı Muhammediye’yi bütünüyle yaşamalıdır.

İnsan, nafile ibadetleri yapa yapa mânevî âleme doğru mesafeler alır ve o hale gelir ki, bir hadis-i kudside beyan edildiği gibi, Mevlasına o kadar yaklaşır ki, Mevlası (nın rızası..) onun gözü, kulağı, dili ve sairesi olur.

 

6- İhlas

Bu hususu da inşallah ileriki bir yazıda işleyeceğiz.

 

7- Sistem (Devlet Şekli)

Bugüne kadar süregelen ve bugün tatbik edilmekte bulunan beş çeşit sistem tesbit ettim:

 

1) Devlet idaresinde dine asla yer vermeyen, bununla da kalmayıp dine düşman olan ve dini yok etme gayreti içinde bulunan bir devlet şeklidir. Komünist devletler bunun örneğidir.

2) Dine, devlet yönetiminde yer vermeyen ve fakat dine düşman olmayan, dine müdahale etmeyen devlet Şekli ve sistemi. (Avrupa laik devletleri bunun örneğidir.)

3) Devlet idaresinde dine yer vermeyen, söz hakkı tanımayan fakat dini emri altına alıp dine baskı yapan devlet şekli ve sistemi. (Buna da misal laik Türkiye Devleti)

4) Devlet idaresinde dine yer veren, talimatını dinden alan ve fakat dini temsil eden makamın siyasetin ve icra makamının emrine veren bir sistemdir. (Emevi, Abbasi, Selçuklu Devleti ve Osmanlı idare sistemleri bunun örneğidir.)

Bilhassa bu durum Osmanlılarda çok bariz bir şekilde kendini gösterir: Padişah, hükümdar, sultan veya kral ismini alan zat, genellikle siyaset ve icra makamını temsil eder. Devlet bünyesinde ŞEYHÜLİSLÂM’lık makamı ihdas edilir ve bu makama Şeyhülİslâm, icra makamının zirvesinde bulunan padişah tarafından tayin edilir, gerektiğinde azledilir.

Yani siyaset ve icra makamı üstte, dini temsil eden makam altta ve onun emrinde.

5) Devlet idaresinde dine yer veren ve tamamen dini hâkim kılan, siyaset ve icraatı tamamen dinin emrine veren bir sistem ve bir devlet şekli. (Hülafa-i Raşidin devri bunun örneğini teşkil eder.)

Bu devirlerin tarihlerini belirtmek gerekirse:

a) Hilafet (Nübüvvet): Hülafa-ı Raşidin Devri: 30 sene,

b) HükümdarIık (Saltanat): Müluk-ı Adüd Emevilerin ilk devri........................: 70 sene,

c) Hilâfet (Nübüvvet): Ömer b. Abdulaziz devri: 3,5 sene,

d) Hükümdarlık (ve geniş bir saltanat devri): Son Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar devri...(yaklaşık)......................: 1200 sene,

e) Birinci Cihan Savaşından sonra zulüm ve istibdat devri....(yaklaşık)....: 70 sene,

f) Hilafet (Nübüvvet)e dönüş .........................................

Bu taksimat aşağıda mealini kaydettiğim Hadis-i Şerif’ten mülhem olarak yapılmıştır. Münazara ve mübahasesi yapılabilir.

“Dinimizin evveli nübuvvet ve rahmettir. Bu, Yüce Allah’ın dilediği zamana kadar devam ettikten sonra kalkacaktır.

Daha sonra nübuvvet yolu üzerine gidecek olan halifelik olacaktır. Bu da Allah’ın dilediği zamana kadar devam ettikten sonra kalkacaktır.

Daha sonra geniş bir krallık gelecektir. Bu da Allah’ın dilediği zamana kadar devam ettikten sonra kalkacaktır.

Sonra zulüm üzerine kurulan devletlerin devri başlayacaktır. Bu da yüce Allah’ın dilediği zamana kadar devam ettikten sonra kalkacaktır.

