ON ŞEY - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

04-04-2022

ON ŞEY

Müslim, Tirmizi, Neseî ve İbn-i Mace gibi hadis kitaplarının kaydettikleri hadis-i şerif'lerde şu on şeyin fıtrattan olduğu beyan edilmektedir: Bunlar bıyık kesmek, sakal uzatmak, misvak kullanmak, burnu temizlemek, tırnakları kesmek, parmak boğumlarını yıkamak, koltuk altlarını temizlemek, kasık tıraş etmek, su ile istinca etmek ve mazmaza yapmak (ağzı temizlemek).

Bunlar, peygamberlerin şeriat'lerinde mevcud olup peygamberler ve ümmetleri tarafından uyula gelindiği ve son Peygamber Hazreti Muhammed'in de bütün bunları bizzat ve harfiyyen yerine getirdiği, ümmetine bunları tamamen yerine getirmeleri için emir ve tavsiyelerde bulunduğu; yaratılışla, beden yaratılışıyla yakından ilgili bulunup adeta bedenin, beden yapısının birer parçası olarak bedenin temizlik, sıhhat ve kıvamının temel taşlarını teşkil eden ilâhî sünnetler ve ilâhî kanunlar demektir.

Görüldüğü üzere, bütün bunlar, diğer hikmet ve faydaları yanında, temizlik ve sağlığımızla ilgilidir. Temizlik ve sağlığı korumanın mübarek dinimizde çok mühim bir yeri olduğu bilinen bir gerçektir. Bakınız Kur'an'ın birçok ayetlerinde bu konuya yer verilmiştir. Ezcümle; ilk gelen surelerden Müddesir Suresi'nin hemen baş tarafında şöyle buyurulur:

يَٓا اَيُّهَا الْمُدَّثِّرُۙ ﴿1﴾ قُمْ فَاَنْذِرْۙ ﴿2﴾ وَرَبَّكَ فَكَبِّرْۙ ﴿3﴾ وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْۙ

"Ey örtüsüne bürünen! Kalk da uyar; Rabb'ini tekbir et (böyükle) ve elbiselerini tertemiz yap!"

Bu ayetlerle Allah Resulü Hz. Muhammed vazife başına çağrılıyor ve hangi meselelerden işe başlıyacağı ifade ediliyor ki; bunlar Allah'ı birlemek ve büyüklemek ile temizliğe son derece dikkat etmektir.

İşte bu iki şey! Ne mühim şeyler bunlar! Bunlardan biri Allah'a iman, diğeri de insanoğlunun hayatının korunması. Sonra temizlik emrinde bir incelik var: O da elbiseleri temizlemektir. Elbiseleri temiz tutmakla emir, aynı zamanda bedeni temiz tutmakla, evi temiz tutmakla, çevreyi temiz tutmakla emirdir. Çünkü insan, elbisesinden ayrılabilirse de bedeninden, bir mekândan ve bir çevreden ayrılmasına imkân yoktur. O halde elbiseyi temiz tutmakla emretmek aynı zamanda diğerlerinin temiz tutulmasıyle de emirdir. Peygamberimiz de şöyle buyurur: "Temizliğe dikkat ediniz. Zira İslâm temizdir!" (İbn-i Hibban). Diğer bir hadis: "Temizlik imana davet eder, iman ise cennete davet eder." (Taberani) İşte bütün bu emir ve tavsiyeler Allah Resulü'nün "Temizlik imandandır!" vecizesiyle özetlenmektedir. İşte İslâm bu!..

Doktorlar, sağlık kuruluşları, medeniyetçiler, sosyoloklar, filozoflar ve nihayet bütün ilim adamları! Nerelerdesiniz? Geliniz, İslâm'a geliniz, Kur'an'a geliniz! Aradığınız medeniyet ve sağlığın, tekâmül ve huzurun daha da mükemmelini İslâm'da bulacaksınız.

 

Misvak Kullanma

 

Misvak:

Abdest alırken, ağzına su verdiği bir sırada misva kullanması Sünnet-i Müekkede'dir. Bir görüşe göre de önce misvak işini yapar, sonra ağzına su verir. Hanefi mezhebine göre, misvak abdest için sünnet'tir, yani abdestin sünnet'lerindendir. Şafii mezhebinde ise, misvak namazın sünnet'lerindendir. Şu beş yerde de misvak kullanmak müstehabtır: Dişleri sarardığı, ağız kokusu bozulduğu, uykudan kalktığı, namaza başlayacağı, Kur'an okumaya başlayacağı, Kâbe'ye gireceği ve topluluğa katılacağı zamanlarda.

En azından üç defa yeni su ile üst dişlerini, üç defa da yine yeni su ile alt dişlerini misvaklamalıdır. Önce sağ tarafından başlar, sonra sola geçer. Sağ eliyle misvakı tutması menduptur. Misvak Arabistan'da yetişen erak ağacının dalıdır. Misvakın yumuşak olması, düz ve parmak kalınlığında ve bir karış boyunda olması menduptur. Misvakı somurmamalıdır. Çünkü, bu körlük getirir. Kullandıktan sonra da temiz yıkamalıdır. Aksi halde şeytan, onu kullanır. Bir karıştan fazla da yapmamalıdır. Yoksa şeytan onu merkez olarak kullanır. Misvaki rastgele bir yere atmamalıdır. Çünkü bu, cinnet getirir. Secîd b. Cübeyr'in rivayetine göre: "Bir kimse misvakini (gelişi güzel) yere atar da cinnet getirirse, kendisinden başkasına behane bulmasın!"

Nar ve kamış ağacı müstesna, her ağaçtan olur. Ancak efdal olan "İrâk" ağacıdır. Bundan sonra zeytin ağacı gelir. Tebaranî'nin rivayetine göre: "Zeytin ağacı ne güzel misvaktır, mübarek bir ağaçtır. Benim ve benden öncekilerin misvakidir!" Misvak bulamadığı taktirde sert bir bez ile veya parmağıyla bu işi yapar. Kadınların sakız çiğnemesi misvak yerine geçer. Kadınların dişleri zayıf oldukları için, devamlı misvak kullanmaları dişlerini zedeleyebilir. Onun için onlar, sevap almada serbesttirler; isterlerse misvak kullanırlar, isterlerse sakız çiğnerler.

Parmaklarıyla misvak yaptığı zaman, Hilye'nin beyanına göre, her parmakla olur. Ancak efdal olan şehadet parmaklarıyle yapar. Sol elinin şehadet parmağıyle sağ taraftaki dişlerini, sağ elinin şehadet parmağıyle de sol taraftaki dişlerini misvaklar. İsterse sadece sağ elinin şehadet ve baş parmaklarını kullanır. Baş parmağıyle sağ alt ve üst dişlerini, şehadet parmağıyle de sol alt ve üst dişlerini misvaklar.

Misvak kullanmanın faydalarına gelince:

Misvak kullanmanın otuzdan fazla faydası sayılmıştır. Bunlardan bir kaçına işaret edelim: Misvak kullanmak ihtiyarlamayı geciktirir, gözün görme duygusunu arttırır, Sırat köprüsünü çabuk geçmeğe sebep olur, dişleri beyazlaştırır, ağzı temizler, balgamı keser, namazın sevabının kat kat olmasına sebep olur, mideyi takviye eder, ağız acılığını keser, ağız kokusunu güzelleştirir, fasih konuşmaya vesile olur, başın damarlarını teskin eder, ölümden başka her derde deva olur, ölürken Kelime-i Şehadet'i hatırlatır, melekleri ferahlandırır, Kur'an yolunu temizler, hasenatı arttırır, şeytanı kırdırır ve nihayet Yaratan'ın rızasını kazanmaya vesile olur.

