ŞÛRÂ - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

02-04-2022

ŞÛRÂ

İşte bu maddelerden biri de şûrâ’dır ve şu şekilde ifadesini bulmaktadır:

"Madde 12- Şûrâ esastır."

 

Şûrâ ve Emir

Lügatta şûrâ,

Şeriat’ta şûrâ,

Kur’ân’da şûrâ,

Sünnet’te şûrâ,

Tarihte şûrâ,

Saadet asrında şûrâ,

Halife’ler devrinde şûrâ,

Günümüzde şûrâ.

 

Ehl-i Şûrâ’nın Vasıfları, Görevleri ve Selahiyyetleri

İşte biz, bu yazımızla bu başlıkları Rabb’imizin nusret ve inayetiyle işlemeye gayret edeceğiz.

 

Lügatta Şûrâ

1- الشوار الشورى: Meşveret etmek demektir.

الشور: Davarları baharda otlağa salmak, kovandan bal almak, satışı arzetmek gibi mânâlara gelmektedir.

وشار العسل اى اجتناها و اشتارها ايضا و اشار اليه باليدى اى اومأ

2-  شاراه   مشاراة  denir. Yani satış yaptı ve bey’atlaştı. Kezâ;

شرى الفرس فى سيره  denir, "eğer at yürüyüşünde sürat gösterirse".

الشرى الحنظل yani Ebû Cehil karpuzu veyahut onun ağacı mânâsına gelir. (el-Kâmûsu'l Muhît)

 

3- شار العسل اجتناها kale babından, ecvef-i vavi ve   واشتارها iftial babından gelmekte.

اشار عليه بالرأى أشار اليه باليدىالمشوارشوار :  metaülbeyt. Hayvanların satışa arzolunduğu mekândır.

الشورى ، المشورة ، المشورة  şekillerinde kullanılan bu kelimeler,

شاوره فى الأمر واستشاره aynı mânâya olup istişare mânâsına gelmektedir. (Muhtâru’s-Sıhâh)

Tefsirlerde

1- استشارة    Arab’ın şu sözünden alınmıştır:

شرت الدابة وشورتها  "yürüyüşünden veya başka hareketlerinden hayırlı olanlarını bildim", demektir. Hayvanların toplandığı yereمشوار  ismi verilir. Bazen de "Arab balı yerinden aldım" mânâsını ifade yolunda  شرت العسل واشترته   denir. (Tefsir-i Kurtubî, c. 3/160)

2- Razi aynı ifadeleri kullandıktan sonra diyor ki, yapılması gereken işlerin hayırlısı veya şerlisi müşavere ile ortaya çıkar.

الشورى kelimesinin mânâsı fikrinde ona ortak oldum, mânâsına gelen شاورته  fiilinin masdarıdır. (Tefsir-i Kebîr, c. 9/65)

3-  الشورى masdardır,  فتيا gibi. تشاور mânâsına:

İşleri aralarında şûrâ’dır, yani şûrâ sahibidirler, şûrâ’lıdırlar. Keza Arab’ların;

"Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ve Ömer b. el-Hattab (Radıyallâhu Anhu), Hilâfet’i şûrâ’ya terk ettiler," demek aynı mânâyadır. (El-Keşşâf, c. 4/228)

İstişare kökünden türeyen bazı tabirler:

مشير işaret eden, yani kendisinden fikir istenen kimse.

مستشير fikir taleb eden, مستشار kendisinden fikir istenen, مشاور fikir veren,                                                            مشورت, şûrâ fiilinin birer masdarı olarak da kullanılır, isim olarak da kullanılır.

"Azim" Kelimesi, Kur’ân-ı Kerim, tefsir ve Lügat Kitabları:

"Azim" lafzı, Kur’ân’da şu ayet-i celile’lerde bulunmaktadır:

Bakara/227 ve 235, Âl-i İmran/159 ve 186, Tâha/115, Lokman/17, Şûrâ/43, Ahkâf/35, Muhammed/21.

 

Azim Kelimesine Verilen Mânâlar:

Celâleyn: İstediğini imza etmek.

