RABITA - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

21-04-2022

RABITA

 

Rabb’ulâlemin’e hamd ve sena, Peygamber’e, âl ve ashabına salât ve selam olsun!

Daha önceleri de söylediğim gibi, siyasî sahadaki dağınıklığı giderip, şer’î zemine oturtmak bir vecibe olmuştu. Çünkü şeriat kaldırılıp lağvedilmiş, "Devletin dini İslâm’dır" maddesi 1924 anayasasından çıkarılmış, dolayısıyla din-devlet ayırımı yapılmış ve bu suretle dini devletsiz, devleti de dinsiz bırakmıştı!.. Neticede kemalizm, sosyalizm, demokrasi gibi yabancı sistemlere göre partiler kurulmuş ve bu suretle birlik bozulmuş, her kafadan bir ses gelir hale gelmişti.

Birliği Sağlama:

Biz ne yaptık? "İslâm, hem dindir hem devlettir!" hakikatını gündeme getirerek ve bu gerçeği Kitap, sünnet, icma-i ümmet ve kıyas yoluyla işaret etmeye çalıştık ve bu yolda konuşmalar yaptık, bantlar doldurduk, neşriyat yaptık ve elhamdülillah bu babda boşluk bırakmamaya gayret ettik ve neticede birliği sağlamanın yolunu gösterdik ve bu hususu bütün bir dünyaya ilan ettik!..

Tasavvuf ve Tarikat Babında da Birliği Sağlama:

Evet; İslâm’ın özünde ve yapısında bulunan ve bidayette "Zühd ve takva" şeklinde ifadesi bulunan ve zamanla"Tasavvuf ve Tarikat" isimlerini de alan bu mevzu; ehliyetsiz devriye girmesiyle bozulmuş; tarihin seyri içerisinde hurafe ve bid’atların ilavesiyle bu irfan müessesesi dejenere olmuş, cihad durumunu kaybetmiş, dinî devlet mevzuunda olduğu gibi, bu mevzuda da zikir cihadsız, cihad da zikirsiz kalmıştır. Her sabahtan kalkan eline bir tesbih almış, sırtına bir cübbe giymiş, genelde bir sakal bırakmış ve şeyhliğini ilan etmiştir. Etrafına müridler toplamış; küfür ve kâfir anayasalara oy vermelerine, sandık başlarına gidip partilere oy vermelerine işaret etmiş veya en azından onlara göz yummuştur. Çok azı müstesna, şeyhlerin müridlerine sözleri şu olmuştur: "Sizin devletle, siyasetle ne işiniz var? Çekin tesbihinizi oturun aşağı! Şayet sizler zikrinize devam ederseniz, Allah ne yapar? Başınızdaki yaramazları alaşağı eder de size İslâm’ın devletini verir!.." derler ve bu suretle onlardaki cihad ruhunu öldürmüşler, tekkeleri de birer tembel yatağı haline getirmişlerdir! Bunlar, suya sabuna dokunmazlar, dolayısıyla siyasîler kendilerinden memnun, kendileri de siyasîlerden memnundur. Onlara göre ortalık sanki gül ve gülistan!

Üç Müessese:

Medrese, tekke ve kışla!

Formül bu!.. İnsanımızın yetişmesi ve adam olması için birbirini takib eden bu üç tezgahtan geçmesi lazımdır. Medresede şeriat’ı öğrenecek, tekkede tasavvuf ve tarikatı, zühd ve takvayı yaşıyacak, kışlada ise askerî eğitim ve öğretimi yapacaktır. Mezhep ve meşrebleri ne olursa olsun, işte İslâm’ın müslümanlardan istediği bu! Dağınıklığı gidermek, birliği sağlamanın yolu bu!.. Ama heyhat!.. Ve işte biz, Rabbimizin lütuf ve inayetiyle, Edille-i Şer’iyye’ye dayanan bu yolda da yürümeye ve insanımızı yürütmeye çalışmaktayız!.. Bu babda da bir risale hazırladık.

Rabıta: 

Tasavvuf sahasında anlaşması ve anlatması zor olan ve aynı zamanda ehl-i tasavvuf arasında da ihtilaflı bulunan meselelerden biri de "Rabıta" mevzuudur. Rabıta mevzuunu da yine edille-i şer’iyye çerçevesi içerisinde, ifrat ve tafrite kaçmadan tarifini yapacak, hükmünü beyan edecek, isbat edenlerin de, inkâr edenlerin de sual ve cevaplarını bazen göstermeye çalışacağız!. Bu hususta Şeyh Hüseyin Ed-Devseri (Allah kendisine rahmet etsin) 1287 senesinde telif ettiği "Rahmet’ul-Habita fi zikri İsmi’z-Zât ve’r-Rabıta" ismini verdiği risalesini genelde esas alacağız.

Müellif Risalesini Yedi Baba Ayırmıştır:

1. "Fi Vasiyyetil Ehil Bar Bi-Müsahebetil Ehyar ve Mücanebetil Esrar."

2. "Fin-Nakli’l Mucib-i li’z-Zat fi Zikri İsmi’z-Zat."

3. "Fi Tarif-i Rabıta Uli-l İçtiba ve Subut-i Rabıta Li Kulli İnsan Şâe ev Eba."

4. "Fil Kavlil Esna Ve’stihbabir-Rabitatil Hüsna."

5. "Fi Kavli Ehl-il İstifa Fi Rabitatil Mustafa (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)."

6. "Fil Kavlil Mücmel Fi Rabitatil Evliya-il Kemmel."

7. "Fi Nushil Münkerin. El-Hass Vel Amm Li Husuli Hüsnil Hitam." 

Usul ve üslubda bir kişiyi muhatap aldım, ricam şu idi: Yüzsüzlere kalbiyle teveccüh etsin, Rabb’ine yönelsin, günahından tevbe ve istiğfar etsin!..

 

1. Birinci bab - "Fi Vasiyyetil Ehil Bar Bi-Müsahebetil Ehyar ve Mücanebetil Esrar":

Yani o ki hayırlı bir insan olmak istiyorsa, şerlilerden uzak olup, hayırlı insanların sohbetinde bulunması yolunda bir vasiyyet!.. 

Ahi! Allah bana da sana da Hakk’ın ve hidayetin yolunu göstersin! Kalplerimizden de hasedi gidersin ve bizi tecavüzden uzaklaştırsın! Zira biz öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, din ehli takvayı terk etmiş, heva ve hevesine uymuş, güzeli bırakıp çirkini neşir etme yoluna girmiş, Allah’ın dininden uzaklaşır, hevasını kendisine ilâh edinir, tek yanına ve yöresine gidiyor, fisk ehlini seviyor, takva ehline buğz ediyor, haya perdesini çıkarmış, riya gömleğini giymiştir! Rabb’isinin zikrinden yüz çevirir, dinini bir çekirdeğe satıyor! Kıl ve kalin peşinde olup kendilerine uymayanlara çeşitli çamurlar atıyor, karaladıkça karalıyor. 

Ahi! Sen böyle bir devirde yaşıyorsun! Sana düşen sağlam bir itikad, rüşt ve hidayet yoluna sülükün, hidayet ve salah yoluna gidenlerin azlığı, fısk ve dalalete gidenlerin çokluğu seni aldatmasın! Çünkü Kur’ân’da, "Hiç bir kimse başkasının günahını taşımaz!" hükmü vardır. Bir gün gelecek ki, zâlimler müjde ehlinden ayrılacaktır!..

O halde sana düşen bir şey var, o da öyle bir kişi ile sohbet edeceksin ki, sözü seni Allah’ın Kitab’ına, Peygamber’in sünnet’ine davet ediyor! Allah Resulü, iyi bir arkadaşla sohbet etmeyi ve kötü bir kişiyle oturup kalkmayı birer kıtalla temsil ediyor ve diyor ki:

"Kötü arkadaş ile salih arkadaşın yanında ve sohbetinde oturup kalkmanın misali, misk satanla ocak başında körük çekenin misali gibidir. Misk taşıyan ya size koklatır ya da siz ondan bir miktar satın alırsınız (her iki halde de misk kokusunu koklamış olursun); Ama körük çekenin yanına gidersen ya ocaktan bir kıvılcım sıçrar, elbiseni yakar, ya da ocağın kokusu seni rahatsız eder! (Her iki halde de zarar görürsün!)"

Bir başka hadis şöyle:

"Sizin hayırlılarınız o kimselerdir ki, onlar görüldükleri zaman Allah zikir edilir; yani hatırlanır!"

İşte bu iki hadisde teveccüh ve rabıtanın varlığına ve faydalı olacağına delalet etmektedirler! Zira bunlar lafız ve manalarıyla vakıa mutabıktırlar. Salih insanlarla sohbet etmeyi teşvik ve tavsiye etmektedirler. Çünkü misalde üç faydanın biri var!

Birincisi kesindir; Kokuyu hissetme! Bunda bir mani yok! Onun parasız vermesinde veya senin ondan satın almışın ki, faydaya bir diyecek yok!..

Mümessile gelelim; Salih kişiye sormadan ya sana ilim verir ya da kemal sahibi olan bu zatın teveccühüne mazhar olursun; hiç olmazsa onun sevgi dolusu bir gözle bakışı bazen Allah sana fi külliye!.. Senin satın alışın, onun da cevap verişi ya lisaniyla sana bir şeyler söylemesi veya senin ondan, onun ruhanî istimdad edişindir! Bu ruhanî alış-veriş ehlinin indinde mahsus vicdanla mâlum olur.

Binaenaleyh bu yolda olmayan bir nice inkâr-i muteber değildir; iltifat olunmaz! Bilinen bir keyfiyettir ki, hususiyle sevgi ve muhabbetle yanında oturduğu kimsenin şekli ve sureti onun zihninde teressüm eder, resimleşir. Eğer şahıs Allah dostlarından ise onun suretini düşünmek, Allah sevgisine ve müştak olduğuna götürür. Öyle ise o şahıs tasavvur etmiş ve zihninde canlandırması mahbubidir, güzel bir şeydir. Zira bir kimsenin mevsufi tasavvur etmesi, aynı zamanda sıfatlarını da tasavvur etmesi demektir. Şayet o şahsın sıfatları Allah indinde mahbub ise, mahbub olan sıfatlarını mucib olan şahsı tasavvurda mahbubdur. İşte rabıta da bundan başka bir şey değildir. Bunda şeriat’a muhalif bir şey de yoktur. Zira insan zahiri hareketlerinden ve batını tasavvurlarında muhtardır. Yeter ki, o hareket bir masiyete yönelik olmasın! Keza bir kimsenin bir masiyeti eşiyle, ki tasavvur etmiş ki, bu mahzurludur. Zina gibi... Fakat zevcesiyle yaptığını tasavvur etmesinde bir mahzur yoktur. Allah Resulü’nün, "Sizin hayırlılarınız o kimselerdir ki, onlar görüldüğü zaman Allah zikrediliyor," sözü misaldeki "Veya sen ondan güzel bir koku bulursun!" sözünün şer’î mesabesindedir. O halde salihleri mücerred görmek Zikrullah’a götüren bir vesile olursa ve hususiyla bu görme sevgi ve itikad üzerine istinad ederse, kalpde hicabın kalkması hasıl olur da, yerine Zikrullah nakş olur. Ve bu kalp, nurlarının yansımasından daha müesser olur. Ya Ahi! Kesin olarak mâlumun olsun ki, ben bunları zan ve tahmin üzere söylüyorum: Tahkik ve tecrübeye dayanıyorum. Şefkatli bir arkadaşa, arkadaşının nasihat etmede, son derece gayret gösterir. O halde bu yola gidip nasibini almayanlara söyle ve de ki, sakın kalp âleminden nasib ve sehiminiz olmadan yola çıkmayın!..

Ve bir netice: Salihlerin sohbetine ihtiyaç vardır! "Önce refik sonra tarik" demişlerdir. Kalbi; kibir, ucûb, riya, dünya muhabbeti gibi mezmum olan sıfatlardan temizlemek her müslümana farzdır. Bunda ulemânın icması vardır. Çünkü ibadetler varlığı ve onlardaki ihsan, hep kalbin temizliğine dayanır!.. Baksana Allah Resulü ne buyurmuş:

"Bedende bir parça et vardır ki, o salih olursa, bedendeki her şey salih olur!" 

Kalbin istenilen şekilde temizlenmişse de bir mürşid-i kâmil’in sohbetine bağlıdır.

Seyyid Abdullah Hüdâdin’in şu sözlerini de dinle: 

"Size düşen salih kişilerin sohbetinde bulunmak ve onların saygı ve sevgi ile ve haklarında hüsn-i zanniyle, adabiyle teeddüb etmektir. Eğer bugün insanoğlu onların bereketlerinden mahrum kalıp, kerametlerini müşahede etmiyorlarsa ve dolayısıyla "Bu zamanda artık evliya kalmadı!" diyorlarsa, sebebini kendilerinde aramak lazımdır.

