NUTKUN İFRATI - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

21-04-2022

NUTKUN İFRATI

Ahlâkın menşei mevzuunda şunu gördük ki, üç menşe vardır: Nutuk (hikmet), gazab ve şehvet. Ve yine şunu da görmekteyiz ki, bunlardan her biri itidal, ifrat ve tefrit olmak üzere üçer kısma ayrılır. Nutkun itidali hikmet, ifratı cerbeze, tefriti ise beladettir.

Gazabın; itidali şecaat, ifrat, tehevvür, tefriti ise korkaklıktır. 

Şehvetin; itidali iffet, ifratı fücur, tefriti ise sönüklüktür. 

Bu saydığımız dokuz kısımdan nutkun itidal kısmını gördük; o, hikmetten ibaretti. Şimdi diğerlerini bir bir görelim:

Cerbeze

Nutkun, bir başka ifade ile; hikmetin ifratı cerbezedir. Cerbeze nedir? Cerbeze demek; aldatıcılık, hilebazlık ve fesada çalışmak demektir. Yani, cerbeze öyle bir idrâk melekesidir ki, sahibini, idrâki mümkün olmayan şeye çağırır. Mesela: Kur’ân’da ve hadis’teki müteşabihat lafızlar gibi ki, bunları bilme ya Allah’a mahsustur ya da O’nun dilediği kimselere mahsustur. Yani Allah’tan ve Allah’ın dilediği kimselerden başkası bunların manalarını bilemez, bilmesi mümkün değildir. Kaza, kader mevzuu da böyledir. Çünkü, kader meselesi de bir nev’i müteşabihattandır. Onu herkes bilemez ve idrâk edemez. Bunu da ger-çek manada ancak Allahu Teâlâ bilir ve dilediği miktarı dilediği kullarına bildirir. Gerek müteşabih ayetleri ve gerekse kader meselesini tevil ve tefsire kalkışmak, şu veya bu gibi manalara doğru çekmek hatalı olur, cerbezelik olur. Çünkü, bu meseleler birer sırdır; insanoğlu bu dünyada bunları gereği gibi idrâk edemez, bunların idrâki ahiret hayatına mahsustur. Usul-i fıkıh âlimleri; müteşabih ayetleri şu şekilde tarif etmişlerdir:

"Müteşabih lafızların bu dünyada manalarını idrâk etme ümidi yoktur."

Cerbezenin diğer bir tarifi:

Cerbeze öyle bir meleke ve öyle bir vasıftır ki, bu sebeple o kişiden başkaları zarar görür. Hile ve desise gibi. Veya başkaları zarar görmese bile kendisinin uhrevî mükâfattan mahrum kalmasına sebebiyet verir.

Belâdet

Nutkun, tefrit derecesi ise beladettir. Bu, zekânın zıddıdır. Yani hamâkattır, ahmaklıktır (akılsızlık, sersemlik, budalalık) gibi manalara gelir. Ve bu öyle bir meleke ve öyle bir noksanlıktır ki, sahibi hayır ve şerri, kâr ve zararı, dost ve düşmanı birbirinden ayırt edemez ve netice itibariyle dünya ve ahirette zarar görür.

Gazab

Ahlâka menşe olan nefs-i insanînin sahip olduğu kuvvetlerden biri de gazabtır.

Târifi:

Gazab; insanda hayvanî bir meleke, bir harekettir ki, o anda veya gelecekte nefret ettiği şeyi defetmek için atılır. Bu da, hoşuna gitmeyen şeyleri gördüğü için veya eza ve işkenceye uğradığı için kalpde kanın galeyanını meydana getirir, heyecan duyar, kızar ve öfkelenir. Böyle bir noktadaki insanın durumuna; intikam alma imkânına sahip değilse üzülme, üzüntü duyma denebileceği gibi, intikam alma gücüne sahipse, o haline de gazab ismi verilir.

Şecaat

Gazabın itidali, yani övüleni şecaattır. Şecaat insanda öyle bir meleke ve öyle bir vasıftır ki, ileri atılması uygun olan yerde ileri atılır. Kâfirlerle savaşmak, zâlimin elinden mazlumu kurtarmak, kendi nefsinin ve ehlinin mal ve canını, ırz ve namusunu koruma yolunda kâfirlere ve mütecavizlere karşı çıkmak, adaleti tesis ve hakkı ihkak yolunda gösterilen cesaret gibi. İşte böyle yerlerde varlık göstermek ağırlığını ortaya koymak şecaatın da cesaretin de ta kendisidir, medhe lâyıktır; takdir ve tebrik edilir.

Tehevvür

Gazab vasfının ifratı tehevvürdür. Tehevvür öyle bir melekedir ki, körü körüne atılmaktır. Müslümanların gerek sayı yönünden ve gerekse güç ve kuvvet hazırlığı yönünden zayıf durumda oldukları halde savaş meydanına atılması ve kâfirlerle harbe kalkışması gibi ki, bu hal şer’an caiz değildir. Ancak bunun övülecek bir şekli vardır ki, ona "fedailik" denir. Ucunda ölüm olduğunu bile bile ileri atılmasında iki faydadan biri var: Kâfirlerin kuvve-i maneviyyesini kırmak ve korkak müslümanlara cesaret vermek. Bu iki şarttan biri veya her ikisi mevcut olduğu takdirde ve yüzde yüz ölümü göze alarak ileri atılması, düşmana saldırması caizdir, meşrudur ve şehid olur.

Cübn

Gazabın bir de tefrit derecesi vardır ki, onun ismi de "Cübn"dür, yani korkaklıktır. Bu öyle bir melekedir ki, girişilmesi ve teşebbüs edilmesi gereken yerde çekinmesi, geri kalması, zaman ve fırsatı kaçırması demektir. Korkaklık kötü bir vasıftır. Hele hele müslümanın korkağı beş para etmez. Kârdan çok zararı dokunur. Böyle korkakların ne dünyada ne de ahirette yeri yoktur.

Şehvet

Nefsin kuvvetlerinden biri de şehvettir. İnsan Ahlâkının kaynaklandığı vasıflardan biri de budur. Bu vasfın da itidali, ifratı ve tefriti vardır.

Târifi:

Şehvet demek; yeme, içme, giyinme ve cinsî münasebetlerini tatmin etme gibi kendisine mülayim ve münasib olan şeyleri talep etmesi ve bunlara meyletmesi demektir. Bu talebin ve bu meylin de üç hali vardır: İtidal hali, ifrat ve tefrit hali.

 

 

İffet

Şehvet duygusunun itidal hali iftettir. Ve bu öyle bir melekedir ki, insanoğlu bununla yaratılışı gereği ve şer-i şerif’e uygun bir şekilde iştah çekilen şeylere mübaşeret ve teşebbüs etmesi yoluna gider. Bunun bir ismi de "mürüvvet"tir. Mürüvvet ise kâmil bir insan olma, adam olma demektir. Mürüvvete şu mana da verilmektedir: Mürüvvet demek; kanaatın, zühd ve takvanın, cömertliğin ve kalp zenginliği gibi faziletlerin esası demektir.

Şereh ve fücur

İnsandaki şehevi arzuların bir de ifratı vardır. Ve bu öyle bir melekedir ki, bununla insan, iştah çekilen her şeye meyleder. Onun için helal veya haram olması, şeriata uyup uymaması bahis mevzuu değildir. İnsandaki kötü olan bu vasfın diğer bir ismi de "fücur"dur. Bu insanda yaramaz bir halettir ki, yalan söylemekden ve günahlara dalmaktan asla çekinmez.

Humud (sönüklük)

Şehvetin tefrit derecesine gelince; bu da işe yaramaz. Ve bu öyle bir melekedir ki, onunla insan, iştahı çeken şeylerden çekinmesi, alınması gereken nesnelerden kısır kalması demektir. Bunun sebebi ise: Zayıflık, ihtiyarlık, hastalık veya korkaklık gibi şeylerdir.