Bundan sonra tekrar nübuvvet yolu üzerine gidecek olan halifelik olacaktır...” (Darimî, Taberanî ve A. b. Hanbel) 

 

İlim ve Siyaset

Bir millet; ilim ve ulemaya kıymet vermezse, mevcutlara itibar edip devlet idaresinde söz hakkı tanınmaz veya sözlerine itaat edilmezse, o milletin akıbeti hüsrandan başka ne olabilir?!.. İşte, Türkiye'nin bugünkü hali!..

Kur’ân; emaneti ehline vermeyi emreder. Ehil olmanın şartlarından biri de ilimdir. İlmin yanında takva gelir. Takva ise, iman ve amelden ibarettir. Kur’ân şöyle der:

اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَاۙ وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِۜ اِنَّ اللّٰهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِه۪ۜ 

“Allah, size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah, size ne güzel öğüt veriyor.” (Nisa, 58)

Devlet dendiği zaman, iki şey mühimdir. Bunlardan biri ilim diğeri de idaredir. Yani, icraat (ilmi yürürlüğe koyup yürütmek). Buna aynı zamanda siyaset de denir. Bir başka ifade ile; devlet ve millet idare etmede iki mühim makam vardır: ilim makamı, siyaset makamı. Şimdi burada bir mesele ortaya çıkıyor: Hangisi hangisinin emrinde olacak’? İlim mi siyasetin emrinde olmalı, yoksa siyaset mi ilmin emrinde olmalı? Adalet ve isabet bu iki şıktan hangisindedir?..

El cevab: Siyaset ilmin emrinde olmalıdır. Çünkü, mâlum olan bir hakikattır ki, önce ilim gelir, sonra amel. Siyaset, yani icraat ameldir. O halde idareyi, yani icraatı ilmin ve alimin emrine vermek şarttır. Devlet İslâm Devleti olduğuna göre, âlim de şeriat âlimi olmalıdır. Yani mevcutlar içerisinde seriat-ı garrayı en iyi bilenlerden olmalıdır. Ve aynı zamanda takva ehli olmalıdır. Olmalıdır ki, bir taraftan hatasız talimat verirken, diğer taraftan da icra makamını, yani hükünıeti murakaba (kontrol) etmeli ve edebilmelidir.

Keza; devlet idaresinde iki şey temeldir: Ehliyet ve adalet. Âyette görüldü; ikisi de Allah'ın emri. Ehil olanlar işin başına getirilecek, gelenler de adaletle icraat yapacaklardır.

Bu Noktadan Hareketle:

Bir İslâm Devleti’nin kuruluşunda önce bir ilmi hey’et meydana getirilir (ki, biz bunun nasıl meydana getirileceği şekillerinden birini “İslâm anayasası" isimli kitapda kaydetmiştik...) Bu hey’etin ismi “Ehl-i hall vel’akd”dir. İşte bu hey’et devlet reisini, yani halifeyi seçer. Halife de bir taraftan şeriat-i garraya göre anayasayı hazırlar veya hazırlanmasına nazaret ederken, diğer taraftan da anayasaya göre hükümeti kurar, yani icra makamını meydana getirir.

Bu hususu böylece noktaladıktan sonra siyaset tarihine bir bakalım:

 

Saadet Devrinde:

Allah Resülü basta; devletin başında; ilim ve idare bir arada. Yani hükümleri ve kanunları beyan eden de o, bunları icra safhasına koyup genellikle yürüten de o. Devlet çatısı son derece mazbut!.. Ehliyet ve adalet hâkim! Halifeler devrinde de, tabir caizse, ilim önde idare arkada. İki makamda da ehliyet ve adalet hakim! Emevîler, Abbasiler ve Osmanlılar devrinde iş değişiyor; idare önde ilim arkada. Yani ilim makamı idarenin emrinde. Bu sistem; her zaman istenileni vermemiş; idare, bâzen arkadan gelen ilmin ışığında yürümüş ise de bâzen de ilme gölge olmuştur, düşmeler ve şaşmalar olmuştur...