Çünkü onların evliyaya karşı hüsn-i zanları azalmış, tazimleri yok olmuştur. Halbuki bihamdillah onların, zahirde ve mahfiyyunda sayıları çoktur. Çünkü hiç bir zaman onların varlığına dünya hali değildir. Tersini düşünenlerin akibetlerinden korkulur! Zira bunlar Peygamber’i tekzib etme vartasına düşmüşlerdir.

Peygamber (Aleyhisselâm) şöyle buyurmuştur: "Ümmetim arasında kıyamete kadar hak üzerinde bulunan bir taife eksik olmıyacaktır!.."

Taife ile murad, ilmiyle âmil olan, adaletle, ulemâ ile kâmil olan meşayih’dir. Zira ancak bunlardır ki, Peygamber hadis’inin şümuluna girmiş olanlar! "Her sonraki nesilden bu ilmi hamil olanlar adil olanlarıdır. Ki, onlardır o ilmi aşırı gidenler tahrifinde, batılların teevvülü-nden korurlar!.."

Bu hadis-i şerif açıkça gösteriyor ki, o ilmi hamil olanlar, adil olanlardır; başkaları değildir. Zira başkaları ilimden bir şey bilmezler ki!.. Zahirde ve batında adil olanlar, zahirdir ki, bugün mürşid-i kamil, ilmiyle amil ve arif Macid Şeyh Halid ve tabilerinin büyükleridir ve bunların yanında tavafından, Bağdat ve Yemen’den bildiklerimiz ve tanıyabildiklerimizdir. Bilmediklerimizin sayısı daha da çoktur.

İşte bunlar Rabblerinden bir hidayet üzere olanlardır. Mesud olanlar da bunlara taraftar olanlardır.

Şeyh Halid:

Onun himmetinin yüceliği Masivallah’dan başka malı ve mülkünde gözü olmayışı, mürüvvet ve hülûkunun güzelliği, ilminin kesreti (çokluğu), aklî ilimlerinin muhkem ve sağlamlığı, ledünnî ilimlerde olduğu gibi, hususiyle şer’î ilimlerdeki denizleşmesi!.. Müslümana olan büyük sakafet ve merhameti, Ümmet-i Muhammed’e olan itinası onu kalplerin ihyasına, hidayetlerine vesile olacak müridler ve mürşidler göndermesine sebep olmuştur. Bütün bunlar şükrü gerektiren şeylerdir. Bu gayret ve bu faziletleri inkâr edenler ise dinlerinde ve akideler-inde zayıf olanlar. Takvadan nasibini almayanlardır. Zira takva sahibi olan bir nefis sahibi haset etmeye sevk etmez, takva, mürüvvet irşad ve hidayete vesile olanlar ve karşı çıkıp onları inkâr etmez. Şeyh Halide Mürid olup, tabi olanlarda da aynı meziyyet faziletler kendini göstermektedir; İlim ve amele sahip, tâlim ve terbiye, vaaz ve nasihat gayreti içindedirler. Ve bütün bunları nazar-i itibara aldığınız zaman göreceksiniz ki, Şeyh Halid ve benzerleri de ve onlara tabi olanlar da Peygamber hadis’inin şümuluna dahil olmaktadırlar.

O halde Ya Ahi! Sana düşen bir şey var. O da böylelerini sevmek, onların sohbetlerinde, hizmetlerinde bulunup onlara intisab etmektir. Zira bunlar öyle bir kavimdirler ki, bunlarla oturup kalkanlar, söz ve sohbetlerinde bulunanlar şeki olmaz, zarar etmez!..

Allah beni de seni de muvaffak buyursun!..

Zira o Ekrem’ul-Ekrem’indir!..

 

2. İkinci bab - "Fin-Naklil Mucib-i li’z-Zat Fi Zikr İsmi’z-Zât":

Bu bab; Zat-ı ismini zikretmede mucib liz-zati nakil etme mevzuundadır. Ya ahi! Allah beni de seni de onun büyük isminin zikriyle meşgul etsin! Âlim billah (Allah sahibi) olan ulemânın ekserisi, Allah’dan nasibi olan ulemânın büyükleri, şühud yönünden efdal, uyanık olup Allah ile beraber olan, muhabbetullah da mahv olan onlardır ki, bidayetlerinde "Allah", nihayetlerinde "Allah" derler! İşte mütekaddimin ve müteehhirinden olan âriflerin çoğu böyledir. Bunun üzerinedir. Hak Teâlâ şöyle der: 

وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ

"Rabbinin ismini zikret!" (Müzzemmil, 8)

"Allah" kelimesi onun bütün güzel isimlerini, yüksek sıfatlarını cami olan bir isimdir. Ve bu "Li zatihi Vacib’ul-Vücud" âlemdir, adıdır.

Se’leb ismindeki zat der ki:

"Allah" kelimesi müfred bir isimdir, ama onda tevhidî mücerred vardır. Kur’ân şöyle der:

قُلِ اللّٰهُۙ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ

"Allah de sonra da onları bırak. Oyun ve eğlencelerine dalıp dursunlar!" (En’am, 91)

Şöyle sual sorulursa: Siz bu ayetden davanıza bir delil bulamazsınız! Zira bu, "Hiçbir beşer üzerine Allah hiç bir şey indirmemiştir" şeklindeki bir inkâra red cevabdır. Kezalik "La ilahe illallah" öyledir. Yani Allah ile beraber başka bir ilâh kabul edenlere bir red cevabıdır. O ayetle bu ayet cevab olmada müsavidir. Hak Dini Kur’ân Dili tefsirinde: "Allah’ı hakkıyle takdir etmediler" sıfati celal ve cemalini lâyıkıyle tanımadılar: Alâ külli şeyin kadir, rahmanirrahim olduğuna iman etmediler, nimet ve rahmetinin kadrini bilmediler, hukukuna riayet, şanı uluhiyyetine hürmet eylemediler, hasılı takdirsizlik ve nankörlük yaptılar. "Zira Allah beşere hiçbir şey inzal etmedi dediler." Böyle demekle yalnız beşeriyyet hakkında bir takdirsizlik değil, Allah hakkında takdirsizlik ettiler, beşere Allah’ın en büyük rahmet ve nimeti olan vahyi, irsali rüsulü alelitlak inkâr etmek cüretinde bulundular, sabiliğe saptılar ve öyle bir surette saptılar ki mahsus ve ma’kul tanımayan sofestailerin veya beşeriyyeti te’lih etmek isteyenlerin "Allah biz insanların işine karışmaz" dedikleri gibi Allah’ın beşere indirdiği hiçbir şey yokmuş veya beşerde her ne varsa Allah’tan başkası tarafından veya beşerin kendisinden inmiş gibi idare-i kelam ettiler. Şüphe yok ki, bu gibi tefevvühata cür’et etmek bir nankörlük haslatinden, bu da nankörlüğün şenaatini ve Allah’ın azamet-ü kudretini takdir edememekten münbais fahiş bir cehalet ve ahlâksızlıktır. Allah dediği zaman ne dediğini bilmeyen, bu ismi celâlin ne kadar namütenâhi bir kudret-ü kemal ifade ettiğini gereği gibi teemmül etmeyenlerdir ki, böyle cür’etlerde bulunurlar.

"Allah beşere bir şey indirmedi" sözü bir müşrik sözü olduğu ve yukarıdan beri anlaşıla geldiği üzere Mekke müşriklerinin de bu fikirde bulunduğu zâhirdir. Fakat bunu Medine’de yahudilerin hahambaşlarından Malik İbni Sayf’ın söylemiş olmasıdır ki, bu âyetin nüzulüne se-beb olmuştur. Şöyle ki: Malik İbni Sayf semiz, şişman bir adam imiş, Resulullah’ın yanına gelmiş, konuşurken Resulullah kendisine: "Musa’ya Tevrat’ı indiren Allah’a and vererek soruyorum. Allah hibri semine buğz eder” diye Tevrat’ta buluyorsun değil mi? Halbuki sen hibri seminsin, yahudilerin getirdiği şeylerden semizlemişsin" buyurmuş, hazirun gülmüşler, Malik İbni Sayf kızmış, Hz. Ömer’e dönüp "ماأنزل الله من شىء” demiş, Nübüvvet-i Muhammediyye’yi inkârda mübalağa etmek için hiddetinden müşrikler gibi hepsini inkâr edivermiş, sonra bu sözünden dolayı yahudiler tutmuşlar kendisini riyasetten azledip yerine Kâ’b ibni Eşref’i geçirmişler. Bu ayetin sebebi nüzulünde meşhur olan cumhur kavli budur. Bundan dolayıdır ki, surenin başında beyan olunduğu üzere bu âyet, bu surenin Medine’de sonradan nazil olan birkaç ayeti cümlesinden olduğu merviydir. Filvaki yukarıdan beri sıyaki kelam müşriklere karşı olduğu halde burada yehud dahi ilâve edilerek buyuruluyor ki: "Musa’nın insanlar için bir nur olarak, bir hidayet olarak getirdiği kitabı, yani Tevrat’ı, kim inzal etti?" O nur-u huda ki, "siz onu kırtaslar yapıyorsunuz!" tenevvür edip amel edecek yerde parça parça kağıtlara koyuyor, kuru evrak haline getiriyorsunuz bunları meydana çıkarıp nümayiş ediyor ve bir çoğunu gizliyorsunuz, yani ketm-ü tahrif ediyorsunuz, meydana koyduklarınızla da amel etmiyor, kalbinize koymıyorsunuz.

Lakin İbni Kesir ve Ebu Amr kıraetlerinde gaib sıgasıyle يجعلونه قراطيس  يبدونها ويخفون كثيرا " " okunur ki, onu kırtaslar yapıyorlar. İstediklerini meydana çıkarıp bir çoğunu yapıyorlar. İstediklerini meydana çıkarıp bir çoğunu gizliyorlar demektir. Bunda yahuddan hıtab ile değil, gıyab ile ta’bir buyurulmuştur. Eğer o bir kıraet olmasa idi bu ayetin de Mekke’de ve müşrikler sebebiyle nazil olduğuna hükm edilebilirdi. Ancak bu surette inzali Tevrat’ın ve ahvali yehudun müşriklere karşı nasıl bir maddei nakz olarak irad edilebileceği suali varid olurdu. Fakat bunun da vechi yok değildir. Zira Mekke müşrikleri nazarında da Musa’ya Tevrat’ın nüzulü ve ahvali yehud, meşhudatı şayiadan idi. Onun için لولا أنزل عليناالكتا لكنا أهدى منهم" diyorlardı. Binaenaleyh bu iki kıraetin hey’eti mecmuası bize şunu ifade eder ki, ayetin nüzulün-de hem yehudun hem müşriklerin tesebbübü vardır. Her ikisi de Nübüvveti Muhammediyye’yi inkar için" ما أنزل الله على بشر من شيء " demişlerdir. Fakat asıl sebebi nüzül, yehudun söylemesi olmuş ve söz-lerinin maddei nakzı evvela Tevrat ve takdirsizliklerinin misali de ona karşı aldıkları vaziyyet ile gösterilmiştir. Bundan başka daha umumî olmak ve Kur’ân’a dahi temas etmek üzere buyuruyorlar ki: "Bir de size ne kendinizin ne atalarınızın bilmediğiniz ilimler ta’lim olundu." Binaenaleyh bunları size indiren ta’lim eden muallimi hakiki kim? Ya Muhammed, o takdirsizler buna ne derlerse desinler sen "Kulillah" Allah’ındır de sonra onları bırak daldıkları butları içinde oynaya dursunlar." (Hak Dini Kur’ân Dili)

Enes’den rivayetle Allah Resulü şöyle buyurdu: "Kıyamet kopmaz yeryüzünde, ‘Allah, Allah’ diyecek kimse kalmadıkça!"

Bir başka rivayet de şöyle: "Kıyamet o kimse üzerine kopmaz ki, ‘Allah, Allah’ diyor."

Bu hadis-i şerif açık delalet ediyor ki, "Allah, Allah" söylenir sözlerdendir. Zaman ınsırâm (kesilme) etti mi, Allah’ı zikredecek kimse kalmıyacak! İşte o zaman kıyamet kopar! Öyle ise Allah kelamında olsun, Peygamber kelamında olsun bu şekil zikir etmede hidayet vardır. Muvaftak onlara!.. Ama fıkıh ile Ulum-i Şer’iye’den diğerlerini cem eden ulemâ-i muhakkikine gelince: 

Hüccet’ül-İslâm Gazali İhya’sında nefsinin riyazeti yolunda huluvvetin faydalarını zikrederken şöyle der:

"Ve işte o zaman şeyh müridine zikirlerden birini telkin eder ki, onunla lisanı da kalbi de meşgul olsun da oturup mesela "Allah, Allah" desin veya Sübhanallah veya şeyhinin münasib gördüğü nebzevi kelimelerden birini desin!"

Nevevi meşhur hizbinde şöyle diyordu:

"Allah, Allah, Allah Rabbi La Eşriku bihi şey’en!"