Tafsilat:

İşte nefs-i natıkanın dokuz melekesi ve dokuz vasfı! Bunlar Ahlâk-ı hamîdenin ve Ahlâk-ı zemime’nin de menşeini teşkil ederler. Yani güzel Ahlâk da çirkin Ahlâk da kaynağını bunlardan alır. Bunların tarif ve açıklamalarında bir nevi kapalılık ve bulanıklık olduğu için ve önemine binaen bunları tekrar ele alıp üzerinde durmak ve gereken tafsilat ve açıklığı vermek yerinde olacaktır.

Orta Dereceler

Nutuk, gazab ve şehvet olmak üzere Ahlâkın üç menşeini gördük. Aynı zamanda bunların her birinin itidal, ifrat ve tefrit kısımlarını da zikrettik. Şimdi bu üç melekeden ifrat ve tefritin, yani bu iki aşırı ucun orta derecesi olan, bir yönüyle "itidal” ve bir yönüyle de "vasat” ismi verilen ve aslında "İşlerin en hayırhsı vasat olanlarıdır!" mealindeki hadisde ifadesini bulan ve dünyada da ahirette de sahibine övülme şerefini kazandıran bu üç melekeye ve kısımlarına enine ve boyuna ve örnekleriyle anlatmaya başlıyoruz:

Orta derecede üç meleke: Hikmet, iffet ve şecaat! Bu üç meleke; birincinin yani nutkun yani aklın, diğer ikisini yani gazab ve şehveti emri altına alıp, onlara galib gelerek, onları kendi istikametinde istimal ve istihdam etmesiyle hikmet, iffet ve şecaat hasıl olur. Cerbeze, beladet, tehevvür, cübn, fücur ve humud gibi altı vasıf da gazab ve şehvetin nutku, yani aklı emirlerine alıp hakim olmaları ve ona yön vermeleriyle, daha açık ifade ile aklın dizginini ellerine geçirmeleriyle oluşurlar.

Bir başka ifade ile; nutuk, itidal derecesinde olmazsa veya bu vasfını korumazsa gazab ve şehvetin kahrine uğrar ve sürüklenir gider. Hüküm ve tasarruf gazab ve şehvetin elinde olunca ne olur? Şerefli olan melekelerin vasat dereceleri gider de rezil olan aşırı dereceleri hasıl olur ve artık o adamdan her türlü Ahlâksızlıklar beklenir, aşırı istek ve arzularının esiri olur. Dünyada rezil, ahirette sefil olur. Ahlâkın bu altı aşırı dereceleri de fasit maksatların karıştığı vasat dereceler de rezalet-tir. Birinciye misal: Gösteriş, işittirme, çekememezlik. İkinciye misal ise: Ulemâ ile mücadele, beyinsizlere çâlim satma maksadıyla ilim tahsil etmesi. İlim tahsili haddizatında bir fazilet ise de bu tahsile fasit bir garaz karıştığı için rezalet cinsinden sayılmaktadır.

Üç Fazilet ve Eserleri:

Hikmet faziletinin yedi, 

şecaat faziletinin on bir, 

iffet faziletinin ise on dört eseri vardır. 

İşte bundan sonra görünüşteki bu eserleri teker teker ele alıp kaydedeceğiz:

 

Hikmet ve Yedi Şubesi

1. Zihnin safası ve berraklığı:

Bu hal öyle bir istidad ki, mükaddimelerden neticeye varırken vicdanın da herhangi bir tereddüt bulunmaz.

2. Sağlam bir anlayış kabiliyyeti:

Bu hikmetin öyle bir vasfıdır ki, zihin sıhhatlıca melzumu tasavvurdan lazimi tasavvura intikal eder.

3. Zeka:

Zeka demek, kıyasin mukaddimelerinden neticeye zihnin suratte intikali demektir.

Bu, ikinciden, ikinci, birinciden daha hususidir. Çünkü birincisi akt-i heyulanînin mertebesine ait bir istidaddır, ikincisi akıl bil-melekenin intikal mertebesi, üçüncüsü ise, akıl bil-fiilin mertebesine yakın suratli intikaldir.

Akıl: Bu arada sırası gelmişken aklın târifini ve aklın mertebeletini görelim:

Aklın tarifi: Aklın tarifi yolunda o kadar çok sözler söylenmiş ki, biz burada sadece bir-iki söz söyliyeceğiz: Akıl; nefsin (ruhun) öyle bir kuvvetidir ki, insan o sayede mâlumat edinir, bilgiler elde eder, kemiyyetler ve keyfiyetler arasında ayırım yapar, bilinenlerden bilin-meyenleri çıkarır. Akıl; öyle bir alettir ki, insan yapacağı işlerde ona başvurur. Akıl; insanın bedeninde öyle bir nurdur ki, o nur sayesinde insan doğru yolu eğrisinden ayırt eder, tıpki kâinattaki güneş gibi.

 

Aklın mertebeleri: Aklın dört mertebesi vardır:

a) Akl-i heyelanî:

Çocukta bulunan akıl. Çocuğun yazı yazma kabiliyyeti bundandır ama, bifiil değil bil-kuvvedir. Yani koyunda bu kabiliyyet yoktur. Fakat çocukta vardır. Gerçi her ikisi de bilfiil yazı yazmaz ama onda yani çocukta yazı yazma bilkuvve vardır. İşte buna, böyle olan akla "Akli heyelanî" denir.

b) Akil bil-meleke: 

Çocuk artık zaruri bilgileri elde etmiş ve zaruri bilgileri kullanmak 

suretiyle yani mukaddimeler tertip ederek neticeye varma gücüne sahip olmuştur. İşte bu mertebedeki akla "Akıl bil-meleke” ismi verilir. 

c) Akıl bil-fiil: 

İnsan o hale gelmiş ki, artık zarurî bilgilerin ötesinde nazarî bilgileri 

de elde etmiş, o bilgileri de istediği zaman hatırtayıp onları tatbikat sahasına koyma kudretine sahip olmuştur. İşte bu mertebedeki akla "Akıl bil-fiil" denir. Yazı yazma bilgisine sahip olan ve fakat henüz yazmıyan, ama her istediği anda yazabilen kişinin sahip olduğu akıldır ki, fiiliyata çok yakın olduğu için o isim verilmiştir.

e) Akl-i müstefad:

İnsandaki akıl denen kuvvet o hale gelmiş ki, nazarî ilimler artık onun nazarında hazırdır ve bifiil müşahade edebiliyor. İşte bu seviyeye gel-miş olan akla "Akl-i müstefad" ismi verilir ki, bunun sebebi bu dere-cedeki akıl kuvvetinin Feyyaz-i Mutlak’tan istifade etmiş olmasıdır. (Mirat-i Usul, Molla Hüsrev, Ahkâm, Rükn-i Rabi)

4. Güzel tasavvur:

Eşyayı olduğu gibi, yani ne bir fazla ne de bir eksik olmaksızın daha başka bir ifade ile; "Efradını cami, ağyarını mani" bir şekilde eşyanın hakikatından bahsetme, tarif ve tanıma demektir.

5. Sühuletle teallüm (Kolay öğrenme):

Bu öyle bir kuvvettir ki, insan bu sayede bilinmesi, idrâk edilmesi gereken şeyleri kolayca, zahmetsiz ve külfetsiz elde eder.

6. Hıfz:

Çalışmakla elde edilen bilgileri ve mâlumatı zabt etmekten ve hafızada muhafaza etmekten ibarettir.

7. Zikr:

Zabt edilmiş şeyleri kolayca hatırlamaktır.

 

Şecaatın on bir tane sıfatı vardır:

1. Kibrünnefs (nefsin büyüklüğü):

But zenginliği, fakirliği, küçüklüğü ve büyüklüğü hakir görmesidir. 

Yani bu dört vasıf onun gözünde  fark etmez, hangisi olursa olsun, onun için mühim değil.

2. Töhmetin (himmetin) büyüklüğü:

Bu, dünyanın mutluluğuna da mutsuzluğuna da aldırış etmemektir. Yani, mutluluk onun dengesini bozmaz ve ümitsizliğe düşmez.