Cumhuriyet devrinde ise, Şeriat Bakanlığı kaldırıldığından ilim büsbütün devlet idaresinden kaldırılmış, ilim makamı bir müdürlük seviyesine indirilmiştir. Dolayısıyle memlekette kıyamet kopmuştur; ne ahlak kalmış ne namus, ne edep kalmış ne haya, ne büyük kalmış ne küçük, ne emniyet kalmış ne hürriyet, her kafadan bir ses! Hapishaneler dolu genç! Mehmetçik kurşunlara kurban! Devlet olmuş kerhaneci ve meyhaneci! Yeni nesil kaybetmiş aslını, unutmuş tarihini! Gidemez cumaya ne işçi ne memur, ne öğrenci ne öğretmen, ne harbiyeli, ne asker!.. Sanayi yok, ağyara muhtaç! Devlet borcu gırtlakta! Pahalılık almış, yürümüş! Para değerini kaybetmiş, olmuş zibil!..

İşte; Mustafa Kemal ve onun getirdiği sistem! Acı ve korkunç! Sene 1924; Cumhuriyet dedikleri aslında dikta rejimi, daha işin başında iken tahribat başlamış; din ve mâna yapımızın temeline dinamit konmuş!.. Esasen, Mustafa Kemal ve onun uşakları tarafından herşey tezgâhlanmış! İlk Diyanet İşleri bütçesi, göstermelik olarak, mecliste görüşülüyor! Manzaraya bir bakın: “Yalan Söyleyen Tarih Utansın” isimli kitaptan dinleyelim:

“Bugün yakın tarihimizden bir sayfa çevirerek, İkinci Büyük Millet Meclisi’ndeki bütçe müzakerelerinden birini nakledeceğiz... Nakledeceğimiz müzakere, Diyanet İşleri Riyaseti bütçesi dolayısıyla Meclisin 17/Nisan/1924 perşembe günkü ictimaında cereyan etmiştir. O tarihte Şer’iyye Vekâleti kaldırılmış, Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabul edilmiş, Diyanet İşleri Riyaseti adıyle kurulan teşkilat ise, Başvekâlete bağlanmıştır. Ve o gün Başvekil İsmet (İnönü) Paşa hasta olduğundan bütçe ile alakalı tenkitleri Maliye Vekili Abdülhalik (Renda) cevaplandırmakta idi.

Şimdi dinleyelim, Fethi (Okyar) başkanlığındaki mecliste Diyanet İşleri Riyaseti bütçesi üzerindeki tenkitleri:

Raif Efendi (Erzurum): “Diyanet İşleri Bütçesi elimizde!.. Üzerinde iki satır yazı olmaksızın sırf rakam olarak gelmiştir. Bunun mucib sebebi yok mu?.. Raportörü yok mu?.. Şer’iyye vekâletini ilğa ederken bir nizamname hazırlanacağı söylenmişti. Nizamnâme henüz ortada yok!.. Diyanet İşleri, nizamname olmadığına göre hangi mevzuata istinaden yapılmıştır?.. Bu bütçe bu şekilde çıkarsa teşkilat mı sayılacaktır? izahat istiyorum."

Maliye Vekili: “Muhasebesi, bütçesi diğer vekâletlerinki gibi müstekildir. Ayrı bir varidatı yoktur. Evkaftan alınan varidat, doğrudan doğruya hazine-i maliyeye alınacak ve hazine bu masrafı yapacaktır."

Hüseyin Hüsnü Efendi (Isparta): “Ne zaman?.. Camiler yıkıldıktan sonra mı?..”