Yani, "Benim Rabb’im, ben ona hiçbir şeyi şerik koşmam!"

"Allah, Allah, Allah Rabbi Lâilahe illallah!" yani Allah, Allah, Allah benim Rabb’im, O’ndan başka ilâh yoktur. Bu yani "Allah" sözü müfreddir ve cümledir. Mevzuu inşaallah gelecektir.

İmam-ı Kebir Fahri’r-Razi Esrar’üt-Tenzil kitabında der ki:

"Onlar ki nihayetlerinde "Allah" kelimesini söylemekle iktifa ettiler. Onlar için bir takım vecihler vardır.

Birinci cihetleri: Ayıbı nefyetme o kimseden ki, onda ayıb muhaldır, ayıbdır.

İkinci hüccet: Bir kimse "Lâ ilahe illallah" derse ola ki o "Nefi" kelimesini zikir ettiği zaman mühmeleden kendisi isbata götürecek bir şey bulamaz da "nefyi" de kalır. Ve inkârdan ikrara geçemez!

Üçüncü hüccet: Bunun üzerinde muvasıla, hakkı tazim, eğyarı nefy ile iştigal hakikatte kalbi eğyar ile meşgul etmedir. Bu da Tevhid nurunda istifraki men eder. Zira bir kimse "Lâ ilahe illallah" derse o hakkın gayrisiyle meşgul olmuştur. Ve fakat "Allah" derse hakkın kendisiyle meşgul olmuştur. Bu iki makamdan biri nerede diğeri nerede?!.

Dördüncü hüccet: Bir şeyi nefyetme ihtiyacı ancak onun kalbe hütür etmesi zamanında olur. Allah’ın şerikinin kalbe hütür etmesi halde noksanlığın bir ifadesidir. Kâmillerin kalblerine, Allah’ın şerikinin mevcudiyeti hütür etmez ki?!. O zaman onlara Allah’ın şerikini nefyi etmelerini teklif etmemiz mümteni olur. Daha doğrusu onların ne kaiplerine böyle bir şey gelir ne de hayallerine! Ancak zikrullah gelir. Öyle ise onların "Allah" demeleri kâfidir.

Beşinci hüccet: Allah şöyle dedi:

"Allah de sonra da onları bırak batıla dalışlarında oynasın ve eğlensin!"

Burada Allahu Teâlâ zikriyle emrediyor. Batıllarla beraber olmayı men ediyor. Sürekli söylemek batıllardandır. Öyle ise o kelamda batıla dalma vardır. İsmi Fillah demekle iltifat etmektir.

Şeyh Şihab ibni Hacer "Feteva-i Suğra" kitabında şöyle der:

"Lâ ilahe illallah diye zikir etmek sadece lafza-i celali zikretmekten efdaldır. Ben de derim ki, bu zahir imamların lisanıdır. Batın ehline gelince durum sâlikin haline göre değişir. Bir kimse ki, işin bidayetinde ve eğyarı kıyaslandırmada ve eğyarın taallukunda adem-i infikakında, kendi iradesinden, şehevatından ayrılıp, nefsiyle baş başa kaldığında ba’den nefy-i isbat (nefiyden sonra) idmanına muhtaç olur ki, sultan zikir ve buna terettüb edecek cazibeler kendisini istila etmesinde onu şeheratında, idaresinden, hazlarından ve nefsinin bütün garazlanndan çıkarsın ve uzaklaştırsın ve neticede hakkın murakabesi ve hakkın şühüdi istila etmesin ve nihayet ahadi, sermedi ve ferdi cem iyice hakikatlarında müstefrik olsun!.. O halde onun haline münasib olan ağyarı zikretmekten i’raz etmesi ve haline münasib olana müstef-rik bulunmasıdır. Bu da ancak "Lafza­i celali" zikirdir. Zira bunda ne var? Lezzetinin, nüsretinin ve nimetinin tamam olması ve muhabbeti-nin müntehisi vardır. Hatta nefy etmek üzere ağyarını şühuda nefsini zorlasa bile mutmein olan nefsi ona müsaade etmez! Çünkü nefsi hekaik-i vehbiyeyi meârif-i zevkiyeyi, marifet-i ledünniyeyi müşahede etmiştir.

Allame Şeyh Menavi: "Allah’ı zikret ki, bu aradığına yardımcı olsun!" hadisini şerh ederken ihlasla "La ilahe illallah" demek suretiyle kalp ile Allah’ı zikir et diyor.

Zikir Üçtür:

Nefyi ve isbat, nefyisiz isbat, nefyi ve isbata taarruz etmeksizin işaret!

1. "La ilahe illallah" sözündür. Bu şekildeki zikir her cesedin kıvamıdır ki ve herkesin mizacına uygundur.

2. Her sıfatı cami olan ismidir. Bu da "Allah ism-i celali’dir." Yakıcıdır, herkes bu şekilde zikri talik edemez.

3. İşaret zikridir. Bu da "Huve, Huve!” şeklidir.

"La ilahe illallah" zikrine devam gafletten uyanmaya sebep olur! "Allah, Allah” şeklindeki zikirde uyanıklıktaki zikirden çıkıp mezkurla huzur olmadır; "Huve, Huve!.." şeklindeki zikir ise mezkurun masivasından hüruca sebepdir. Menavi keza Allah Resulü’nün, "Bir gece Allah ve Resulü’nü sevmekten sürûr dilerse Kur’ân okusun!" şeklinde irad edilen hadisi şerh ederken de diyor ki: "Mushafa bakarak" sonra da şu ilaveyi yapıyor: "Bazı sofi meşayih, bir müridi sülük ettirmek istediği zaman onu "Celâl" ismini zikirle meşgul eder, avucuna yazdırıp zikri halinde o yazıya bakmasını tavsiye eder. Meşayih bu hususta derler ki: "Bidayetinde öyledir. Fakat o şekil kalkar!"

Übbade ibni Samit’in dediği gibi sonra dilde hüccet olarak baki kalır! İnsanlar onu geçmişte cümlesinin gitmesiyle hepsi gider; sonra kıyamet şerâr-i nas üzere kopar ki, onların içinde "Allah, Allah" diyecek kimse bulunmaz!.. İlm-i zahiri ile ilm-i batını cem eden sofi muhakkiklerin kelamına gelince, Huccet’ul İslâm’ın kardeşi Ahmet Gazali’de "Et-Tecridu fi Kelimet-it Tevhid" risalesinde şöyle der; "Sen bil ki, sâlikin için üç menzil vardır:

1. Alem-i Fena’dır,

2. Alem-i Cezbe’dir

3. Alem-i Kabze’dir.

Senin Alem-i Fena’da zikrin "La ilahe illallah" olsun; 

Alem-i Cezbe’de "Allah, Allah" olsun; 

Alem-i Kabze’de ise "Huve, Huve" olsun!

Şeyh Afifüddin:

Şeyh Afifüddin de, "Kibrit’ül-Ahmer" kitabında, "İbadetlerin efdali Allah ile nefisleri hıfz etmek zikre giriş ve çıkışları lafza-i celal’dır. Bu ise "Allah, Allah" demektir; "La ilahe illallah" ise zikr-i hafi’dir ki, dudaklar hareket etmez!"

Ataullah Şazeli:

Ataullah Şazeli, "Miftah’ul-Felah" kitabında şöyle der: "Dördüncü zikir "Allah" diyedir. Bunda müfred ismi verilir. Çünkü zakiri Allah’ın celal ve azametini müşahede etmekte!"

Allahu Teâlâ Kur’ân’da şöyle der:

قُلِ اللّٰهُۙ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ

"Allah de! Sonra onları dalışlarında bırak oynasın dursunlar!" (En’am, 91)

Abdulvehhab Şerâni:

"Uhud-i Suğra"sında bizden ahid alan 24 saat içerisinde 24 000 kere "Allah" dememizi der."

Şeyh Yusuf Gürani:

Şeyh Yusuf Gürani; Nebî (Aleyhisselâm)’ın "Ölmezden evvel ölün!" kavlinde şöyle der: "Zahirdir ki, meyyitin sıfatları görmemek, konuşmamak, hareket etmemektir."

Kişi aciz değildir ki, üç nefes miktarı sakin ola ve susa; yahut da gücünün yettiği miktar bunu yapa! Zira Peygamber (Aleyhisselâm) şöyle buyurmuştur: "Benim size emrettiğimi siz gücünüzün yettiği kadarını yapın!" Bunu yaptığı zaman o ölmüştür. Ve zahirinde gücünün yettiğini yapmıştır. Arkasından da kalbiyle "Allah, Allah, Allah" ayağıyla yürüyerek hassa yetişmiştir. ve her ne zaman boş vakit bulup merci yaparsa, "Allah, Allah, Allah" ile ünsiyeti mikdarı sâlikin havasdan olur, bu hususda sebat ettiği takdirde faizinden olur. O faizler ki, "Onlara ne bir korku vardır ve ne de bir hüzün!.."

"Lafza-i Celal" hakkında varid olan ulemânın bütün kelamlarını nakil etmek çetin bir iştir. Fakat şunu kaydedelim ki: "Şu imamlardan bir imamın kavli ile iktifa edende hayır yoktur." Bu babda; Şibli’nin kaziyyesi meşhurdur. Salihlerin seyri hassında mütaleaya sahib olanlara hafi değildir. Onlardan biri Fahru’r-Razi’dir ki Envar’ut-Tenzil’inde, İbni Ataullah da Miftah’ul-Felah’ında anlatır.

Bir hikaye: Bir adam Şibli’ye sormuş: "Neden Allah diyorsunuz da, ‘La ilahe illallah’ demiyorsunuz?" Şibli cevap verir ve der ki: "Sıddık (Radıyallâhu Anhu) tüm malını getirip verdi; kendisine bir şey bırakmadı ve bir kese ile tehallül etti. Ve o gece de Allah Resulü’ne geldi. Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) sordu:

"İyaline ne bıraktın?.."

"Allah’ı bıraktım!" diye cevap verdi.

Ben de onun gibi "Allah diyorum!" dedi.

Sail: "Ben daha alasını istiyorum!" dedi.

Şibli: "Ben onun huzurunda nefyi kelimesini zikretmekten haya ederim! Halbuki her şey onun nurudur."

Sail: "Ben daha alasını istiyorum!"

Şibli: "İkrara ulaşmaktan inkârda ölürüm."

Sail: "Ben daha alasını istiyorum."

Şibli: "Allahu Teâlâ, Peygamber’ine ne dedi? "Allah de sonra onları batıllarına dalışda terk et eğlensin dursunlar!.."

Sail: "Ayağa kalktı bir zöke ile zök etti."

Şibli: "İkinci kez bir daha "Allah" dedi!"

Sail: "İse ikinci kez bağırdı!"

Şibli: "Üçüncü kez "Allah" dedi."

Sail: "Üçüncü kez bağırdı ve yere düşüp öldü!.."

Akrabalar gelip, Şibli’nin yakasına sarıldılar ve kan davası istediler ve onu Halife’ye götürdüler! Halife onları dinledikten sonra Şibli’nin müdafaasını istedi.

Şibli: "Ruh ayetiyle dur diye bağırdı, kasdı ayetti sayha işitti ve sahat ve davet olundu, kabul etti." Bildi ve cevap verdi! Benim günahım nedir? Bunun üzerine Halife’de bağırdı ve onlara yol verdi! Bu bile bir sualin birbirini Şeyh-i Ekber Muhyiddin Fütuhat’ında zikrettiğidir: "Adamın biri şeyhlerinden birine sövmüş, ‘Niye Allah diyorsun da La ilahe illallah demiyorsun’?”

Şeyh-i Ekber cevap verdi: "Ben ne bir kimseyi gördüm ve ne de işittim: ‘Ben Allah’ın gayr-i ilâhım!" desin. Ben de Allahu Teâlâ’nın dediği gibi diyorum!"

Güzel bir ibare:

Burada güzel bir ibare var. Üzerinde durman uygun olur: Ulemâ bu şekildeki zikre nasıl itina göstermişlerdir. Burada bir muhabbet var: O da şu; Deniyor ki, Lafza-i Celal’i tekrar etmek bid’attır; sevabı yoktur.

İz bin Abdusselam’a şu mesele soruldu: 

"Yalnız Allah, Allah demek, Subhanallah gibi midir?"

İbnu Abdusselam cevab verdi: 

"O şekil zikir yapmak bid’attır." Selefden hiç kimseden nakil edilmedi. Meşru olan zikir, cümle olup mana ifade edendir. İttiba ibtidadan hayırlıdır. Bunun benzeri Belkini’nin verdiği fetvadır. Bir kavim hakkındaki onlar çokca "Muhammed, Muhammed" derler. Arkasından da "Mükerrem, Muazzam" derler. Belkini’nin cevap verdi: "Bu terki edebdir ve bid’attır." Ve böyle bir şey nakil edilmemiştir. 

