RESİM VE HEYKEL YASAĞINDAKİ HİKMET - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

05-04-2022

RESİM VE HEYKEL YASAĞINDAKİ HİKMET

İslâm Dini akıl ve mantık dinidir, ilim ve hikmet dinidir. Akla uymayan, ilme ters düşen, insanın menfaat ve maslahatıyle çatışan bir mesele gösterilmemiştir, gösterilemez ve gösterilemiyecektir. Çünkü mübarek dinimiz, Allahü Azimüşşan’ın şaşmaz, aslâ hatası olmaz, ezelî ve ebedî ilmine dayanır, bitip tükenmeyen hikmetinden kaynaklanır. O; bizim, o anda gözümüzün önünde bulunan şeyleri görmemiz ve bilmemizle bile asla kıyas kabul etmez görme ile görür, bilme ile bilir. Hem O’nun görme ve bilmesine bir sınır çizmek, bir engel göstermek asla mümkün değildir. O, Âlim’ul-ğayb ve’ş-şehade’dir; yani gaybı de bilir hazırı da bilir. O, asırlar öncesini bildiği gibi, asırlar sonrasını da bilir. O’nun ilim ve hikmeti zaman ve mekânla kayıtlı ve sınırlı değildir. Bizi, bizden daha iyi bilir. Bizim maddî-manevî fayda ve maslahatlarımızı, kâr ve zararlarımızı, refah ve seadetimizi bizden daha çok iyi bilir. O’nun bir mübarek ismi de "Hakîm"’dir; her şeyi hikmetlidir; emrinde de hikmet vardır nehyinde de, helalinde de hikmet vardır haramında da. Bizim hoş gördüklerimiz aslında hoş olmayabilir. Her isabetli gördüğümüzde aslında isabetli olmayabilir. Bizler nekadar akıllı da olsak ne kadar dâhî de olsak, ilim ve tecrübe sahibi de olsak, gözümüzün önünden ötesini tam bir isabetle göremeyiz. Bir gün sonra ne olacak, başımıza ne gelecek? Bilemeyiz. Allah’ın ilim ve kudreti yanında ilmimiz de kudretimiz de aciz ve cılız kalır. Elhasıl biz, bizatihi bizi idare edemeyiz. İlminde hatası olmayan, hikmetinde şaşması bulunmayan bir idareciye muhtacız. Yoksa hata eder, zarara gideriz, insanlık şerefini yitirip; Kula kul oluruz, yolu şaşırır bedbaht oluruz ve nihayet uçurumun dibine yuvarlanır gideriz. Hem dünyamız gider hem de ahiretimiz. Bütün bunlara binaen:

İlâhî, kaynağı, dinî talimata, şer’î dustura şiddetle ihtiyacımız vardır. İşte, Mevlâya şükür! Bu ihtiyaç karşılanmıştır; bu ihtiyaç dinimizle karşılanmıştır. Çünkü, dinimiz:

İnsan için, insanın insanca yaşaması için gelmiştir; insanın haysiyetli ve şahsiyetli yaşaması için gelmiştir. İnsanı, kendi gibi insana kul yapma, kendi gibi insana tapmak, kendi gibi insanların, önünde eğilmek, onların resim ve heykellerini putlaştırmak için değil; sırf yaratana kul yapmak, sırf O’na ibadet ve ubudiyyette bulunmak için gelmiştir. Sırf O’nun huzurunda divan durarak ta’zim yapmak için gelmiştir. Buna binaen;

Refah da bu dine bağlı olmadadır seadet de; yükselme de bu dine bağlı olmaktadır medeniyet de... Bu noktadan hareketle:

Her şeyde hikmet ve maslahat olduğu gibi, resim ve heykel yasağında da hikmet ve maslahat vardır. Şunu da itiraf etmemiz lazım gelir ki, her yerde ve her meselede bulunan hikmetleri bütün ve tam olarak bilemeyiz, bir kısmının bilinmesi ve ortaya çıkması zamana bağlıdır, ilmî araştırma ve keşiflere bağlıdır. Mesela İslâm ondört asır önce şarabı haram kılmıştır. Bugün ilim, artık içkinin her yönden zararlı olduğunu ortaya koymuş ve İslâm’ın bu hükmünü onaylamıştır. Az ilerde de görüleceği gibi, İslâm’ın köpeklerin evlere alınması yasağının hikmetini bu gün artık ilim ortaya koymuştur.

Üstelik, İslâm hüküm koyarken belli bir devri, belli bir nesli ve belli bir zümreyi hedef tutmaz; devirleri, asırları ve bütün nesilleri hedef tutar. Bir devirde veya bir nesilde o hükmün hikmeti ortaya çıkmazsa, müteakip devir ve nesillerde mutlaka ortaya çıkacaktır. Bu itibarla biz müslümanlar ilimlerin ilerlemesinden keşiflerin yapılmasından, fikirlerin inkişafından korkmayız; tersine sevinir ve daha da kuvvetli oluruz. Çünkü davamızın doğruluğu yeni yeni delil ve şahitler kazanacaktır; sır ve hikmetleri ortaya çıkacaktır; inancımız metanet bulacak, cesaretimiz daha da artacaktır.

Kezâ, bü arada şunu da bilmemiz gerek; Müslüman bir insan, emir ve yasakları her şeyden önce, tereddüt ve itirazsız kabul edecek, hayatında bunları eksiksiz uygulayacaktır. Aynı zamanda bu, bir imtihandır; "Niçin bunu yapıyorsun veya niçin bundan kaçınıyorsun?" diye bir süal tevcih edildiğinde, vereceği tek cevap "Allah emretmiş de ondan veya Allah yasak etmiş de ondan!.." olmalıdır. Yoksa şu faydası için veya bu zararı için yapıyorum derse bu, tam bir teslimiyet ve tam bir ubudiyet olmaz; hatta hiç olmaz...

Bu girişten sonra, resim ve heykel yasağındaki hikmete gelince:

1 - Putperestlere benzememek;

2 - Allah’ın yarattıklarına benzememek,

3 - Meleklerin eve girmesinden mahrum olmamak,

4 - Fuzuli israf ve masraf yapmamak,

5 - Malâyani ile uğraşmamak,

6 - Ve saire.

Bunların bir kısmı hadis-i şeriflerde sarahaten, bir kısmı da işareten geçmektedir.

1 - Putperestlere benzeme:

Resim ve heykellerin haram oluşunda, bazılarının zannettiği gibi, sadece tevhid inancını korumak değildir; daha başka sebepler de vardır. Evet, tevhid inancını koruma başta gelmektedir. Resimlerini ve putlarını kendi elleriyle yaparak takdis edip önlerinde huşu ile duran putperestlere benzemekten kaçınmak.

Tevhid inancını, putperestliğe ait şüpheli her şeyden korumak hususunda İslâm’ın titizliği son haddini bulmuştur. İslâm dâima titiz ve ihtiyatlı davranmıştır, öyle zamanlar olmuştur ki, bazı milletler, iyi insanların ve ölülerinin suretlerini yaptırmışlar, zaman zaman onları anmışlar, her gün biraz daha fazla taktir etmişlerdir. Hatta, öyle zaman gelmiştir ki, o suretler Ved, Suva, Yeğus, Yeûk, ve Nesr putları gibi, kendilerinden korkulan ve onlardan bereket ve ilham umulan bir mertebeye çıkarılarak ve Allah’tan başka bir ilâh olarak kendilerine ibadet edilmiştir.

Yüce kanun ve düsturlarından biri de, fesada giden her yolu kapatmak olan bir dinin, akıllara veya kalplere gizli veya açık bir şekilde giren çirkin veya putperestlerle haddini aşmış diğer dinlerin mensuplarına benzemelerin bütün deliklerini kapaması, hayret edilecek bir husus değildir. Çünkü o, yalnız bir veya iki nesle değil, kıyamete kadar ve bütün bir beşeriyete hükümler vazetmektedir. Bunun için, bir yerde akla uzak gibi kabul edilen bir şey, diğer bir yerde doğru kabul edilmekte ve bir asırda imkânsız görünen bir mesele, yakın veya uzak bir asırda hakikat haline gelmektedir.

2 - Bu haram kılmanın hikmetlerinden bir diğeri de, Yaratıcıya nisbetledir. Ressam veya heykeltraş, bir şey çizdiği veya bir heykel yonttuğu zaman; sanki hiç yoktan bir şey yaratmış veya topraktan canlı bir varlık icad etmiş gibi gururlanır kibirlenir.