Bir hikâye:

İslâm orduları Allah yolunda gaza eder, düşmanla savaşırlarken bozulma ve düşmanın galip gelme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyorlar, bunun sebebini arıyorlar. Salihleri (ileri gelenleri) cevap veriyor ve diyorlar ki; sizler misvak kullanmadığınız için galip gelemiyoruz. Bunun üzerine askerler hurma ağaçlarına koşuyor, herkes kendine bir misvak ediniyor, o ağaçlarla dişlerini misvaklamaya başlayınca, bu hali gören düşman, "Eyvah! Bunlar ağaç yiyorlar. Ya bizi ellerine geçirirlerse bizi de yerler!.." diye içlerine bir korku giriyor, savaş meydanını terk edip kaçıyorlar. (Terğib ve Terhib, c. 1, sf. 168)

Yine misvakla ilgili ikinci bir hikâye:

Mısır'ı fethetmek üzere yapılan savaş günlerce uzar, bir türlü fetih müyesser olmaz. Sebebi araştırılır, askerlerin misvak kullanmadıkları anlaşılır. Hz. Ömer birkaç deve yükü misvak gönderir, onlar da bunları kullanmaya başladıktan kısa bir zaman sonra fetih müyesser olur, zafere ulaşılır. (Tasavvufî Ahlak, Mehmed Zahid Kotku, Dördüncü Kitap, sf. 132)

İşte görüldüğü üzere, İslâm'ın her meselesi böyledir. Farz olanlarında da sünnet olanlarında da sayısız menfaat ve hikmetler vardır. Sağlığımızın ve varlığımızın, huzur ve saadetimiz, terraki ve tekâmülümüz, elhasıl dünyevî ve uhrevî menfaatlerimiz İslâm'ın bu emir ve tavsiyelerine uymaktadır. Çünkü bunlar, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten emir ve yasaklarında sayısız hikmetler bulunan ve asla yanılmayan Allahü Azimüşşan'ın koyduğu, indirdiği, gönderdiği nizamlar ve düzenlerdir. Bu emir ve tavsiyelerin dışında sağlık ve varlık arayan hastalık ve yokluk bulur, huzur ve saadet arayan bedbaht olur, medeniyyet arayanlar vahşet ve canavarlık bulurlar...

Misvak hakkında birkaç hadis meali:

Buhari, Müslim ve Neseî'nin Ebu Hüreyre'den rivayet ettikleri bir hadis'te Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

"Ümmetim (veya insanlar) üzerine meşakkatli bulmasa idim, her namazda misvak kullanmalarını emrederdim."

Buharî'nin Hz. Enes'ten rivayet ettiği bir hadis de şu mealdedir:

"Misvak hakkında sizlere çok tavsiyede bulundum!"

Müslim'in Huzeyfe'den rivayetine göre:

"Allah'ın Resulü gece kalktığı zaman, dişlerini misvaklardı."

Neseî Hz. Aişe'den rivayet ederek, Peygamberimiz'in şöyle buyurduğunu kaydeder:

"Misvak kullanma ağzı temizler, Yaratan'ın rızasını kazanmaya vesile olur." (N. Teharet)

Ebu Davud'un Hanzele b. Ebi Amir'den rivayet ettiği bir hadis'te:

"Allah Resulü, abdestli olsa da olmasa da her namaz için abdestle emrolundu. Bu meşakkatli olunca, her namaz için misvakla emrolundu." (D. Teharet)

Ahmed b. Hanbel'in İbn-i Abbas'tan rivayet ettiği bir hadis'te Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: "Misvak kullanmakla o derece emrolundum ki, ileride bunun hakkında ayet geleceğini zannettim!" (Hanbel, 237)

"Bana ne oluyor ki, bana geldiğiniz zaman dişlerinizin sararmış olduğunu görüyorum? Misvak kullanınız!"

"Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bir gecede bir kaç kere misvak işini yapardı." (İhya)

 

Mazmaza ve İstinşak

Mazmaza ile istinşak da fıtrî sünnet'lerdendir. Ve bunlar aynı zamanda abdestin de sünnet'lerindendirler. İstinşak demek, buruna su çekmek ve onu temizlemek demektir. Keza abdestin sünnetlerinden biri de mazmazadır. Mazmaza demek ağıza dolu dolu su vermektir. Bunlardan her birine üçer sefer yeni yeni su ile su vermek, ağızda suyu dolandırmak, buruna nefesle çekmek suretiyle temizler.

Kütüb-i Sitte'de kaydedildiğine göre Abdullah b. Zeyd Peygamberimiz'in abdest alışını şöyle anlatır:

"Peygamber abdest alırken mazmaza ve istinşak yaptı. Üç sefer burnunu üç avuç su ile sildi ve temizledi."

Taberanî senetli rivayetinde:

"Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) abdest aldı, üç kere ağzına, üç kere burnuna su verdi." (Haleb-i Sağır)

İbn-i Abidin, Şerh-i Zahidî'den naklen diyor ki, "Mazmaza ile istinşak müekked iki sünnet'tir. Bunları terk eden günahkâr olur!"

Tenvir'ül-Ebsar sahibi ve şarihi abdestin sünnet'lerini sayarlarken şöyle diyorlar: "Ağıza dolu dolu, buruna bol bol olarak yeni yeni su vermek ve yıkamak müekked iki sünnet'tir. Ağzı su ile doldurup (oruçlu olmayan) gargara yapacak, burun kemiğine çıkıncaya kadar buruna su çekecektir."

Şeyheyn ve Ebu Davud'un Ebu Hüreyre'den rivayetlerine göre, Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Biriniz abdest aldığı vakit burnuna su çeksin (içindekileri) silsin."

Burnuna suyu sağ eliyle vermesi, sol eliyle de sümkürmesi sünnet'tir. "Hz. Ali abdest suyu istedi. Ağzına burnuna su verdi, sol eliyle de burnunu sildi ve bunları üçer sefer yaptı. Sonra da şöyle dedi: "İşte böyle idi, Peygamber'in abdesti!" (Ahmed, Neseî)

Elleri yıkadıktan sonra abdestin başında bu iki sünnet'in yerine getirilmesinin hikmeti acaba nedir? Suyun temiz olma vasıflarını bilmektir, değil mi? Çünkü, bir suyun temiz olabilmesi için rengi, tadı ve kokusu bozulmamış olacak. Suyun rengi göz ile, tadı ağız ile, kokusu da burun ile idrak olunur. (İbn-i Abidin, c. 1, sf. 108)

Tırnak Kesmek

Fıtrî sünnet'lerden biri de tırnakları kesmektir. Tırnaklarını her gün kesebilirse de Cuma günü kesmesi müstehaptır. Savaş meydanlarındaki gaziler ise, tırnaklarını uzatırlar. Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu) İslâm ordularına, "Tırnaklarını ve bıyıklarını uzatsınlar" diye yazmıştır. Çünkü, bunda hem düşmana karşı heybetli gözükmek var, hem de gerektiğinde bunları, silah olarak kullanmak var. Tırnakları uzun olanın rızkı kısa olur, diye hadis varid olmuştur. "Bir kimse Cuma günü tırnaklarını keserse Allah onu gelecek Cuma gününe kadar, hatta üç gün de fazla belalardan korur!" diye hadis var olmuştur.

Kestiği tırnak ve saçları, en uygun olanı toprak altına defnetmektir. Münasip yerlere atmasında da bir beis yoktur. Tuvalet ve hamama atmak mekruhtur. (İbn-i Abidin, Kerahet)

Peygamberimiz Ebu Hüreyre'ye hitaben şöyle buyurdu:

"Tırnaklarını kes! Yoksa şeytan uzanan tırnaklara biner." Dişleriyle tırnaklarını kesmez. Çünkü, bu, beres ve cinnet hastalığı türetir. Belki makas ve benzeri şeylerle tırnaklarını keser. Tırnakları kesmede bir sıra olup olmamasında ihtilaf vaki olmuştur. İmam-ı Nevevî'nin beyanına göre, müstehab olan önce ellerinin sonra da ayaklarının tırnaklarını kesmektir. Sağ elinin şehadet parmağında başlayarak serçe parmağa, oradan da baş parmağa geçer. Bundan sonra sol eline geçer. Küçük parmaktan başlar, baş parmakta bititrir. Sağ ayağının serçe parmağından başlar, sol ayağının serçe parmağından çıkar.

 

Mezahib-i Erbaa'dan:

Şafii Mezhebi:

Matlup olan sünnet'lerden biri de ihrama girmemiş kimsenin Cuma günlerinde tırnaklarını kesmesidir. Perşembe ve Pazar günleri de Cuma günü gibidir. Kesmede sıra sağ elinin şehadet parmağıyla başlar, baş parmakta biter. Sonra sol elinin serçe parmağından başlar, baş parmağında biter.