Hefaci devreye giriyor ve diyor ki; "Peygamber’in isminin o şekilde zikir edilmesinin bid’at olması zahirdir. Misliyle ibadet olmamakla beraber, Allah Teâlâ’nın şu kavlindeki nehyine dahildir: 

لَا تَجْعَلُوا دُعَٓاءَ الرَّسُولِ بَيْنَكُمْ كَدُعَٓاءِ بَعْضِكُمْ بَعْضًاۜ

"Aranızda, Peygamber’i çağırmanızı kendi birbirinizi çağırmanız gibi yapmayın!" (Nûr, 63) Ama zikrullaha gelince bu babda emirler var, sevab vaidleri var!" İşte ayetlerden bir tanesi: 

وَالذَّاكِر۪ينَ اللّٰهَ كَث۪يرًا وَالذَّاكِرَاتِ

"Allah’ı çok zikreden erkekler ve kadınlar!.." (Ahzab, 35)

Hadislerin sayısı da çoktur. İşte bir hadis-i kudsî: "Beni zikretmek, kulumu istemekten men ediyorsa, ona diğer istenilenden daha çok veririm!.." dedi mi, "benim mabudum Vacib’ul-Vucud’dur. Ve her türlü medhe layık ve müstehaktır!" demiş olur. 

Ayrıca bütün ulemâ ve suleha bunu yapmışlardır. Ve hiç kimse de inkâr etmemiştir. 

 

Bu arada Üstad Bekri yapar ve şöyle der:

"Allah’ın masivasından Allah’a sığınır ve istiğfar ederim! Ve herşey "Allah" der.." Halbuki meclisinde, ulemânın da, meşayıhın da büyükleri bulunurdu! Ve nihayet hak olan da budur!  İbni Abdusselam’ın makalesini red etme yolunda bir çok risaleler tasnif edilmiştir. 

Ben onları gördüm! Musannıflar arasında Kastalani’nin de Arif-i billllah’dır, Şeyh Abdulkerim Halveti de mevcuddur. Kendilerine muasır olduğumuz zatlardan fetva verenler de vardır. 

Ya Rabb! Bizi zakirin zümresinden haşret de, gafillerden eyleme!..

Ve yine bu arada Hefaci’nin kelamından ibraz ettiklerim kafi gelir! 

Bununla beraber Abdülvehhab Şarâni şunu zikretmekte:

"Hangi zikir efdal ve evladır diye, yani Lafza-i Celal mı yoksa La ilahe illallah mı?"

İz ibni Abdusselam cevap verdi: 

"La ilahe illah mübtediler için Lafza-i Celal da müntehiler için efdaldır!.." Ve bu arada şunu da kaydedelim ki, "Allah" lafzı müfreddir; cümledir ve cümle-i fıiliyedir. Zira münadadır. Fiil makamına kaim olan "ya" hazfedilmiştir. Bunda cahil değilsen şüphe yoktur. Eğer akıl isen mezkur emellerden birinin kelamıyla iltifat et; dinle ve kulak ver ki, Rabb, "Allah" deme sözünü dahil-i kalbden sena ettirsin de müteassiblerden kılmasın!.. Şeytan­ı recimden Allah’a sığınırım!..

O halde Ya Ahi! Allah’a dön, zikriyle meşgul ol; hususen O’nun ism-i azamiyle ki, "La ilahe illallah"ın fazlı da onda vardır. Zira bir mükellef "La ilahe" der de "İllallah" kelimesiyle tamamlamazsa kâfir olur.

O halde sen hakka karşı mütekebbirlerden olup inkâr edenlerden olma! Sonra kabirde ve mahşerde şüphe durumuna düşmeyesin: "Ben, keşke filanı, kendime dost etmeseydim! Zira ona zikir geldikten sonra azdırdı, şeytan ise insanı çok hizlana düşürür!"

 

3. Üçüncü bab - "Fi Tarif-i Rabıta Uli-l İçtiba ve Subut-i Rabıta Li Kulli İnsan Şâe ev Eba":

Bu bab İçtiba Sahibleri’nin rabıtalarının târifi hakkındadır. İnsanoğlu istese de istemese de rabıta her insan için vardır!.. 

Ya ahi! Seni sırat-ı müstakim’e süluk etmede muvaffak kılsın, beni de seni de şeytan-ı recimden korusun!..

 

Rabıta; Kalbin muhabbet vechi üzere bir şey için bir şeye taalluk etmesinden ibarettir.

Bu tealluk ve bu ilişki bazen mahmud olur, bazen de mezmum olur ve bazen de mübah olur. Çünkü o tealluk ya emredilen cinsden olur, ya olmaz. Emredilen cinsden ise mahmuddur, yani övülmeğe layıktır. Allah’a muhabbet, Resulü’ne muhabbet ve onları sevmek gibi ikinciye gelince bu da ya nehyedilen cinsten olur ya olmaz. Nehiy edilen cinsten ise mezmumdur, deme layıktır! Haramları, mekruhları sevmek gibi. Her ne mekruhlara ikab ve azab terettüb etmezse de i’tab terettüb eder. İkinci şıklar mübahlardan ibarettir. İnsanın tabii öldürme ehlini ve evladını, mal ve mülkünü sevmesi gibi bu husus insandan ayrılmaz.

Her insanda bir çok vardır.

Mübahlar: Rıza-ı ilahi maksadıyla olursa memduh, nefsani maksadıyla olursa mezmum olur.

Ahkâm-ı şer’idir: Usul-ü Fıkıh’ın beyanına göre, Ahkâm-ı Şeriat beştir: 

1. Vücub, 

2. Nedib, 

3. İbahet, 

4. Hürmet, 

5. Kerahet!

Vücuba iki şey girer: Farzlar ve vacibler; Sünnet, müstehab ve mendublar da Nedib’in tahtında mündemicdir.

"Hürmet” haram demektir. Haram li aynihi, haram li gayrihi olmak üzere iki kısımdır. Keza mekruh da öyle tenzihi, tahrimi. Mübah ise, işlenmesinde ne sevap var, ve ne terk edilmesinde günah vardır. O halde kalbin tealluki her insan için vardır. Şayet münkir tenbih eder, onu uyarmak doğru bir şekilde düşünürse bilir ki, inkâr ettiği şey, kalbinde hazır ettiği şeyin aynıdır. Cahil olduğu ve bilemediği şey ise, o da yaptığı rabıtadır. O rabıta ki, yaptığı halde sübutun ve varlığı nefyi ediyor! Bu da nedir? Allah’a karşı inkâr mümkün olmayan su-i edebdir. Ve bu arada bilecek ki, öyle bir iş yapmalı ki, münkirleri helâk eden o belayı kendisinden gidermeli! Buna sebeb de işlediği gafletindeki sarhoşluğun şiddetini bilmemesidir. 

Buna bir misal: "O ihram tekbiri aldığı zaman fikirler ve vehimler vadilerde dolaşmaya başlar, Rabbisinden iraz eder, kendi nefsini de unutur! "Onlara Allah’ı unutturdular da Allah da onlara kendi nefislerini unutturdu!" derekesine düşer vakıf ettiği malın, mülkü-nün, sanatının, zevcesinin, çocuğunun veya namazından müflis olarak çıkması için şeytanın telkin ettiği meselenin tekarri ile alakalı rabıta ile meşğul olur. Veyahut da zekât ve sadakasını ümid ettiği kişiye hitab etmenin rabıtasıyla meşgul olur, ona اياك نعبد " der. Halbuki şühudi mâbuduna dönmüş ve onun rabıtasıyla meşgul! O rabıta ki, gözünü dikmekten ibaret!.. Selam verene kadar bu hal üzerine devam eder. Birinci selamı verdi mi rabıtayı inkâr başlar! O rabıta ki, ârif-i ulemânın belli vakitlerde yaptığı bir şeydir ki, onun vasıtasıyla gafletleri inşa etsin de namazlarında gönül huzuruyla rabblerine yönlensinler!

 

Varid olan itirazî sualler:

Muterizlerden bazıları soruyor ve şöyle diyor: "Müride emrettiğiniz rabıta emir karinesiyle hükmünün vacib veya mendub olması gerekir. Bunlar ise şer’î hükümlerdir; delil ister. Var mı deliliniz? Deliller ise mâlum; Kitab, Sünnet, İcma ve Kıyas’dır. Veya bunlardan isnad eden diğer delillerdir. Rabıtanın mendub veya vacib olduğuna delil nedir? Kezalik Allah Resulü’nün sahabenin şeyhi olduğuna şüphe yoktur. Zira onlar zikir mevzularını da diğer mevzuları da ondan almışlardır. Halbuki o sureti insanın en mükemmel olduğu halde onlara böyle bir şey tebliğ etmemiştir. Eğer tebliğ etmiş olsaydı, nakil edilirdi. Bu husus vacib olsaydı."

Cevab:

Ben de bir kaç yönden cevap verir ve derim ki, mürid emrettiğimiz rabıta gözü emrimiz değildir. Nakşibendi sâliklerinden sâdâtının emir ve tavsiyeleridir. İşte onlardan biri Şihab b. Hacer’dir. Fetavay-ı Süğra’sında diyor ki: "Nakşbendiyenin tarikatı cehele sofilerin bulanıklarından sâlim bir tarikattır." Ve mendubdur. Zira tarikat gafleti nefyi etmenin huturatı gider mi, def etmeyi mucib vesilelerdendir. Vesileler ise maksatlar hükmündedir. Bir şey ki, onu şeriat nehyetmiştir. Onu yapmamak caizdir. Ya ibahat yoluyla eğer mübaha götürüyorsa; nedib menduba müedda oluyorsa vücubdur. Bir vacibi meydana getiriyorsa! Ayrıca bizim için tecrübe ile de sabittir. Zira biz, sayıları yüze ulaşan bir kavmimiz. Çünkü biz rabıtayı tasavvur ettiğimiz zaman ağyarın küllüsü zail olur. Ve sadece o gayri kalır!.. Ve o zaman ondan i’raz etmek de kolay olur.

Bir misal:

Bir insan düşünün ki, bir çok düşmanı var. Onlardan bir meveddet ve muhabbet bağladı ve onu diğerleri üzerine musallat kıldı ve onları helâk etti. Ortada tek bir tane kaldı. Artık onu bir taraf edib gidermek kolaydır. Bu misalin mümessili lehi üzerinde insaf sahibinin düşünmesi ve durması lazım gelir. Zira bu güzelliğe zahir, vakıa da mutabıkdır. Esasen rabıta gaye değil vesiledir. Gaye ise gafleti giderip huzuru sağlamaktır.

İkincisi: Siz diyorsunuz ki, emir karinesiyle rabıta hükmü ya vücubdur, ya da nedibdir. Ben de diyorum ki, o emr-i şari’nin gayrisi tarafından gelirse hükmü vücub ve nedib olmaz, mübah olur. Zira insan bir başkasına bir garaz ve bir gayeye binaen mübah olan bir şeyi emreder. O garaz veya o kayde emir içinde olabilir ve ümur içinde mesele değişir. Mesela: Tabib hastaya ilaçlarının bazılarını içmesini emreder. Eğer tabibin emrine imtisal vacib veya mendub olursa biz ne yaparız tabib adına?

Üçüncüsü: Diyorsunuz ki, bunlar şer’i hükümlerdir, delil ister. Ben diyorum ki, bu şu sözümüze binaendir: Rabıta mendub bir emre götürür. Menduba götüren bir şey de mendubdur. Delil mevcuddur. Ama siz kavlinize göre değil, zira siz diyorsunuz ki, her emir ya vücub getirir ya da mendub! Biz de diyoruz ki, şari’in onda öyle! Şari’in gayri olursa emir her ikisinde de halidir. Bile garazlardan bir garaz içindir.

 

Dördüncüsüne gelince: Diyorsunuz edille kitab, sünnet, icma ve kıyas’dır. ben derim ki, Kitab’ın dışında bir şey var mı? "Kuru yaş ne varsa hepsini cem etmiştir." Allahu Teâlâ ne buyurur: "Ey iman edenler! Allah’dan korkun ve ona doğru vesile arayın!.." Vesile ise a’mal-i saliha ile olur. A’malin salih olması da ancak ihlasla olur. Amel halis olmaz, ancak şaibelerden hali olursa! Bizim için tecrübe kayıttır ki, rabıta ile meşgul olduğumuz zaman amellerimiz gaflet şaibelerinde hali olmuştur. Zira gaflet içinde geçen amel muğayyer değildir. Çünkü kişinin namazından defterine yazılan kısım ancak huzuru topladığı bilendir. Bu da gafletin zevalini icad eden vesileler mümkün olur. Gafletin zevali maksud ve matlub olan şeydir. Maksud ve matluba götüren şey de maksuddur ve matlubdur. Huzur, gafletin zevallığın lazımlarındandır. Huzur ise vesilelerin en şereflisidir. Öyle ise gafletin zevalini mucib olan huzuru sağlıyan rabıta vesilelerin en şereflisidir.