Rivayete göre birisi, bir yıl boyunca, bir heykel yapmıştır. Bittikten sonra da karşısına geçmiş, her yönünü beğenmiş, gurur ve iftihar ve neşe ile ona "Konuş!.. Konuş!.." diye bağırmıştır.

İşte bunun içindir ki, Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuşlardır:

"Bu suretleri yapanlara kıyamet gününde azap edilecek ve yaptıklarınıza can veriniz, denecektir." (Buhari ve Müslim)

Bir hadisi kudside de şöyle buyrulmuştur:

"Yarattıklarım gibi, yaratmaya yeltenenlerden daha zâlim kim vardır? (Yapabilirlerse) bir zerre yaratsınlar, bir arpa tanesi yaratsınlar!" (Buhari ve Müslim)

3 - Meleklerin eve girmesinden mahrum olmamak: İslâm, müslüman bir evde suretlerin bulunmasını haram kılmış ve bunların evde bulunmasını, Allah’ın ve rızasının belirtisi olan meleklerin evden kaçmasına sebep göstermiştir.

Peygamberimiz bu hususta şöyle buyurmaktadır:

"Melekler, içinde heykel (veya suret) bulunan eve girmezler!" (Buhari ve Müslim)

Âlimler derler ki: Melekler, içinde resim bulunan bir eve girmezler. Çünkü, o sureti asan kâfirlere benzemiştir. Zira onlar; resimleri evlerine asarlar ve onlara ta’zim ve saygı gösterirler. Melekler bu halden ve ev sahibinden nefret eder; evine girmezler.

Evet, Cebrail (Aleyhisselâm) geleceğini söz verdiği halde zamanında gelmemiş, gerekçe olarak da "Biz melekler topluluğu, içinde köpek ve suret bulunan eve girmeyiz." demiştir. Keza, Peygamberimiz de; kapının önünde durmuş, içeri girmemiştir. Sebebi sorulunca, üzerinde resim bulunan yastığı göstererek, şu yastık nedir diye cevap vermiş ve "...içinde resim bulunan eve melekler girmez!" demiştir.

Demek oluyor ki, resim veya heykel bulunan bir eve ne melek girmiş ne de Peygamber, Peygamber ve meleklerin nefret edip girmediği bir eve her halde bir müslümanın da girmemesi uygun olur. Çünkü, asılı halde resim veya heykel bulunan bir ev, artık Cenab-ı Hakk’ın rahmet ve rızasının tecelligâhı olmaktan çıkmış, şeytanların karargâhı haline gelmiştir. Şeytanların karargâhı haline gelen bir evde veya herhangi yerde bulunan kimseler, artık, şeytanlarla haşır ve neşir olmuş, onların vesvese ve telkinlerinin etkisi altında kala kala nihayet şeytanlaşmış olmazlar mı?..

Buradaki "ev" tabiri geneldir; meskûn olan herhangi bir bina demektir.

Resim ve heykel yapmayı kendilerine san’at edinenler, hadlerini bilip, bir yerde durmuyorlar. Mesela, kadınları çıplak veya ona benzer şekilde tasvir ediyorlar. Müslümanın kabul etmesi caiz olmayan haç ve put gibi putperestliğin ve diğer dinlerin sembollerini tasvir ediyorlar...

4-5 - Bütün bunlardan başka; eskiden ve bu gün de heykeller, bolluk ve israf erbabının birer belirtisidir, saraylarını onlarla doldururlar. Odalarını onlarla süslerler... Ve onları muhtelif madenlerden yaptırırlar..

Günümüz dünyasında da heykel ve tablolar moda oldu, hatta yarışı başladı. Sadece kıralların, varlıklıların odaları, evleri değil; İslâmî şuurdan uzak insanî duygudan mahrum bir çok evler, salonlar, iş yerleri ve meydanlar resim ve heykellerle doldu. Bunlar az para ile yapılmaz ve satılmaz. Geçenlerde radyodan işittim: Batıda bir tablo yüzmilyonun üstünde bir meblağa satılmış! Bir tüccar almış!..

Pek iyi ama, bu nedir? Neye yarar? Ne faydası var?.. Dünyanın bir çok yerinde bir çok insanın açlıktan ağzı kokarken, bir hiç uğruna bunca paralar dökmenin manası nedir? Dünyada evlere, binalara, resmî, gayr-i resmi yazıhanelere asılan tablolara, meydanlara dikilen heykellere verilen paraların ve yapılan masrafların ve bunları yapmak için sarf edilen zaman kaybının hesabını bir yapın! Belki, varılacak neticeyi ifade edebileceğiniz rakam bulamıyacaksınız!..

Bu ne müthiş bir masraf ve israf!.. Bu paralar insanlığın refah ve saadetine, medeniyet ve tekniğin gelişmesine, ilmî araştırma ve keşiflere sarf edilse iyi olmaz mı?..

İşte, altun, gümüş ve ipek harcamalar gibi, israfın her çeşidi ile savaşan bir dinin; bir müslümanın evinde, iş yerinde ve çevresinde resim ve heykellerin bulunmasını haram kılması, yasak etmesi acayip görülecek ve imkânsız sayılacak bir şey değildir!..

 

Büyükleri Yaşatmakta İslâm’ın Hükmü

Bazıları der ki: Fedakârlıkları ile milletlerin tarihine şeref sayfaları ilave eden büyük insanların, bu iyiliklerine karşılık, yeni nesillere, bunların fazîletini ve fedakârlıklarını hatırlatacak maddî heykellerini dikmek, resimlerini asmak, milletlere düşen bir borç değil midir?.. Çünkü milletlerin hafızası çok zaman çok şeyi unutur. Gece ve gündüzün değişmesi de bu unutkanlığa sebep olabilir!..

Resulullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuşlar:

"Hıristiyanların, Meryem Oğlu, İsa’yı övdükleri gibi, siz de beni övmeyiniz. "Bana yalnız, Allah’ın kulu ve Resulü!" deyiniz." (Buharî ve Müslim)

Ashab, Hz. Peygamberi gördükleri zaman, hürmet etmek ve şanını yüceltmek için, ayağa kalkmak isterlerdi. Bunun üzerine de şöyle buyurmuşlardır:

"Acemlerin (Arap olmayanların) birbirlerini ta’zim için kalktıkları gibi, siz de kalkmayınız!" (Ebu Davud ve İbn-i Mace)

Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) vefatından sonra da kendisini anarken, haddi aşmaktan ümmetini sakındırmış ve şöyle buyurmuşlardır:

"Mezarımı bayram (yeri gibi) yapmayınız!" (Ebu Davud)

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bu hususta Rabbine şöyle dua etmişlerdir:

"Allah’ım! Mezarımı ibadet edilen bir put yapma!" (Muvatta)

Bazı insanlar Peygamberimize gelerek, Ya Resulullah! Ey en hayırlımızın oğlu ve en hayırlımız! Ey Efendimizin oğlu efendimiz!.. dediler. Bunun üzerine buyurdu ki:

"Ey insanlar, sözünüzü söyleyiniz. Şeytan sizi uçurumlara sürüklemesin. Ben Allah’ın kulu ve Resulü Muhammed’im. Beni, Aziz ve Yüce Allah’ın bana verdiği makamın üzerine yükseltmenizi sevmem." (Neseî)

İnsan oğlunu ta’zim hususunda bu durumda olan bir din, bazı insanların yüceltilmesi ve iyilikle anılması için binalar sarf ederek, onlar adına putlara benzer abidelerin yapılmasına elbette razı olmaz.

Büyüklük iddiasında bulunan insanlar, tarihin bu takdir etme ve edilme kapısından geçmiş, kendi kendilerine heykeller dikmişler ve böylece gerçek azamet sahiblerini bilmek ve anlamak hususunda milletleri şaşırtmışlar ve saptırmışlardır.

Müminlerin itibar ettikleri yaşama ve yaşatma; gizli ve aşikârı bilen, sapıtmayan ve unutmayan Allah’ın nezdindeki yaşamadır. İnsanlarca meçhul birer asker (er) oldukları halde, Allah nezdinde ebedî yaşama siciline kaydedilmiş nice büyükler vardır. Çünkü Allah, bulundukları zaman tanınmayan, bulunmadıkları zaman da aranmayan doğru, muttaki ve gizli kimseleri sever.