3. Sabır:

Sabır öyle bir kuvvettir ki, elem ve acılara, sıkıntı ve meşakkatlere tahammül ve mukavemet eder.

4. Necdet:

But, sabır ve sebat melekesine sahip olmanın yanında korkulur şeylerden feryad etmemesidir.

5. Hilm: 

Gazabın şiddetinin artması esnasında kalp huzuru ve sükünetidir. Başka bir tabirle: Hilm; şiddete tahammül, gazab ateşini söndürmek, nefsini heyecandan korumak demektir ki, yerinde gösterilmek suretiy-le büyük bir fazilettir. Mukabili hiddettir, tehevvürdür ki, bu da öfke-den, titizlikten, hoşa gitmeyen bir hadiseden dolayı gazab kuvvetinin parlamasından ibarettir.

6. Sükün (sakin olmak):

Bu husumetlerde, davalaşmalarda ve insanlarla olan muamelelerde teennidir, acele etmeyip ihtiyatlı davranmaktır. Diğer bir ifade ile: Teenni; bir işte acele etmeyip bir düşünce dairesinde hareket etmektir. Vakti gelip çatmış olan hayırlı bir işte teenniye yer yoktur. Fakat henüz vakti gelmemiş bir iş hakkında acele hareket etmek de mahru-miyete sebep olacağından doğru değildir.

7. Tevazu:

Fazilet sahiplerini mertebelerine göre büyüklemektir. Başka tabirle; kendisini müstehak olduğu mertebenin aşağısında görerek o vechiyle muamelede bulunmaktır. Mukabili tekebbürdür, tecebbürdür, gururdur ve nihayet kendisini bulunduğu mertebenin üstünde görmek, göster-meye çalışmaktır ki, bu çok kötü hasletlerdendir. Hatta bir hadiste: "Allah Teâlâ; muktasid olanı zengin, israf edeni fakir, tevazu göstereni yükseltir, kibirleneni de düşürür!" diye buyrulmaktadır.

8. Şehamet:

Büyük işlere teşebbüs etmektir ve bu hususta haris olmaktır. Yani, büyük işleri yapmaya gayret göstermektir.

9. İhtimal (yüklenme):

Bu; hasenatta ve iyi işlerde nefsi yormak ve meşakkatlara sokmaktır.

10. Hamiyyet:

Mukaddes şeyleri, milletin haklarını korumada ve namus ve haysiyeti korumada hassasiyet ve gayret göstermektir, bu güzeldir. Fakat batıl fikirleri ve adetleri korumak yolunda gösterilen gayret ve hassasiyete hamiyyet-i cahiliyye denir ki, kötü bir davranıştır.

11. Rıkkat (merhamet):

Bu başkalarının başına gelen eziyetlerden üzülmek ve eziyyet duymak.

 

İffetin de onbir hasleti vardır:

1. Haya:

Şer’an, çirkin olan şeyleri irtikab etmekten nefsi menetmektir. Başka tabirle; Utanma, hicab, ar, namus manalarına gelen çirkin şeylerden nefsin darlanması, edebe muhalif bir hadisenin zuhurundan dolayı kalbin bir ızdırap içinde kalması demektir ki, izleri hemen yüzde başlar ve kızarır. Bu pek güzel bir şeydir. Bunun tersi hayasızlıktır ki, insanı hayvanların derekesine düşürür ve insanların yanında itibarı sıfıra düşer.

2. Sabır: 

Nefsi heva ve hevese kapılmaktan menetmektir. Keza acıya katlanmak, tab’a münasip düşmeyen hallere telaş göstermeksizin mukavemet etmektir. Bunun mukabili cezadır, sabırsızlıktır. Dünya hayatı inişli ve çıkışlı bir hayattır; bir gün insanoğlunun yüzüne gülerse bir başka gün onu ağlatır. Bütün bu inişli ve dalgalı hayatın ortasında dengeli bir hayat yaşayabilmek için insanoğlu sabır silâhını kullanır ve kullanmalıdır. Yoksa huzur yüzü görmez... Kur’ân’da birçok ayetlerin sonları "Allah sabredenlerle beraberdir" mealindeki cümlelerle bitmesi sabrın önemine birer işaret olduğu gibi, Allah Resulü’nün; "İlâhi, ben acizlikten ve tenbellikten sana sığınırım!" şeklindeki duası da bunun bir ifadesidir.

3. Deat:

Şehvetin heyecan ve galeyanı halinde süküneti muhafaza etmektir.

4. Nezahet:

Bu alçalmaksızın ve zulmetmeksizin mal kazanmak ve onu güzel yerlere sarfetmektir. Alçatma ile beraber olursa tafrit, zulümle beraber olursa ifrattır.

5. Kanaat:

Bu kifaye miktarı üzerine iktisardır; israfa ve cimriliğe kaçmadan bir yol tutmaktır. Gelir ve gideri denkleştirmektir.

6. Vekar:

Bu yavaşlık, mülayemet, nezaketle muamele, neticesi güzel olan birşeye güzelce inkıyad manasınadır. Mukabili de unuftur, huşünettir, sertliktir, gılzattır, kabalıktır ki, kötü şeylerdir.

7. Hüsnüssemt:

Bu nefsi ikmal eden, kemale erdiren şeyleri sevmektir.

8. Vera:

Bu iyi amellere devam etmek, yani şeriat’a, mürüvvete uygun olan, güzel olan amellere devam etmektir.

9. İntizam:

Bu işleri maslahata uygun bir şekil de tanzim ve tertip etmek ve sıralamaktır.

10. Sehâ (cömertlik):

Bu layık olanı layık olana vermektir.

Bu vasfın altında altı fazilet vardır. Aşağıda bunları göreceğiz:

 

Cömertliğin altındaki altı fazilet:

1. Kerem: Kolaylıkla ve cani gönülden bahşetmektir.

2. İsar: Yani başkasının ihtiyacını kendi ihtiyacına tercih etmektir.

3. Neyi: Bir şeyi sevinerek vermektir.

4. Müvasat: Dostların, hayır babında faydalanmada birbirlerine ortak olmalarıdır.

5. Semahet: Üzerine vacib olmaksızın ve bir karşılık beklemeksizin bir lütuf olsun diye sarf etmektir.

6. Müsamaha: Tenezzüh için terki vacib olmayan şeyi terk etmektir.

Bazıları bu altı fazilete mürüvveti de ilave ettiler.

Müruvvet: Fayda vermeden nefis için sadık bir arzu, alakaderil imkan, güç yetmesiyle beraber cezalandırma yoluna gitmeyip affetmek.

 

Adalet ve Şubeleri:

Adalet, hikmet, şecaat ve iffetin toplamından meydana gelen vasat (orta) bir keyfiyyet ve Allah’ın insanlara verdiği bir haslettir.

Adalet: Adaleti on dört maddede inceliyeceğiz:

1. Sadakat: Bu sadık bir muhabbettir ki, ona şahsi bir garaz karışmaz. Bunun yanında da hayır işlerinde başkalarını kendine tercih etmektir.

2. Ülfet: Bu, fertlerin geçimde ve diğer işlerde birbirlerine yardım etmekte ittifak sağlamaktır.

3. Vefa: Müvasat yoluna devam etmek ve yapılan ahit ve anlaşmalara riayet etmektir.

4. Teveddüt (dostluk, sevgi): Emsallerin dostluğunu gerektiren şeylerle dostluk talep etmektir.

5. Mükâfat: İyiliğe karşı iyilikle mukabele etmek. Yani yapılan bir iyiliğe karşılık fazlasiyle veya hiç olmazsa misliyle mukabelede bulunmaktır.

6. Hüsnü şirket: Muamele ve münasebetlerde adalete riayet etmektir.

7. Hüsnülkaza: Bu ayıplamayı ve yapılan iyiliklerde başa kakmayı terketmektir.

8. Sıla-i rahim: Akrabaların hayır yolunda ve yönünde ortak hareket etmeleri demektir.

9. Şefkat: Hoş olmayan şeyleri insanlardan giderme babında azami gayret sarfetmektir.