Hanefî Mezhebi:

Tırnak kesme işini kırk günden sonraya bırakması mekruhtur. İhramda değilse, tırnaklarını kesmek müstehabtır. Nasıl ve hangi gün kesileceği hakkında sahih senetle bir şey sabit olmamıştır.

Malikî Mezhebi:

Erkek ve kadın için, ihram zamanı müstesna, tırnaklarını kesmek sünnet'tir. En az müddeti Cuma'ya kadardır. Dişleriyle tırnaklarını keserse mekruh olur. Nasıl kesileceğinde ve hangi gün kesileceğinde belli bir ölçü yoktur.

Hanbeli Mezhebi:

İhramda olmayan kişiler için tırnaklarını kesmek sünnet'tir. Hal ve keyfiyeti hakkında sahih senetle bir şey sabit olmamıştır.

 

 

Beracim - Parmak Boğumları:

Fıtrî sünnet'lerden biri de parmak boğumlarını temizlemektir. Bu müstakil bir sünnet'tir; abdeste mahsus değildir. Kirler daha çok parmakların boğumlarında, yani dış ve iç eklem yerlerinde toplanır. İnsan dış dünya ile yapacağı işleri en çok elleriyle yapar ve eller daha çok kirlere, toz ve toprağa mâruz kalır. Hele eklem yerleri her zaman kir kapar ve kirler buralarda daha çok tutunur. Bu kirler beraberlerinde mikroplar da getirirler.

Abdest ve gusul sıralarında elleri yıkamak İslâm'ın birer sünnet'i olduğu, hatta bir yönüyle de birer farz oldukları gibi, yemekten önce de ve sonra da elleri yıkamak sünnet'tir. Şir'at-ül İslâm'da beyan edildiğine göre, yemekten önce el yıkamak, fukaralığı giderir. Çünkü, dinî vecibeleri kolayca yerine getirmek maksadıyla yemek yemek ibadettir. Öyle ise namazdan önce nasıl temizlik yapmak gerekiyorsa, yemekten öncede temizlik yapmak yerinde olur. Yemekten önce el yıkamanın fukaralığı gidermesi meselesindeki hikmete gelince; yemekten önce el yıkamak, nimeti edep ve hürmetle karşılamaktır. Bu da nimete şükürdür. Nimete şükür ise nimetin artmasına sebep olur.

Yemekten sonra el yıkamak da cünun hastalığını giderir, aynı zamanda küçük günahların silinmesine sebep olur, gözlerin sıhhatını korur. Bunu tıbben de izah etmek mümkündür. Yemek yiyen bin insanın genellikle ellerin yemek kırıntıları ve yağlı maddeler bulaşır. Bu bulaşıklar oralarda mikropların üremelerine ortam hazırlar. Ellerde üreyen bu mikroplar vücudun her tarafıyla özellikle ağız ve burunla temas halinde bulunan eller vasıtasıyla ağız veya burunda veyahut da yara ve berelerden iç organlara nüfuz ederler ve nihayet tahribat yapmaya başlarlar... İşte yemeklerden sonra eller yıkandığı takdirde normal ne basit hastalıkarın ve bunların ötesinde de cünun-delilik hastalığına yakalanma tehlikesi önlenmiş olur...

 

Elleri yıkama usulü:

Yemekten önceki yıkamada, ihtiyarlar gençleri beklemesin diye önce gençler yıkanır. Yıkanmanın izleri kalsın diye eller silinmez. Bunun yanında başka hikmetlerden biri de yine tıbla ilgili; yıkanmak suretiyle mikroplardan arınan eller, silinen şeylerle tekrar mikroplanmış olabilirler. Yemekten sonraki yıkamada ise önce ihtiyarlar, sonra gençler yıkanır ve eller silinir. Yemekten sonra yıkanan ellerin yaşlılığıyla gözlerini meshetmesi müstehabtır. Müellifin, "Gözlerin sıhhatını korur!" sözünde buna işaret vardır. Peygamberimiz şöyle buyurdu:

"Sizden biriniz abdest aldığı (ellerini yıkadığı) zaman gözlerine içirsin ve ellerinizi çırpmayınız. Zira bu, şeytanın yelpazesidir!"

Ebu Hüreyre'ye soruldu: Bu mesele abdestte olsun, abdestin gayrisinde olsun böyle midir? "Evet öyledir!" diye cevap verdi. Şurası da bilinmelidir: Sadece bir eli veya iki elin sadece parmaklarını yıkamak sünnet'in yerine gelmesi için kâfi gelmez. Çünkü, mezkûr olan iki eli bileklerine kadar yıkamaktır." (Şir'at-ül İslâm ve saire)

 

Koltuk Altlarını Temizlemek:

Fıtrî sünnet'lerden biri de koltuklarını temizlemektir. Erkek-kadın insanların koltuklarında biten bütün tüyler, hem terlerin bıraktığı kir ve kokuları tutar hem de hariçten gelecek toz toprak ve mikropları tutar.

Koltuklardaki tüyleri yolmak koparmak bilittifak sünnet'tir. Gücü yetene yolmak eftaldır. Gücü yetmiyorsa, yani acısına tahammül edemiyorsa tıraş etmesi de caizdir. Yunus bin Abdullah der ki: "İmam-ı Şafii'nin yanına gittim. Koltuklarını tıraş ediyordu. Beni görünce, buyurdular: Biliyorsun, sünnet olan yolmak ve koparmaktır. Ancak ben bunun acısına tahammül edemiyorum." (Nevevî)

Hanefi mezhebine göre: Koltuklardaki kılları tıraş etmek veya yolmak suretiyle temizlemek sünnet'tir. Ancak yolmak evlâdır. Göğüs ve arkada biten kılları tıraş etmek İslâm âdâbına uymaz. İşe sağ koltuktan başlar, sol koltukta bitirir. Koltukları yolduktan sonra buraları su ile yıkamak da sünnet'tir.

 

Kasık Tıraş Etmek:

Fıtrî sünnet'lerden biri de kasıkları tıraş etmektir. Yani erkek kadın herkes edep yerlerinde biten kılları temizlemeleri sünnet'tir. Efdal olan tıraş etmektir. Kırkmak, yolmak ve kalsiyum oksit kullanmak suretiyle temizlemek mübahtır. Kadınların yolma yoluyla temizlemeleri sünnet'tir. Haftada Cuma günü bir sefer bu temizliği yapmalıdır. Bu, eftaldır. Onbeş günde bir yapmak da caizdir. Kırk günden sonraya bırakması mekruhtur. Haftada bir eftal, onbeş günde bir orta, kırk günde bir ise uzaktır, cezaya müstehak olur.

 

Su İle İstinca:

Fıtri sünnet'lerden biri de "İntikasülma" diye isimlendirilen bir sünnet'tir. Neki kitabında "istinca" manasında tutmuştur. Bazıları da bu kelimeyi "İntidah" şeklinde okumuşlardır. "İntidah" demek ise, abdestten sonra vesveseyi kesmek için tenasül uzvuna azcık su serpmektir. Kişi, kendinden vesveseyi gidermek için avret mahalli ile donuna bir miktar su serper. Abdesten sonra yaş gördüğü zaman o yaşlığın, serpmenin, serpilen suyun eseri olduğu kanaatine varır da şüphelenmez.

Süfyan b. Hakim'in rivayetine göre; Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz bevledip abdest aldıktan sonra bir miktar su serperdi. Diğer bir rivayette de Peygamber bevletti, sonra su serpti. İbn-i Ömer de donuna ıslanıncaya kadar su serperdi. (Fıkh'üs-Sünne, c. 1, sf. 36)

Bu kelimeye başka manalar verenler de olmuştur. Fakat biz burada bu kelimeyi istinca manasına alacak ve önemini anlatmaya çalışacağız.

İstinca demek, kişinin ön ve arkasından çıkan necasetleri su ve benzeri şeylerle gidermek, temizlemek demektir.