Bu ebedîleştirme fikri insanlar arasında da vardır. Fakat, bunun ebedîleştrilmesi istenen büyük insanların heykellerini dikmek suretiyle olması doğru değildir ve olmamalıdır. İslâm’ın da kabul ettiği bu ebedîleştirmenin; anların, kalplerde, fikirlerde yaşaması, yaptıkları iyi işler ve âhirette kendilerinin doğru şahidi olacak şekilde bıraktıkları iyi eserler sebebiyle dillerde yaşayıp hayır dua ile anılması yoludur. Çünkü, "Kişinin eseri ikinci ömrüdür" denir. Peygamber Efendimiz de bu hususta şöyle buyurmuştur:

"Allah, sizlerin servet ve suretlerinize bakmayacak; ancak sizin kalplerinize ve işlerinize bakar." (Müslim, İbn-i Mace)

Resulullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), O’nun halifeleri, İslâm kumandanları, değerli imam ve müçtehitlerin hiçbirisi, ne maddî suretlerle ne de yontulmuş taş veya maden heykellerle veyahut resimlerle ebedîleştirilmemişler!.. Hayır!.. Onların ebedîleşmesi, seleften halefe, babalardan çocuklara geçen, şekil ve suret olmaksızın, gönülleri ve akılları dolduran, meclisleri ve toplantıları süsleyen, göğüslerde hakedilmiş ve dilden dile geçmiş menkibeleriyle olmuştur.

 

 

Resim Ve Heykel Hakkında Bir Konferans

Bu konuda Ezher Üniversitesinde; Şam Üniversitesi’nin Şeriat Fakültesi Dekanı Üstad Muhammed El-Mübarek’in yaptıkları çok değerli bir konferansları vardır. Bu konferansın adı ‘’Yeni bir İslâm anlayışına doğru’’dur.

Bu zat özetle şöyle der:

"Sosyal hayatımıza ve düşünce sistemimize yeni şeyler girmiştir. Bu yeni adet ve sistemlerin bir çoğu köklü ve güçlü inanç ve ahlak prensiplerimize uymamaktadır. Mesela Avrupa ve Amerika kahramanları adına yaptıkları heykeller... Eğer biz, Batının bu adet ve medeniyetlerini felsefî anlayışlarıyla birlikte kendi ülkemizde uygulamaya kalkıştığımız takdirde, Arapların, büyüklerini ta'zîm hususunda onları kalp ve hafızalarında yaşatmak ve övmekten başka herhangi heykel gibi, bir şeyin yaptıklarını göremeyiz. Araplar, büyüklerinin kahramanlarını, mertliklerini, cömertliklerini, güzel ve doğru işlerini şiir ve kasideler vasıtasıyla nesilden nesile aktarırlardı. Hatimî’nin cömertliği, Anterî’nin kahramanlığı İslâm’dan önce bu yol ile bize kadar ulaşmıştır.

İslâm gelince; İslâm bu yolu destekledi ve insanlar arasından seçilip gönderilen Hz. Peygamberi (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)bütün varlıkların en hayırlısı ve şereflisi ve bütün peygamberlerin sonuncusu olarak ilân etti.

قُلْ اِنَّمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ

"Ey Muhammed! De ki: Ben de sizin gibi bir beşerim. Bana vahy geliyor..." (Kehf, 110)

İslâm, insanların değerini vücut yapılarına göre değil; yaptıkları iş ve hareketlere göre değerlendirmeye kalkışmıştır. Peygamber Efendimiz’i bütün insanlar için, uyulmak üzere, bir nümune olarak gönderirken, insanları takdis, aşırı ta’zîm, tapınma derecesinde övme, hakir ve basit görme gibi sapık inanç ve duygulardan arındırmış ve bundan uzak kalmalarını emretmiştir. İşte İslâm’ın ilk Halifesi Hz. Ebubekir, Allah kendisinden razı olsun! Resulullah’ın vefatından sonra bütün müslümanlara bu sebepler den dolayı şöyle seslenmişlerdi:

"Her kim Hz. Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'e tapıyorsa, bilsin ki, Hz. Muhammed ölmüştür. Her kim de Allah’a tapıyorsa, o da bilsin ki Allah ölmeyen ve her zaman diri olan kudret sahibidir." Ve sonra şu ayeti okudu: 

وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ اَفَا۬ئِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْۜ

"Muhammed, ancak, Allah'ın resulüdür. Ondan önce nice peygamberler gelip geçmiştir. Eğer o ölürse veya öldürülürse, siz gerisin geriye mi döneceksiniz?.." (Âl-i İmran, 144)

İslâm; müslümanların kalp ve ruhlarında iyi ve güzel kahraman ve kumandanlarını, yaptıkları iyi işlerle sonsuzlaştırdı. Müslümanların büyüğü-küçüğü Hz. Ömer’i adaletle, Hz. Ebubekir’i hikmetle, Hz. Ali’yi ilim ve kahramanlıkla, Hz. Osman’ı da zühd ve haya ile tanımaktadırlar. Onların tanınması ve anılması için herhangi bir taştan veya demirden yükselen görkemli ve gösterişli heykele ve anıta gerek duymamışlardır. Çünkü müslümanlar, onları iyi iş ve güzel ahlaklarından dolayı kalplerinde sonsuz olarak yaşatmışlardır...

Büyüklerini ve kahramanlarını sonsuzlaştırmak için heykeller dikmeye baş vurmak, geriye ve ilkel çağlara dönüştür. Bunu ilk önce Sümerler, sonra Bizans ve Yunanlar, daha sonra da avrupalılar izlemişlerdir. Bu işlemi yapanların hepsi putperesttirler. Din ve devlet büyüklerini bu yol ile sonsuzlaştırmak istemişler ve onların adına heykeller ve resimler yapmışlardır. Arap ve müslümanların iş ve ahlaka verdikleri değer yolundan çok uzaktadırlar. Belki bunlar, insanı insan ve kahraman olarak tasvir etmekten aciz kalınca onu ilahlaştırma yoluna gitmiş âciz kimselerdir.

Sonuç olarak, bu konuda herhangi bir yabancıı anlayış ve düşünceye asla yer vermemeli idik. İslâm’ın, heykelleri haram kılma hükmüne dokunup değiştirme yoluna gitmekten son derece sakınmalıyız. Çünkü bu yol, ruh ve ahlakımıza son derece zararlıdır." (İslâm’da Helal ve Haram, Ter.) 

 

Mustafa Sabri Efendi

Bir de bu arada, Osmanlıların son şeyhülislâmlarından Mustafa Sabri Efendi’yi dinleyelim. Merhumun, resim ve heykel hakkındaki kaleme almış olduğu makalesinin bir kısmını olduğu gibi, bir kısmını da sadeleştirerek alıyorum:

Şeyhülislâm Sabri Efendi şöyle diyor:

"Avrupalılarla münasebetlerimizi sıklaştırmaya başladıktan sonra, onlardan aldığımız çok az iyi şeylerin yanında (dinimizle bağdaşmayan) yüzlerce kötü şeyleri taklit etmişizdir. Bu kötü şeylerden biri de canlı varlıkların resim ve heykellerini yapmaktır.

Bir adamın canlı varlıkların suretlerini yapmasına ve yahut yanında bulundurmasına İslâm şariatinin hoş bir nazarla bakmadığı malumdur. Bu bahis hakkında evvelce arzettiğimiz mecburiyetler yüzünden önce bazı naklî delilleri seyredeceğiz. Ondan sonra aklî tahlillere geçeceğiz. Resul-i Ekrem Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:

"Ahirette en şiddetli azaba müstahak olanlar, bir peygamberi katleden veya bir peygamber tarafından katlolunan veyahut ana ve babasından birini öldürenlerle canlı varlıkların resimlerini yapanlar ve ilminden istifade edilmeyen âlimlerdir."

Bir âlimin ilminden istifade edilmemesi nasıl olur? İyiliği emretmemek ve kötülükten vaz geçirmemek, yani emr-i maruf ve nehy-i münker vazifesini yapmaması veya malumatını neşir ve talim etmekten sakınması ve ilmini gizlemesi şeklinde olur. Binaenaleyh, hadis-i şerifin bu noktası hak uğrunda cihad, ilim ve marifeti tebliğ ve neşretme gibi hususlarda peygambere has yücelerin yücesi bir takdiri ihtiva etmektedir...