10. İnsanlar arasındaki düşmanlıklarda, aralarını düzeltmek üzere tavassut etmek, aralarına girmektir.

11. Tevekkül: Beşer kudretinin yetmediği şeylerde koşmayı terkedip, Allah’a tevekkül etmektir, O’na havale etmektir.

12. Rıza ve teslim: Başa gelen musibetlere ve elden giden fırsat ve nimetlere karşı şikâyetlenmeyi terkedip rıza göstermek ve Allah’ın emir ve iradesine teslim olmaktır.

13. Teslim: Allah’ın emirlerine ve yasaklarına inkiyad ve itaat etme ve tab’a uygun olmayan yerlerde de itirazı terketmektir.

14. İbadet: Allahu Teâlâ’ya ve onun emirlerine sarılmakla, O’na tazim etmek ve O’nu büyüklemektir.

Ahlâk babında mezmum olan ifrat ve tefriti, yani aşırı iki ucu gördünüz ve bu arada memduh olan, övülmeye layık olan ve hususiyle tasavvuf ehlinin üzerinde hassasiyetle durması ve kendini süslemesi lazım gelen "Hikmet, şecaat ve iffet"ten ibaret vasat, yani ifrat ve tef-ritin ortasında yer alan övülmeye değer üç çeşidi de gördünüz. Bütün bunları bir kelime ile ifade edecek olursak: İnsan Ahlâkı dokuz çeşit olup bunlardan üçü memduh, diğer altısı ise mezmumdur. Başka bir ifade ile: Üçü "Ahlâk-ı hamide" ismini alırken, altısı da "Ahlâk-ı zemime" adını taşır.

 

Kötü Ahlâkın Güzel Ahlâka Tahvili

Ahlâkın güzelleşmesi ve yerine göre tedavi edilmesi: Şimdilik bu hususu kısaca görelim, ileride teferruat ve tafsilatına geçeriz.

1. Herşeyden önce kötü ahlâkın menşei olan kalp hastalıklarını bilelim de sonra tedavisinin nasıl olacağını belliyelim ve tatbik edelim: Kalpteki hastalıkların hakikatları; kibir ve cimrilik gibi, ki bunlar birbirlerinden ayırt edilmeleri, onların zararları, sebepleri, zıtları, zıtlarının faydaları, yani o zıtların üzerlerine terettüb eden faydalar ve sair ilgili şeyleri tamamiyle bilmektir.

2. Sonra teftiş ve tahkik ile tefekkür ve teemmül ile veya basireti açık bir mü’min, bir âlim, bir şeyh veya mürşid ile hastalıkların tesbit ve teşhisini yapmak ve yine onların tavsiye ve delaletleriyle tedavi yoluna gitmek…

Zira sadakat ve dostluk davasında da çok dikkatli olmak gerekir. Çünkü, davasında ihlas ve samimi olmayan kimseden hayır gelmez. Onun sadakat ve dostluğu maddeden ve mideden geçer ki, bu bitti mi artık herşey biter. Böylelerini bulmak da cidden çok zordur. 

Nitekim Şafii Hazretleri bu hakikatı şöyle terennüm etmiştir:

"Sadıkın sad’ı ve kimyanın kâf’ı beraber bulunmazlar."

"O halde nefsinden bunları ummayı terket!.."

 

Bu hususu Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu) da şöyle ifade etmiştir: "Bana ayıbımı gösteren kişiye Allah rahmet etsin!.."

Bundan dolayı müslümanlar arasında kardeşlik teessüs etti, sünnet oldu. "Mü’min, mü’minin aynasıdır”; "Kişi her ayıp ve kusurunu bilemeye ve göremeyebilir." sözleri de yine bu hususta söylenmiş güzel sözlerdir. Sadık dost da şöyle tarif edilebilir: "Kişinin sana karşı zahiren de batinen de sadık ve samimi olmasıdır. Keza; İkbal devrinde olduğu gibi idbar devrinde de yani normal zamanlarında da senin yanında yer almalı ve yardımcı olmalıdır. Bu husus şöyle de ifade edilir:

"Ey günümün ey dostu! Yaman günüm geldi gel!"

 

İhyâ’ul-Ulûm’da da şu satırlar kayıtlıdır: 

"Bir adam İbrahim Edhem’e sormuş: Bana ayıplarımı göster ve beni ikaz et! O da demiş ki: Sana dost gözüyle baktım ve sende gördüğüm şeyleri güzel gördüm. O halde ayıp ve kusurlarını benim dışımdaki kişilerden sor..."

İsa (Aleyhisselâm)’a soruldu: "Seni kim terbiye etti?" O da "Beni kimse terbiye etmedi. Ancak ben cahillerin cahilâne hareketlerini görür ve onların yaptıklarından sakınırım!" der.

Bir rivayette de şöyle:

“Başkalarının fiil ve hareketlerinden güzel gördüklerime dahil oldum, kötü gördüklerimden de kaçındım”, demiştir.

Lokman (Aleyhisselâm)’a sormuşlar: "Edebi kimden öğrendin?" O da "Ben edebi edebsizlerden öğrendim." diye cevap vermiştir.

3. Sonra üçüncü olarak, ahlâk-ı mezmumelerin kötü sebeplerini ayırt etmektir. Zira sebepler ayırt edilmeden onların izalesinin yolu bilinmez. Güçlük ve sıkıntıları yüklenmekle kötü ahlâka mukabil güzel Ahlâk kazanılabilir.

4. Sonra bunların arkasından nefs-i emmareyi bu kötü huylardan menetmek gelir. Bu mevzuda nefse yumuşak davranmamak, kıtlık ve şiddet göstermek gelir. Bu ise gizli ve aşikâre olarak azarlamak ve ayıplamak suretiyle ayrıca kınamakla da olur. Esasen "Nefs-i levvame" tabirinin manası da budur; nefsin kendi kendini kınaması ve kendi kendine yetinip kendini düzeltmeye çalışması... Hususiyle yüksek himmetlere sahip kimselerde nefisler bununla elem duysun!..

5. Kalp hastalıklarının ilaçlarından biri de kötü huyların biraz olsun zıdlarını nefse irtikâb ettirmektir. Mesela aşırı derecede cimri olan bir kimse bu hastalığı tedavi yolunda ne yapmalı? Sehavet sıfatına nefsi çekebilmek için onu belli bir müddet israfa zorlamalı, korkak bir nefsi cesaret çizgisine çekebilmek için onu az da olsa nefsi korkulur şeylere atmalı, kibir hastalığından nefsi kurtarmak için onu belli bir müddet temelluka (dalkavukluğa) alıştırmalı ve bu suretle onu tevazua alıştırmalı. Bu neye benzer? Zarurete binaen hastalığı necis bir şeyle tedavi etmeye benzer. Tabii ki, bu noktalarda da şuna dikkat etmek gerekir: "Zaruretler, giderilme miktariyle ölçülür” kaidesince o miktarı muhafaza etmeli ve zıt tarafına geçip onu alışkanlık haline getirmemeli. Mesela: Cimrilik hastalığından kaçarken, bu sefer de israf hastalığına yakalanmamalı. Bu neye benzer? Yağmurdan kaçarken doluya tutul-maya benzer. O halde herhangi bir hastalığa yakalanmış biri, o hastalığın zıddiyle tedavi yoluna giderken, o zıddı itiyad haline getirmemeli ve neticede orta noktada tutmalıdır. Yani ehveni şer kaidesini uygulamalıdır.

