MOLLA SADREDDİN YÜKSEL’İN FİKİRLERİ VE SİYASÎ DÜŞÜNCESİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

Muhammed Tayyip Elçi

30-08-2022

MOLLA SADREDDİN YÜKSEL’İN FİKİRLERİ VE SİYASÎ DÜŞÜNCESİ[1]
 

Ehl-i Sünnet’e Bağlılığı

Sadreddin Yüksel, Norşin ve Ohin medreselerinde yetişmiştir. Bu iki medrese, hem itikadî, hem amelî yönden Ehl-i Sünnet geleneğine sıkı sıkıya bağlı iki müessesedir. Hatta bu iki medreseyi bu anlamda birbirinden ayrı düşünmek de mümkün değildir. İşte burada yetişmiş ve uzun yıllar ders vermiş olan Yüksel de, doğal olarak bu geleneği sürdürmüştür. Ancak Yüksel, doğuda iken sadece Şafiî mezhebi fıkhına yoğunlaşmışken İstanbul’a geldikten sonra, çevresinin Hanefi mezhebi mensupları olmaları hasebiyle bu mezhebe daha fazla ehemmiyet vermiştir. Bunun yanında dört mezheb fıkhıyla da yakından ilgilendiği de eserlerinden anlaşılmaktadır. Bütün bunlara binaen Molla Sadreddin, fıkhî fetvalarını dört mezheb âlimlerinin fetvalarına dayandırmış, kendi re’yine çok az yer vermiş, asrî meseleler dâhil fetvalarını hep nakillere dayandırmıştır.

Ancak bütün bunlar, Yüksel’in çağının problemlerinden habersiz ya da lakayt kaldığı anlamına gelmiyor. Bilakis O, gayet münevver bir İslam âlimi olarak asrının problemleriyle ilgilenmiş, yeni ilmî gelişmeleri hep yakından izlemiş, asrî kitapları imkânı nispetinde takip etmiş, âdeta medrese klasiğini sürekli güncelleştirmiştir. Bunu hemen bütün eserlerinde müşahede etmek mümkündür.

İtikatta Eş’arî mensubu olan Yüksel, itikadî meselelerde Ehl-i Sünnet düşüncesini savunmuş, diğer itikadî mezheblerin görüşlerini çürütmeye çalışmıştır. Bununla beraber delilini zayıf bulduğu zaman hangi mezheb olursa olsun, onu eleştirmekten ve kendince hak olanı söylemekten geri durmamıştır. Meselâ, Fetret Ehli’nin necatı konusunda Maturidî mezhebini eleştirmiştir.

 

Tasavvuf Hakkındaki Düşüncesi

Molla Sadreddin’in yetiştiği medreselerin, aynı zamanda birer Nakşibendî tekkesinin muhteviyatı içinde olması ve O’na ders veren üstatlarının da ehl-i tarik olması, Yüksel üzerinde tasavvufa karşı derin olumlu bir tesir bırakmıştır. Her ne kadar bir sûfî edasıyla zikir, evrad ve sülûk ile uğraşmamış ise de tasavvufa ve dolayısıyla medyunu olduğu Norşin’e hayatı boyunca hep saygı ve minnet duygularını beslemiş, yeri geldikçe de bunu dile getirmekten geri kalmamıştır. Meselâ: “Asrî Kamus” isimli eserinin ithafını şu şekilde yapmaktadır:

“Medrese mahsulü olan bu küçük eserimi, Bitlis’in Norşin köyünde manevî saltanatının tahtını kuran velinimetim merhum MASUM Efendi Hazretlerinin aziz ruhuna ithaf ediyorum. Cenâb-ı Hak, O’nu cennet ve cemaliyle şâd eylesin.”[2]

Kezâ, Nakşibendî meşayihinin menkıbelerini anlatan “Reşahat” isimli kitapta geçen bir kasidenin tercümesinin ithafını yaparken şunları söyler:

“Yüce Nakşî Tarikatı’nın büyük mürşidlerine nâçiz bir hizmetim olsun diye bu kasideyi çeşitli yazma nüshalarıyla karşılaştırarak tashih ettim. Sonra harekeleyip tercüme ettim. Gaye, kendimi o büyük zâtlara hatırlatmaktır. İnşâllah himmetlerini esirgemezler. Bu tercümeli metni, Nakşîlik meşrebiyle gerçek tasavvufu temsil eden zevata, hasseten Bitlis’in Norşin meşayihlerine armağan ediyorum.”[3]

Molla Sadreddin’in karakteristik yapısını gözönünde bulundurduğumuzda bu düşüncelerin, ne onların talebesi olma, ne de akrabalık duygusundan değil, gerçekten buna yakinen inanmasından ileri geldiğini anlarız. Nitekim Yüksel’i inandığı bir şeyi söylemekten veya karşıtı olduğu bir düşünceyi dile getirmekten hiçbir şeyin alıkoymadığı bilinen bir gerçektir. Ayrıca tasavvufa olan sevgisinin en büyük kanıtı Mevlana Halid’in divânına yaptığı hizmettir.