Bir başka hadis-i şerifin meali:

"Bir adam bir suret, bir canlı varlığın suretini tasvir ederse, o surete can verinceye kadar Allah tarafından kendisine azab olunur, fakat bir insanın yaptığı bir surete can vermesi, ilelebed mümkün olmadığından azabı da ebedi olması lazım gelir." Bu gibi konularda, ebediyetin uzun müddetten kinaye olduğu muahher şer’î kaideler cümlesinden olduğu erbabının malûmudur.

"Kıyamet gününde cehennemden müthiş bir boyun uzar. Bu boyunun, bu kafanın her tarafa bakarak, dehşet saçan iki gözü, gayet hassas iki kulağı ve söylediği yıldırım gibi kelimelerle dinleyenleri şaşkına çevirecek bir de lisanı vardır. İşte bu lisaniyle der ki: Ben üç sınıf insana azab etmekle emrolundum: Ne kadar inatçı zorba varsa, Allah’la beraber başka bir ilâha çağırırsa (yani; ben de Allah’a inanıyorum, dediği halde Allah’ın emir ve yasakları gibi başka birisinin emir ve yasaklarına uyması, hatta daha da ileri giderek o kimsenin emir ve yasaklarını Allah’ın emir ve yasaklarından üstün tutması demektir) ve bir de suret yapanlar..."

Resul-i Ekrem Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) yine şöyle buyurur:

"Bütün suret yapanların yeri cehennemdir. Orada suret yapanın her yaptığı suret için bir şahıs yaratılarak ona azab eder."

Resul-i Ekrem Efendimiz diğer bir hadisinde şöyle buyurur:

"Kıyamet gününde en şiddetli azaba duçar olacak olanlar, Allah’ın halikiyyet sıfatını taklid edenlerdir. Böyleleri hakkında Cenab-ı Hak buyurur ki, benim yaratışım gibi yaratmağa kalkışanlar kadar zâlim, haddini bilmez kimse yoktur."

"Ressamlardan hiçbiri, Cenab-ı Hakk’ın yaratıcılık sıfatını taklit maksadıyla sanat icra etmez. Binaenaleyh bu hadis-i şerifin onlara şumulü ve alakası yoktur..." denemez. Çünkü suret yapanlardan hiçbir ferdin Allahü Teâlâ Hazretleri’yle yaratmak müsabakasına çıkması ihtimali olmadığı Peygamberimizce de bilinmektedir. Ancak, bu hareketi, ne niyetle olursa olsun, yaratmak gibi telakki edilecek ve o derecede yaratmaya özenmiş sayılacak, demek isteniyor.

Daha başka bir hadiste Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

"Şu suret ve resimlerin sahipleri, tasvir edicileri kıyamet gününde azab çekerler ve kendilerine, mahlukatınıza can veriniz bakalım, denir."

Yine Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) buyurur:

"Melekler (amelleri yazmağa memur edilenlerden başka), içerisinde köpek ve suret bulunan eve girmezler."

Suret bahsine ait olan deliller şu saydıklarımdan ibaret değildir. Daha pek çoktur. Sonra bu bahiste tasvir fiili ile, yani, sureti yapma işi ile yapılmış bir sureti evde bulundurma arasında fark vardır. Hadis-i şeriflerden de anlaşılacağı üzere, birincisi menedilme yönünden ikincisinden şiddetlidir. Hatta, suret yapma işini büyük günahlardan sayanlar da olmuştur. İkincisi ise tahrîmen mekruhtur.

Bir de sûretin cisim şekline sokulanı ile resimlendirileni müsavidir. Birçoklarının zannettikleri gibi, memnûniyet cisim şekli verilene mahsus değildir.

Tarikat-ı Muhammediye şerhindeki tafsilata nazaran, belden yukarı alınan fotoğrafların caiz olması lazım gelir. Çünkü, belden aşağısı kesilen bir insanın yaşaması kabil değildir. Bu itibarla zaten bu derecede azası noksan olan suretler canlı varlık suret tabirine girmezler bile, denir se de:

"Girilmesi yasak olan bir yerin etrafında dolaşan kimse içine düşme tehlikesiyle karşı karşıyadır" fehvasınca, arzettiğimiz şekillerle sınırlandırılan müsaadeler ve cevazlar birçok su-i istimaller tehlikesine maruz bulunduğundan son derece dikkate şayandır. Yarım fotoğrafla başlayan iş, biraz sonra bütünleşir ve tam olur. Bu, güzel sanat şekil ve namiyle başlayan ressamlığın, fotoğrafçılığın çarşıda, pazarda çıplak kadın resimleri teşhirine vasıta olmak üzere, bir sanat derekesine düşeceği hatıra gelir miydi? Onun için şu yarım fotoğraf meselesindeki şer’î müsaadeyi bendeniz de büyük bir korku ve dikkatle nazarlara arzediyorum. Daha doğrusu, zamanımızın ruhi ahvalini düşünen basiret sahipleri, bence bugün şu müsaadeden bilistifade yarım fotoğraflarını teşhire cesaret edemezler... Ben denizin zan ve tahminince bu işler yeni bir görenek, şer’î, kayıtlarla bağlılık hususunda, yavaş yavaş ilerleyen bir dikkatsizlik havası içinde vuku bulmakta olduğundan bu gibi işlerin, dinin müsadesi hududu dahilinde kalan kısımları da şüphe çekecek bir nazar altında kalmaktan kurtulamıyacaktır.

Bir de, meselâ bugün az çok şer’î fetva alınabilecek kimselerden biri, yarım fotoğrafını çektirip umuma teşhir etse, zamanın arzettiğim ruhi ahvali ve dini malumat yönünden yaygın ve müzminleşmiş bir cehalet içinde bulunması hasebiyle, bunun yarımlığı ve sair vasıfları nazar-ı dikkata alınmayarak derhal bir numuneye ve kötü bir vesiyleye müncer olacaktır. Ama, farzedelim ki, şer’î meselesi de beraber öğretilmiş, benim bugün yaptığım gibi gazete ile ilan edilmiş olsun. Fakat meseleyi öğrenmek hevesinde bulunan bin kişi olursa, fotoğrafı tetkiksiz; ve düşünmeden kabul eden yüzbin kişi çıkar. (KESİK VE BOZULMUŞ HEYKELLER başlığı altındaki bölümle ve onu takip eden bölümü tekrar oku!)

Canlı varlıklara mahsus olan suret ve temsiller yapmak ve evlerde bulundurmak hakkında şekil ve yerlerine göre dinen terettüb eden hükümleri nakli delilleriyle beyan ve izah ettik.

Şimdi ise, İslâm dininde resimlere karşı bir nevi sakındırıcı bir durum mevcud olduğu halde, şu kayıtlamanın akıl ve hikmet nazarında takdir olunabilecek bir lüzuma istinad etmiş olmaması gibi sonradan ortaya çıkmış bazı fikirler üzerine düşündüklerimizi söyleyeceğiz:

Resimler hakkındaki dini sınırlamaların lüzumsuz olduğu görüşünde bulunanlar var, demiş oluyoruz. Evet, bu meselede itirazcıların iddiaları "Faiz" ve "Sigorta" meselelerinde olduğu gibi, beşeri ihtiyaçlar derecesine çıkamayıp bunun ne mahzuru olabilir, ne zararı var, şeklinde olması lazım gelir. Yoksa suret ve temsillere taraftar olanlar, bunun için katiyyen makul bir fayda beyan edemezler.

Mesela, elli yaşındaki bir adamın on yaşında iken alınmış olan bir fotoğrafını arasıra konulmuş bulunduğu mutena bir mevkiden çıkararak ziyaret etmesi çocukcasına bir iş, garip bir meşguliyet; yahut yirmi beş yaşında çekilen fotoğrafını karşısına alarak beş dakika delikanlılık çağı ile yaşaması, gençliğinin geri gelmesini temenni edecek kadar batıl bir hayal değil midir?!. Bu geçmiş manzaradan fâniliğini idrâk etmesi ise, kâmil bir adamın cahil bir kimseden irşâd olmağa kalkışması kadar gülünçtür... Çünkü ibret almasını bilen bir kimsenin her an âlemin fâniliğine dair tesadüf edeceği bunca bariz delillere nisbetle bu, pek aciz ve zayıf kalır. Böyle bir delile ihtiyaç duyulması cidden şaşılacak bir şeydir!..

Sonra bir adamın öldükten sonra resminin saklanması elbette isminin anılması gibi, iftihar edilecek bir şey olamaz. Yine böylece bir insan için geçmişlerinden birinin veya uzakta bulunan bir sevdiğinin fotoğrafını saklamakta, sahiplerine ait hiçbir hürmet ve saklayan hakkında da hasretten başka bir menfaat tasavvur edilmez. Onun için "Ben ihtiram olsun diye falan zatın fotoğrafını muhafaza ediyorum.." denildiği zaman dikkat olunursa ihtiram vazifesi fotoğrafın muhafazasıyle değil, bu sözle ifade edilmiş olur.