6. Ağır riyazet: Nefs-i emmareyi bu tedavi usulleriyle kötü huylardan tedavi etmezse, o zaman riyazet tedavisine başvurur, hem de ağır ve meşakketli riyazetlere. Mesela: Cimrilik veya tenbellik hastalıklarını tedavi için malla ilgili nezirler yapar, bedenle ilgili ibadetleri nezreder ve der ki, nezrim olsun: Fakir fukaraya şu kadar para vereceğim; nezrim olsun: şu kadar rek’at namaz kılacağım... gibi. Veya daha da ileri giderek bunları yapacağına dair ahitler verir, yeminler yapar. Ve der ki: Ahdim olsun veya yemin ediyorum: Gecenin çoğunu kalkıp namaz kılacağım veya ayın çoğunu oruç tutacağım!.. Böyle yapacak ki, cimri olan nefsini normal çizgiye getirsin de İslâm’ın ondan istediği cömertlik vasfına sahip olsun veya gecenin hiç olmazsa bir cüzünde kalkıp birkaç rekat namaz kılmaya razı gelsin!..

İmam-ı Kuşeyri Risâle’sinde Bestamî’den naklen şunu anlatıyor:

"Allah yolunda ne gibi zorluklarla karşılaştın? O da dedi ki, vasfi mümkün olmayan zorluklardır. Bu sefer ona dendi ki, nefsin sende karşılaştığı şeylerin en ehveni nedir? O da dedi ki, evet buna cevap verebilirim: Nefsimi taatlardan bir şeye davet ettim. Bana cevap vermedi. Onu bir sene sudan menettim. Bu neye benzer? Hastalıkların kendisini helâk edeceğinden korkması esnasında ölümden kurtarmak gayesiyle ateşle dağlama şeklindeki tedaviye bile rıza gösterir. Yeter ki, o ağır hastalıktan kurtulayım, diye."

Ve netice: Husususiyle sofi kardeşimiz, şayet kötü huylara mübtela olmuş ise, nefs-i emmareyi bu manevi hastalıklardan kurtarması için yukarıda beyan edilen kademeli altı tedavi usulüne başvurmalıdır. Ne yapıp yapıp nefsini, ağır da olsa bu tedavi usullerinden biriyle veya birkaçiyle tedavi ve ıslah yoluna gitmelidir. Yoksa, Allah korusun, o hastalıklar büyür büyür, müzminleşir ve o hale gelir ki, artık tedavisi de mümkün olmaz o kötü huylarla ölür gider!..

 

Kötü Huyları İzale

Kötü huyları izale etmenin yollarından biri de o babda irad edilen hadis-i şerif’leri önce icmalen, saniyen tafsilen duymak, işitmek ve gereğiyle amel etmektir. İcmalen:

Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Allah indinde en büyük günah kötü Ahlâktır. Bunun sebebi, onun sahibi tevbe ile bir günahtan çıkmaz ki diğer bir günaha düşmesin." (Bu hadisi İsfahanî Meymun b. Mihran’dan tahric etti)

Câmiu’s Sağîr’de kaydedilen ve Hz.Aişe’den rivayet edilen bir hadis de bu manaya yakın bir mana taşımaktadır: "Her günahın Allah indinde tevbesi vardır da kötü huyundan tevbe etmez, illa ki daha şerlisi ona döner." 

Her halde buradaki kötü huylardan maksat "Gazab" olsa gerektir. 

Çünkü güzel ahlâk öfkelenmemekten ibarettir, denir ki, o bunun mukabilidir. Yani; kötü ahlâk gazab (öfkelenmek) ise, güzel ahlâk da gazab ve öfkesini yutmaktır, yenmektir.

NOT: Münavi dedi ki: "Ebedi olarak tevbe üzerine sabit olmaz; yani tevbe-i nasuh yapamaz. Tevbe etse de diğerini işler."

 

Şum

"Şum” meymenetli ve bereketli olmanın zıddıdır. Şöyle tarif ediyorlar: "Şum; insanın hoş görmediği ve akibetinin kötü olacağından korktuğu bir şeydir, bir kuruntudur." 

Allah Resulü şöyle anlatır: "Şum, kötü ahlâktır." Çünkü, hayır getirmez; getireceği şerdir. Raviy-i hadis Hz. Aişe. (Taberânî, el-Evsat)

Bir başka hadis: "Güzel Ahlâk, suyun buzu erittiği gibi, günahları eritir." (Raviy-i hadis İbn-i Abbas (Radıyallâhu Anhu) ve Beyhakî)

Güzel ahlâkın günahları eritmesindeki hikmet, Allahu Teâlâ şöyle buyurur: 

اِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّـَٔاتِۜ

"İyilikler kötülükleri giderir." (Hûd, 114)

Hadisin devamında şu var: "Kötü Ahlâk ise, sirkenin balı ifsat ettiği gibi, iyi amelleri fesada verir."

Şimdi de bir nebze icmâlî olarak iyi ahlâktan bahsedelim:

Evsat yani hikmet, iffet ve şecaat gibi, orta halli faziletler ve kemaletlerdir. O halde, her iyi ahlâk, onlardan orta halli olanlardır. Çalışarak veya tabi olmak suretiyle insan, güzel ahlâkı elde edebilir. Salihlerden bu güzel ahlâka sahip olanlara tabi olmakla bu güzel ahlâkı muhafaza edebilir. Çünkü, arkadaş arkadaşına iktida eder, ona uyar. Komşuluk da güzel ahlâkın veya kötü ahlâkın sirayet etmesine sebep olur. Derler ki, üzüm üzüme baka baka kararır. Şöyle de denir: "Şerir insanla haşir ve neşir olanlar şerir olur." Keza; şu şiirler de bu babdaki gerçekleri dile getirmektedir;

"Kişiyi kendinden sorma, arkadaşından sor; Her arkadaş, arkadaşı olduğu kimseye tabi olur. Şerli olduğu zaman ondan suratle uzak dur. Eğer hayırlı olur ise, ona yaklaş ki hidayeti bulasın!"

Nitekim şöyle de denilmektedir:

"Tembel insanlara hareketlerinde arkadaşlık etme! Çok salihler vardır ki, başkasının fesadiyle bozulur."

"Ahmakın fesadı zekiye çabuk varır. Tıpki küle konan bir köz gibidir ki, söner."

Bir hadiste de şöyle buyurulur: "Kişi dostunun dini üzeredir. O halde sizden birisi kimlerle dostluk kurduğuna bir baksın!"

Bu övülmüş ahlâkı elde etmiş olan kimse, iştahının çektiği ve iştahının istediği şekilde kendisini lehviyyat ve oyuna, yersiz şakaya ve bâtıl olan mizaha düşmekten veya eziyet veren şakaya düşmekten sakınsın! Bazı zamanlarda sahih bir niyyetle eziyyet vermiyorsa hak şaka caizdir. Kul ilmî ve amelî vazifelerle ve nafile ibadetlerle, salihlerin ziyaretiyle meşgul olmak gibi amellerle nefsini riyazete soksun! Allah’ın büyüklüğünü hatırlasın, ansın, zikretsin. Çünkü o, Allah Teâlâ’nın yarattığı kimselerin birçoğundan daha faziletli olmuştur. Ve bu faziletliliğin devamını zikredin!..

"Dünyanın Allah katında hakir olduğunu, o şekildeki bir sineğin kanadına bile denk olmadığını unutmasın!.."

 

Lokman (Aleyhisselâm), oğluna nasihat ettiği zaman demişti ki:

"Dünya derin bir denizdir. Çok insanlar bu denizde boğuldu. O halde senin gemin onda Allahu Azimuşşan’ın tavsiye ettiği takvası olsun!.. Ve onun yelkenleri Allahu Teâlâ’ya iman olsun!.."

Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) buyurur ki: "Dünyada bir garib veya bir yolcu imişsin gibi ol ve kendini kabirlerin ashabından say!"

Dünyanın zevalini, güçlüğünü hatırla ve unutma!.. 

 

Allah Resulü’nün Ahlâkı

Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), tasavvuf babında da bizim için yegane örnektir. Ona bakacağız, onu takib edeceğiz ve onu örnek alacağız. Zira; müteaddid defalar söylediğimiz ve yazdığımız gibi "Kaynak Kur’ân, örnek Peygamber"dir. Bu düstur bizim için her sahada esastır, kaynaktır. Tâlimatı Kur’ân’dan, tatbikatı Peygamber’den alacağız, almışızdır ve bugüne kadar gelmişizdir. Bundan böyle de almaya devam edeceğiz. işte bu noktadan hareketle:

Tasavvuf ve ahlâk sahasında da elimizde Kur’ân, önümüzde Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’dir.