Beşincisi; Sünnet sözünüzündür. Ben de derim ki, Allah Resulü’nün sözünün haricinde bir şey kalidir? Zira söylediği her kelimenin altında denizler gibi manalar mevcuddur. Ki bunlar hep hayırlara vesiledir. Nebî (Aleyhisselâm) buyurdu: "Ameller niyyetlere göredir!" Kişi ameliyle ne  niyyet ettiyse eline geçen odur. Amel ise bedeniyle olur. Kalbiyle olur. Mübah olan hareketler ve tasavvurlarda kişi taatı niyyet veya takvayı niyyet ederse, yine hasıl olan niyyettir. Murad ettiğinin idraki içinde değilse murad, hasıl olur mu? Şüphe yok ki, aç bir insan tok olan bir insana "Sen açsın!" demekle aç olur mu? Olmaz! Kezalik mu’terizin sözü, "Sizin düşündüğünüz gibi düşünmüyorum" demesi, bizim düşündüğümüz ve gördüğümüzün ademi sıhhatini göstermez. Öyle ise ona düşen şey şöyle demelidir: "Sizin hak olarak iddia ettiğiniz şey size ve şanınızadır! Başka türlü düşünmesi caiz değildir."

Altıncısı; İcma sözünüzdür. Ben de derim ki, ehl-i tasavvuf rabıta üzerinde durmuş onlardan bir cemm-i gâfir takrir etmiştir. Ve bu onlara göre meşhur bir tarikdir. Kendi mezhep ve meşreblerinde ittifak etmeleri bir icmadır. Kabuli gerekir; başkalarının onlara karşı itiraz hakkı yoktur. Hususiyle ilmi olmayan yerde!

Yedincisi; Kıyas sözünüzdür. Ben de derim ki, fukaha şöyle derler: Maslah için sünnet’tir ki gözü işaret noktasını tecavüz etmemesi. Neden? Çünkü bu hemen toplar ve dağınıklığı giderir. Rabıta da böyledir; Eğyarı def eder, huzuri celb eder.

Sekizinci; Rabıtanın mendub olduğu deliliniz nedir, kavliniz nedir? 

Ben de derim ki, delil müctehidden istenir. Mukallidden değil! Mukallide düşen naklini fasihdir. Fen ehlinin kelamından delil istiyorsanız ileride gelecektir. Onlara nakşibendiyenin kelamından başkasını irad etmek düşmez. Nitekim Şafii fıkhında bir meselenin nassını Şafii’nin kâffından başkasını irad etmek lazım gelmediği gibi!..

Dokuzuncusu; Bize tebliğ edilmemiştir sözünüz. Ben de derim ki, tebliği size ulaşmadı diye adem-i sübuti lazım gelmez. Siz bir şey bilmiyorsanız diye başkalarının onu bilmemesini gerektirmez! Ola ki, Allah Resulü tebliğ etmiştir. Ama siz bilmiyorsunuz! Sohbet için, mü’minin kalp aynasına Aleyhisselâm’ın suretinin intibaından ve aks etmesinden başka bir mana mı vardır? Veyahut da Aleyhisselâm’ın zihninde mü’min şahsın suretin intiba veya nisyasında! İşte sohbet bu!

Eğer sohbet bundan ibaret olmasaydı, Peygamber’i gören bir mü’minin sahabeden olması mümkün olmazdı. Yani sahabe olmanın şartı, bir mü’minin kalp aynasına Allah Resulü’nün suretinin yansıması, Allah Resulü’nün zihninde o mü’min şahsın suretinin yansımasıdır. Ve şundan başka daha vazih bir delil mi olur? Peygamber mübayaa davet etmiş; O mübayaa ki, Peygamber’i görmeyi istilzam ediyor. Bu da Peygamber’in suretinin, sahabenin kalp aynalarında intiba ve inikas etmesini icab ediyor. Zihninde suret intiba etti mi? Görenin muhayyelinde istese de imtina ise de onu her tezekkür ettiğinde sureti zahir. Düşmana olsa!.. O halde Allah Resulü’nün suretini istihzar ve onu tehayyül ona muhabbettir. Ve ona müştak olmadı. Ve bu memnudur diyenler ahmaktır, habisdir. Zira bir şeyi müstelzim olan bir şeyle emir o şeyle de emirdir.

Onuncusu; Sizin, hususiyle vacib olursa sözünüz: Ben de derim ki, rabıtanın vacib olduğuna ve bizatiha müstehab olduğunu hiç bir tasavvuf ehli söylememiştir. Ancak onların söyledikleri rabıta mahbubun muhabbetini götüren bir vesiledir. Müride rabıta telkin edilir. o da fiilinde terkinde muhayyerdir. Kendisinin faydası zahir olursa fiil tarafı ağır basar. Ve şayet terk ederse edeplerden bir edebi terk etmiş olur. Şu da biline ki, bidayet de böyledir. Nihayette ise artık rabıta yoktur, istifrak vardır. O kimsenin şühud ve huzurundaki misli şöyle dursun fiilinin misli de yoktur ve artık ne temessül edecek bir suret vardır ve ne de tekabül ve tekabbül edecek bir şey!..

Onbirincisi; Takdir ve farz edelim ki, bizim delilimiz yok ve bizden önce de rabıta ile amel edilmemiş! Fakat biz bunu yapıyoruz. Çünkü faydasını görmekteyiz! Şu suali sorâlim: Bir kimse mahbubunun suretini tasavvur ve tehayyül esnasında onun elini veya ayağını öpüyor veya başına ve anlına koyuyor veya boynuna sarıyor veyahut da onu kalbine koyuyor. Şimdi suali tekrar edelim ve diyelim ki, bütün bunlar hakkında Kitap ve Sünnet’ten, İcma ve Kıyas’dan bir nehiy ve yasak var mı?

Netice: Bizim indimizde tekarrür etmiş ve sabit olmuştur ki, rabıta vasıtasıyla gafletin intifası hasıl olmakta!.. Öyle ise rabıta ile iştikal bu yolun adablarındandır. Zira mâlum olan bir keyfiyettir ki, gafletin zevali matlubdur ve bu da saadetin anahtarıdır. Huzur ise ibadetin ruhudur. Gafletin zevali de ancak kuluna Allah’ın rahmetinin inmesine bağlıdır. Rahmet-i İlahiye’nin nüzul sebeplerinden biri de salihleri zikir etmek ve onları hatırlamaktır. Salihleri zikretmek, onları sevmek lazimelerindendir. Ve onları sevme ise farzdır. Zira Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) buyurmuştur: "Din başka değil; Allah yolunda sevmek ve Allah yolunda buğz etmektir. Ve onları sevme Allahu Teâlâ’yı sevmektir."

Zira Nebî (Aleyhisselâm) Rabbisinden hikaye ederek diyor ki: "Ben muhabbetimi sevişenlere vacib kıldım." 

Onlara düşmanlık, Allah’a savaş açmaktır. Ve çünkü Allahu Teâlâ Resulü’nün diliyle söylüyor ve diyor ki: "Bir kimse benim dostuma düşman olursa, ben ona karşı harp ilan ederim!"

O halde Allah’ın halis ve safi kullarının istimal ettikleri Aleyhisselâm’ın hikaye ettiklerinden başka değildir.

Tavsiye; Bütün bunları da gözler önüne serdikten sonra tavsiyem şudur: İftiraya karşı kulakların sağır olsun! Tekzib edenlerle sohbet etme! Bunlarla mücadele etmekten dilini hıfz et! Hakka inkıyad ve itaat ve hakkın önünde eğil! Beni tarikattan çevireceğini ümit etme!

Bir hülâsa: Söylediklerimi aldıktan sonra bil ki; Ben rabıta için delil getirmiyorum: Benim nakl ettiğim ulemânın delilleri kâfidir, vafidir. O halde yapılan inkâr, Cüneyd’e, Cibilli, Düsüki ve benzerlerine müteveccih yönlerdir. Rabıtayı takrir ve isbat yolunda kâfi derece delil irad etmişlerdir. Nitekim: ileride evliyanın rabıtası babında göreceksiniz!.. Allahu Teâlâ seni de beni de inkârdan korusun ve Nebiy-i Muhtar’ın yolunda tevfikini refik eylesin ve nihayet sadıkın-ı ebrarın muhabbetine mazhar eylesin!..

 

4. Dördüncü bab - "Fil Kavlil Esna Ve’stihbabir-Rabitatil Hüsna":

Rabıta-i hüsnanın müstehab oluşu hakkında esna bir kavildir. Ey Ahi! Allah seni de beni de irşad etsin;

Rabıta; ibadetteki huzura götüren bir vesiledir. Vesileler maksatlar hükmündedir. Seyyid Abdullah Haddad der ki; Sâilin Allahu Teâlâ ile huzur bulması ibadetlerin ruhudur. Maksud olan da budur. Muhakkiklar buna itibar ederler. Gafletle geçen ibadi ukubet görürler; Mükâşifeye ve sevaba hicab addederler. Rabıta; huzur ifade eder, huzur ise hicabın raf’ini gerektirir. Öyle ise rabıta raf’ini gerektirir. Hicabın raf’i ise matlubdur. Her şey ki, matlub ifade ediyor. Matlub ifade eden de matlubdur. Öyle ise rabıta matlubdur. Rabıtası olmayan helâk olmuştur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ

"Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ki, Allah da sizi sevsin!" (Âl-i İmran, 31) 

Allah Resulü’nün rabıtası daimedir, en güzeldir, en yücesidir. Aleyhisselâm buyurmuştur: 

"Benim için öyle bir vakit vardır ki, Rabbimden başkası ona vüsat vermez!.."

Evliyanın rabıtası hakkında Allah Resulü Rabbisinden hikaye ederek buyurur: 

"Beni ne yerlerim ve ne de göklerim almaz. Ben ancak kulumun kalbine sığarım!" 

Müridlerin rabıtalarına gelince yine Allah Resulü Rabbinden hikaye eder ve der ki:

"Birbiriyle sevişenlere benim muhabbetim vacibdir." 

Vicdâni bir şey ve bir zevk meselesi: Ve bu mevzu bir vicdan işidir. Ve zevkle bilinir ve idrak edilir!.. Ya Ahi! Şayet siz "Rahmet-i Habita" yoluna girip takvaya merbut olmak istersen, sana düşen rabıta yoluna devam etmendir. Zira rabıta kalbi taallukdur. Kalbin Allah ve Resulü’nün itaatına talikdir. Bu ise Allah ve Resulü’ne muhabbeti intac eder. Keza rabıta öyle bir şeydir ki, onunla gaflet zail olur. Kalp Allah ve O’nun muhibbi onda da toplanır! Kalbden kasvetin ve sertliğin gitmesi, yerine rahmet ve merhametin nuzuli hasıl olur. Ve bütün bunlar muhabbet meyvesini verir. Ya Ahi! Ben bu mevzuu tahkik ettim ve bu mesleke sülük edenlerin kârlı çıktıklarını gördüm. Ve yakinen bildim ki, sen burada da aldanmışsın veyahut mağrur olup nefsin seni inkâr vartına atmış! İnkâr ise tehlikelerin en büyüğüdür. Eğer Ahi! Münkir, Allah tevbesini kabul etsin, şu söz üzerine ben bildim ki, rabıta, kalbin teallukdan ibarettir. Şu söz ise bunu men ediyor. Hübbu fillah vacibdir, salihlere muhabbet ise sabittir. Fakat siz şunu nereden çıkarıyorsunuz: "Salihlerden de olsa, bir kişinin zihninde istihzariyle şu matlublar küllisi hasıl olur. Ve bu istihzar kalbin teallukiyla hasıl olur. Bu ise caizdir. Bu suale verilecek cevap muhtelif vücuhlara sahibdir."

Birincisi: Diyorsunuz ki, bir kişinin suretinin zihninde hasıl olması sebebiyle o matlublar elde ediliyor. Ben de derim ki, evet zikir ettiğimiz sebeple hasıl olur. Nitekim: O mütalibin zıdları senin mabudunda ki biz sana tenbih etmiştik! işte o mâbudun istifrakin sebebiyle hasıl oluyor. Lakin gözler kör olmaz. Ama göğüslerde ki, kalpler kör olur. Görmüyor musun? Sen, namazda ihram tekessürini aldığın zaman gayriyle meşgul olmaya başlarsın! Bu gayri ya sana zekât veya sadaka verecek bir tacir rabıtası olur veya bir hâlimin rabıtası olur veyahut ehli ve malikin rabıtası vesaire yani bunlardan biriyle kalben irtibat kurarsın! Ve bu bir rekât ve bir secde de olur! Kimin önünde durduğunu unutursun; Ondan haya etmezsin ve arada kendi nefsini de unutursun! Ve bu şeklinde namazdan çıkar ve ne yaptığını bilmez, ne söylediğini idrâk etmezsin! Bunu inkar edebilir misin?..