Rûhu'l-Meâni: Kalbin yapmaya ve imza etmeye akdetmesi ve bağlanması.

Nesefî: Şûrâ‘dan sonra bir şey üzerine fıkrin hasıl olması.

Rûhu'l-Beyan: Müşaverenin arkasında azm ve onunla mutmain olmak.

Keşşâf: Müşavereden sonra fikrin bir şeyde kesinleşmesi.

Kurtubî: Kasdulimza

Tefsir-i Kebîr: Meşveretle tekid edilen, pekiştirilen şey.

 

Bazı misaller: Yapmasını istediğin bir şeyin imzası üzere akdetmek.

Nikâh akdini kesin bir şekilde kasdetmek.

Kesin karar vermek:

Bir kimse geceden oruca azmetmese onun orucu sahîh olmaz.

Azim demek, cezmetme ve tereddüdü katetme demektir.

Bir işi murad etti ve üzerine katiyyetle gitti. (Kâmus ve Sıhâh)

Azem ve azimet: Kasdetmek ve yemin etmek. (Ahter-i Kebîr)

 

İslâmî Kıymetler

İslâmî kıymetler, yani İslâmî değerler çoktur, İslâmî fazîletler çoktur. Bunlardan bazıları; hürriyet, müsâvât, adalet ve ihsan! Bunlar; ne devredilirler, ne de satın alınırlar. İşte şûrâ da bunlardan biridir. Müslüman olmanın, hatta insan olmanın vasıflarındandır. Ki, Yaratan’ın kuluna bahşettiği özelliklerdendirler; her müslümanın hamurunda ve çamurunda vardır. Ve bunlar aynı zamanda birer cevherdir. Kaynakları da imandır; tek bir Rabb’e inanmaktır; ibadet ve ubudiyyette bulunmaktır.

Şurasını da unutmamak lazımdır ki, bu vasıflar ehl-i küfür ve ehl-i dalâl’in tanıdığı ve kabul ettiği mânâda değillerdir.

Ama nerede? Akîde'de. Ama nerede? İbadet'te. Ama nerede? Ahlak'ta!.. Yani Rabb’e kul olmakta. O’na ibadet ve ubudiyyette, O’nun Peygamberi’ne, Peygamberi’nin ahlâkına ittiba etmekte hürdürler; isterse bunlara uyarlar, isterse uymazlar, serbesttirler.

Hürriyete sahiptirler. Her yaptıkları yanlarına kalır inancındadırlar.

Halbuki İslâm’ın insanoğluna lutfettiği hürriyet bu değildir. Kendi gibi insanlara karşı bir dereceye kadar hür ise de Rabb‘ine karşı hür değildir; kuldur, emir kuludur, memurdur ve mesuldur. Akîde ve ibadetinde, ahlak ve hukukda hiç de kendisinin hürriyeti yoktur; ilâhî mesaja uyacaktır. Belli olan ve bilinen hakikatlara inanacak, günlük, yıllık ve ömürlük ibadetlerini ifâ edecek, yasaklardan sakınacaktır. Dünyevî ve uhrevî hesabı da ona göre olacaktır.

Mutlak mânâda hürriyete sahip, tabiri caizse, yalnız kâinatın sahibi ve yaratıcısıdır, yalnız O’dur. Yalnız O’dur "Lâ yüs'el", yalnız O’dur hür iradeye sahip! O’ndan başka hür iradeye sahip, makam ve mevkii ne olursa olsun, ister sıradan bir fert, ister devlet reisi olsun, ister evliya ve enbiya olsun ve hatta cin ve melek olsun ve hatta hayvânât ve cemâdât olsun, herkes mes'uldür, sorumludur ve mahkumdur. Bundan dolayıdır ki, "Hâkimiyyet kayıtsız ve şartsız Allah’ındır ve O’na mahsustur" ve O’nun hakkıdır ve dolayısıyla bu hakkı O’ndan başkasına vermek; "Hâkimiyyet milletindir, filanındır veya filanındır" demek yanlış olur, iftira olur, günah olur, putperestlik olur ve nihayet kâfirlik olur.