Sağ eliyle istinca etmez. Onu pis şeylerden temiz tutar. Abdurrahman b. Zeyd'in rivayetine göre, Selman'a soruldu: Peygamber, necasetlere kadar size her şeyi öğretti. Selman: "Evet, öyle! Efendimiz bizi bevlederken veya tağavvut (taşra çıkarken) yaparken Kıble'ye doğru dönmemizi, sağ el ile istinca etmemizi veya üç taştan az olarak istinca etmemizi, necis olan her şey ile veya kemikle taharetlenmemizi men etti." (Müslim, Ebu Davud, Tirmizi)

Diğer bir hadis:

"Peygamberimiz, sağ elini yemesi, içmesi, giymesi, alması ve vermesi için, sol elini de diğerleri için kullanırdı."(Ahmed, Ebu Davud, İbn-i Mace)

Şayet, gerekiyorsa sağ eliyle yapılması gereken işlerde sol elinden yardım görebilir. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), ekmeği sağ eline, karpuzu da sol eline almıştı. Bir ekmekten, bir karpuzdan yiyordu. Ve şöyle buyurdu: "Bir kimse ekmeği karpuzla yerse, Allah onda yetmiş kadar hastalığı giderir." (Şerh-i Şır'a)

İstincadan sonra elini toprağa sürer veya sabun ve benzeri bir şeyle yıkar, ralihe-yi kerihe tamamen zail olsun diye. Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği bir hadis:

"Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) helaya gittiği vakit ben ona bir kap su götürdüm. Onunla istinca etti, sonra da elini toprağa sürdü." (Ebu Davud, Neseî)

Kişi su bulamadığı zaman, katı şeylerle veya su ile veyahut da hem su hem de taş ve benzeri nesnelerle ön ve arkadaki, yani avret yerlerindeki necasetleri gidermesi ve temizlemesi vaciptir. Hz. Aişe'den rivayet: "Sizden biri helaya gittiği zaman üç taşla istinca etsin. Zira bunlar kâfidir." (Ahmed, Neseî)

Enes'in rivayeti: "Peygamber helaya gittiği zaman, ben ve bir köle bir ibrik su ile bir de aneze (galiba bir asa) taşırdık. Peygamber su ile istinca ederdi." (Müttefekun aleyh)

İbn-i Abbas'ın rivayeti:

Allah Resulü iki mezara uğradı. Buyurdular ki, bunlar azap çekmektedirler. Hem bunlar zor bir şeyin yüzünden azap görmüyorlar; bunlardan biri (bevlederken) bevilden ve bevlin üstüne sıçramasından sakınmıyordu. Diğeri de nemmamlık yapıyordu (yani iki adam arasında söz götürüp getiriyordu). Sonra yaş bir hurma ağacı istedi ve onu iki parçaya ayırdı. Bir parçasını mezarın birine, diğer parçasını da diğer mezara dikti ve şöyle dedi: "Bunlar kuruyuncaya kadar, olaki bunların azapları hafifler!" (Ebu Davud)

Hz. Enes'in merfuen rivayet ettiği bir hadis'te Allah Resulü şöyle buyurdu:

"İdrardan sakının. Zira kabir azabının çoğu bundandır!" (Dârekutnî)

Evet, öyle; Çünkü, bir insan idrarını yaparken dikkat etmezse, elbisesine ve bedenine sıçrar veya bulaşır. Bu sıçrantılar çoğala çoğala ve o bulaşmalar büyüye büyüye adama çok pahalıya mal olur; bir kere kıldığı namazlar fasid olur. Hayatı böyle devam ederse, hiç namaz kılmamış sayılır. Tabiatıyle de kabir azabına müstehak olur. Keza, bunun bir başka yönü de vardır: O da istibra yapmadan, yani idrardan sonra kurunmadan, idrar yolundaki sızıntılar tamamen kesilmeden alınan abdestler de sıhhatli olmaz. Çünkü, abdesti aldıktan sonra, zekerinden ufak bir damlacık çıkıverse abdest gider. Artık o abdestle namaz kılamaz. Yeniden abdest alması lazımdır. Kişi bu haliyle namaz kılarsa o namazları sahih olmaz. Dolayısiyle namaz kılmamış sayılır, dolayısiyle kabir azabını haketmiş olur.

O halde müslüman, Hz. Peygamber'in şu ağır müeyyidelerini unutmamalı; idrar ederken üstüne, elbisesine bulaştırmamaya, üzerine sıçratmamaya son derece dikkat etmeli. İdrardan sonra da hemen abdest almamalı, yaş ve âdetine göre bir miktar gezerek veya oturarak veyahut da uyuyarak zaman geçirmeli, idrarın son sızıntıları da bitmeli, ihtiyaten kendini bir de yoklamalı ve ondan sonra abdest almalıdır. Bunun şuur ve idraki içinde bulunan eski müslümanlar; helada olsun, taşrada olsun mutlaka oturarak idrarlarını yaparlardı. Hatta bazen bellerinde veya ceplerinde bir odun parası taşır, sert bir yerde idrar edeceklerse, oradaki toprağı deşerler ve kabartırlardı, ondan sonra idrarlarını yaparlardı. Esasen ayakta bevletmek İslâm'da yasaktır. Meşru bir muazeret yoksa kerahetten hali değildir.

Hz. Aişe der ki: "Kim Peygamber'in ayakta bevlettiğini söylerse siz onu tasdik etmeyin. O, oturarak idrarını yapardı."(Ahmed, Tirmizi, Neseî)

İbn-i Ömer Hz. Ömer'den rivayet eder. Hz. Ömer der ki: "Peygamber benim ayakta idrar ettiğimi görünce, 'Ya Ömer!'dedi, 'Sakın ha! Ayakta idrarını yapma!' Ben ondan sonra artık idrarımı ayakta yapmadım." (İbn-i Mace, c. 1, sf. 112)

İbn-i Mace'nin Cabir b. Abdullah'tan rivayetine göre; "Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ayakta bevletmekten nehyetmiştir." (Aynı sayfa)

İşte medeniyet budur, insaniyet bunu gerektirir, İslâm da böyle tavsiye eder! Bunların hepsi hikmettir. Akıl ve muaşeret ölçülerine tıpa tıp uygundur.

Üzülerek kayedelim ki; o şuurlu ecdadın bugünkü şuursuz ve beyinsiz torunları, istisnalar kaideyi bozmaz, İslâm'ın bu güzel emir ve tavsiyelerini, ecdadın o güzel örf ve adetlerini bıraktılar da kendilerinden olamayan küfür milletlerinin örf ve adetlerini yaşamaya, uygulamaya başladılar; insan gibi oturarak değil, hayvanlar gibi idrarını ayakta yapmaya başladılar. Helalarına Avrupa tipi hela taşları yerleştirdiler. Su ile istincanın yerine kağıtla temizlenmek istediler. Ve o hale geldiler ki Peygamber'in, "Siz karış karış, zira zira sizden öncekilerin yolunu izleyeceksiniz. O kadar ki; onlar bir keler deliğine girecek olsalar siz de onları takip edeceksiniz!" hadisiyle anlatılmak istenen tehlikeli duruma düştüler.

 

Hitan - Sünnet Olma:

Fıtrî sünnet'lerden biri de hitandır, yani sünnet olmaktır. Veya çocukları sünnet etmektir. Sünnet olmanın hükmü ise, Ebu Hanife Hazretleri'ne göre, Şafii hareketleri dahil, bir çocuklarının içtihadına göre sünnet olma vaciptir. Çünkü, bu Şeâir-i İslâm'dandır. İbn-i Abbas Hazretleri sünnet'in hükmünü daha da şiddetlendirerek, sünnet'sizin şahidliği, namazı kabul görmez, kestiği hayvanın etini yemez. İbn-i Şureyh der ki, kişinin avret yerlerini örtmesi bilittifak vacibtir. Eğer hitan yani sünnet olma vacip olmasa idi, avret yerini açması caiz olmazdı.

Madem ki avret yerini açmak caiz oluyor. Bu caiz oluş, sünnet olmanın vacip oluşunun delilidir.