Ölülerden veya dirilerden herkim hakkında bir hürmet hissi besleniyorsa bu hususta hak ve vazifelere fiilen riayet olunmayarak sittin sene bir fotoğraf karşısında perestiş edilse, o fotoğrafın bundan bir şey anlamak ihtimali yoktur.

Fotoğrafın mühim faydalarından olmak üzere ortaya atılabilecek bir husus daha var: Hükümetlerin nazar-ı dikkatlerinden kaçan bir takım canilerin yakalanması hususunda onların ele geçen fotoğraflarından istifade ediliyor. Evet, lâkin bu fayda zikredilen fotoğrafların ele geçmesi gibi, tesadüfün lutfuna kalmış olan bir şeye bağlı olduktan başka, halka fotoğraflarını aldırmak tavsiye esnasında gösterilecek fayda, fotoğraf sahiplerinin kendilerine ait olması lazım geleceği için fotoğrafın faydası hakkında zikrolunan delil ile iddiacı arasındaki garip bir irtibat peyda etmiş olur!.. Hükümetler bazı cürüm sahiplerini serbest bırakırken ileride bu gibi bir fiilin tekerrür ihtimaline binaen, fotoğraflarını aldıktan sonra tahliye etmek lüzum ve zaruretini hissederlerse bu durum, "Zaruretler mahzurlu şeyleri mubah kılar!" hükmüne girer.

Gelelim, halefler için tarihî vesikalar yerine geçmek üzere, öteye beriye dikilen heykellere. Bunlar hiçbir vakit zengin bir tarihî kaynak sayılacak tafsilatı ihtiva edemezler. Bu hususta ancak bir takım vak’a kahramanlarının şahıslarını tanıtmak faidesi kalır ki, bu gayenin yazı ile tesbit edilen miktardan fazlasına hiç hacet olmadığı gibi bu tesbit usulünün, yazı ile tesbit şekli kadar umumileşmeye kabiliyeti de yoktur.

Mezkûr heykeller, yaşadıkları esnada güzide hizmetleri geçmiş olan mümtaz kimselerin hatırlanmasına vesile olacak surette haklarında ebedî birer ihtiram nişanı olması ve gelecek nesiller için mücessem ve muhteşem bir takım teşvik nümûnesi halinde bulunması mütalaaları da doğru değildir. Hatta, İslâm Dini, bunları tasvir nokta-i nazarında başka faidesiz sarf ve beyhüde masraf olmaları cihetiyle de meneder. Çünkü heykellerin yerine o gibi yüksek zatların adına nisbet edilen bir takım hayır işleri ve iyilikler yapılsa bu yüzden dünyadaki insanlar müstefid olacağı gibi, sevabından da işaret edilen kimseler istifade etmekle gerek hatırlatma ve gerek hürmet duyma vazifesini yerine getirme maksatları daha ciddi, daha iktisadî bir surette hasıl olur. Sonra ölülerden, dirilerden kimseye zerre kadar faidesi olmayan bu ruhsuz heykellerin, bu cansız resimlerin ibret alacak gözlere karşı hakiki bir faide ve manayı teşvik yönünden tazammun edemiyeceği şübhesizdir. İnsanların mizacında bu gibi şeylere daha ziyade kapılmak, düşkün olmak hassası vardır. Ama, yine bu tapılmak tabiri gaflete düşmek ve aldanmak manalarını gösterir ki, İslâm Dini ise insanları sathi görüşe alıştırmamak, iğfal edilemez bir hale getirmek görevini uhdesine almıştır. "İnsanın hem cinsi arasında mertebesi o kadar yükseliyor ki; öldükten sonra namına heykel dikiyorlar. İşte bu büyük mükâfata nail olmak için ben de çalışayım çabalıyayım" denilecek... Ama, bu mükâfattan ne çıkar? Kim istifade eder? Eğer maksad isminin baki kalması ise, bunun, arzettiğimiz gibi, birtakım faydalı eserlerle elde edilmesi daha münasip olmaz mı?

Sonra, İslâmiyette isminin baki kalması meselesi de meşru’ ve doğru maksatlardan değildir. İslâm âleminde karşılıksız mesai denildiği zaman bu meyanda şan ve şöhret arzusundan uzak kalma mecburiyeti ifâde edilmiştir. Mesela; şan ve şöhret elde etmek için cihad eden, mücahid, Allah için İslâmi vazifesini ifa etmiş olmaz. Bahsimizin tahammülü olsaydı bütün bunların esbab-ı mücibelerini de izah ederdik.

Bir de, herkes tarafından kabul edilmiş apaçık şeylerden olması lazım geleceği üzere, harplerde gelip geçmiş büyüklerin mevkileri heykellerinin azamet ve ihtişamı nisbetinde olmayıp, hizmetlerinin, muvaffakiyetlerinin derecesine göredir. Mesela; Hz. Ömer’in Allah kendisinden razı olsun, namına bir heykel dikilmemiş olması bugün cihan medeniyetine karşı şanlı icraatına zerre kadar bir eksiklik iras edebilir mi? Sonra, İslâmiyete göre, daha yukarıya doğru, bilfarz Resul-i Ekrem (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz Hazretleri için bir heykel, bir suret dikmek bir hürmet değil, bilakis son derece edep dışı bir cüret addedilir. Nitekim, İsa Aleyhisselam’ın rastgele duvara nakşolunan resimlerinin nakşediliş şekline karşı esef duymamak kabil değildir.

Yüce nebilerin resimlerinden sonra, sıra bütün şekil ve suretlerden münezzeh bulunan Halik Teâlâ Hazretlerine mi gelecek?! Hıristiyanlık âleminde çoktan gelmiştir bile!

Fotoğraf meselesinde benim kendime mahsus bir hissim de vardır. Bunda insanların izzet-i nefsine, vakarına uymayan bir hal, gizli adî bir mânâ anlıyorum. Meselâ, kendim fotoğrafımı aldırmak faraziyesine karşı, tab’ımda çirkin görme hissi buluyorum. Fotoğraf benim bir temsilim olduğuna göre, bunu, dost ve düşmanın ellerine tevdi etmekten hissim beni uzak durmaya sevkediyor. Benim, kendileriyle lâubali olamayacağım insanlara karşı resmimin lâubali olmasına bir türlü gönlüm razı olmuyor. Faraza fotoğrafımı, eline geçiren bir adam beni sevmiyenlerden olduğu cihetle tahkir ederse... diyorum! Ama, bundan ne hasıl olur? Fotoğrafın böyle şeylerden müteessir olması tasavvur edilemez, denilmemeli. Çünkü, aksi şekilde fotoğraf hakkında hürmetin sahibine aid olduğu fârzediliyor, ya! Daha doğrusu ben resmimin rast gelen bir saygı hissine muhatap olması suretiyle de birtakım tayin edemeyeceğim insanlarla teklifsiz, lâubali bir halde bulunmaktan çekiniyorum.

Hasılı, insanın gölgesi, ancak kendisine tabi olması lazım geleceğinden benim gölgemin, temsilimin kim bilir kimlerin meyillerine tabi olarak ne gibi muamelelere hedef olacağını tayin edemiyeceğim bir halde bulunmasını caiz göremiyorum. Ve benden ayrılan resmimin hürriyeti ortadan kaldırılmış olmasını benim hürriyet hukukumun ihlâl edilmesine benzetiyorum. Ve işte bu hissiyatladır ki, muhterem bir adamın suretini yapmak, hürmeti ihlâl eder ve o zatın kendiliğinden böyle bir şeye muvafakatı da bir hafiflik eseri oluyor. Mesela, bazı dükkânların camekânlarında bir çok eşraf ve büyüklerin fotoğrafları teşhir edilmiş görüyorsunuz. İşte bunlar para ile satın alınmış birtakım insan modelleridir ki, kendi kendilerinin hürriyet haklarına sahip olamıyarak maliklerinin, mutasarrıflarının koyduğu yerde istendiği vaziyette durmaya mahkûm bulunuyorlar. Tıpkı sarhoşluk ve hastalık tesiriyle farkında olmadan bir yerde kalmış insanlar gibi, ki, hiçbir vakit bu insanlar kendilerine geldikten sonra geçirdikleri hallerden dolayı ya nefrete şayan veya merhamete muhtaç addedilmekten yakalarını kurtaramazlar.