İşte İslâm’ın târif ve beyan ettiği hürriyet bu!..

 

Adalet

İslâm’ın getirdiği adalet ve müsâvâtla, ehl-i dalâl’in ağızlarından düşürmedikleri adalet ve müsavat arasında dağlar kadar farklar vardır. Adalet demek, hakkı ne ise, onu ona vermek demektir. Gücü neye yetiyorsa, o hizmeti ondan istemek demektir. O halde hak tevziinde, görev taksiminde her insanın, her varlığın madde planında da, mânâ planında da yapısını en ince noktalarına kadar bilmeye bağlıdır. Bu derece bilgiye sahip olan da yalnız Âlim-i Mutlak, Kâdir-i Mutlak olan Rabbü'l Âlemin’dir ve O’nun dışında bir ikincisi düşünemezsiniz. Düşünürseniz yanılırsınız, kaybedersiniz!..

O halde adaleti de müsâvâtı da O’na ve O’nun şeriatına havale edeceksiniz! Edeceksiniz ki, adalet göresiniz, müsâvâta mazhar olasınız.

İhsan Vasfına Gelince

Bu vasfı vahiy tarif etmiştir ve demiştir ki: "Yapacağın her işte ve her ibadette Rabb‘ini görür gibi ve O’nun huzurunda yapıyormuşcasına yapmaktır; Her ne kadar sen O’nu görmüyor isen de, O seni görüyor ve görmektedir."

İşte Kur’ân’ın sık sık bahsettiği ve övüp durduğu, medhettiği "ihsan" sıfatı ve bu sıfata sahip olanlar bunlardır.

 

Şûrâ Mevzuu

Evet şûrâ mevzuunda da mâlumât ve talimatı yerinden, kaynağından, yani Rabb’den ve O’nun gönderdiği ve indirdiği Kitab’dan ve bu Kitab’ın tebliğ ve telkincisi Peygamber’den öğrenmeleri ve almaları lazımdır. Yoksa yanılır ve aldanırlar.

 

Ve Netice

İşte bütün bunlar gösteriyor ki, aynı zamanda İslâmî değerlerden olan bu vasıfları kaynağına irca etmek şarttır ve esastır. Ve o kaynak ise şeriat’tır, şeriat nizamıdır. Evet İslâmî mânâda hürriyet şeriat’tır, müsâvât şeriat’tır, adalet şeriat’tır, ihsan şeriat’tır ve nihayet şûrâ ve istişare şeriat’tır. O halde herşey şeriat’tır. Biz şeriat manzumesinin içindeyiz. Bu manzume ister emirler, tavsiyeler manzumesi olsun, ister haramlar ve mekruhlar manzumesi olsun ve isterse bunların terkibinden ibaret bir manzume olsun!..

 

İki Kelime

Teklif ve mesuliyet:

Teklif ve mesuliyet iki kıstas! Teklif dünyaya bakıyorsa, mesuliyet de ukbâya bakıyor: Teklifi dünyada alacaksınız, mesuliyeti ukbâda vereceksiniz.

Bir alışveriş:

Bunları bir noktada birleştirmek mümkün: Şeriat! İşte "Dünya ahiretin tarlasıdır" sözü bir Peygamber vecizesidir.

 

Ve Netice

Herşey şeriat olup, külfet yönünden dünyayı, hesap yönünden ukbâyı ihâta ettiğine göre, hayat da bir bütündür; Ne dünyadır, ne de ukbâdır. Ya nedir? İkisinin toplamıdır, terkibidir, tamamlayıcısıdır.

Mü’min ise ne dünya adamıdır, ne de ahiret adamıdır! Ya nedir? İkisine de talip; hem dünya hem de ukbâ adamıdır. Dünyada ekeceğini eker, ahirette ise onun hasılatını alır. Çünkü o bilir ve inanır ki, Rabb‘im dünya hayatını da ukbâ hayatını da benim için, benim menfaatim için yaratmıştır. Arada bir fark var: Biri geçici, diğeri kalıcı!