İkincisi: Diyorsun ki, istihzar ettiğiniz şeyin sebebi kalbin teallüküdür, kalbin irtibatıdır. Ben de derim ki; Evet bir şeyi istihzar etmenin sebebi kalbin ona taalluk etmesidir. Ve bu fennin ehli kalbin teallukiyle beraber mahbublarının suretini istihzar etmede tekellüf ederler. Zira onlar kalplerini, rabıta vasıtasıyla masiva Allah’dan temeyyüzlenmede gayret gösterirler. Ve bu ibadet ve fenlerinin gayrisinde de böyledir... 

Üçüncüsü; Senin şu sözündür; Diyorsun ki, o caizdir. Ben de derim ki, mâlum eşyada asıl olan ibahattır, hürmet-i sabit olmadıkça! Herhangi bir şey ki, hadis-i şerif onu nehyetmiştir, o mübahdır ve onu yapmak caizdir. Öyle ise insanın mübah olan hareketleri de tasavvurları da caizdir. Ve vesiyle olma itibariyla da bunlar mendubdur. 

Dördüncüsü: Senin, bizim matlublarımızı bilmeyişin bizi bunlardan selb etmeye inkâr etmeye cevaz yoktur. Nitekim: Senin bir şeyi bilmeyişin o şeyin yokluğunu icab ettirmez!

Beşincisi: Bilinen ve takrir edilen bir keyfiyettir ki, musallinin namazda secde yerine bakması sünnet’tir. Ve hatta gözleri kör olsa veya bulunduğu yer karanlık olsa bile! Bütün bunlardan maksad kalbi cem etme ve huzur sağlama, dağınıklığı gidermedir. O halde sen rabıtayı tehayyül etmen, a’mânın namazda secde yerine tehayyüli gibi kabul etmez misin? Bunda senin ne zararın var? Üstelik fayda var! Maksad budur. Şu kadar var ki, onlar yani rabıta ehl-i rabıtayı sadece namazda değil, namazın gayrısında da yaparlar; Aled-devam kalbi cemi olsun da namazdaki rabıtaya ulaşsınlar. Bu da nedir? Allah’ı görür gibi ibadet yapmaktır.

Altıncısı: Sayıları tevatüre, baliğ olan bir kavim, bir amel ederler de, onlardan her biri o amelin faydasını isbat ve takrir ederlerken, bunları tekzib etmek caiz olur mu? Üstelik onlar ilim ehli, fazilet erbabı! Sen isen onların cevherleri yanında kömür gibisin! Veya senin durumun o kimseye benzer ki, hece harflerini öğrenmiş, bu haliyle Fahruddin Razi ile münazara yapacak!.. O halde senin için bir şey varsa o da onları itiraf ve kabul etmektir! Sohbetlerine yetişmiyorsun muhabbet ve sevgilerini kaçırma, bu da sende yoksa kendilerine sövme ve dil uzatma!..

Yedincisi: Mâlumdur ki, şer’î ahkâm, ancak delil ile sabit olur ve aynı zamanda bu deliller nass olup tevil ve tefsir muhtemel, amm olup mu-hassas olmamalı! "Her bid’at dalalettir!" cümlesinde olduğu gibi ki, olduğu gibi kabul etmede fasid vardır. Çünkü öyle bid’atlar vardır ki, yayılması vacibdir. Bizler tenezzül edip farz etsek, rabıta ile amel etme bir delile dayanmaz! Böyle olduğunu farz etsek bile bizim onu yapmamızda fayda var! Faydası da tecrübe ile sabittir. O halde bizi inkâr etmenize bir yol var mı? Delil ne?!.

Sekizincisi: Bir darb-ı mesel: Hükümdar, El-Hazik ismindeki bir doktoruna emrediyor ve diyor ki, memleketin ekserisinin mübtela olduğu hastalıkları tedavi edeceksin. Hususiyla karın hastalığına mübtela olanları! Çünkü bunlar hastalıkları sebeple üzerlerine düşen hizmetleri yapamıyorlar!.. Tabib de hekimdir, mahirdir, âlimdir, rasihdir ve ârif-i kâmildir. Ve bilcümle "Kendisine hikmet verilene hayır verilmiş olduğu muhakkaktır." Size mazhar olmuştur. İşte bu tabib düşünür ve kendi kendine diyor ki, bu emri yerine getirmek ehemmül-mühimmat vacibül-vacibattır. Ve aynı zamanda üzerine düşeni yapabilmesi için tâlim ve teallümi yapması, devamlı ücret ve sevap kazanmasına sebepdir. Çünkü, "Amelin hayırlısı faydalı olanıdır!" kaidesi mevcuddur. Allah Resulü de şöyle buyurur: "Adem oğlu öldüğü zaman ameli kesilir. Üç amel müstesna!.." Üçten biri menfaat veren ameldir. Bütün bunları göz önüne alan tabib, teferrüs ettiği ve kıyam ettiği zaman üzerine düşen vazifesini yapacağını bildiği bir hastayı tedaviye başladı, hasta da iyi oldu. Sonra tabib, onlara tıb ilmini ve hikmet ilm-ini öğretti; ilaçları ve özelliklerini haber verdi ve bu arada karın ağrısının devasını da verdi. Ve dedi ki, "Al bunu! Bu ilaç karın ağrılarına iyi gelir! İnsanlara faydalı ol, fakat onlardan ücret alma ki, hasbi olup hükümdarın nezdinde derecen yükselsin! Zira hükümdarın hoşuna giden amel işte budur." O da sem’an ve taaten dedi. Tabib çekip gittikten sonra naib baktı, gördü ki, tıbbın verdiği ilaç beyaz bal imiş! Allah’a hamd etti ve dedi ki, bunda şifa vardır. Sonra ahmak bir şahıs geldi senin gibi ya ahi! Sana basiret ihsan etsin ve muvaffak kılsın! "Bu ne?" dedi. Sualine cevaben o da "Karın ağrısı ilacıdır!" Fakat şahıs, "Hayır!" dedi, "Bu zehirdir!" O adam insanları öldürmek için gelmiştir. Fakat naib: "Hayır, bu asal (bal) musaffadır. İman edenler için bir hidayet ve bir şifadır. Ama iman etmeyenler ise onların kulak-larında ağrılık vardır, gözleri kördür. O halde tadına bak da ne olduğunu bil!" Adam cevab verdi: "Sen bundan daha mı iyi bilirsin? Helak oldunuz ey nas! Allah bu hususta bir şey, bir delil indirmedi!" dedi. İnsanları çoğu da ahmak! Neticede bu ahmak mağrurun yüzünden tedaviyi terk ettiler. Halbuki buna şiddetle ihtiyaçları vardır. Çünkü durumdan ilacında müdavinde mütedavinde aleyhinde konuşuyor tedavi olmak isteyenleri de men ediyordu! Zaman sonra yanıldığını anlayacak ama iş işten geçmiş olacak! Kur’ân’ın dediği gibi: "Benim söylediğimi gelecekte hatırlayacaksınız (ama o anlamanız size fayda vermeyecektir!..); Onun haberini zaman sonra bileceksiniz."

Dokuzuncu: Mâlumdur ki, biz size yeni bir şey getirmiyoruz; geçmişteki mezahib-i erbaadan büyük arifleri taklid ediyoruz. Nitekim: Görüyorsun onlar, rabıtayı da rabıtanın keyfiyetini de takrir etmişlerdir. Ve ben yemin ederek söylüyorum: Tarikat babındaki hareket ve süknatım Şafii mezhebinin imamlarına istinad eder.

Ve ben aynı zamanda onların kitablarını mütalaa ettim! Bu arada Gazali, Nevevi, Kadı Zekeriya, İbni Hacer, Şe’râni, Menavi gibi din imamlarına ve ulemâ-i âmiline tabi olmaktayım!.. Sen zannediyor musun ki, senin inkârın, o sadat-ı ebrar ve o envar sahibi evliya-i ehyara teveccüh etmez!

Sen Vahid’ül-Kahhar’dan buna karşı hizb-i ahmakdan korkmuyor musun? Ve yine bilmiyor musun ki, o davranışa karşı çıkmak insanı su-i hatimeye götürür? Ve cehenneme sokar! Ve şayet zahiren inkâr edip batinen itiraf etmek iyilik başka bir şey değildir. "Nefisleri zulmü ve kibri yakinen bildikleri halde yine de inkâra saptılar!" ayet-i celile’yi unutma!.. Mağrur kendine gel ve işin sonunu düşün! Ölüm var ölüm! Sen de öleceksin! Allah öyle buyurur: "Sen de öleceksin onlar da ölecektir!" "Zâlimler nereye varacaklarını gelecekte elbette bileceklerdir." Bu sualler bu cevaplara da şamildir. Ben bunları bir nasihat, bir fayda ve bir teşvik olsun diye irad ettim. "Kişi neyi niyyet ederse eline geçen odur." Allahu Teâlâ’dan duam odur ki, sana hidayet ihsan etsin de ebrarın yoluna sülük etmeli, eşrarın yolunda ısrardan ictinap etmeyi nasib eylesin!.. Çünkü o mü’minlerin velisidir.

Ya ahi! İnkârın iki sebebi vardır. Bunlardan biri cehalettir. Ekserisi budur. İkincisi ise ilmiyle amel etmemektir. İlme intihab edenlerde de bu galib! Sen eğer cahillerden isen, bilmediğin şeyin arkasından gitme, zulme düşersin!

"Bu helaldır, bu da haramdır!" diye sonra Allah’ın indirdiklerinin gayrisiyle hüküm etmiş olursun da Maide ayetlerinin hükmüne dahil olursun! Ve eğer âlim isen, ilmin ile amel et de heva ve hevesine uyma sonra Allah’ın yoluna da seni saymış olur!

 

5. Beşinci bab - "Fi Kavli Eh-il İstifa fi Rabitatil Mustafa (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)":

Ehl-i istifanın Mustafa (Aleyhisselâm)’ın rabıtası hakkındaki sözleri:

Ey Ahi! Allah sana rüşdini ilham etsin ve seni nefsine kul yapmasın da kendine kul yapsın! Bil ki, Şeyh-i Kâmil’in rabıtası, Aleyhisselâm’ın rabıtasına ulaştırır. Semeresi de Allah Resulü’nde fena bulmaktır. Yani fena fir-Resul olmaktır. Bu da nimetlerin büyüklerindendir. Ve buna ancak hazzı azim sahibleri mülaki olur, nail olur. Aleyhisselâm da fani olmak... Allah Resulü’ne muhib farzdır. Sahih-i Buhari’de Enes’in rivayeti: 

Allah Resulü buyurur: "Kişi iman etmiş olmaz, ta ki babasından, evladından ve insanların cemisinden daha muhabbetli olmadıkça!"

Nefsi ise, "Ven-nasi ecmain" kavlinin umumuna dahildir. Kaldı ki "Nefis" kelimesi Abdullah ibni Hişam’ın hadisinde mevcuttur.

Hz. Ömer, Nebî (Aleyhisselâm)’a soruyor: "Ey Allah Resulü, sen bana nefsim müstesna, herşeyden daha sevimlisin!" Efendimiz şöyle karşılık verdi: "Ya Ömer! Nefsim yed-i kudretinde olana yemin ederim ki, ben sana nefsinden de daha sevimli olmadıkça iman etmiş olmazsın!" Bunun üzerine Hz. Ömer’in (Radıyallâhu Anhu) cevabı şöyle oldu: "Ey Allah’ın Resulü! Şu anda sen bana nefsimden de daha muhabbetlisin!.." Efendimiz ilave etti ve dedi ki: "Ya Ömer! Allahu Teâlâ’nın şu kavli sana kâfidir: ‘Peygamber mü’minlere karşı kendi nefislerinden daha sevimlidir."

Sehl de şöyle der: "Bir kimse cemii ehvalında Allah Resulü’nün dostluğunu görmezse, sünnet’inin helavetini tadamaz!" Ravii Hadis, Ebu Hureyre (Radıyallâhu Anhu), Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "İnsanların bana muhabbet yönünden en kuvvetlisi, benden sonra gelen öyle insanlardır ki, onlardan biri temenni ederek, ‘Ah, ben Peygamber’i ehlimle, âlimle keşke görseydim!"

Şifâ’da var: Hz. Ali’ye soruyorlar: "Senin Allah Resulü’ne karşı sevgin nasıldı? Hz. Ali cevap verir: Allah’a yemin ederim ki, o bize mal ve evladımızdan, baba ve anamızdan susamışa karşı, soğuk sudan daha sevimli idi."

Abdullah ibni Ömer’in ayağı arızalanmıştı. Ona dendi ki; "İnsanlar arasında sana en muhabbetlisini zikret, ayağındaki arıza gider. O “vâ Mahmedâ” diye bağırdı, hemen ayağı açıldı!"