Samih Rifat Bey (Biga): “Eski Şer’iyye Vekâleti ile Diyanet İşleri Reisliği bütçesi arasında bir fark olmadığını söylediniz. Eski Şer’iyye Vakâletinde iki hey’et vardı: Biri, hey’et-i iftaiyye, diğeri de hey’et-i ilmiyye idi ki, hey’et-i ilmiyye neşriyat-i İslâmiyye ile iştigal ediyordu. Burada bu hey'etlerin ikisini de göremiyorum. Ona mükabil bir hey’et-i müşavere var. Efendim, hey‘et-i ilmiyye ki, itikadat, ibadat üzerinde bu hey'etin büyük tesiri ve faaliyeti vardı. Bu lağv mı edilmiştir?.."

Maliye Vekili: “Bu vazife hey'et-i müşavereye verilmiştir.”

Samih Rifat Bey: “İkisi bir midir? Vazifeler tevhit mi edilmiştir?.."

Maliye Vekili: “Evet Efendim, Heyet-i müşaverenin vazifeleri meyanındadır.”

Hamdi Bey (Bozak): “Efendim, ben de Samih Rifat Beyin sualini soracaktım.”

Maliye Vekili: “O vazifeler, yani, fetva vesair vezaif ile itikadat ve ibadat vazifeleri Hey’et-i müşavereye verilmiştir.”

Hafiz İbrahim Efendi (Isparta): “Gerek Hey’et-i iftaiyyenin ki, fetva işleri tamamen üzerindedir, gerekse itikadat ve te’lifat-i İslâmiyye hey’etinin vazifeleri evvelce kanun-i mahsusla ayrılmıştı. Hey’et-i ilmiyye, İslâm eserlerini neşrederdi. Hey’et-i iftaiyye ise, memleketin her tarafından gelen fetvaları tetkik ederdi. Her iki hey’et nasıl olup da birleştirilmiştir.”

Maliye Vekili: "Efendim, kanunda şu kadar âza diye bir kayıt yoktur. Burada sekiz kişiden ibaret bir Heyet-i müşavere var, Diyanet İşleri Reisi onların vazaifini taksim edecektir. Mesela üç kişi ayıracak sizler şuna bakın; sizler de şunlara bakın diye vazife taksimi yapacaktır.”

Kâmil Efendi (Afyon Karahisar): “Efendim, tevcih-i cihat vesaire de Diyanet işleri vazifelerinden sayılıyor. Evvelce bunlar evkafa bağlı idi. Şimdi bu şekilde, hepsini sekiz kişiye bırakmak, bunlar yapılmasın mânasına gelmez mi?..”

Maliye Vekili: “Efendim, bunda bir hata varsa mıktarındadır. Yani olabilir. Eğer heyet-i celile sekiz kişi miktarının azlığında veya cokluğunda gayr-i kâfidir derse, bu, heyet-i celilenin bileceği iştir. Diyanet İşleri Reisi, ben bu işleri sekiz kişi ile görürüm diyor, kâfidir diyor.”

Mezhar Müfit Bey (Denizli): “Efendim, fetva hey’eti, ilmî hey’et, cihat, tevcih hey’eti vazifeleri ve azalarının hususiyet ve adetleri kanunlarla muayyendir. Zat-i âliniz buyuruyorsunuz ki, bu hey’etler birleştirilmiş, başka şekle ifrağ edilmiştir. Bu, bir kanun meselesidir. Kanunen muayyen olan bir hey’eti tadil edip başka bir şekle sokmak, ancak bir kanunî madde ile olabilir. Böyle bir kanun olmadığına göre, bu işi nasıl yaptınız.”

Maliye Vekili: “Siz kanunla şer’iyye Vekâletini ilğa buyurdunuz. O Vekâletin teşkilatını da kaldırmış oldunuz. (Hayır sesleri)Teşkilatı kalmıştır. Rica ederim, o şekilde düşününüz.”

Rifat Efendi (Erzurum): “Şu halde teşkilatsız, kanunsuz, nizamsız bir bütçeyi müzakere diyoruz ki, benim mâruzatım sabit oluyor."