O halde mü’min ne yapacak? Bir eline birini, bir eline de diğerini alacak. Her ikisine de gereken alakayı gösterecek ve hiç birisini ihmal etmeyecektir. İşte hakiki mü’min: Hürriyete sahip, adalete malik, müsâvâta inanan, ihsan vasfını baştacı yapan, işlerinde ve aralarında istişare eden kimselerdir. İşte Kur’ân şöyle der:

فَمَٓا اُو۫ت۪يتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ وَاَبْقٰى لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَۚ ﴿36﴾ وَالَّذ۪ينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَٓائِرَ الْاِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ وَاِذَا مَا غَضِبُوا هُمْ يَغْفِرُونَۚ ﴿37﴾ وَالَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَۖ وَاَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْۖ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۚ ﴿38﴾ وَالَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَهُمُ الْبَغْيُ هُمْ يَنْتَصِرُونَ

"Size verilen şeyler, dünya hayatının geçici metâlarıdır. Allah’ın indinde bulunanlar ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. (Fakat bu mükâfatlar) şunlar içindir: İnanıp Rabb’lerine tevekkül ederler; büyük günahlardan ve çirkin işlerden sakınırlar. Kızdıkları zaman onlar affederler; Rabb’lerinin çağrılarına icabet edip gelirler. Namaz kılarlar, işleri aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan hayır için harcarlar. Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman (kahramanca birbirlerine yardım ederek) kendilerini savunurlar." (Şûrâ, 36-39)

 

Ayetlerin Tahlil ve Tefsiri

Mü’min bir cemaat nasıl olmalı?

Rabb’lerine mütevekkil olup, dünyanın muvakkat, ahiretin ebedî olduğuna inanır ve bu noktadan hareketle günahlardan ictinab ederler, öfkelerini yener, affetme yoluna giderler. Rabb’lerinin davetlerine icabet ederler, namazlarını dosdoğru kılar, gündemdeki işlerini müzakere ve istişare ile yapar ve yürütürler. Allah’ın kendilerine verdiği rızıkdan da fisebilillah infak ederler. Ve nihayet kendilerine bir zulüm isabet ettiğinde birbirlerini kahramanca savunur ve yardım ederler.

 

Şûrâ’nın Şer’î Tarifi

Şûrâ, İslâmî bir cemaatın; bir yandan siyasette ve iktisatta, idarede ve sanayide, ziraatta ve ilim hayatında ve aile hayatında bir nevi fikir alışverişidir, hakkı bulmada yardımlaşmadır. Bir yandan da mes'uliyeti azaltmadır. Bakınız Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ne buyurur:

"Hepiniz çobansınız. Ve her çoban güttüğünden sorulacaktır. İmam (devlet reisi) çobandır; Râiyyesinden sorulacaktır. Kişi evinde çobandır; ailesinden sorulacaktır. Kadın kocasının evinde çobandır; idaresinden sorulacaktır. Hâdim efendisinin malı hakkında çobandır; çobanlığından sorulacaktır." (Buhâri; Cuma, Ahkâm ve İmâre, Tirmizî, Cihad; Ahmed ibni Hanbel; Müslim: İmâre)

Hadisde görüldüğü üzere, mes'uliyet, şu dört sınıf arasında paylaşılmış: Mü’minlerin emiri, aile reisi, yani baba, ev hanımı, yani ana, hâdim, yani hizmetçi!

Bu itibarla Emîrü'l Mü’minîn; millet ve memleket mes'uliyetini, baba ev ve aile mesuliyetini, ana ev işlerinin muhafızlığının ve çocukların terbiyesi mes'uliyetini, hizmetçi ise hizmet ettiği yerin mal varlığını muhafaza etme ve üzerine aldığı hizmet mes'uliyetini taşımaktadır.

 

Şûrâ ve Mes'ulleri

Yukarıda zikri geçen dört sınıf insanın yapacağı işlerde çevreleriyle istişare ederlerse; yani devlet reisi maiyyetiyle, aile reisi aile çevresiyle, hâdim de ilgililerle istişare ederlerse hem hata etmezler, hem de yaptıkları işlerde başarı, bereket ve feyiz olur. Ve bütün bunların yanında gönül huzuru içinde günlerini geçirirler. Ve nihayet müşavere ile başladıklarından dolayı zarar etseler de müteselli olurlar.