El-İhtiyar'da şu satır okunuyor:

Erkekler için sünnet olma sünnet'tir. Kadınlar için ise mekremedir, yani güzelliktir. Ve aynı zamanda sünnet olma fıtrattandır, yani yaratılıştandır. Binaenaleyh, bir belde sakinleri bu sünnet'i terk ederlerse, devlet onlara savaş açar. Çünkü, sünnet olma zamanında ihtilaf vardır; vakti buluğ çağıdır, dokuz yaş, on yaş diyenler olduğu gibi, çocuk bu işi ne zaman tahammül ederse işte o vakittir diyenler de vardır. (Kerahat, 167)

Hülâsa ve Mecme'ül-Fetava'da kaydedildiğine göre, çocuk sünnet'li olarak doğarsa, öyle ki, bir insan baktığı zaman onun sünnet olmuş olduğunu görüyor. Bu çocuk bir daha sünnet edilemez. Rivayete göre ondört peygamber sünnetli olarak doğmuşlardır. Bunlar; Adem, Şit, Nuh, Hud, Salih, Şuayb, Yusuf, Musa, Süleyman, Zekeriya, İsa, Ashab-i Ressin Nebi'si olan Hanzele b. Safvan ve Hz. Muhammed'dir; Hepsine salât ve selam olsun! Bir rivayete göre de bütün peygamberler sünnetli olarak doğmuşlardır. Ancak Hz. İbrahim müstesnadır. Hz. İbrahim seksen yaşında iken kendisi bizzat kendisini sünnet etmiştir. Kendisinden sonra artık bu sünnet'i herkese icra etsin diye. (Şir'atül-İslâm)

Ebu Hureyre'den rivayet olunan müttefekun aleyh bir hadis'te Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "İbrahim Halil'ür-Rahman yaşından seksen sene geçtikten sonra sünnet oldu. Keserle sünnet oldu."

Küleyb babasından, o da dedesinden rivayet ettikleri bir hadis'te şöyle buyurulmakta:

"Peygamberimize biri geldi, "Ben müslüman oldum!" dedi. Bunun üzerine Efendimiz ona, "Üzerindeki küfür alâmetini at, tıraş ol!" dedi. Başka birine de "Küfür alâmetini üzerinden uzaklaştır; sünnet ol!" diye buyurdu." (Ahmed, Ebu Davud)

Sünnet olma ve İlim:

Mükerreren söylediğim gibi, dinimizin her meselesi ilmîdir, sıhhîdir, hikmete uygundur, insan hayatına tıpatıp muvafıktır.

Şimdi bakınız dünyanın ilim adamları "Sünnet olma" konusunda ne diyorlar, neler yazıyorlar?

"Bugün Amerika'da milyonlarca çocuk, doğdukları vakit sünnet olmaktadırlar. Sünnet edilen çocukların nisbeti % 60'ı bulmuştur. Birçok hastanelerde çocuklar anne ve babalarının itirazlarına rağmen, doktorlar tarafından sünnet edilmektedirler. Tanımış mütehassıslardan Frank Rasky diyor ki, "Sünnetin faydası halka izah edilmiş olsaydı, geriye kalan çocuklar da sünnet edilirdi!"

Hastanelerde yapılan tetkikler, sünnetin birçok hastalıklara mani olduğunu göstermiştir. Broolyn Tatbikî Biyoloji Enstitüsü'nde bu gibi tetkiklerde bulunan Dr. Ravich diyor ki: "Amerika'da her sene 25000 kişi kanserden ölüyor. Bunların sekizde biri prostat, penis, yahut rahim kanserinden ölmektedir. Bu tip kanser vakıalarının çoğunu tetkik ettikten sonra bu gibi kanserlere ekseriye sünnet olmamış kimselerde rastlandığını gördüm. Rahim kanserine mübtela olan kadınların çoğunun eşleri sünnet olmamıştır. Öyle zannediyorum ki, bütün erkekler sünnet edilmiş olsalardı, bu tip kanserlerden çoğunun önü alınmış olacaktı."

Londra'nın tanınmış operatörlerinden Dr. M. Clifford'un fikirleri de aynı merkezdedir. Ona göre cinsiyet organında iltihabın meydana gelmesi neticesinde sara gibi hastalıklar bile meydana gelebilir. Mr. Clifford'a göre sünnet, cinsiyet organında meydana gelen bu iltihapların önünü aldığı için birçok hastalıklara karşı bir nevi sigorta sayılmaktadır.

Sünnet çok eskiden beri tatbikat edilen bir şeydir. Nil nehrinin civarında bulunan mumyalar, eski Mısırlı'ların erkekleri sünnet ettiklerini isbat etmektedirler. Eski Yunan tarihçisi Heredotüs eski Mısırlı'ların erkek çocuklarını sünnet ettiklerini yazmaktadır. Miladdan 1713 sene evvel yaşamış olan Hz. İbrahim de sünneti kabul etmiş ve bütün musevilerin erkek çocuklarını sünnet ettirmeleri lazım geldiğini bildirmişti. O zamandan beri sünnet musevilerde titizlike riayet edilen bir adet halini almıştır.

Müslümanlarda ise sünnetin ne kadar mühim bir şey telakki edildiği mâlumdur. Fakat Afrika'da müslümanlıkla alakası olmayan birçok zenci kabilelerinde de sünnetin tatbik edildiği görülmektedir. Avrupalı doktorlar sünnetin ehemmiyetini ancak 19. asrın sonlarına doğru anlamaya başlamışlardır. Fakat yine de sünnetin sıhhî bakımdan ne gibi bir rol oynadığını bilmiyorlardı. Mesela: Dr. P. C. Remondino 1891 de yazdığı eserde "Sünnetin erkeklerin ruhlarına kök salan kötü arzuları yok ettiği için faydalı olduğunu" ileri sürmüş ki, bu tabii ilmî bir kanaat sayılamaz.

Sünnetin cinsi organda meydana gelen kanseri önlediği ancak bundan 25 sene evvel anlaşılmıştır. Dr. Hukh Young yaptığı tetkikler neticesinde Amerika'da 60 yaşından yukarı olan erkeklerin % 20'sine prostat hastalığına ve bunların % 20'sinin de kansere tutulduklarını tesbit etmişti. Dr. Ravich ise Brooklyn'deki musevîlerin arasında kanser nisbetinin çok düşük olduğunu gördü. Brooklyn hastahanesinde kaldığı müddetçe 840 museviye prostat ameliyeti yapmıştı. Fakat, bunların arasında ancak % 1,7'sinin kansere tutulduğunu müşahede etti. Musevî olmayanlarda % 20'yi bulan bu nisbet neden musevîlerde bu kadar düşüktü? Bunun bir tek sebebi vardı: Sünnet!

Dr. Ravich'e göre, sünneti titzlikle tatbik eden müslümanlarla museviler arasında bir tek penis kanseri vakası görülmemiştir. Fakat Dr. Ravich bu hususta diğer doktorların da mütalaalarını merak etmiş ve meslektaşlarını bu sahada araştırmalar yapmaya davet etmiştir. Bir müddet sonra dünyanın her tarafından birçok mütahassısların cevabı gelmiştir: Long İsland Tıp Fakültesi Prof.'u Dr. John Osborne da, eşleri sünnet edilmiş olan mslüman ve msevî kadınların arasında rahim kanalı kanserine rastlanmadığını bildirdi. Berlinli doktorlardan Dr. C. Wolf altı sene zarfında yaptığı tetkikler esnasında 726 mseviyi muayene ettiğini ve bunların arasında bir tek kanser vakası bulunmadığını haber verdi. Viyana'da Dr. V. Foderi onbir seneden beri türlü vesilelerle muayene ve tedavi ettiği musevilerin arasında bir tek kanser vakasına rastlanmadığını yazdı.

Hindistan'daki hastahanelerde müslüman erkeklerin sünnet dolasıyle cinsiyet organı kanserine karşı bir muafiyet kazandıkları tesbit edildi. Fakat araştırmalar bununla da kalmadı. Dr. Alice C. Konhn-Speyer ile Dr. Alber Plant sünnet edilmemiş kimselerin cinsiyet organında müşahede edilen ve "SMegma" adı verilen maddeyi laboratuvarlarda tecrübe için kullanılan kobaylara zerkettiler. Kobayların hepsinde kısa bir zaman sonra kanserli tümörler belirdi. Halbuki bu maddenin zerkedilmediği kobaylara hiçbir şey olmamıştı.