Maliye Vekili: “Teşkilat elinizdedir efendim. Kadroyu tetkik ediniz. Teşkilat kadrosudur."

Mazhar Müfit Bey (Denizli): “O halde bunun için bir kanun ister.”

Arif Efendi (Erzurum): “Efendim, bu, kat’iyyen kanunsuz olmaz. Lüzum yoksa açık söyleyelim, sarih olalım, kalsın, gitsin. Lüzum varsa, kanunla devam etsin.”

Hasan Fehmi Efendi (Kastamonu): “Müessesat-i diniyye ve İslâmiyye mensublarının intihab ve tâyini, itikad ve ibadete müteallık fetvaların tetkiki, İslâmî eserlerin telifi sekiz kişi ile nasıl olur?”

Tunalı Hilmi Bey (Zonguldak): “Bu ikinci bahis buraya giremez. Tevhid-i tedrisat olunca, kat’iyyen mearif bahsi buraya giremez.

Hüseyin Hüsnü Efendi (Isparta): “Men çe güyem tâm bürem güyet?”

Tunalı Hilmi Bey: "Anlamayanlar da itiraz etmemelidirler. Siz de tevazu buyurunuz. Benim gibi echel..."

Hasan Fehmi Efendi (Kastamonu): “Zat-i Aliniz buyuruyorsunuz ki, te'lifat ve tehkikât heyetinin deruhte ettiği vazifeler mearife intikal etmiştir. Halbuki mes’ul vekili böyle söylemiyor."

Tunalı Hilmi Bey: “Hayır! Yanlış, yanlış söylüyor.”

Ali Saib Bey (Kozan): “Efendim, bir de Diyanet İşleri Reisini dinleyelim. Belki kâfi görmüştür.”

Raif Efendi: “Hatta Baş Vekil Paşa Hazretlerini dinleyelim. Burası kendisine merbuttur. Müvazene-i maliye encümeni bütçeyi kendi kendisine yapmış. Öyle anlasılıyor.”

Maliye Vekili: “Efendim, müsaade buyurursanız Diyanet İşleri Riyaseti hakkındaki kanunda vezaif (vazifeler) tasrih edilmiştir (açıklanmıştır). Eğer müsaade ederseniz okuyayım. “Madde 5: Türkiye Cumhuriyeti memaliki dahilinde bilcümle cami ve mesacid-i şerifenin ve tekkeler ve zaviyelerin idaresine; Hatib, imam, şeyh, vaiz, müezzin ve kayyumların vesair müstahdemin tâyin ve azillerine Diyanet İşleri Reisi memurdur.”

Meclis Reisi Fethi (Okyar): “Efendim, mâlum-i aliniz, kanun-i mahsus mucibince Diyanet İşleri Riyaseti Başvekâlete merbuttur. Yani, Başvekil Paşayı mı dinlemek istiyorsunuz. Bunu dinleyebilirsiniz.” (Gelsin dinleyelim, sesleri).

Maliye Vekili: “Raif Bey, Başvekil Paşa Hazretleri hastadır. Yatakta yatıyor. Hasta olmamış olsaydı gelirdi.”

Raif Efendi: “Bendeniz, bütçenin tehirini teklif ediyorum. Kanunsuz, nizamsız bir bütçe kabul edilemez.”

Reşit Ağa (Malatya): “Efendiler, Maliye Vekili Beyefendi meclisten çıkan kanunu okudular. Cami işlerine bakacak, dediler. Rica ederim Efendim, evvela camiler için bütçede tahsisat bırakmamıştır, maliye bütçesinden çıkarmıştır. Parayı kendisinden mi verecek? Muvazene-i umumiyeye dahil olmayan bir masrafı, nasıl olur da emval-i umumiyyeden verebilir?.. Mekteblerde, tedrisatı tevhid edeceğiz dediler. Maarif Vekili Beyefendi bütün müesseseleri kaldırdı. Eğer bununla da Maliye Vekili bütün camileri kapatmak istiyorsa, onu bilemem?..”