Ve bütün bunların arasında mâlum olduğu üzere, daha büyük bir önem arzeden, devlet idaresidir. Zira, devlet idaresinin kemiyyet ve keyfiyyeti geniştir, geniş çaplıdır. Dostları olmanın yanında, düşmanları da çoktur. Dolayısıyla ağır şartlara sahiptir. Dünyevî ve uhrevî mes'uliyeti de o nisbetle ağırdır, zordur ve düşündürücüdür. Bunun idraki içinde olan Halife Ömer (Radıyallâhu Anhu), Mehmed Âkif’in diliyle şöyle der:

"Kenarı Dicle’de bir kurt bir koyunu alırsa

Gelir de Adl-i İlâhî sorar Ömer’den onu."

 

Şûrâ’nın Hükmü

Çok cepheli olan şûrâ’nın hükmü mevzuunda da çok ihtilaflar vaki olmuştur. Şûrâ yapma farz mıdır, vacib midir, yoksa mendub ve müstehab mıdır? İbn-i Kesîr tefsirinde der ki, "Ulemâ bu mevzuu kesip atmamış ve bir fikir üzerinde de ittifak etmemiştir. Tefsir ehlinden bazıları şûrâ hakkında emir sığası mendubtur demiş, bazıları da oradaki emir vücûb ifade eder hükmünü getirmiştir." Taberi ise tefsirinde şu kaydı getirmiştir: "Şûrâ nedib içindir; müslümanların kalblerini tatyib, gönüllerini te'lif içindir. Gerçekten Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem); kendilerini dinliyor, onlardan fikir soruyor ve bu suretle onları yardıma çağırıyordu. Halbuki Cenâb-ı Hak işlerini tedbirde kendisini müstağni kılmıştı."

Buna binaendir ki, Katâde, Rabi ve İbn-i İshak gibi zâtlar şuna zahib olmuşlar ve demişlerdir ki, "Allah, Peygamber’ine semâdan vahiy geldiği halde ashabıyla istişare etmesini emretmiştir. Çünkü, istişarede en azından gönülleri alma vardır. İnsanlar, birbiriyle istişare ederken Rabbü'l Âlemin’in rızasını kastederlerse Allah, onlara en güzelini gösterir ve onları irşad eder. İmam-ı Şafiî (rh.a)’nin mezhebi de bu yöndedir. Yani gönülleri almaktır."

 

Esbâb-ı Mûcibe

Ulemânın böyle bir yola gitmelerinin sebebi şu: Ayet, Uhud Savaşı’ndan sonra gelmiştir. Başlaması da ashabın çoğunluğunun re'yiyle karar verilmesi ve sonra da pişman olup, "Ey Allah’ın Resûlü! Nasıl bilirsen öyle emret!.." dedikleri halde Allah Resûlü’nün kabul etmemesi bir nevi mağlubiyete sebep olmuştur, şeklinde bir zehaba kimse katılmasın hikmetine mâtuftur.

Şûrâ’nın vücûbuna kâil olanların delilleri: Bunlar da diyorlar ki, oradaki "Emir" vücûb ifade eder. Çünkü "Mutlak emrin muradı Usûl-i Fıkıh kaidesine göre vücûbdur." Yani vacib getirir. Cumhûrun kabulü de bu yöndedir. Buna ilaveten diyorlar ki, Şûrâ Sûresi‘ndeki ayetlerde Kur’ân, İslâm cemaatının vasıflarını zikretmekte ve bu arada "Onların işleri aralarında şûrâ iledir" mealindeki cümle, namaz farizesi ile zekât farizesini ifade eden iki cümlenin arasına girmiş bulunmaktadır. Namaz ve infak fisebilillah farz olduğuna göre ikisi arasında yer alan "Şûrâ" da farzdır.