Mâhir ressamların sanat eseri ve marifetleri bulunan ekseriyetle suret ve temsilleri ihtiva eden tablolara karşı da kıymet bilirlik nam ve unvaniyle bir nevi itina vardır. Ve bu hal medeni itiyatlardan, zevk sahibi olmanın icablarından olmak üzere o kadar teessüs etmiş ve umumileşmiştir ki, "şimdi bunlara karşı da aceba ne diyecek nasıl tenkitlerde bulunacaklar.." diye bir çok okuyucularımın istihfaf ve istihzaya hazırlanacaklarından eminim. Fakat onlar da emin olsunlar ki, evvela beşeriyetin menfaat ve faziletlerini herkesten ziyade takdir eden, lâkin ciddiyet ve hakikat üzerine müesses olan İslâm medeniyeti böyle anlayışlara, böyle malayanilere karşı o kadar çılgıncasına alâka gösteremez. Buna misal olarak Tarih-i Sadr-i İslâm vak’alarından birini nakledelim:

Hz. Ömer’in (Radıyallâhu Anhu) zamanında fethedilen beldelerin dahilinde bulunan "Kisra Sarayı" müştemilatı meyanında maddî kıymet ve güzelliği cihetiyle bugün milyonlara, belki milyarlara değişilebilen murassa’ bir halı ganimetler arasında ele geçirilmiş ve Hz. Halife tarafından gelen emir ile müslüman gaziler arasında parça parça taksim edilmiştir. İşte bizim güzel sanatın birincilerinden sayılan ressamlık hakkındaki hafife almamız ne kadar cüretkârlık addedilse bu vak’a da öyle teaccüb ve teessüf edenler bulunur. Halbuki iyi düşünülünce Hz. Ömer’in bu meseledeki azmi, isabetli görüşü ve tedbiri yine kendisine yakışan büyüklerden olduğu anlaşılır.

Çünkü, zikredilen halının nefasetine karşı meftuniyet, bir nevi kalp zafi göstererek, kemal-î ciddiyetle ve el birliği ile yeni yüksek bir dinin hakimiyetine çalışmakta olan bir kavmin başına erkeklerden ziyade kadınlara yaraşan ve bugün sebep olduğu nihayetsiz masraflarla medeniyet alemini bizar eden zinet ibtila ve alayış gailesini çıkarmamak için öyle yapılması çok yerinde idi. Hususiyle dünyayı hiçe sayan Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu) nazarında böyle şeylerin hiç ehemmiyeti yoktur. Eğer bu gibi fazla ihtişamın bir padişah için fedaisi olsa idi, KİSRA DEVLETİ’NİN başından arta kalmazdı. Başlangıçta şöyle bir sözüm geçmişti: "Kur’an-ı Kerim insanların geçim ve muaşeret kanunlarını, ahlakını, medeniyetini; en ciddi, en nezih, en sade ve en umumi surette tanzim eder..." İşte o cümledeki kayıtların manalarına dikkat edildi ise şuracıkta okuyucunun zihnine ısındırmaya çalıştığımız hakikatlar daha güzel anlaşılır.

Tabiat levhalarını aynı aynına tasvir etmek nokta-i nazarından pek büyük bir kıymet ve ehemmiyeti haiz olan tablolar ve mesela, duvarda gösterilen açık bir oda kapısından içeriye doğru giden vehimli bir adamın gözü, odada bir mangala düşecek gibi bir vaziyet alan çocuk resmine karşı âdeta bir kaza manzarası müşahede ediyormuşcasına telaşa düşmesi; velhasıl temaşa edeni yanıltan bütün resim hikâyeleri pek büyük bir hüner ve marifete delil olmakla beraber meattessüf ciddi ve hakiki bir menfaatleri yoktur. Akıllı bir kimse sadece bir teaccüb ve gariplik duyması mukabilinde o kadar ehemmiyetli noktayı feda edemez. Attığı iğneleri müteselsilen yekdiğerinin gözüne saplamamak suretiyle sanat ortaya koyan bir hüner sahibine mükâfat olarak bir zatın bir çuval iğneyi birden ihsan ettiği ve bunu ne yapacak sualine cevaben de kıyamete kadar birbirine geçirsin dediği meşhurdur, işte o güzel sanatları sevenlerin perestiş derecesine meftun ve hayranı olduğu tablolar da ışık oyunları ile gözleri ve fikirleri kamaştıran, aldatıcı medeniyetin insana aşıladığı hislerden ve sefahetten uzaklaşarak düşünülmek suretiyle iğne hikâyesinden farkları yoktur.

Velhasıl bu tablolar, katiyyen beşeriyetin doğrudan doğruya ihtiyaç duyduğu şeylerden addolunamazlar. Ama, bu gibi yapılmış güzel sanat eserlerini, aslı ihtiyaçlarını ziyadesiyle temin eden servet sahipleri para verir ve ihsanlar bazen böylece heves ve şehvetleri yolunda masraflar yapmaktan çekinmiyerek buna malî imkânlarının selahiyet mükâfatı olmak üzere kendilerine kalben lezzet verebilecek güzellik ve zinetler adını verebilirler; diyenler vardır.

Halbuki mesela, bin lira bedelinde alınan bir tablonun vereceği büyük neş’eye, o meblağın yarısı ile beş yüz fakiri sevindirmekten gelen hamiyet zevkini ve insaniyeti tercih edemeyen ve diğer yarısını geniş imkânları sayesinde bu gibi hakikî iftihara vesile olacak müessir bir işe muktedir olduğu servetinden isti’mal etmeyen bir adamın kibarlığına ve aklına, medeniyet göreneklerine esir olmayan hür bir akılla şaşması lazım gelir. Ama bu gibi medenî ihtiyaçlar o gibi insanî vazifeleri de ifadan sonra servetin çok fazla olmasıyla elde edilir, denilirse bizim deminki arzettiğimiz kıyasın her ihtimale karşı kabil-i tatbik olan kat’î mukayeselerden olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü servet ne kadar fazla olursa yine muavenet edilecek fukara bulunur ve en sonuncu fakirin memnuniyeti en birinci ziynetten çok daha mühim ve lüzumlu olması icabeder.

"Bu sözler doğrudur. Ama, insanlar hususiyle servet saikasıyle zinet ve sefahetten büsbütün mahrum edilemezler. Beşer hayatının buna az çok ihtiyacı vardır. Çünkü insan her vakit ciddî şeylerle meşgul olamaz, bazen de gözünü, gönlünü açacak şeylere vakit ve naktini sarf edecek; gülecek, eğlenecek ve hatta oynayacaktır..." denilmesi hiç doğru olamaz. Çünkü, bunun dâima insanları bu halde görmekten, yani görenekten başka delili yoktur. Halbuki yine görenek ve vak'aların delaletiyle insanların akıl, hikmet ve kanun haricinde icrasından uzak kalmadıkları fiilleri güzel kabul edebilir miyiz? Hem beşeriyette sefahat niçin zaruri olsun? Gece gündüz istirahat bilmeyen, zenginler, milyonlar bulunduğu halde sefahete istirahattan daha üstün nazarıyla bakılabilir mi? Halbuki din, insanların bilcümle hakikî ihtiyaçlarını karşılamış, büyük hazların hiçbirinden kendilerini mahrum bırakmamış, men ettiği hal ve iştihalardan her birinin yerine mubahlardan bir şey ikame eylemiştir. Hatta yaratılışın âdilâne ve güzel esrarından olmak üzere, insanların haz duyduğu şeylerde aslında gayet derin bir eşitlik saklıdır. Çünkü, hakikî iştiha ile yenen yavan ekmeğin lezzeti, her gün yenen muhtelif nefis yemeklerden fazla olur. Bazen de çirkin bir kadına güzel bir kadından daha fazla meftun olunur. Demek ki, hayatta bazı fevkalade haller müstesna olmak üzere, zengin ve fakir herkes için seadete vasıta bulmak ve onu elde etmek mümkündür. Ancak birçok kimse seadete vesile olabilecek vasıtalardan istifade yolunu bilemediğinden hayatlarını kendi kendilerine zehir ederler.