Bir kere Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilmiştir. Tavsiyeleri: Güzel ahlâk hakkında ortaya konmuş olan şeyleri topluca öğrenmek, işitmek ve dinlemekle bunu yap! Geniş izahını dinlemekle de iyi ahlâkı hıfzet ve koru!..

Ahlâk babında ikinci olanı, yani tafsili olanı inşaallah ileride göreceğiz. Şimdi birinciden, yani güzel ahlâka dair icmâlî haber ve emirler cümlesinden olarak:

  1. Allah (Celle Celâluhu) Resul-ü Ekrem’i hakkında şöyle buyurur:

وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ

"Şüphesiz Habibim sen, muhakkak çok büyük bir Ahlâk üzeresin!" (Kalem, 4)

Hâlimî der ki: Bu ayette ahlâk büyüklükle vasıflandı. Yani büyük bir ahlâk üzeresin, buyruldu. Halbuki, mutlak ahlâkta ahlâkın vasfı keremdir. "Kerim” denmedi de "Azim” dendi. Sebep ise, kereme has olması, hatıra gelmemesi; tolerans, hoşgörü gibi.Tersine Allah Resulü; mü’minlere karşı son derece rifkatli, merhametli, kâfirlere karşı çok şiddetli idi. Düşmanlara karşı çıkmasında heybetli idi. Bir aylık yoldan düşmanları titreterek yardıma mazhar olmuş ve muzaffer kılınmış idi.

 

Cüneyd de şöyle diyor: Onun ahlâkı büyük bir ahlâk idi. Çünkü, Onun için Allah Teâlâ’nın himmetinin dışında bir himmet yoktu. Keza; O öyle bir Peygamber idi ki, onun zahiri halk ile, bâtını ise hak ile idi. Yani dış görünüşü ile halkla meşgul olurken, insanlarla haşir ve neşir olurken, iç âlemiyle de Hak ile, Rabb’isi ile beraber olur, O’nun tecellisine mazhar bulunurdu.

Peygamber ahlâkı hakkındaki haberlerden biri de Taberanî’nin el-Kebîr’inde zikredilen bir hadis:

"Kul güzel ahlâkıyle ahiretin büyük derecelerine ve şerefli makamlarına ulaşır. Halbuki ibadet yönünden zayıftır. Ve kul kötü Ahlâkıyle de cehennemin en alçak derekesine yuvarlanır gider."

Diğer bir hadiste ise: 

"Dikkat ediniz! Size ibadetin en kolayını ve bedence en ehvenini haber vereyim mi? O, süküt etmek ve güzel ahlâktır."

Maverdi’nin kaydettiği ifade mühim: Bu hadis-i şerif her halükârda adaletli olan hal ve hareketi içine almaktadır. Kul kötü ahlâkıyla cehennemin en alt derecesine düşer. İbadet çok olsa da. Çünkü onun gösterişi, onun işittirmesi ve onun kendini beğenmesi ibadetini yıkar, kendisini mahveder ve hatta küfre götürür. 

Bu babda bir de Fudeyli’yi dinleyelim:

"Allah Resulü’ne soruldu: Fülan kadın gündüzleri oruçla, geceleri kıyamla (ibadetle) geçirir, Fakat buna mukabil ahlâkı kötüdür; komşularına diliyle eziyyet verir." Allah Resulü cevap verdi: "Onda hayır yoktur; o kadın cehennemliktir."

Ve bilcümle her güzel ahlâk insanı bir iyilikten diğer bir iyiliğe ulaştırır; her kötü ahlâk ise, o da bir kötülükten diğer bir kötülüğe götürür. Hem öyle götürür ki, iyilik de kötülük de kat kat olur.

İmam-ı Ahmed ve Beyhakî’nin Ebu Hureyre’den rivayet ettiği hadisi şerif mealen şöyle:

"Ben mekârim-i ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim."

Yani Allah tarafından övülmeye layık güzel ahlâkı tamamlamaya geldim, demektir.

Bu hadisin altında yatan manalardan biri:

Güzel ahlâk, asıl ve prensip olarak diğer peygamberlerde de vardı. Fakat güzel ahlâkı tamamlamak ise Hz. Muhammed’e mahsustu. Onun içindir ki, Hz. Muhammed’den sonra artık peygamber gelmiyecektir. Çünkü herşey tamamdır. İkincisi ise; O, yani Allah Resulü, bütün insanlarda sabit olan güzel huyların hepsini zatında cemeden bir şahsiyettir. Mesela: Arab’ın keremi, Kureyş’in şecaat ve cesareti, Yemen’in rikkat ve nezaketi ve diğer insanlardaki ve milletlerdeki ne kadar güzel ahlâk varsa hepsi onda toplanmıştı. Çünkü, onun Ahlâkı, kuru-yaş her şeyi bünyesinde toplayan Kur’ân ahlâkı idi. 

Ve esasen: "Benden sonra artık Peygamber yoktur!" şeklindeki Peygamberî sözün altında yatan sır da bu idi.

Rabbimizden dua ve niyazımız odur ki, bizi onun ahlâkiyle ahlâklandırsın! (Amin!) Bi hürmeti Rabb’il Âlemin!.

 

Güzel Ahlâk

İslâm, bir yönüyle güzel ahlâk demektir. Tasavvuf ise, güzel ahlâkın ilerlemiş, kemâle ermiş, melekleşmiş bir mertebesidir. Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

"Güzel ahlâk sahibi, dünya ve ahiretin hayrını elde etmiştir."

Çünkü, güzel ahlâk sahibinin elinden de dilinden de ilahî haklar ve kul hakları emin olur ve selamet bulur. Bundan dolayıdır ki, iki kocaya varmış olan kadın, ahirette en güzel Ahlâklı hangisi ise onunla beraber olacak, onunla yaşıyacaktır. Bir başka hadis:

"AlIah, hiçbir adamın; yaratılışını ve ahlâkını güzel etmemiştir ki, cehennem ona tama’ etsin!" (Ebu Hüreyre’den, Taberani Evsat’ında)

Evet; Rabbulâlemin güzel ahlâk sahiplerini cehenneminde yakmaz. Zira onların yaratılışını güzel ahlâk kıldığı için onu insanlara sevdirir ve tabiatını güzel kıldığı için, onu insanlar da ve Allah da sever. Ve böylece bu insanlar Allah’ın da insanların da muhabbetini kemale erdirmiş olur, dolayısıyle dünya ve ahiret saadetine nail olmuş olurlar. Bir gün Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), Ebu Hüreyre’ye hitaben: "Güzel Ahlâklı olmaya devam et!" demişti. Ebu Hureyre sordu: "Güzel Ahlâk nedir ey Allah’ın Resulü?" Allah Resulü buyurdu: "Senden alakayı kesmiş olana iltifat et (ilgilen, git ve gel, hal ve hatır sor!..), sana haksızlık yapanı sen affet! Seni mahrum edene sen ver!" (Beyhaki)

İhyâ’dan nakledildiğine göre, Allah Resulü duasında şöyle derdi:

"Ya Rabbi! Beni âdâbın en güzeliyle ve mekârim-i ahlâk ile süsle!”