Müellif diyor ki; Sen bil, bir kimse bir şeyi severse, onu her şeye tercih eder ve ona uyar, yoksa iddia ise bile sadıka ve sahih olmadığı ortaya çıkar! Bu noktadan hareketle; Allah Resulü’nü sevmede sadık olanlarda sevgi alametleri kendini gösterir ve her halükârda tezahür eder. Enes b. Malik (Radıyallâhu Anhu) rivayetine göre Allah Resulü buna hitaben dedi ki: "Oğlum eğer gücün yetiyorsa akşam ve sabah kalbinde kimseye karşı kin olmasın! Bu benim sünnetimdir. Beni seven de cennette benimle beraberdir."

Peygamberi sevmenin alameti onun zikrini çok yapacak, tazim ve tevkir etmek, mübarek ismi geçdiğinde huşu’ izhar edip salât ve selam okumaktır. Ashab Efendilerimiz, kendisinden sonra da onu zikir ederlerken huşu’ içinde olup, tüyleri ve derileri ürperir, ağlardılar. Tabiinin çoğu da böyle idi. Allah kendilerinden razı olsun!.. Bazı ulemâya göre de muhabbet demek, mahbubi zikir etmekten ibarettir. Bazıları da "Mahbubi cemi mahbuba tercih etmektir." Bir başkaları da: "Muhabbet, meyli daim"dir. Daha başka birilerin de ifadesi şöyle: "Huzurunda ve gıyabında mahbuba muvafıkdır."

"Bütün varlığını ona hibe etmektir" diyenler de vardır ve bütün bunlar aynı kapıdan çıkar!

Muhabbetin hakikatı ise, "İnsanın muvafık gördüğü şeye meyil etmesi" demektir ki, bu da güzel bir sureti, güzel bir sesi, leziz ve nefis taamları, meşrubatı ve benzerlerini sevmesi gibi ki, her tabi selim ona meyil eder. Çünkü hakikata muvafıkdır ve yahut da aklının ve kalbinin duygularıyla, batını şerif manaları idrâkdan duyduğu lezzeti gibi, ulemâya ve salih insanlara olan muhabbeti bu cinstendir. Örf ehline ve onlardan mesur olanlara göre muhabbet, seyr-i cemile ve efal-i haseneden ibarettir. Zira insanın tabi bunlara karşı aşık derecesinde meyil gösterir. Hatta bu kavmin bir kavme taassubi, bir ümmetin bir ümmete teşyii o dereceye gelir ki, vatanlarını terk etmeye, evlerini, barklarını geride bırakmaya müeddi olur. İşte Aleyhisselam, bu kabil muhabbetleri mucib olan manalar hepsini camidir.

Kitab sahibi "Hüsni Tevessül fi Ziyareti Hayrir-Resul"de der ki:

"Musalli için Aleyhisselâm’a salât ve selam okumanın faydaları cümlesindendir ki, maslah için Peygamber’e muhabbettir. Belki de muhabbeti artırmaktır, ki kalbde nebevî güzellikleri istihzarla beraber şevki artar. O haysiyetle ki, hayalinde onlar temessül eder de kalbinde ve dilinde onu zikir etmekten fütur duymaz ve yorulmaz."

Şeyh Ahmed bin Abdül-Hayyi-Halebi der ki: 

Nebi (Aleyhisselâm)’a salât ve selam getirmenin adabında tenbih var. Sen bil ki, musalli üzerine müekkid olur. Ona salât ve selam getirirken, kerim olan nebevî suretini kalbinin aynasında tasavvur eder, sanki onun önünde Allah’dan salât ve selam etmesini istiyor. Zira musalli Aleyhisselâm’a salât ve selama devam ederse Muhammedî nur bulutları da onun üzerinde devam eder.

Yine Şeyh Ahmed bin Abdül-Hayy der ki: 

Bir tenbih daha; Sen bil ki, Aleyhisselâm’a salât ve selam okumanın semerelerinden biri de Peygamber’in Kerim olan sureti nefisde sabit bir intiba ve muttasıl bir asıl ile kendini gösterir!..

Beni de, seni de rabıta nevilerinin eşref üzerine murabıt, rahmet, habıtaya mahsus olanlardan eylesin; zira o mü’minlerin velisidir!

 

6. Altıncı bab - "Fil Kavlil Mücmel fi Rabitatil Evliya-il Kemmel":

Kamil evliyanın rabıtası hakkında: Sen bil ki ya Ahi! Allah bana da sana da evliyasına muhabbeti nasib eylesin. Süfyan-ı Seyri der ki: Batılların hüsran gününde necat ve halas vardır. Maşrikde bir arif billah bir hakikatını konuşur da, mağribde de bir adam onu sorsa bunun da muhabbeti sebebinde nasib vardır.

Seyyidü’t Taife Cüneyd de der ki: 

Maksudun husulunda yolların en yakını kalbini şeyhinin kalbine rabıta etmek ve vakıaların amelinde ondan istifade etmektir. Hatta onun tasarrufu şeyhinin tasarrufunda fena bulmalı.

Mişkât’in şarihihi muhakkik risalesinde diyor ki:

Yedinci şart; Kalbin şeyh rabıtasında devamı ve hadiseler hakkında şeyhden tam bir arada ile vakıaların ilmi hakkında ondan istifade etmedir. Zira bu yol refikdir. Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِق۪ينَ

"Ey iman edenler! AIlah’dan korkun ve sadıklarla beraber olun!" (Tevbe, 119)

Diğer bir ayette de şöyle buyurur:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُٓوا اِلَيْهِ الْوَس۪يلَةَ 

"Ey iman edenler! Allah’tan korkun, O’na doğru vesile arayın!.." (Mâide, 35)

"Lisanımızda mâruf olduğu üzere "vesile" kendisiyle bir maksuda tevessül olunan, yani tekarrub edilen sebeb, sebebi kurbet demektir ki, "mabihittekarrüb" manasına sadece kurbet dahi tabir olunur. Nitekim Hasen, Mücahid, Ata, Abdullah ibni Kesir gibi bir çok müfessirini eslâf," أي القربة "  diye tefsir etmişlerdir. Katade Allah’a taat ve razı olacağı amel ile tekarrüb ediniz diye anlatmış, Suddî de فهي المسئلة والقربة " "= yani istemek ve kurbet diye ifade etmiştir ki, hem ibtiğayi hem vesileyi beyandır. 

İbni Zeyd de "Mehabbet, Allah’a kendinizi sevdirmeğe çalışınız" demiş ve " أولئك الذين يدعون يبتغون الى رڊﮭﻢ الوسيلة " ayetini okumuştur. Binaenaleyh hasılı mana: "Biz mü’miniz, Allah bizi mücerred iman ile sever deyip de laubali olmayınız, Allah’dan korkunuz, fena ahlâktan ve fena amelden sakınınız, sonra yalnız korkmak ve sakınmakla da kalmayınız iradenizi sarf edib esbaba da teşebbüs ediniz, Allah’ın emirlerini ifa eyleyiniz ve bununla da kalmayıp Allah’a yaklaşmak için daima vesile arayınız, her fırsattan bilistifade kendi gönlünüz ve hüsn-i arzunuzla feraiz ve vacibat haricinde güzel güzel işler, rızayı ilahiye muvafık ameller yaparak kendi tarafınızdan da kendinizi Allah’a sevdirmek isteyiniz, isteyerek, yalvararak çalışınız ve uğraşınız" demek olur. Ve bunda لايزال عبدي المئومن يتقرب الى بالنوافل"hadis-i kudsi’si mazmununun münderic olduğu zahirdir. "Vesile cennette bir menziledir = ألوسيلة منزلة في الجنة"hadis-i şerif’i de vesilenin ehemmiyyeti uhreviyyesini natıktır. Hasılı vesile lazımdır. Ve onu bulmak için isteyip aramak ve tevessül etmek de lazımdır. Çünkü vesilenin vesilesi de iman ve ittika ile taleb-ü iradedir. Ve şu halde asıl vesile Allah’a kasdı tekarrüb ve arzuyi tehabbübdür. Ve işte " وابتغوا اليه الوسيتة " bu kasd-ü niyyet ile teharrii esbabı ve ahlâkı hamide ve a’mali saliha gibi rızaullaha muvafık vesaili hasene istihzarile ubudiyyet için sa’yi âmirdir. Ve bunun içindir ki, buna mücahede emri terfık edilmiştir. İman, ittika ile, ittika, ibtiga-i vesile ile, ibtiga-i vesile mücahede ile tekemmül eder." (Hak Dini Kur’ân Dili)

Sonra bu zat şöyle der:

"Fazlü’l-Mürid teyekkün etmelidir ki, şeyhin ruhaniyeti bir yerde muhayyer değildir. Gayri muhayyer için mekânlar mürid nerede olursa olsun, şeyhin ruhaniyeti ondan ayrılmaz; her ne kadar şahsiyeti ondan ayrılırsa da! Uzaklık müride aiddir. Mürid şeyhini kalbiyle tezekkür ettiği vakit şeyhi ona yaklaşır, kalbi ona teallük eder de mürid ondan istifade eder. Mürid bir vakıayı halletmek istediği zaman, o kalbiyle istihzar eder, müşahede ettiğinde ona sorar ve fakat bu ağızdaki lisanıyla değil; kalp lisanıyla olur. Şeyhin ruhi vakıanın manasıni müridine ilham eder. Bunun müyesser oluşu da müridin kalbini şeyhin kalbine rabıta etmesiyle mahken olur. İşte bu cihetle kalp lisanı onu aktarır. Ve bu arada kalp yolu Allah’a açılır da Allahu Teâlâ onu konuşturur.

İbrahim ed-Düsüki müridlerine hitaben şöyle demiştir:

"Ey benim evlatlarım! Şayet benimle yaptığınız ahid sahih ise ben size yakınım! Zira siz benim ahdimi alır vasiyetimle amel ederseniz sözümü dinlersiniz, sizden biriniz meşrikde ben de mağribde olursam, şahsımın karariyetini görürsünüz. Ve şayet mürebbinizin müşkilatından bir şey varid olursa veyahut Rabbinizden bir şeyin istiharesini isterseniz, yüzünüzü çevirin baş gözünüzü kapatın, kalp gözünüzü açın; beni açıktan görür, işlerinizde benimle iştişare edersiniz. Ben ne dersem emrime imtisal edin ve kabul edin! Ve bu bana mahsustur ki, umumidir. Muhabbetinde sadık olduğunuz her şeyhe şamildir. Şeyhiniz bunu bilsin veya bilmesin! Müridlerin evliya ile sünnetleri böyle cereyan eder."

Nitekim salihlerin vasfında varid olmuştu; onlar zikir görüldüğünde Allah zikir edilir. Zira onun kalbinin nuru simasına aks eder: onların simaları yüzlerindedir. Kim salihi görürse, onun kalbinde parlayan hakkın nurunu yüzünde görür. İşte bundan dolayı mesadiyete ve kurbiyete nail olur.

İbn-i Ulvan da şöyle der:

"Seni gören göz mesud olur, Seni göreni gören de mesud olur. Bir misal: Güneş bir duvara vurdu; karşısında da bir başka duvar var, bu duvara da yansır. Güneş bir, yansıdığı duvar iki! Şeyh Abdüd-Daim’ül­-Ensari eş-Şazeli’nin indinde bir tarikat var ki, bu tarikat meşayihin indinde meşhurdur; ona rabıta ismi verirler." 

Bu da şeyhin yüzünü görmektir. Zira zikirden daha müessirdir. 

Şartlarını, adabını bilenler için! İşte bundan dolayıdır ki, Efendimiz’in sahabeyi terbiyesi bu şekilde olmuştur. Sahabe dolayısıyla zikirler evvela mekan, riyazet ve mücahede müstağni olurlar. Yani rüyetle hasıl olan netice, uzun zaman zikirle hasıl olan neticeden daha çoktur. Ve işte bundan dolayıdır ki, sahabenin derecesine geçemeyişimiz!..

Meşayihle ictima bir saatte olsa, gıbta edilen bir mertebedir.

"Kitabu Tuhfet-il İbâd" sahibi  el-Hanbeli diyor ki:

"Mürid olmanın adabı ve kalbini şeyhinin kalbine tealluk ettirmemek sohbetinin alameti, gıybetinde olsun huzurunda olsun müşahidlerinde istiğrakı öyle ki onunla bir halkdan hiç kimse müşahede etmemesidir. Onun için bu meşhed ve huzur sıhhat buldu mu fi cemal-i sermedi meşhed ve huzuruna intikal eder. Ve bu öyle bir makamdır ki, bu makama ancak ehl-i mârife billah şahid olur!"

Yoksa şehvetine meftun, cahil-i gabi, su-i emaresine kendisini kaptırmış, dolayısıyla ruhaniyetinin nasibini almamış kişi bir değil!..

"Miftah’ul-Felah fi Adabiz-Zikr" isimli kitabında İbn-i Ataullah Şazeli, meşayihden naklen der ki: 

"Eğer mürid şeyhinin taht-ı nazarında olup şeyhini gözlerinin önüne tehayyül eder. Çünkü, şeyhi onun yol arkadaşı, hâdiyesi, zikri, şürüunda himmetine istimdad ettiği zatıdır. Ve bu istimdadın aynı zamanda Allah Resulü’nden istimdad olacağı kanaatımızadır. Zira biliyor ve inanır ki, şeyhi, Allah Resulü’nün naibidir."