Bazı yasak yiyeceklere mukabil bunca nefis yiyecekleri, sarhoş edici şeylere karşı diğer leziz meşrubatı caiz görmüş, fuhşu takbih eylediği halde en güzel kadınla evlenmeğe selahiyet vermiş, gayet mahdud bir çerçeve dahilinde sıkıştırılan sanat manzaralarına kıymet vermemiş, dünyanın en geniş, en nefis bir güzel manzaralar meşheri olan hilkat levhalarını dikkat nazarları önünde bırakmıştır.

Faizin, emniyet görünüşü altında ibraz eylediği meskenet simasına ve kumarın geçici nefsânî hazlarla yaldızladığı çirkin çehreye nazar atfetmeyip, biri tarafından "ticaret" gibi yüksek bir sevginin uzattığı samimî eli kabul eylemiş, tiyatro, gazino ve emsali yerlerde para kazanmak maksadıyla vakit öldürmek gibi, iki muhtelif ve gergin hissiyatın, hususi kıymetinden uzak dakikaları arasında elde edilmesine çalışan zevklere mukabil, âile ocağında dost, akraba arasında, sohbet odalarında ilmi ve edebî musahabelerde bulunan tertemiz zevklerin seadetini tercih etmiştir.

İşte kendini bilen insanı eğlendirmek ve neşelendirmek için fazlasıyla kâfi olan şu vasıtalara kanaat etmiyerek başka şekillerde eğlence arayanlardan insana ilelebed yüz karası olacak fiilleri tercih eyleyenler ve bazen mevcut sefahet nevi’lerinden bıkıp usanarak iç sıkıntısından intihar edenler bulunduğu işitilmiştir.

Evet, insanların nefsanî hareketlerden tamamen ayrılmamaları, kusurdan ârî bulunmamaları manasında doğrudur ve itiyad ile teyid olunan bu gibi hallerden kurtulmak ve hatta bu itiyadın hergün okuttuğu gaflet dersi yüzünden bunların, nâkıs insanların işlerinden olduğunu anlamak pek kolay bir şey olmadığı herkes tarafından kabul edilmiştir. Ancak, yüksek insanî mertebelere ulaşmak da herkese nasip olmayan fazîletlerdendir.

Dinimizin en yüksek meziyeti, en kâmil hizmeti ise, bize insanlıktaki o anlaşılmayan kusurları, o tab’an cezbedilmiş olacağımız ayak kaymalarını bildirmiş olmasıdır.

İslâmî hükümleri muhakemelerinde şekillendirenlerin ne kadar yanlış garabetlerine ve ne kadar anlayışsızlıklarına tesadüf ediyoruz. İnsanların, eğlence, hatta sefahet namına hiçbir hareketin, hiçbir zamanda müsaade edilmezse bu hal tabiatüstü bir muhal iş olur, diyorlar. Bu iddia fazla mübalağalıcadır... Arzettiğim vechiyle görenekten başka delili olmamakla beraber, vazifesi iyiye, iyi, fenaya, fena demekten ibaret olan şer’î kanun başka türlü ne yapmalıydı?

Bunların aklında, sefaheti az olmak şartiyle hoş görmeliydi, demek olacak. Halbuki böyle kanun olmaz. Fenanın azını müsamaha nazarıyla görerek, bir şeyin azlığı ile çokluğunu seçememek şer’î kanunun yüksek ihatasına yakışmaz... Kendisi fenâlığın azının zararı yok demek nev’inden bir hata eseri gösteremiyeceği gibi, fikirleri tahsih için bunu böyle söyleyeni de ağırca muâheze eder. Sonra fenânın, azındaki fenalık dahi iz’an ve takdir edilerek vuku’ bulan kötülüklerin tevbesiz, azının affolunması umulur ve çoğunun affolunması mümkündür. Tevbe ile azının da çoğunun da afvi muhakkak bir halde bulunur, işte görülüyor ki; hükümlerinden oldukça şiddet tevehhüm ettikleri şeriatimizde bilakis müsamaha, bolca mevcuttur. Ancak, yanlış anlamamak gerekir...

Buraya kadar suret ve heykellerin kayde değer bir faydası olmadığını isbât ettik. Gelelim mahzurlarına:

Ruh sahibi varlıkların suretlerini yapmak ve resimlerini çizmek, Vacib Tealâ Hazretlerinin yaratma sıfatını taklide cesaret demek daha ziyade bir şiddet ve umumiyetle yasak olduğu gibi, bunları evlerde bulundurmaktaki yasağın hikmeti de putperestliğin doğduğu kaynağı tıkamaktan ibaret olmak üzere tahmin olunur. "Bundan sonra suretlere tapacak kadar şaşkın adamlar kalmamıştır. Yahut benim kendi hakkımda o ihtimal imkân haricindedir!.. Binaenaleyh, memnûniyyetinin sebebinin yokluğu ile menedilen şeyin de zevali lazım gelir.." diyerek kendi kendine fetva veren bazı ukalaların, akıl ve idrakini kendi seviyelerinde düşünerek, mesela, birçok eski hurafelerden hâlâ vazgeçirilemiyen kadınlarla, safdil âvamın bu yoldan müşahede edilen meyillerinden gafil bulunuyorlar. Hele putperestliği men’ tabiri ile, putperestliğin ihtimalini men’ tabiri arasındaki farkı anlayamıyorlar. Halbuki putperestliğin bugün kendi olmasa bile, ihtimali vardır ve yarın bizzat kendisinin vaki olmayacağını kimse garanti edemez. Sonra, bu adamlar kendileri hakkında söyledikleri sözlerle de, putperestlik ihtimalini men’ için vaz’edilen bir kanunun genel olması lazım geleceğini takdir edememiş oluyorlar. Ayrıca şundan da gafil bulunuyorlar ki, bir şer’î hükmün incelenmesi, sebebin, hükmün sarahatinden hariç kalan yerlerde cereyanı varsa bunun oralara da teşmili maksadıyla ve ictihad rütbesini haiz olanlar tarafından yapılacak fiili, yani fıkıhta "kıyas" adını verdiğimiz işlemi gerektirir. Yahut hükmü daha kuvvetli bir ehemmiyetle infaze medar olmak üzere düşünülecek bir cihet olup, yoksa bir şer’î hükmü sarih mahallinden ibtal edip ayırmak, hiç yokmuş gibi bir hale getirmek için ta’lile kalkışmak hiçbir vakit caiz olamaz. Baksanız; sarhoşluk veren şeylerin yasaklığının sebebi, sarhoşluk vermek farz edildiğine göre, şaraptan sarhoşluk vermeyecek kadar azı caiz görebilir mi?

Bir de mukaddimemizde "Her hususta emre harfiyyen yapışan hizmetkâr, sebep arayan, mânâ veren hizmetkârdan daha çok makbul olur ve bu sebep arama keyfiyeti amir ile memur arasındaki idrâk mertebesinin farklılığı nisbetinde tehlikelidir.." demiştik, O sözümüzün son cümlesini burada biraz izah edelim:

En zeki, en dâhi bir âlimin en cahil ve en gabi bir uşağına karşı verdiği emirlerin uşak tarafından: "Bizim efendinin muradı şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır.." tarzında verilecek mânâlara göre icra edilmesi pek garip yanlışlıklar doğurur, değil mi?. Halbuki Cenab-ı Hâk veya Resul-i Ekrem ile bizim aramızdaki nisbet, misalde gösterilen nisbet ve mesafeye de kıyas edilemez. Onun için falan hükmün sebebi şudur diye hüküm veremeyiz, işte, resmin yasaklığının sebebi de yukarda söylediğimiz şeyden ibaret olması kat’î değildir. Mümkündür ki, ondan başka daha bir şey olsun!. Daha başka ne olabilir? derseniz, diğer bir sebeple şiddetle menedilmiş bulunan tasvir sanatının revacına hizmet etmesi, yani isyana yardım kabilinden olması cihetini de ileri sürmek mümkündür. Sonra bunun dinen menedilen şeyleri kolaylaştırmaya yardımcı olması ileri sürülemez mi? İslâmiyette kadınların örtünmesinin fuhşa karşı çektiği perdeyi, tasvir serbestisi haylice yıkar ve zarar verebilir. Erkek şahsını görmediği kadının fotoğrafını ele geçirmek ve kadın; güzelliği; çirkinliği hakkında tamamen karar verecek kadar yüzüne bakmaya sıkıldığı bir erkeğin resmi karşısında geniş geniş müşkülünü halletmek imkânını bulur...