Sıla; ziyaret, ülfet ve ihsan ile yaklaşmak, arayı ayırmamak, demektir. Sıla yapma budur. Yani senden ayrılana, senden uzak kaçana, sana hal ve hatır sormayana bunları yapmaktır. Onun sana rağbet etmiyeceğini bilsen de yine sen ona iyi davran! Sen hiç olmazsa ecir ve sevabını alırsın! Keza; sana yakışan bir şey de haksızlığa karşı affedici olmandır. Aftetme, büyüklük şanıdır. Hele hele intikam almaya gücün yettiği halde affetme çok büyük bir fazilettir. Kur’ân şöyle der:

وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُۜ اِدْفَعْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذ۪ي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِيٌّ حَم۪يمٌ ﴿34﴾ وَمَا يُلَقّٰيهَٓا اِلَّا الَّذ۪ينَ صَبَرُواۚ وَمَا يُلَقّٰيهَٓا اِلَّا ذُو حَظٍّ عَظ۪يمٍ

"İyilik de kötülük de bir değildir (dereceleri vardır). Sen kötülüğü en güzel hareketle karşıla! Göreceksin ki, seninle arasında düşmanlık olan kimse sanki yakın bir dost olmuştur. Fakat bu dereceye ancak sabredenler ve ancak büyük bir nasib sahibi olanlar ulaşır." (Fussilet, 34-35)

Evet iyiliğe karşı iyilik yapmak kolaydır. Fakat, mühim olan kötüye ve kötülüğe karşı iyi davranmaktır, ki bu, büyük insanların kârıdır. Herkes bunu yapamaz. Ama yapmaya kendisini zorlamalı, büyük insanlar arasına girmeye çalışmalıdır. Bir başka ayet-i celilede Rabbulâlemin buyurmuştur: 

وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِۜ

" Müttakiler... İnsanları aftedenlerdir..." (Âl-i İmran, 134)

Bir başka hadis mealen şöyle:

"Kim, intikam almaya kadir olduğu halde gayzını (gazabını) yenerse Allah onun kalbine emniyet ve iman doldurur."

Kendisini mahrum bırakan kimseye vermesine gelince: Mal ve ilim babında yardımcı olmak veya ihtiyacını gidermek, hizmetinde bulunmak demektir. Allah Resulü’nün, güzel Ahlâkı bu üçe tahsis etmesinin sebebi, bunların ahlâkın en büyüklerinden oluşu hikmetine bağlıdır.

Tenbih isimli kitapta kaydedildiğine göre, Memun’un cariyesi, bir gün kendisine çorba getirirken ayağı kayar, çorba Memun’un üzerine dökülür. Memun cariyeye vurmak ister. Cariye, Allah’ın: "Gayzini yut, kavliyle amel et, der. O dedi ki: "Hadi yaptım, gayzımı yuttum!.." Bunun üzerine cariye: "O cümlenin arkasından gelen bir ifade var. O da "insanlardan aftedenler..." ile amel et!" O da: "Hadi seni affettim!" dedi. Bunun üzerin cariye: "Allah muhsinleri sever..." sözü ile amel et, dedi. O da: "Sana ihsan ettim ve seni azad ettim! Artık şimdi sen hürsün!.." dedi ve onu Allah rızası için azad etti.

Câmiü’s Sağîr’in kaydettiği hadis-i şerif de bu mealde:

"Faziletlerin en faziletlisi şu üç şeydir: Senden uzak kaçana senin yaklaşman, sana haksızlık edene senin aftetmen, seni mahrum edene senin vermendir."

Bu üç şeyi yapmak her insanın işi değildir. Zira bunlar cidden çok zor şeylerdir. Adam, burnunu dikmiş, sana selam bile vermiyecek, sen de ona yaklaşıp, hal ve hatır soracaksın!.. Aftetme; hâlim olmanın ve şecaatli olmanın son derecesidir. Keza; mahrum edeni mahrum etmeme ise cömertliğin en üstünüdür. Alakayı kesenlere karşı alaka göstermek ve onlarla ilgilenmek, iyilik yapmanın ve iyi davranmanın en büyüğüdür. Bunun için şöyle de denmekte: "Kötülüğe karşı iyilikle mukabelede bulunmak demek, insanoğlunun en mükemmeli!" demektir.

Böyle olan ahlâkın semerelerindendir ki, düşman dost olmaya dönüşür veya düşman maktul olmaya dönüşür ve kudret-i ilâhiyyenin oku ona isabet eder.

O halde; Ey İslâm yolunun yolcusu ve ey dervişi! Kalbini, rezaletlerden ve kötü huylardan temizlemen, bir taraftan da güzel Ahlâk ve faziletlerle süslemen tavsiye edilmektedir. İşte "Tasavvuf", bu iki şeyden ibarettir. Bu hikmete binaen olsa gerek ki, "Tasavvuf ilminin" yerinde "Ahlâk ilmi" tabirini kullanmışlardır. Ve yine bu hikmete binaen olsa gerek ki, "Tasavvufî" tarif yolunda şöyle denmiştir:

Tasavvuf, her kötü huydan çıkış, her yüce huya giriştir. Tasavvufun tarifi yolunda çok sözler daha söylenmiştir. Bunlardan birkaçına daha işaret edelim:

Cüneyd’den İmam Ebu Muhammed el-Hariri şunu naklediyor: "Tasavvuf; hakkın seni, senden öldürmesi ve seni kendisiyle yaşatmasıdır." 

Ömer b. Osman el-Mekkî’den şöyle rivayet edilmektedir: "Tasavvuf; kulun her bir vakitte ve vakit içinde kendisi için en evla olan şey ile birlikte olmasıdır."

Kerhî’den nakledilir: "Tasavvuf; hakikatleri almak ve halkın elindekilerden ümid kesmektir."

Nitekim Kuşeyrî’de aynı şeyleri söylemekte.

Abdülkadir el-Münavî, Câmiü’s Sağîr’in şerhi Feyz-i Kadîr’de şunu kaydediyor:

"Bazıları güzel Ahlâkı birleştirip şöyle dediler:

"Güzel Ahlâk; ihsan, ihlas, isar (başkasını kendisine tercih etme), seyyienin peşine haseneyi eklemek (tabi kılmak), istikamet (dosdoğru olmak), ibadet ve meişette iktisad (orta halli olmak, yani orta bir yol tutmak), kendi nefsinin ayıp ve kusurlariyle meşgul olup başkalarının ayıplarından sarf-ı nazar etmek, insaflı davranmak, bazan ruhsatları işlemek, teslim ile birlikte itikattır, inanmaktır, kendi isteğiyle fakirleşmek, israfa varmaksızın mal harcamak, namusu korumak için mal infak etmek, emr-i mâruf yapmak, şüphelerden sakınmak, beis olan şeyleri bırakıp beis olmayan şeyleri işlemek, araları açılmış olanların aralarını bulmak, yoldan geçenlere eziyet verecek şeyleri yoldan gidermek, istişareye ve istihareye riayet etmek, edepli ve saygılı olmak, faziletli insanlara, şerefli mekan ve zamanlara hürmet ve saygıda bulunmak, mü’minlere karşı güleç yüzlü olmak, terbiye ve tâlim ile irşad olmak ve irşad etmek, selamı çok vermek, komşulara ikramda bulunmak, isteyene vermek, hatta istemeden vermek, başkasının yaptığı bir iyiliği büyük görmek, kendisinin yaptığını küçük görmek, güleçyüzlü olmak, alçakgönüllü olmak, sık sık tevbe etmek, iyilik ve takva yolunda ve mühlet vermede yardımlaşmak, acele edilmemesi gereken yerlerde acele etmemek, evi ve geçimi tedbir ile düşünmek, kibirlenene karşı kibirlenmek, herkesi layık olduğu menzillere indirmek, yani layık olduğu derecede, yer ve hürmeti görstermek, ehemmi mühimme tercih etmek, insanların zelle ve hatalarını görmemezlikten gelmek, eziyyetlere tahammül etmek, kadere rıza ve teslimiyyet göstermek, başkalarına eziyeti terk etmek, tembelliği, insanlara düşmanlığı, güçlük çıkarma ve mücadeleyi terketmek, usancı defetmek için azaltmak, nimeti dile getirmek, kardeşleri ve yardımcıları çoğaltmak, güç şeylere tahammül etmek, güzel isimlerle çağırmak, aile ve çocuklarına karşı bol elli olmak, töhmet yerlerinden sakınmak, zulüm yerlerinden ve isabetsiz sözlerinden sakınmak, Allah’ı unutmamak ve emirlerini harfiyyen yerine getirmek, Tıbb-i Nebevi ile tabiblik yapmak, işlerde sabır ve sebat etmek, Allah’a itimad etmek, nefısle cihad etmek, iyi işleri ve maslahata uygun olan şeyleri yapmak; celp etmek, Allah yolunda sevmek ve Allah yolunda buğzetmek, yumuşak huylu ve edepli olmak, emanetleri ve ahitleri muhafaza etmek, hüsn-i zan sahibi olmak, salihlere, fakirlere, âlimlere, ihvan ve misafirlere hizmet etmek, küçüklere, yoksullara, yetimlere, hastalara ve hayvanlara merhametli ve şefkatli davranmak, tefekküre ve ibret almaya devam etmek, ilim talebinde bulunmayı adet haline getirmek, şiddetler arasında namaza, duaya iltica etmek, abdeste ve teheccüde ve diğer me’sur nafile namazlara devam etmek, nefis muhasebesi yapmak, nefse muhalefet etmek, Ehl-i Beyt’e muhabbet, adil ve latife sahibi olmak, münkerden nehy, nush, nezahet ve vera gibi hasletleri yerine getirmek."