Yapılan araştırmalar çocukların ne kadar erken sünnet edilirlerse penis kanserine karşı o nisbette muafiyet kazandığını gösterir mahiyettedir. Pensacola Deniz Hastanesi'nin Başhekimi Dr. A. Millispaugh da sünnet sayesinde erkeklerin frengi, belsoğukluğu gibi hastalıklara sünnet olmamış kimselere nisbetle daha az tutulduklarını müşahede ettiklerini bildirmektedir. Sünnetin yalnız dinî bir vazife olmayıp aynı zamnda sıhhî bir tedbir mahiyetini de taşıdığı nihayet ilmen isbat edilmiş bulunmaktadır." (Sebil'ür-Reşad, c. VII, Sayı 190, Sayfa: 239)

Cenab-ı Hakk'a ne kadar şükretsek yine azdır. Mevlâ'mız bize öyle bir din nasip etmiş ki, sadece müslümanlar değil, müslüman olmayan ve fakat ilmin hakkını veren ilim adamları da tasdik etmekte ve ilim mühürü ile doğruluğunu onaylamaktadırlar. Vesselam!..

 

Kına Yakmak, Koku Sürmek, Sürme Çekmek Ve Taramak:

Tekrar tekrar söylediğim gibi, bağlı bulunmakla şeref duyduğumuz mübarek dinimiz, her sahada insanca yaşamasını hedef tuttuğu için, aynı zamanda insanın kılık-kıyafetine de önem vermiş, pâk ve temiz, güzel ve düzgün bir hayat yaşamasını emir ve tavsiye etmiş ve insan hayatına en uygun ve en makul ölçüler göstermiştir. Şöyle de diyebiliriz: Müslümanlık adalet dinidir, itidal dinidir, medeniyet ve temizlik dinidir, güzellik dinidir. Cenab-ı Hakk Tin Suresi’nin bir ayetinde şöyle buyurur:

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍۘ

"Yemin olsun ki, biz insanı ahsen-i takvim üzere, yani en güzel bir şekilde yarattık..." (Tin, 4)

Bu ayet-i kerime'ye nazaran insan ruh ve beden yapısı itibariyle ahsen-i takvim üzere yaratılmış ve varlıklar içerisinde yapı ve biçim itibariyle en güzelini almıştır. Ruhça da bedence de en güzel bir şekilde yaratılan insanın kılık-kıyafeti de elbette o nisbette güzel ve uygun olacaktır. O halde insan da âdil olacak, mütedil olacaktır. Çevresi temiz, evi temiz, elbisesi temiz ve düzgün, saçı sakalı temiz ve düzgün olacaktır. Üstü-başı güzel kokacak, gül gibi olacaktır, kokacaktır...

"Allah güzeldir, güzeli sever, Allah hoştur, hoş olanı sever. Atlarınızı ıslah ediniz, elbiselerinizi güzel yaptırınız. İnsanlar arasına çıktığınızda bir ben gibi herkesin gözü sizde kalsın!.." gibi hadisler bu babda varid olan hadis'lerden bir kaçıdır. Yine Cenab-ı Hakk Kitab'ında, "Allah tertemiz olanları sever!" demiyor mu? "Allah ihsan edenleri (yani her şeyi güzel ve düzgün yapanları) sever ve onlarla beraberdir!" diye buyurması, İslâm'ın güzel ve güzelliğe, temize ve temizliğe verdiği ehemmiyetin bariz birer delilleridir.

Elhasıl İslâm, aklı başında ve büyük bir anlayışa sahip bir insanın arzu ettiği ve hasretini çektiği hayat tarzının ve yaşama şeklinin daha da ötesinda ve üstünde daha da mükemmelini getirmiştir. Onun için tam bir cesaretle diyoruz ki; Medenî ve insanca yaşayan insan, İslâm'ca yaşayan insandır...

Kına yakmak ve boyamak:

Kına yakmak sünnet'tir. Bunun sünnet oluşu Peygamberimiz'in söz ve fiiliyle sabittir. Yani, Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) hem kendisi kına yakmış, hem de ümmetine bu hususta tavsiyede bulunmuştur. Ebu Hüreyre'nin rivayetine göre, Allah Resulü şöyle buyurdu:

"Yahudiler ile nasranîler (hıristiyanlar) boyamazlar, siz onlara muhalefet edin!" (Buhari/ Libas)

İbn-i Ömer rivayet ediyor: "Resulullah, sakalını vers (bir çeşit boya otu) ve zaferan ile sarı renge boyardı."

Mecme-i Fetava'da beyan edildiğine göre, Peygamber'in saç ve sakalını boyamış olup olmamasında ihtilaf vaki olmuştur. Daha sahih olan sakalını boyamamıştır. Çünkü, Peygamber'in buna ihtiyacı yoktu. Fakat mübarek başını kına ile boyamış olduğu meşhurdur. Nezle ve harareti gidermek için birkaç defa saçlarını boyamıştır. Bir hadis'de Allah Resulü şöyle buyurdu: "Ak tüyleri değiştirmenin en güzeli kına ile kütümdür." (Revahü el-Hamse) Yani, beyaz tüyler kına ile boyanır, renkleri kırmızı olur, kötümle boyanır, renkleri yeşil olur. Bunlarla ayrı ayrı boyanır. Bunlar birbirine katılırsa siyah renk olur. Hz. Ebu Bekir ayrı ayrı zamanlarda ikisi ile de boyanmıştır. Siyah renkle saç ve sakalını boyamaz. Çünkü, bunlar hakkında ağır vaidler gelmiştir. Peygamber şöyle buyurdu: "Ahir zamanda öyle bir kavim töreyecek ki, siyah boyalarla boyanacaklardır. Onlar cennetin kokusunu bulamazlar." (Nesei)

İmam-ı Nevevi der ki; boyama hakkında birtakım görüşler vardır. Fakat, bunların içinde en doğru olanı ak tüyleri kırmızı ve sarıya boyamak erkek ve kadın için müstehabtır. Siyaha boyamak ise haramdır. Ancak, savaş meydanlarında, düşmana heybetli gözükmesi için siyaha boyamak da caizdir. Hz. Osman ve Hz. Hasan ve Hüseyin'in saç ve sakallarını siyaha boyamış olmaları rivayeti savaş zamanlarında olmuş olsa gerek.

İlk siyah renkle sakalını boyayan Firavun olmuştur.

Bir hikâye:

Hz. Musa Mısır'a gidip, Firavun ve adamlarına mucizeler gösterince, Firavun iman etmek istemişti. Bunu sezen veziri Hamam o an, "İman ettiğin taktirde kul olup ibadet edeceksin. Halbuki şimdi sana ibadet olunmaktadır. Yani herkes sana ibadet edip kul oluyor!" dedi. Bunun üzerine Firavun Hz. Musa'dan bir günlük mühlet istedi. Cenab-ı Hakk Hazretleri Musa'ya bildirdi: "Firavun'a söyle: Allah'a iman ederse, onu mülk ve saltanatında payidar edecek, hem de ihtiyarlığını gençliğe döndürüp taze bir genç yapacak." Vezir Hamam bunu işitince ertesi gün hemen Firavun'a gider ve ona der ki, "Her ne kadar Musa sana şöyle şöyle diyecek ise de ben de seni gençliğine döndüreceğim!" der ve Firavun'un saç ve sakalını siyaha boyar. Musa Aleyhisselam, Firavun'u o halde görünce hayrete düşer. Cenab-ı Hakk Hz. Musa'ya, "Sen hayret etme, o geçicidir, sonra eski haline avdet eder." (Şerh-i Tarikat-i Muhammediye, Recep Efendi)

Tatarhaniye'de beyan edildiğine göre, saç ve sakalı kırmızı renk ile boyama müslümanların alâmet ve simalarıdır. Bu hususta birçok hadis-i şerifler vardır. Bunlardan biri de şu mealdedir: "Kına ile saç ve sakalı boyayınız. Zira bu hoş kokuludur. Korkuyu teskin eder, kendisinde Şari Teâlâ'nın bildiği bir hususiyet vardır." Bir diğer hadis: "Nedben kına ile boyayınız. Zira bu, gençliğinizi, güzelliğinizi ve nikâhınızı arttırır." Çünkü, kına beden adelerini ve sinirlerini pekiştirir, rengi narî olup sevgiyi heycana getirir, kokusunda ıtrîlik vardır, saçları temizler, takviye eder, güzelleştirir, gözün görmesini keskinleştirir... (Tarikat-i Muhammediye'nin Şerhi; Hadimî)

 

Mezahib-i Arbaa:

Maliki Mezhebi:

Kişinin ak tüylerini siyaha boyaması mekruhtur. Hele, evlenmek istediği bir kadını aldatmak için olursa o zaman haram olur. Kına gibi sarı renkle boyama mekruh olmaz. Zira bir erkeğin saç ve sakalını kına ve benzeri şeylerle boyaması caizdir. Ancak, şer'i bir zaruret olmaksızın el ve ayaklarına kına yakması caiz değildir. Çünkü, bu, kadınlat için bir zinettir. Erkeklerin kadınlara benzemesi ise caiz değildir.