Mustafa Feyzi Efendi (Konya): “Muhterem arkadaşlar, iki hakikat vardır: İlim ve cehil!. İlim çeşidine göre, âlimin de çeşidi vardır. Şimdi Diyanet İşleri bütçesini elimize aldığımızda Diyanet memurunu görecek, din işlerini yürütecek ulemâ lazım. Bu bütçenin içinde din uleması yetiştirmek için, on para var mı?.. Yoktur... Bugün Darülfünün İlâhiyat şubesinin bizim şu Diyanet işleri ile iştiğal edecek, vazifeleri yapacak ulemayı yetiştirmeyeceğini bilmiyor musunuz? O halde müftüler nerden yetişecek?.. Rica ederim, bu vazifeyi kime veriyorsunuz?..”

Hafız İbrahim Efendi (Isparta): “İki sene sonra hepsi kalkacak.”

Mustafa Feyzi Efendi (Konya): “Evet, bugün medreseler kalkmıştır, kapanmıştır. Beyefendiler, rica ederim, hepiniz mensubu olduğunuz daire-i intihabiyeleri biliyorsunuz. Bir kazada otuz köy yar, otuz talebe gelmiş, kazada bir medresede eğleşiyorlar. Bu kazanın kadısı, müftüsü, müderrisi bunları tâlim ve terbiye ile meşğul oluyor. Huda-i nabit gibi olan bu adam, az çok okur mümkün olduğu kadar ulum-i diniyye, fıkıh feraiz, abdest meselelerini öğrenip köyüne gider ve halka öğretirdi."

Tunalı Hilmi Bey (Zonguldak): "Hocam, kıyam ettim, İslâmiyet huda-ı nabit olmaktan kurtarılacaktır."

Mustafa Feyzi Efendi (Konya): "Esasatı bilmezsin, sus!”

Tunalı Hilmi Bey (Zonguldak): “Ben, kalubeladan beri müslümanım!..”

Mustafa Feyzi Efendi (Konya): “Müslümansın, fakat müslümanlığı bilmezsin!.. Şimdi Mearif Vekili Bey, Tevhid-i tedrisat dolayısıyle medreseleri kapattı. Talebeleri göçlerini arkalarına yükleyip köylerine gönderdi. Medreseler kapalı, hatta müderris olan zat, otuz kırk sene ders okuttuğu dersanesine konulmuyor. Göçünü alıp gönderiliyor. Ve, müderrisler medreseye giremiyor...

İşte, Efendim, mesele bu şekildedir. Bu din işleri ile istiğal edecek, malum-i aliniz, müderrisler, hâtibler ulemadır. Asıl doğrusu müderrisler ve ulema kısmıdır. Ulema yetiştirmek için, öteden beri müessese olan medreseler de kaldırılıyor, bunlar bütçeden para da istemezler. Rica ederim kendi kendilerine huda-i nabit okusunlar. Burada ancak itiraz varit olur: Ulemanın okuttuğu dersler millete zararlı mı oluyor?..”

Abdülgani Bey (Mardin): “Haşa!..”

Mustafa Feyzi Efendi (Konya): “Mazarratı varsa kapatılması lazımdır. Fakat yoktan böyle bir zehab varsa tashihini rica ederim. Ulema altı yüz seneden beri İslâm’a hizmet etmiştir.”

Bahir Efendi (Kastamonu): “Bin üçyüz küsür seneden beri!..”

Mustafa Feyzi Efendi (Konya): “Böyle talim ve terbiye ile meşgul olan medreseler kapanıp ulema açıkta kalacak ise, tabiidir ki, hiçbirimiz razı olamayız. Diyanet İşleri meselesini şimdi hulasa edeyim: Diyanet İşleriyle istığal edecek müftülere bir mahrec lazım. Ben deniz şu bütçede bu esas hizmete dair bir madde görmediğim gibi, Maliye Vekilinin Başvekil Hazretlerine izafeten buyurduklarına göre, bir nizamname de yoktur. Bu bütçe tehir edilmeli, boşluklar doldurulmalıdır.”