Bütün bunlar ayet ve hadislerin muhtevalarındandır. Bunların hıfz olunması yerinde olur, hatta vacip olur ve her yerde ve zamanda korunması gerekir.

 

Ahlâk-ı Zemîme

Geçen yazılarda ahlâktan, ahlâkın iki kısım olduğundan ve ahlâkın öneminden bahsedilmiş ve hatta "Tasavvuf’un güzel ahlâktan ibaret" olduğu bile söylenmişti. Nasıl söylenmesin? "İslâm dini, bir yönüyle mekârim-i ahlâktan, yani güzel ahlâktan ibarettir" denmiştir, denebilmiştir. 

"Ben mekârim-i ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim!" diyen Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) olmuştur.

Ve bu arada ahlâkın biri hamîde diğeri de zemîme olmak üzere iki kısım olduğunu görmüştük. Mekârim-i ahlâktan yeteri kadar herhalde bahsettik. Onların bellenmesi, hıfzedilmesi ve yaşanılması gerektiğini ve ancak insanoğlunun bu surette manevî sahada yol alabileceğini de ilave etmiştik. Ve nihayet bu sahada ayet ve hadisleri de sıraladık... 

Bundan böyle de ahlâk-ı zemîmeden, yani kötü ahlâktan söz edeceğiz ve etmeliyiz. Çünkü, mevzular zıtlarıyla daha iyi tanınır, daha iyi anlaşılır. Güzel ahlâkın yanında kötü ahlâktan da bahsedilirse insanımız bu iki ahlâk arasındaki mukayeseyi yapma imkânına sahip olur; kötü ahlâkın zararlarını, güzel ahlâkın ise faydalarını müşahade eder, dolayısıyla güzel ahlâktan ayrılmaz, ona sarılır, onu kendisine şiar edinir, kötü ahlâkı yanına, yöresine yaklaştırmaz ve bu suretle ucuz kahramanlardan değil, hakiki tasavvuf erbabından olur ve binnetice iman ehli olmanın yanında takva ehli de olur ve Yunus suresinin: 

اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ ﴿62﴾ اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَۜ

"Haberiniz olsun ki, Allah dostlarının üzerine ne bir korku vardır ne de onlar üzülürler. Onlar o kimselerdir ki, iman etmişlerdir ve (emirleri gereği gibi yerine getirmenin yanında kötü şeylerden ve kötü ahlâktan son derece sakınmışlar ve bu surette) takva ehli olmuşlardır." (Yunus, 62-63) mealindeki ayet-i kerime’lerin sırrına mazhar olmuşlardır. Daha başka bir ifade ile; Allah dostu olmanın iki şartından ibaret olan iman vasfına da takva vasfına da sahip olmuşlardır. Rabb’imizden dua ve niyazımız odur ki, bizleri de bu iki vasfa sahip olan dostları arasına kabul buyurmasıdır. Kabul buyursun! (Amin!)

Bu girişten sonra; Ahlâk-ı zemimenin tarifinden, mefsedetinden ve zararından, nasıl tehlikeli bir hastalık olduğundan, ilaç ve tedavisinin ne şekilde olacağından söz etmek istiyoruz: Önemine binaen, Ahlâkın tarifini, kısımlarını ve kısımlarının tariflerini tekrar görelim:

Ahlâk:

Ahlâk kelimesi "Huluk" kelimesinin cemi sığasıdır. Türkçe’de buna "Huy" denir ve şu şekilde tarif edilir:

"Ahlâk, öyle bir melekedir ki, öyle bir vasıf, öyle bir kabiliyyet, öyle bir sabit ve kalıcı bir keyfiyyettir ki, (itikad, söz, fiil ve hareketler) gibi nefsanî fiiller kendisinden kolayca sudur eder, meydana gelir."

İki kısma ayrılır:

1. Nefs-i insaniden kolayca sudur eden inanış, söz, fiill ve hareketler aklın ve şer’in güzel addettiği cinsten ise, ona "Ahlâk-i hamide" yani güzel ahlâk denir.

2. Nefs-i insaniden kolayca sudur eden bu filler, aklın ve şer’in kötü gördüğü cinsten iseler, onlara da "ahlâk-i zemîme"yani kötü Ahlâk ismi verilir.

Demek oluyor ki, ahlâkî ve insanî değerlerin ölçüsü dindir; İslâm’dır. Ne olursa olsun, İslâm’ın güzel gördüğü, takdir ve tebrik ettiği şeyler güzeldir, güzel ahlâktandır. İslâm’ın güzel görmediği, kabul etmediği, hatta reddettiği şeyler de ahlâk-i zemîmedir, çirkin ahlâktır. Daha açık bir ifade ile: Güzelliğin de çirkinliğin de ölçüsü İslâm’dır, Kur’ân’dır, şeriat’tır. "Emredilen, tavsiye edilen herşeyde bir güzellik vardır; neh-yedilen, terkedilmesi evla görülen herşeyde de bir çirkinlik vardır" hükmü bir usul kaidesidir. Ve zamanla bu kaide değişmez, kıyamete kadar geçerlidir. Siz şeriat’ı, dolayısıyla ahlâkı zamana uyduramazsınız, mahalli örf ve adete uyduramazsınız. Tersine zamanlar, örf ve adetler İslâm’a, İslâm’ın ahlâkına uyacaktır ve uyma zorundadır. "Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkar edilemez" şeklindeki Mecelle kaidesi, cahil cühelanın anladığı manada değildir, genel değildir. Şeriat’ın zamana bağlı olarak getirdiği hükümlere mahsustur. Zamanın değişmesiyle elbette o hüküm değişecektir. Yine de bu değişmeye karar veren insan değildir, şeriat’tır. Binaenaleyh, devam ve sebatına karar veren de değişmesine karar veren de İslâm’dır, şeriat’tır.

Netice itibariyla şunu da söyleyebiliriz ki herşey "Edille-i Şer’iyye”ye bağlıdır. Bunlar da dörttür: Kitap, sünnet, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukaha. Gerçi şer’î delillerin sayısını ulemâ otuzbeşe çıkarmışlarsa da aslında onlar bu dört delilden birine dayanmaktadır. "İstihsan, istishab, teharri, mesalih-i mürsele, kura, örf ve adet" bunlardan birkaçıdır.

Kötü Ahlâkın Sayısı:

Güzel ahlâkın sayısı çok olduğu gibi, kötü ahlâkın sayısı da çoktur. Bazı âlimler bunların sayısını altmışa kadar çıkarmışlardır. Yani diyebiliriz ki, kötü ahlâk altmış civarındadır. Hususiyle benim sofu kardeşim bunları da bir bir bellemeli. Bellemeli ki, bunlardan birine kendini kaptırmasın, bunlardan birine yem olmasın!..

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 172
Toplam 528320
En Çok 1316
Ortalama 348