Resmin yasak edilişinin ta'zim maksadıyla kayıtlanmış olmasını fıkıh kitaplarından telakki eden bazı kıt anlayışlıların yanlışlarının menşei, fakihlerin namaz bahsinde: Resimlerin namaz kılana nisbetle mahzurlu bir mevkide, yani önde veya sağda, solda yahut yukarda bulunmaması lüzumuna dair olan sözleri olacaktır. Halbuki, "Muazzam" tabiri ile "fukaha-yı izam" sadece resmin namaza zarar veren mevkiini tayin etmişlerdir. Nitekim maksatlarını yine kendileri tefsir ediyorlar. Yoksa, hakikaten ta’zimi, caiz olmamak yahut alelâde namaza zarar vermek şöyle dursun, küfrü bile gerektirir.

Velhasıl, şer’î hükümlerin sebeplerini ve gizli hikmetlerini tereddütsüz tayin ve ihâtâ, bizim gibi aciz kişilerin işi bulunmadığını ve böyle yüksek vazifelere karışmanın haddi aşmak olduğunu bilmeliyiz.

Bu münasebetlerle hatırıma geldi: Bazı dikkat sahipleri oruç ve namaz gibi dini hükümlerimizin sıhhî faydalarından bahsederler. Elbette menfaatli ve faydalı şeyler olacağı cihetle zikrolunan halde fena değildir. Ancak şurasını dikkat nazarından ayırmamak lazımdır ki, biz o Şer’î emre kendi maddî menfaatlerimizi ve belki uhrevî menfaatlerimizi düşünerek yapmış olmıyacağız. Biz sadece emrolunduğumuz için ve âmirimizin buna en çok layık olmasından dolayı yapacağız. Hatta vazife icabı ifa ettiğimiz veya sakındığımız şeyler, Allah’a karşı birer fedakârlık, birer hizmet, külfet ve meşakkat tarzında olacak... Namaz kılmak için yorulacağız, oruç tutarak zayıflayacağız ve bu ibadetlere alışkanlığımız ikinci bir tabiat faalinde icrâ olunmalarını icab etmeyecek...

Şer’î hükümlerin ta’lili münasebetiyle hatırımıza bir bahis daha geldi ki, onu da kaydetmeden makalemize son vermiyeceğiz: Altun ve gümüşün erkekler hakkında caiz olmayışı sebeplerinden olmak üzere kadın gibi süslenmek ve böyle süslü taş parçalarıyla kendisine şeref vermek erkeklik şanına uygun olmayacağı tarzında bazı mülahazalar dermeyan edildiği zaman, birçok insanların, mesela altun kordunlarını göstererek:

"Lâkin, şu zamanda işte biz bunu sadece saati tutmak için bir bağ, bir zincir diye kullanırız. Ve bununla zinetlenmek ve iftihar etmek hatırımıza bile gelmez.." dedikleri işitilmişti ki, bu da insanın pek iyi düşünmeden, kendi hissiyatını hakkıyle tetkik ve tahlil etmeden söylediği sözlerdendir. Çünkü hem altun kordun takınmak, hem de bundaki süs ve iftihar hissini hakir görmekle süslenmek ve iftiharın daha derin, daha kat kat gizli bir noktasına kadar ilerlenmiş olduğunun farkına varılmıyor demektir."

Şeyhülİslâm merhûm M. Sabri Efendi’nin bu konudaki makalesi burada bitti. Cenab-ı Hak kendisine bol bol rahmet eylesin!

 

Son olarak, şunu da ilave edelim:

Ulemâdan Hacı Salih adında bir zat "Misbah’ül-Münîr fî meni’t-Tasvîr" isminde 55 sayfadan ibaret türkçe risalesinde bu mevzula ilgili delil ve mütalealeri bir araya getirmiştir. Mezkûr Zat; İslâm’da "Resim yasağının" hikmet ve mucip sebepleri meyanında şu mütaleaya da yer veriyor; sadeleştirerek alıyoruz:

"Bir zatın resmi; ya dostunun veya düşmanının eline geçer veyahut bir süprüntü yerine (bir çöplüğe) atılır. Halk arasında; zulüm ve fısıkla tanınmış birisinin resmi, dinine tam bağlı ve müttaki bir müslümanın eline geçerse, o resmin yüzüne tükürerek tahkir etmesi gerekir. Çünkü İslâm diyaneti bunu icabeder.

Şayet; o resim, bir düşmanın eline geçerse sadece yüzüne tükürmekle kalmaz, götürüp ayakyolunun (tuvaletin) duvarlarına asarak daha büyük bir hakaret eder. Hacı Salih Efendi, misâl olarak da diyor ki:

"Girit adasında Mahmud Celaleddin Paşa’nın vali bulunduğu 1893 tarihinde, ehalisi sırf hıristiyan olduğundan, kaza mahkemelerinde suret-i zahirede İslâm’a ve hükûmet-i seniyyeye bir cemiyle olmak üzere, (tasvirde) Sultan Abdülhamid’in huzurunda muhakeme icra etmekte iseler de mezkûr resmi diğer taraftan abdesthane duvarlarına asmış oldukları hükümetçe tesbit edildiğinden toplattırılmıştır..."

Osman Ergin "Türk Mearif Tarihi" kitabının 1117. sayfasında adı geçen müellifin bu mutaleasını ele alarak gülünç ve cahilce diye tavsif etmekte ve devamla "Din namına söz söyleyen ve kendilerine ulemâ denilen kimseler, yirminci medeniyet asrında bu türlü basit ve geri mütalealariyle mensup oldukları dine, hizmet değil; bilakis zarar verirler. İşte misali; Hacı Salih’in mütaleasinin doğruluğunu kabul edecek bugün milyonda bir müslüman bulunmaz, sanırım.." diyerek tenkit etmektedir.

Hacı Salih Efendi’nin mütaleasine "gülünç" ve "cahilce" demek, bence, gülünç ve cahilce olur. Çünkü, günlük vakıa ve hadiseler bile müellifin mütaleasını haklı çıkartmaktadır. Sonra yirminci asır medeniyeti neyi değiştirdi? İnsanın karekterini mi, İslâm’ın hükümlerini mi, veya hükümlerindeki hikmetleri mi?..

Hayır! Hiçbirini değiştirmemiştir, değiştiremez de. Üstelik İslâm’ın hüküm ve hikmetlerini onaylıyarak pekiştirmiştir. Yirminci asır medeniyeti; bir insanın heykelini dikmekle veya resmini asmakla onun unutulmamasını ve ebedîleştirilmesini sağlama felsefesinin sakatlığını ortaya koymuştur. Şöyle ki:

Daha önceleri kahramanlaştırıp adına asılan resimlerin yüzlerine tükürülerek indirildiklerini, yırtılıp yakıldıklarını, namlarına dikilen heykellerin devrilip tarihin çöplüğüne atıldıklarını yirminci asır, asrın insanlarına göstermektedir. Ve daha da gösterecektir.. Zira dünya tarihinde inkılaplar, ihtilaller, hükümet darbeleri, birbirine zıt fikrî cereyanlar, birbirini yıkmak isteyen sistem ve rejimler birbirini takip edegelmiştir ve bundan böyle de öyle olacaktır.

Bir inkilap veya bir ihtilâl ve yahut hükümet darbeleri ne yapıyor? Kendinden önce kahramanlaştırılmış kumandanları, kıralları, şah ve padişahları devirmekle, ortadan kaldırmakla kalmıyor, aynı zamanda onların asılı olan fotoğraflarını indiriyor, heykellerini yıkıyor... İran’da Şah’ın fotoğraflarının yırtılıp yakılması, heykellerinin yıkılıp devrilmesi (ki bunları televizyonlardan gözlerimizle gördük) tarihin en yakın örneklerinden sadece bir tanesidir.

Demek oluyor ki; resim asmanın, heykel dikmenin ilim ve hikmet yönünden, din ve diyanet yönünden, tarih ve istikbal yönünden tutulacak tek tarafı yoktur. Bunlarla insan, insan olamıyor, millete ve tarihe mal edilemiyor, örümcek ağı gibi bir şey oluyor, ve nihayet hafif bir fırtına ile bile yıkılıp gidiyor.

İnsan olmanın, tarihe mal olup gönüllerde taht kurmanın tek bir yolu vardır. O da insanî ve İslâmî değerlere sadık kalarak, tam bir ihlas ve samimiyetle millet namına, insanlık namına ve nihayet sırf Allah rızası için maddî-manevî eserler ve hizmetler bırakmaktır, Vesselâm.

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 469
Toplam 529825
En Çok 1316
Ortalama 349