Vücûbuna kâil olanların en kuvvetli delili de şudur ki, Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in şu hadisidir:

"Agâh olun ki, Allah Resûlü şûrâdan müstağnidir. Velâkin Allah Teâlâ, şûrâ’yı bu ümmete rahmet kıldı. Kim istişare ederse doğru yolu yitirmez. Kim de terkederse gayyayı yitirmez." (Beyhakî fi’ş Şa’b, sahîh bir senetle İbn-i Abbas’tan)

"Gayya" kelimesi; azgınlık, ümitsizlik ve cehâlet mânâlarına geldiği gibi, cehennemde bir vadinin de ismidir.

Ve son olarak diyorlar ki, müşavereden maksad, sadece gönülleri tatyib değildir. Zira bu, onları üzer...

Ve Netice

Şûrâ İslâm cemaatına mahsus bir vasıftır. İslâm cemaatında ise sulta ferde mahsus değildir, ümmete aiddir. Ve aynı zamanda Kur’ân ayetiyle sabit bir vasıf, İslâm cemaatı için lazım bir seciyyedir.

 

 

Şûrâ’nin Önemi

Râvi İbn-i Abbas (Radıyallâhu Anhu) diyor ki, ben Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e sordum ve dedim ki, "Ey Allah’ın Resûlü! Bana haber ver! Hakkında Kur’ân inmemiş olan ve senden de bir sünnet varid olmamış bulunan bir mesele arız olursa ne yaparız?" Cevap verdi ve dedi ki:

"Onu, âbidlerin arasında şûrâ yaparsınız ve hususi bir reyle hakkında karar vermezsiniz." (Taberanî fi'l Kebîr)

Râvi Ali (kerremallâhü veche); dedim, "Ey Allah’ın Resûlü! Başımıza bir şey gelir de onun hakkında ne bir emir ve ne de bir nehiy bulunmazsa, bize nasıl hareket etmemizi emredersiniz?" Buyurdular:

"O hususta fukahâ ve âbidlerle istişare edersiniz, hakkında hususi bir karar vermezsiniz." (Taberanî fi'l Evsat)

İbn-i Atiyye şöyle der:

"Şûrâ, kavaid-i şer’iyyeden ve azâim-i ahkâmdandır. Bir ilgili, ehl-i ilim ve ehl-i din ile istişare etmezse onun azli vacibtir. Ve bu, öyle bir meseledir ki, bunda hilaf yoktur. Allah, "Onların işleri aralarında meşveret iledir" demek suretiyle mü’minleri medhetmiştir." (Tefsir-i Kurtubî, c. 4/161)

İbn-i Hüveyzi Mended de şöyle der:

"Valiler üzerine vacibtir ki, din işlerinden, savaş ve insanların maslahatlarına ait işlerden katiplerin, vezirlerin, şehirlerin ıslah ve tamirine dair müşkil olup bilmedikleri meselelerde ulemâ ile istişare etmelidirler." (Kurtubî, c. 4/161)

İmam-ı Buhâri de şöyle kaydeder:

"Allah Resûlü’nden sonra imamlar, mübah işlerde en kolayını almak üzere ehl-i ilimden emin kişilerle istişare ederlerdi."

Süfyan-i Sevrî de diyor ki: "Senin meşveret ehlin; takva ve emin kişilerden olup, Allah korkusu hâkim olanlardan bulunmalıdır." (Tefsir-i Kurtubî, c. 4/162)

Şevkanî der ki: "İşlerde onlarla müşavere et" emriyle murad, hakkında şeriat bulunmayan meselelerde müşavere etmektir." (Tefsir-i Fethü'l Kadîr, c. 1/392)

"İşlerinde onlarla müşavere et" şeklinde tecelli buyurulan ilâhî beyanın tefsiri yolunda:

1- Sa’d b. Mensûr, İbn-i Münzir, İbn-i Hatim ve Beyhakî (Sünen’inde) Hasen’den naklen diyorlar ki, "Allah Resûlü’nün istişareye ihtiyacı olmadığını bildiği halde Allahu Teâlâ’nın ashabıyla istişare etmesini emretmesindeki hikmet:

a) Onlara değer verme, onların gönüllerini alma gayesine binaendir;

b) Müslümanlar meselelerini kendi aralarında görüşür ve istişare ederlerse ve aynı zamanda niyetleri Rıza-i Hak olursa Allah kendilerine hakkı ve isabetli olanını gösterir ve kendilerine rüşd ve hidayet ihsan eder."

Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu)’nun kadınlarla bile istişare ettiği rivayet edilmektedir.

"İstişare eden aldanmamış, istihare eden de pişman olmamıştır." (Taberanî fi'l Evsat)

Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’e (Radıyallâhu Anhumâ) hitaben şöyle buyurur:

"Bir meşverette ikiniz ittifak ederseniz ben size muhalefet etmem." (Ahmed, Abdurrahman b. Ğanem’den ve Ahmed b. Hanbel)

"Ben, insanlardan hiçbir kimseyi Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) kadar sahabesiyle istişare eder görmedim." (Ebû Hureyre’den, İbn-i Hatim)

Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)"Bir kimseyi meşveretsiz yerime koymuş olsaydım, Ümm-i Abd’i, yani Abdullah b. Mes’ud’u koyardım" diye buyurmuştur. (İbni Mâce, c. 1/49)

 

Şûrâ Ehlinin İntihâbı

Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) devrinde olsun, Halifeler devrinde olsun şûrâ ile ilgili tayin ve tesbit edilmiş bir meclis yoktu. Gerek Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ve gerekse -Allah kendilerinden razı olsun- Halifeler, sahabenin ileri gelenleriyle meseleleri görüşür ve karara bağlarlardı. Fakat şurası muhakkak idi ki, çok az istisnaların dışında mutlaka istişare vardı.

Sonraki devirlerde şûrâ ehli ve şûrâ meclisi ve intihâbları hakkında kesin ve değişmez bir kaide ve bir usûl vermek de mümkün değildir.

Esasen nasslarda da belli bir sayı ve belli bir şekil yoktur. İslâm şûrâ esasını getirmiş, istişareyi emir ve tavsiye etmiş, vasıfları hakkında mâlumat vermiş ve fakat müessesenin şeklini ve şemâilini zamanın icabına bırakmıştır. Ve böyle olması da hikmete uygundur ve hikmettir. Yani adedini, intihâb şeklini, daimî olup olmamasını zamana ve zemine bırakmıştır. Biz, "Anayasa" ismini alan kitapçıkta intihâbın köy mescidlerinden başlayacağı şeklini göstermenin yanında daha da alternatifler bulunabileceğini kaydetmiştik.

 

Şûrâ Mevzuuna Giren Meseleler

Hakkında nass bulunan mevzular, şûrâ’nın çerçevesine girmeyeceği gibi, müctehedün fîh olan, yani ictihadı yapılmış olan meseleler de şûrâ’nın gündemine getirilmez. O halde farzlar, vacibler, sünnet’ler ve müstehab olan hükümler olsun, haram, mekruh ve terki evlâ olan hükümler olsun şûrâ’nın gündemini teşkil etmezler. O halde şûrâ’nın gündemine giren meseleler nelerdir?

Mübah olan şeylerdir. Yani, yapılması da yapılmaması da caiz olan şeylerdir. Kezâ; harbe veya sulha karar verilsin mi veya verilmesin mi? Veya harb karargâhı neresi olsun veya hangi zamanda olsun? Bazen de olur ki, şer’î hükümlerin icra ve tatbik şekilleri de şûrâ’nın mevzuuna girebilir. Mesela: "Cihad farzdır, tebliğ farzdır... Ve fakat bunların icra ve tatbik şekilleri zaman ve şekil yönünden nasıl olmalı ve hangi vasıta ile olmalıdır?", şeklindeki suallere cevaplar bulma yolunda istişareler yapılabilir.

 

Personel Tayininde:

Şûrâ, hizmetlerin daha uygun bir şekilde yürümeleri hususunda olabileceği gibi, adam almada, adam tayin etmede veya mevcut adamları görevden almada münasib görülenlerle de istişare yapılır. Yapılacak toplantıların yer ve zamanında da şûrâ yapılabilir. Ve yapılmasında fayda ve bereket vardır ve aynı zamanda gönülleri alma da vardır.