Diyanet İşleri Riyaseti bütçesi böylesine sert tenkitlere uğrarken, Meclis Başkanlıgına bir takrir verilir. Topçu İhsan (İstiklal Mahkemesi Reisi, Bahriye Vekili, sonraları meşhur Yavuz-Havuz dâvası kahramanı) ve arkadaşlarınca verilen bir takrirde, meselenin vuzuha kavuştuğundan bahisle maddelere geçilmesi teklif edilir. Bu arada Afyonkarahisar Mebusu Kâmil Efendi de: “Diyanet İşleri bütçesinin müstacelen tetkik ve iade edilmek üzere Diyanet İşleri Encümenine havalesini” ister. Bu taleb Meclis Reisi Fethi (Okyar) tarafından kabul edilmez. Fethi Bey’in: “Bütçelerin tetkiki muvazene-i maliye encümenine aittir. Başka encümene gidemez.” yolundaki itirazına Isparta Mebusu Hüseyin Hüsnü Efendi müdahele eder:

"Rica ederim Reis Bey, bu başka bütçelere benzemiyor. Kör ve topal bir bütçedir. Öbürleri gibi değil. Bu yürüyemez."

Fethi (Okyar) Bey: “Muvazene-i maliye encümeni bütçelerin tetkiki için teşekkül etmiştir.”

Raif Efendi (Erzurm): “Bendeniz teklif ediyorum. Muvazene-i Maliye encümenine gitsin, nizamnâmesi ile gelsin. Şimdiye kadar böyle bir bütçe gelmemiştir. Ne kanunu ne nizamnamesi var. Böyle bütçe tastik olunmaz.“

Hüseyin Hüsnü Efendi (Isparta): “Yazıklar olsun!”

Fethi (Okyar) Bey: “Bütçeyi ayrı bir encümene gönderemeyiz. Müvazene-i Maliye Encümenine göndereceğiz.”

Hafız İbrahim (Isparta): "Muvazene-i maliye Encümeni ile Diyanet İşleri Encümeni ile müştereken yapsınlar."

Fethi (Okyar) Bey: “Böyle birşey nasıl olabilir?”

Hafız İbrahim Efendi (Isparta): “Meclis-i âli nizamnamesine hâkimdir.”

Böylece ilk Diyanet İşleri bütçesi, gerekçesi olmadığı esbab-ı mucibesiyle encümene iade olunur... İşte, bu şekilde bütçenin müzakeresinde konuşup endişelerini ortaya koyarlar ki, bu endişe, gerçek din adamı yetiştiren müesseselerin köküne kiprit suyu döküleceğidir!..

 

Ve Netice:

Müslümanlar olarak, bu zillet ve bu perişanlıktan kurtulma, dünya ve ahiret saadetine mazhar olma ancak Saadet ve Hülefa-i Raşidin devrine dönmekle mümkün olur. Bu da ancak Kur’ân’ın anayasa, şeriatın kanun, İslâm’ın devlet olmasıyle tahakkuk eder. Ve bu, müslümanlara bir farzdır. Bizim de, İslâmî Cemaatler Birliği olarak, hedefimiz budur, gayemiz budur. Gayret ve faaliyetimiz bu yolda ve bu yöndedir. Bunun içindir ki;

“Kaynağımız Kur’ân, örneğimiz ve önderimiz Hz. Muhammed’dir” diyor ve bu noktadan hareket ediyoruz. Bütün fert ve kuruluşları bu çatı altında toplanmaya dâvet ediyoruz. Buyurulsun! Varsa yanlışımız, yazılsın ve neşredilsin!..


Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}

 


[1] Mesajlar kitabından.

 

 

 

 

 


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 146
Toplam 436304
En Çok 1157
Ortalama 330