Şeyh Abdül Vehhab Şarâni, "Medâric’ül-Sâlikin" isimli kitabında der ki: 

"Yedinci Adab, şeyhinin hayalini gözlerinin önünde tehayyüldür ve bu onlara göre edeblerin mühimlerindendir." 

Bu zat, "Bahr-i Mevrud" kitabında şunu söyler: "Ya Ahi! Sen bil ki, ölmüş olsun veya hayatta olsun bizler kalbimizi şeyhin kalbine rabt ettiğimiz takdirde fayda görürüz. Hatta o zat Allah’ın ilminde istenilen şeyhi olmasa bile! Zira bizim ona rabtımız şeyhin zatına değil, Allahu Teâlâ’ya istinad ettiğimiz hakikatın kendisidir."

(Yanlış anlaşılman bizim ölçülerimize göre meşayihindir, şeyhindir.) Şeyhinin şartları onda mevcuddur, görünüşte salihdir. Ve fakat Allah indinde öyle değil!.. Çünkü Hak Teâlâ’nın ilim ve rızasının serabın indinde bulunması muhaldır!..

Şeyh Tacid-Dini’l-Hanefi, "et-Taciye" ile meşhur kitabında şöyle diyor: 

İkinci şeyhe rabıta yapmanın tarikatı; o şeyh ki, müşahede makama vasıl olmuş, onda tecelliyat zatiyeye tehakkuk etmiştir. Zira onu görmek, "Onlar görüldükleri zaman Allahu Teâlâ zikir edilir!" kavlinin bir muktezasıdır. Öyle ise sana layık olan şudur: Şeyhin suretini hayalinde hıfz etmen ve onu kalbe hayalinde tercih etmendir ki, nefisden uzaklaşarak gıybet ve fena hasıl olsun! Bu yolda terakki durursa, o zamanda şeyhin suretini hayalinde sağ omuzunda tahayyül eder. Bir emri mümted olarak kalbe indirsin veya bu hal üzere şeyhe gelinsin! Artık senin için gıybet ve fenanın husuli ümid edilir.

 

Molla İhsai Şeyh İbrahim bin Ömer bir risalesinde şöyle der:

Uzak olması hasebiyle şeyhin müsahabesi mümkün olmadığı takdirde ne yapar? Şeyhin suretini hayalinde ihzar eder, huzur ve sohbetinde olduğuna itikad eder, nefsini de onun önünde farz eder, bu tasavvuri hayalinde hıfz eder ve nihayet bütün varlığı ile şeyhinin vücudunda fani olur, şeyhin vücudunda Allahu Teâlâ’ya yönelir. Ve bu hususda kendini zorlar ve bunu ilahî nur tekrar eder ve nihayet işrak edinceye kadar, dolayısıyla manaların sırrında perdesi kalkar. Ve dolayısıyla başkasıyla değil hatta kendi nefsiyle değil, Allah ile olur.

Rabıta hakkında çok şeyler söylenebilir, fakat söylediklerim muvafık olanlar için kâfidir. Sen ince ince düşün de, onların ilmi yanında senin ilmin kıymeti nedir? Ve onların en ednasının ilmiyle kendi ilmini bir mükayese yap ve nihayet yakin hususunda dost olduklarının ednasının bulduklarını sen böyle bildin mi? Heyhat!.. Ve nihayet bil ki, bu meslek ve meşreb sahiblerine taan etmekten uzak kal; yoksa kendini helak olanlar arasında bulursun! Cümleye hidayet ihsan edecek veli de Allahu Teâlâ’dır!..

 

7.Yedinci bab - "Fi Nushil Münkerin el-Hass vel Amm li Husuli Hüsnil Hitam":

İnkâra sapan havass ve ammın nushati hakkında:

Tarikatı ve onla ilgili rabıtayı inkâr edenler arasında hevass da vardır, avam da! Bunlara cevab vermek ve tenvir etmek gerekir ki, hüsn-i hi-tam tamam olsun! Amel niyyetlere göredir. Hak Teâlâ şöyle buyurur:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا تُوبُٓوا اِلَى اللّٰهِ تَوْبَةً نَصُوحًاۜ عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يُكَفِّرَ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ يَوْمَ لَا يُخْزِي اللّٰهُ النَّبِيَّ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُۚ نُورُهُمْ يَسْعٰى بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَاۚ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

"Ey iman edenler! Tevbe-i nasuh ile tevbe ediniz, ola ki, Rabbiniz günahlarınızı afteder de sizleri altında nehirler akan cennetlere kor; bir gündeki, Allah Peygamber’i de kendisiyle beraber iman edenleri de rüsvay etmiyecek! Onların nurları, önlerinden ve sağ taraflarından sây edecektir. Ve ey Rabbimiznurumuzu tamamla, günahlarımızı mağfiret et, sen her şeye kadirsin!" (Tahrim, 8)

Ya Ahi! Senin mâlumun olsun ki, din nasihattır. Nasihatların en önemlisi de kişinin kendi nefsine nasihat etmesi ve onu kötülüklere sokması ve onu Evliyaullah’a karşı inkâr tehliklerine atmasıdır. Şayet senin inkârın cehlinden geliyorsa evvelen bunu tesbit edip seyri irşad ve taabbüdlerine müştemil olan ulemânın kitablarını mütalaa etme vacib olur ve bilmediğin bir şeyi inkâr yoluna gitmeniz haram olur. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: 

وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ

"Bilmediğin şeyin arkasına düşme!.." (İsrâ, 36)

Ve nihayet şunu bil ki, üç şey var:

1- Bunlardan biri; senin için rüşd ve doğruluk tebyin etmiş ve belli olmuştur. Ona uy; 

2- Bir şey de var ki; gaybi veya bilişliyi bellidir. Böylelerinden ictinab et. 

3- Üçüncü bir şey de var ki; O da ihtilaflıdır. Onu da âlimine götür. Mesele böyle iken, senin inkar ettiğin mesele sevabında ihtilaf yoktur. İlmiyle amu cumhur-i ulemânın kavlidir!..

Ortada Süfyan-ı Sevri, Cüneyd-i Bağdadi var. Sen bunları nasıl inkâr edersin. Halbuki bunların kendi mezheb ve meşreblerine göre delil ve nasları vardır! Halbuki ben onların kelamlarını irad ettim ve bilesin diye delillerini gösterdim. Halbuki bunlar ulemânın büyükleri, siyaset ve hikmet ehli siyased ve edibana aşina ve ibadet ehlidirler. Ve nihayet necip kişilerdir. Gazali’yi, Fahr’ur-Razi’yi, Ebu’l-Hasen Şazeli’yi, İbnü Ataullah’i, İbn­i Davudi, Şarani’yi, İbn-i Hacer’i ve benzerleri sayabiliriz. Yoksa sana intikal eden bir şey mi var? 

"Kim bunların sözlerini terk edip de senin kavlin ile amel ederse, onların siretlerini bırakıp senin siretinle amel ederse o ma’tuhdur veya aklı gitmiştir. Veyahut da heva ve hevesine uymuş bir şakîdir, şeytan onu azdırmıştır. La havle vela kuvvete illa bililah!.." Biliyor musun, senin inkârın nereye varır? Allah rabıtanın bedelinde senin gözlerin önüne kendisini bir şeye benzetirsin, o zaman mücessim olursun, yahut bir şey üzerinde kendini gösterse o zaman hülûli veya cehva olursun. Allah, bütün bunlardan münezzehtir. Ve eğer sen Allah mekândan münezzehtir ve ona hiç bir şey benzemez; ve hatırına ne gelirse, Allah onun gayrisidir diyor ve böyle bir şey kasdediyorsan bil ki, rabıta da amili tasarruf eder ve onu tekerrür eder; bazen oturar-ak, bazen ayakta, bazen de yürüyerek bütün bunlar Teâlâ hakkında muhaldir. Sen tabirde hata, takdirde isabet ettin! Bir taraftan O’nun misli yoktur, O semidir, basirdir demek suretiyle O’nu tenzih ediyorsun, bir taraftan da rabıtayı inkâr etmek için hiç de layık olmayan laflar ediyorsun! Nerede kaldı senin tenezzühün?!. Şimdi sana haber vereceğim, inkârın neticesinin nerelere vardığını! Kağıtlar karalıyor; müslümanları rabıtadan men etmek için! O rabıta ki, tesbih, takdis, gece namazı, kuşluk namazı ve benzerleri aled­devam zikrullah, günahların çoğundan sakınma ve ayrıca Ümmet-i Muhammed’i sünnet’ten uzaklaştırmaya çalışıyorsun!.. Allah Teâlâ demiyor mu:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَخُونُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ 

"Ey iman edenler! Bildiğiniz halde Allah ve Rasulü’ne hiyanet etmeyin!" (Enfal, 27)

Bu ve benzeri ayetlerin sayısı çoktur. Sen tarikatı ve virdlerini inkâr edeceğine, günah-ı kebairleri irtikab edenleri inkâr edip onları nehyetsene! Halbuki bunlar senin beldende gece-gündüz gezip dolaşıyorlar sen bunları gözünle görüyor, kulaklarınla işitiyorsun! Halbuki bunlara karşı çıkmak vacipdir.

 

İmam-ı Gazali İhyâ’sında şöyle diyor:

"Bu ilimden nasibini almayanların su-i hatimesinden korkulur. Rabıta ise bu ilmin cümlesindendir. O halde cidal ve nizayı bırak da dinle:

İlim ikidir: Kalbdeki ilim: Nafi’ olan bu ilimdir. Lisan üzerindeki ilim. Bu ilim de Allahu Teâlâ’nın Ademoğulları’ndan aldığı bir hüccettir."

Musannif diyor ki; İlim nurdur, Allah ilmi ise isyankârlara verilmez.

Hafız Celaleddin Suyuti; "Kamul-Mearız" isimli risalesinde der ki; 

"Bunlar benim makama münasib sözlerden seçtiklerim, şu nizama mazınna olacaklardan topladıklarım, evliyanın makamlarına tenbih, esfiyanın yüksek rütbelerine işaret, kendilerini zekiler meyanında zanneden taifenin getirdiği şeylerden sakındırmak üzere binadır. Kendilerini zekiler meyanında zanneden ğabiler varya bunlar fasid anlayışlarıyla taan edenler, takvalarının azlığı ile bilecekleri mevzulara dalarlar. Kur’ân’ın nassları üzerinde durmazlar, Veled-i Adnan’ın seyyidinden rivayet olunanlara imtisal etmezler, meşhur imamların takrirleriyle amel etmezler.

Hak ve irfan kanunları üzere cereyan eden tarikata doğru kanat açmazlar! Bütün bu kötü ehvala sahib oldukları halde ilim ve irfan sahibi olanlara dil uzatır, evliyayı beğenmez, onların nezd-i ilahiyede olan makam ve rütbelerini inkâr ederler. Allahu Teâlâ kudsî hadislerinde şöyle der: "Kim benim bir dostuma düşman olursa ona muhakkak harb ilan ederim!"

Bir başka rivayet: "Kim benim bir dostuma eziyet verirse, o benimle savaşmada acele etmiştir. Ve ona artık selamet nereden olacak?" (Merfu bir hadistir)

"Kim bir evliyaullaha düşman olursa o, muharebe yolunda benimle mübarezeye girmiştir."

Bir başka hadis-i kudsî:

"Kim bir dostumu korkutursa o bana düşmanlığını ilan etmiştir. Ve ben kıyamet gününde onun intikamını ondan alırım!"

Allahu Teâlâ Musa (Aleyhisselâm)’a şöyle vahyetmişti:

"Kim bir veliye ihanet ederse veya onu korkutursa benimle muharebe yolunda mübarezeye girmiş, nefsini bana arzetmiş ve beni ona çağırmıştır."

Ya Ahi! Ben sana sözü açık açık beyan ettim ve hakkı izah ettim! Şek ve şüpheyi bırak da bu nakillerin asıl ve kaynaklarına dön ve bizim dediklerimizi tesbit et! Gözle görünene ne denir?

"Hakkın ötesinde dalaletten başka ne vardır?" Binaenaleyh nefsine acı da ona merhamet et, arkada bıraktıklarına istiğfar et, şek ve zannı terket!

Allahu Teâlâ, "Allah de, onları bırak batıla dalışlarında oynayıp dursunlar!" buyuruyor. Son sözüm bu! Ve beni zayıf bir miskin Hüseyin ed-Devseri! Allah geçmişini mağfiret etsin, rızasını ihsan etsin! Zira o, mesullerin hayırlısı, mesullerin ekremi!

Allah, Efendimiz’e, Onun karb ve vusul ehli olan, kendileriyle hak ve sıdk teayyün ve tebeyyün eden âl ve ashabına salât ve selam eylesin!

(Amin)

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 277
Toplam 529633
En Çok 1316
Ortalama 348