 

Ashab Efendilerimiz:

Allah kendilerinden razı olsun, dinî meselelerde, yani ibadet ve benzeri meselelerde fikir beyan etmezlerdi. Ancak hakkında vahiy olmayıp, re'yle halli mümkün olan ve takdire bağlı bulunan Bedir Savaşı’nda Habbab b. Münzir’in yaptığı gibi mevzularda meşveret ederlerdi. Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in de istişare ettiği mevzular, yukarıda bir kısmına işaret edildiği gibi, harplerde, sulhlerde ve muahedelerde, esirler hakkındaki muamelelerde, hatta hususî işlerinde de vukû bulmuştur.

 

Şûrâ Ehlinde Bulunması Gereken Şartlar

Merhûm Maverdî, "Edebü'd Dîn ve'd Dünya" isimli kitabında kaydettiğine göre şûrâ ehlinin sahib olması gereken şartları beş tanedir ve şunlardır:

1- Akl-i kâmil: Ama o akl-i kâmil ki tecrübe ile kuvvet kazanmıştır. Râvi Ebû Hureyre: Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

"Akıl bahisinde doğruyu (doğru yolu) taleb edin ki doğruyu bulasınız: Ona isyan etmeyiniz ki, pişman olmıyasınız."

2- Dindar ve takva ehli olmalıdır. Zira böyle olma her salâhın direği ve her başarının kapısıdır. Bir kimseye din galib gelirse, onun iç âlemi emin, azimeti başarılıdır. İkrime, İbn-i Abbas’tan şunu rivayet eder:

"Bir kimse bir şey murad eder de o babda bir müslüman ile istişare ederse o işinin en güzelinde Allah onu muvaffak kılar."

3- İyi niyetli, nasihatkâr, saygı ve sevgi sahibi olmalıdır. Çünkü, nasihat ve saygılı olması fikrinin sadık, re'yinin halis olmasına vesiledir.

4- Fikri gamden salim, gussadan ve fikir karışıklığından beri olmalıdır. Zira bir kimsenin fikrine bunlar arız olursa, re'yi salim, hatırı müstakîm olmaz. Ve şöyle denir: Her şey akla muhtaçtır, akıl da tecrübeye muhtaçtır.

5- Şûrâ ehlinde, arkasına takılacağı bir maksad, bir garaz olmamalı, heva ve hevesine uymamalıdır. Çünkü, böyle şeyler ne yapar? Onun fikrini fesada verir.

İşte bu hasletler bir kimsede bulunursa, o şûrâ’ya ehildir. Böyle birini bulduğunda onunla istişare etmekten çekinme!..

 

Şûrâ Ehlinin Sahib Olacağı Diğer Vasıflar

İmam-ı Buhâri şöyle kaydeder:

"Peygamber’den sonra imamlar; mübah olan meselelerden daha kolayını bulmak üzere emin ve ilim ehli kimselerle istişare ederlerdi."

Süfyan-i Sevrî Hazretleri de der ki:

"Müsteşar emin ve takva ehlinden ve Allah’tan havf ve haşyet eden kimselerden olmalıdır."

Devlet reisi ihtisas ve irfan ehliyle istişare etmelidir. İmam-ı Kurtubî tefsirinde şöyle der:

"Valiler, bilmedikleri mevzularda, din işlerinden müşkil meselelerde, asker ve savaş işlerinde ve sairede ulemâ ile istişare etmelidirler."

Elhasıl: Müsteşar‘da başlıca su şartlar bulunmalı: İlim, takva, emanet ve tecrübe. Şûrâ ehli bu vasıflardan mahrum olursa tehlikeler kendini gösterir. İmam-ı Buhâri rivayet eder:

"Emanet zayi olduğu zaman kıyameti bekle!" Sordular: "Emanet nasıl zayi olur?" Allah Resûlü cevap verdi: "İşler ehlinin gayrisine teslim edilirse kıyameti bekle!.."

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ​


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 173
Toplam 435142
En Çok 1157
Ortalama 330