Hanefi Mezhebi:

Erkek için saç ve sakalı boyaması müstehabtır. Siyaha boyaması, şer'i bir garaza mebni olmaksızın mekruhtur. Mesela düşmana heybetli görünmek için olursa o zaman güzel olur. Kendi hanımına güzel gözükmek için olursa mekruh olur diyenler varsa da mekruh olmaz diyenler de vardır. İmam-ı Ebu Yusuf şöyle der: "Hanımın süslenmesi benim hoşuma gideceği gibi, benim de süslenmem elbette onun hoşuna gidecektir." Ancak el ve ayaklarına kına yakması mekruh olur. Çünkü, bunda kadınlara benzeme vardır.

Hanbeli Mezhebi:

Saç ve sakalı kına ve zaferanla boyamak sünnettir. Siyaha boyamak ise mekruhtur. Şer'î bir garaz için olmazsa.

Şafii Mezhebi:

Saç ve sakalı siyaha boyamak mekruhtur. Meşru bir maksada mebni olursa sarı ve kırmızı renklerle boyamak câiz olur. Fasit bir garaza mebni olursa hoş değildir. (Mezahib-i Arbaa/Hazar..)

 

Güzel koku sürünmek:

İslâm, müslümana temiz olmasının yanında, üst ve başının güzel kokması, etrafına güzel kokular saçmasını da tavsiye eder. Çünkü, misk ve benzeri kokularla koku sürünmek sünnettir. Kendisine taktim edilen güzel kokuyu reddetmez. Tirmizi Sümame b. Abdullah'dan rivayet eder: Peygamberimiz güzel kokuyu reddetmezdi." (C: 8, S: 38).

Erkek; kokusu zahir, rengi gizli (gözükmeyen) bir koku ile, kadın ise rengi zahir, kokusu gizli olan bir koku ile koku sürünürler. Hadiste böyle varit olmuştur. Ancak, kadın evinde koku sürünür. Kocası bunu istediği zamanda koku sürünmesi müstehabtır. Fakat, kadının evinden çıkıp etrafa güzel kokular saçsın diye koku sürünmesi haramdır.

Tirmizi, Ebu Davud ve Neseî'nin Ebu Musa'dan rivayet ettikleri bir hadiste Allah Resulü şöyle buyurdu:

"Her göz zina edicidir. Kadın koku sürünerek erkeklerin bulundukları yerlere giderse o şöyle şöyle yapmıştır. Yani zina etmiştir.”

Ahmed, Nese'î ve Ebu Davud'un rivayet ettiği bir hadiste Resul-i Ekrem buyurur ki:

Kime hoş bir koku takdim edilirse, o onu reddetmesin. Zira bu taşınması hafif, kokusu güzeldir." Neseî'nin Hz. Enes'ten rivayetine göre; Allah Resulü buyurur ki: "Dünyadan bana üç şey sevimli kılınmıştır; kadınlar, güzel koku, fakat, gözümün nuru namaz da kılınmıştır." Peygamberimiz bu hadisin şu son cümlesiyle şu manayı ifade eder: Evet dünyadan bana şu ve şu şeyler sevimlidir. Bunları severim, bunlar hoş şeylerdir. Ama, bütün bunların ötesinde ve üstünde bir şey var ki, o da namazdır. Beni Rabbimin huzuruna çıkaran ve miraçtan ibaret olan namazdır namaz. Ben namazımı hepsinden çok severim; kurretü aynimdir, gözümün nurudur. Ve hayatımın en seadetli dakikalarını namazda bulurum.." demek suretiyle namazın önemine işaret buyurmuştur.

Cenab-ı Hakk’ın yarattığı her şeyde taşıdıkları özelliklerde muhakkak hikmetler vardır. Herşey ya zararları gidermek için ya da menfaatleri sağlamak için yaratılmışlardır. Kimisinden elbise, ayakkabı yapar, kimisiyle açlık ve susuzluğu giderir. Kimisinin renginden, kimisininde kokusundan faydalanır. Güzel kokuların bir kısmı bitkilerden elde edilir, ya da bazı hayvanların vücutlarından elde edilir.

Bu güzel ve hoş kokularla insanoğlu; bir kere vücudundaki ve elbiselerindeki hoşa gitmeyen kokuları güzel kokuya çeviri. Kimseye eziyyet vermez. Sonra bunlar insana sevinç kazandırı, can sıkıntısı giderir, ruhunu tenbih eder, bedene kuvvet kazandırı. Daha kimbilir ne faydaları vardır. 

 

Sürme çekmek, yağlamak ve taramak:

Sürme çekmek:

Sürme çekmek İslâmda yer alır ve sünnet hükmünü taşır. Hadiste: "İsmid ile sürmelenin, zira sürme gözü cilalandırır, kirpikleri korur ve geliştirir." Her gözüne üç sefer sürme çeker.

Tirmizi İbn-i Abbas'tan rivayet eder; Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)"İsmidle sürme çekin. O gözü cilalandırır ve kirpik tüylenerini geliştirir ve pekiştirir" buyurmuştur.

Efendimiz'in sürme kabı olduğu ve her gece (gözlerine) üçer üçer sürme çektiği de aynı kitapda kaydedilmektedir.

Yağlama ve tarama:

Saçları ve sakalları yağlamak ve güzelce tarmak da sünnettir. Peygamberimiz: "Bir kimsenin saçları varsa onlara ikram etsin" diye buyurdu (Ebu Davud).

Saçlara nasıl ikram edilir? Saçlara ikram; onları yıkamak, temizlemek ve taramakla olur, değil mi? Bir başka hadiste de Peygamber şöyle buyurdu:

"Biriniz yağ sürmek istediği zaman kaşlarından başlasın. Çünkü, bu nezleyi giderir". Diğer bir rivayette de "Efendimiz yağı sol avucuna alır, sonra kaşlarına, sonra bıyıklarına ve sakalına, daha sonra da başına süredi, saçlarını da gün aşırı tarardı." (Şiratül İslâm’dan).

Neseî Ebi Katade'den rivayet eder:

"Ebi Katade'nin saçları uzun ve kabarıktı. Peygamberimiz ona sordu: Ve "Saçlarını güzeli tutmasını ve her gün taramasını emretti."

İmam-ı Malik'in Ata B. Yesar'dan rivayet ettiği bir hadiste:

"Allahın Resulü mescitte bulunuyordu. İçeriye saçı sakalı karışmış biri girdi. Peygamber; saç ve sakalını düzeltmek üzere eliyle işaret ederek ona "çık" dedi. Kişi dışarda saç ve sakalını düzelttikten sonra tekrar içeri geldi. Peygamber şöyle buyurdu: "Böyle gelmeniz, şeytan gibi saç ve sakalı karışmış olarak gelmenizden hayırlı değil mi?" (Muavatta/C: 2, S: 125).

 

Fark-ı Re's=Saçları İkiye Ayırma

Erkeklerin başlarındaki saçlarını ikiye bölüp bir bölüğünü sağ tarfa, bir bölüğünü de sol tarafa sarkıtmaları sünnettir. İbn-i Abbas'ın rivayetine göre, Hazret-i Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), haklarında hüküm gelmeyen şeylerde Kitap ehline uymayı sever ve evlâ görürdü. Müşriklere o konularda uymayı uygun bulmazdı. Kitap ehli ise, yani Yahudiler ile Hiristiyanlar, saçlarını ikiye ayırmadan başlarının etrafından salı verirlerdi. Müşrikler ise ikiye ayırırlardı. Peygamber de müslümanlar da saçlarını ikiye ayırmadan başlarının etrafına bırakıyorlardı. Sonra Cebrail aleyhisselam geldi; saçların ikiye ayrılmasını emretti. Bunun üzerine Peygamber ve Müslümanlar saçlarını ikiye ayırıp, bir bölüğünü sağa, bir bölüğünü de sola sarkıttılar. Ümm-i Hanî'nin rivayetine göre; Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Mekke'ye geldi. Başında dört örgüsü vardı.

Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bazen saçlarını örer, bazen de salı verirdi. Esasen rivayetlerin ihtilafına sebep olan da budur. Kişinin başını tamamen tıraş etmesi yine sünnettir. Çünkü, Resul-i Ekrem bazen de böyle yaparmış.

Kadınlara gelince: Mühim bir zaruret yoksa, kadınların saçlarını tıraş etmeleri mekruhtur. Çünkü, bunda erkeklere benzeme vardır. Ancak, kadının sakalı biterse o zaman sakalını tıraş etmesi müstehabtır. Şerh-i Nikaye ve Şerh-i Mesabih’te böyle.

Erkeklerin saçlarının bir kısmını tıraş edip bır kısmını bırakmaları doğru bir şey değildir. Çünkü, Peygamber böyle yapmayı nehyetmiştir. (Şiratül İslâm).

Tarikat-i Muhammediye ve şerhlerinde kaydedildiğine göre; el afetlerinden biri de çocukların başında "Kaza"yapmaktır. "Kaza" demek, çocukların başındaki saçların bir kısmını tıraş edip, birkısmını bırakmaktır. Çünkü, bu yasak edilmiştir. Ve bu aynı zamanda çirkinlik getirir. Ve çünkü, bu, kefereye de benzemedir. Bu durum çocuklardan men edilirse, büyüklerden haydi haydi menedilir. Ebu Davud’un rivayetine göre; "Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) başının bir kısmı tıraş edilmiş, bir kısmı bırakılmış bir çocuğu görünce bu hareketi nehyetti ve şöyle dedi:

"Ya küllüsünü tıraş edin veya küllüsünü bırakın." Deylemi'nin Abdullah b. Ömer'den rivayet ettiği bir hadiste de Allah'ın Resulü şöyle buyurdu: "Çocukların başında bu şekildeki tıraş şeytanın oturduğu bir yerdir."

Bu, Peygamber Efendimizin adaleti sevmenin ve adalete verdiği önemin bir ifadesidir. O derecedeki, bir müslüman, kendi bedeniyle alakalı şeylerde bile adalet ölçülerine riayet etmelidir. Saçının birkısmını tıraş edip bir kısmını bırakması başa yapılan bir adaletsizliktir. Birkısmı çıplak, birkısmı da geygili olmuş oluyor, deği mi? İşte İslâm bu!....

Kişi ne yapacak? Ya başının saçını tamamen kesecek veya tamamen bırakacaktır. Bu ikisinden birini yapacaktır. Fakat, bunların hangisi daha evladır? Bu konuda ihtilaf varsa da en doğrusunu, Hüccetülİslâm İmam-ı Gazali’nin İhya'da söylediğidir: "Fazla temiz olmasını isteyen temamiyle saçlarını keser, bu caizdir. Yağlamasını ve taramasını ihmal etmeyen ve yıkamasını da bilen için saçlarını uzatmasında bir beis yoktur. Bu caizdir. Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)saçlarını bazen uzatmış, bazen de kesmiştir."

Örnek insan Hz. Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) mübarek başının saçları hakkında bizzat kendisi nasıl davranmış? Süaline cevaben ve önemine binaen tekrar ediyorum: Allah Resulü, saçlarını bazen mübarek başının etrafından salı verip sarkıttığı gibi, bazende ikiye bölüp bir bölümünü sağ tarafından bir bölümünü de sol tarafından sarkıtırdı. Bunlardan ikisi de caizdir. Ancak, ikiye ayırmak efdaldır. Sarkılan saçları, "Vefre", "Cümme" ve "Limme" gibi üç halde olmuştur. "Vefre" demek, uzanan saçların kulak yumuşağına kadar inmesi, "Cümme" iki omuza kadar inmesi, "Limme" ise, iki omuz arasına inmesi demektir. Yukarda da geçtiği gibi, dört örgü halinde de görülmüştür. Kulak yumuşağından aşağı, omuzdan yukarı noktalara da indiği rivayeti vardır. (Mevahib-i Ledünniye, C: 4, S: 200).

Buhari'nin Hz. Enes'ten rivayetine göre; "Allah Resulü'nün saçları omuzlarına kadar inerdi." Buharî'nin Katade'den rivayetine göre ise, "Enes b. Malik'e Peygamberin saçlarından sordum. Cevap verdi. Allah Resulünün saçları "Recil" idi. Yani ne çok düzgün, ne de çok kıvırcıkdı. Kulaklarıyla omuzları arasına kadar inerdi."

Buhâri Abdullah b. Mevheb'den rivayet ediyor: İbn-i Abdullah diyor ki, ailem beni, bir bardak su ile Peygamberin Zevcesi Ümmüseleme'ye gönderdi. İçinde Peygamberin saçlarından tüyler vardı. Bir insana göz değdiği veya bir şey isabet ettiğinde ona bir "Mıhdaba" (boya kabı) gönderirlerdi. Ben çıngırağın içerisinde kırmızı birkaç tüye muttali oldum."

Rivayete göre, Ümmüseleme'nin yanında çıngırak gibi bir şeyin içerisinde Allah Resulü'nün saçlarından bir miktar kırmızı tüyler bulundururdu. İnsanlar hasta oldukları zamanlarda, teberrük etmek ve şifa niyyetinde bulunmak üzere o saçlardan alır, suya koyar ve içerlerdi. Bundan da şifa görürlerdi.

İşte Osman'ın ailesi de gidip Ümmüseleme'den Peygamber Efendimiz'in saçlarından almışlar, suya koyup içmişler ve şifa bulmuşlardır. Sonra o saçları tekrar Osman ile Ümmüseleme'ye geri göndermişlerdir. Yukardaki rivayet buna dairdir.

Müslim ve Tirmizi'nin Enes b. Malik'ten rivayet ettikleri bir hadiste:

"Resul-i Ekrem (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), Hacda cemre taşlarını atıp, kurban kestikten sonra tıraş oldu. Berbere sağ tarafını çevirdi. Berber sağ tarafını tıraş etti. Allah'ın Resulü Ebu Talha’yı çağırdı, sağ tarafının saçlarını ona verdi. Sonra berbere sol tarafını çevirdi ve burayı da tıraş et, dedi. Berber o tarafı da tıraş edince, o taraftaki saçlarını da yine Ebu Talha'ya verdi, ilave ederek, bunları insanlara dağıt, dedi." (Haç bahisleri) Bu hususta diğer rivayetler de vardır. Hac ve umrenin dışında Peygamber'in başını tıraş etmediği rivayet edilmektedir. (Mevahib-i Ledünniyye, C: 4, S: 210).

 

Şafii Mezhebi:

Bir erkeğin başının saçlarını tıraş etmesi mübahtır. Temiz tutmasını teahhüt eden kimse için de saçlarını uzatması caizdir. Ancak belli çevreye, belli bir cemate benzemeyi kast etmemek şartıyla. (Çünkü, kesmesinde de ve uzatmasında da sadece Allah Resulüne tabi olma ve onun sünnet-i seniyyesine uyma niyyetiyle yapmalıdır).

Hanefi Mezhebi:

Erkeğin başının saçları hakkında ihtilaf vardır. Bir görüşe göre, her cuma günü tıraş etmesi sünnetir. Bir görüşe göre de tıraşın kendisi de sünnettir, uzatması da sünnettir. Saçlarını uzattığı zaman, (yukarıda geçtiği gibi), ikiye ayırması sünnettir. Kadınlara gelince: Bir zaruret yoksa kadınların saçlarını tıraş etmeleri, kocaları izin verseler dahi, haram olur. Çünkü, kadının ereğe benzemesi helal olmaz. Erkeğin kadına benzemesi helal olmadığı gibi. İşte bundan dolayıdır ki, erkeğin sakalını kesmesi haramdır.

Hanbeli Mezhebi:

Bir erkeğin başının saçlarını uzatması sünnettir. Temizliğini teahhut etmek kaydiyle uzattığı zaman, yıkamayı, taramayı ve ikiye ayırmayı teahhut edecek, üzerine alacaktır. Uzayıp omuzundan aşağı inerse, iki örgü yapar.. Kadına gelince: Meşru muazeret olmaksızın saçlarını tıraş etmesi veya kısaltması mekruh olur. (Mezahib-i Arbaa/Hazar ve ibaha).

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 87
Toplam 528235
En Çok 1316
Ortalama 348