Gerçek tasavvufla alakası olmayan bazı müteşeyyihlerin bu ismi istismar etmelerine tepki gösteren Yüksel, bazılarının vehmettiğinin aksine, tasavvuf ve tarikatı savunan bir âlimdir. Nitekim tarikatın bazı yönlerini töhmet altında bırakan Prof. Yusuf Ziya Yörükan’a yazdığı uzunca reddiyesine şu sözlerle başlamaktadır:

“Tarikatın ana çizgileri, Kur'ân ve hadisten alınmıştır. Evet, mezheb müctehidleri gibi tarikat kurucuları da, tarikatlarını o iki kutsal kaynaktan istihraç etmişlerdir.”

 

Çağını Takip Etmesi

Molla Sadreddin, kendi döneminde İslâm âlemindeki gelişmeleri ve çalışmaları yakından takip etmiştir. Meselâ; Mekke’den yayın yapan Ahbar-ül ‘Âlem-il İslamî dergisi; Almanya’dan yayın yapan Arapça al- Raid dergisi; el-Arabîdergisi vs. gibi yayın organlarını takip etmiştir. Keza son asrın âlimlerinden; Seyyid Kutub’un Fi- Zilâl-il Kur’ân Tefsiri’ni, el-Merağî tefsirini; Dr. Ahmet eş-Şerbasî’nin Yes’eluneke Fid-Dini vel-Hayati isimli eserini; Ferid Vecdi’nin Dairet-ül Maarif’ini; Yusuf el-Karadavî’nin Fıkhüz- Zekât’ını vb. takip ettiği yaptığı alıntılardan anlaşılmaktadır.

Keza; “İslamî Terbiye” ile ilgili vaazını Yüksel, Muhammed Kutub’un bir eserinden yaptığı bir alıntıya bazı eklemeler yaparak, “Kaza ve Kadere inanmanın kişi üzerindeki tesiri” konulu vaazını Abdülkerim Zeydan’ın eserinden istifade ederek, “Muharrem Ayı ve Hicret” konulu vaazını Riyad’da yayınlanan ed-Da’ve isimli derginin hicri Muharrem 1393 yıl ve 387. sayısında yayınlanan Dr. İzzeddin Ali es-Seyyid’e ait bir yazıya bazı eklemeler yapmak suretiyle hazırlamış, bir başka vaazında da Reşid Rıza’dan bir alıntı yapmıştır.

Diğer taraftan Türkiye’deki İslamî gelişmeleri yakından takip etmiş, yapabildiği kadar katkıda bulunmuş, kendi sesini duyurmak için basın yayın organlarından istifade etmiş ve onların kanalıyla yazı ve makalelerini neşretmiştir. Yüksel’in yazı ve makalelerini yayınlayan basın ve medya kuruluşlarından bazıları şunlardır:

Yeni İstiklâl, Bugün, Sabah, Ufuk, Büyük Gazete, Yeni Asya, Milli Gazete, Hilâl Dergisi, İmza Dergisi, Girişim Dergisivs.[4]

 

Said-i Nursî’ye Olan Sevgisi ve Said-i Nursî’nin O’na Olan Teveccühü

Verdiğimiz örneklerden anlaşılacağı gibi Yüksel, çağdaşı olan âlimleri yakından takip etmiştir. Bunun neticesi olarak bir kısmının etkisinde de kalmıştır. Şüphesiz ki O’nu en çok etkileyenler, öğrenciliğinin ilk yıllarından itibaren O’nun maddî-manevî her türlü ihtiyacını karşılayıp yetiştiren başta velinimetim dediği Şeyh Masum Efendi olmak üzere Norşin şeyhleridir. Zira oradan aldığı köklü eğitimi sayesinde Ehl-i Sünnet geleneğini hep muhafaza etmiştir. Onlardan sonra etkisinde kaldığı en önemli şahsiyet, Bediüzzaman Said-i Nursî ve O’nun külliyatı Risâle-i Nur’dur. Yüksel, Bediüzzaman’la mektuplaşmış, bir sefer görüşmüş, Risâle-i Nur’u okumuş, oldukça etkisinde kalmış ve bir kısmını ders vermiştir. Risale-i Nur hakkındaki düşüncesini en güzel şekilde bize bilgi veren, Yüksel’in mahkemeye verdiği ifadesidir. Nitekim evinde Risâle-i Nur bulundurmaktan tutuklandıktan sonra mahkemeye çıkarılacağı zaman, kendi el yazısı ile yazdığı savunmasında şunları yazmaktadır:

“Sayın Başkan! Yüce Mahkeme Heyeti! Bazı ehl-i vukuf tarafından “Risâle-i Nur suç unsuru taşır” diye yapılan isnad karşısında ben de Risâle-i Nur hakkındaki bildiklerimi yüksek müsaadenizle gayet kısa olarak söylemek zorundayım. Aksi takdirde şu iki hadisin tehdidine muhatap olurum. Hadisler mealen şöyle derler: “Hakkı, doğruyu, bildiği halde onu söylemekten çekinen, susan, kimse dilsiz bir şeytandan farksızdır.” “Halkın din işleri hususunda Allah’ın faydalı kıldığı bir ilmi gizleyen kimseyi Allah, kıyamet günü ateşten bir gem ile gemlendirir.”[5] Ayrıca sırası gelmişken bildiğimiz hakkı söylemeliyiz. Umulur ki, Cenâb-ı Hakk’ın bir sıfatı olan adâletin tecellisine vesile olur. Yüksek müsaadenizle ben, âcizane İslamî sahada bir ilim adamı olarak Risâle-i Nur’u ehl-i vukuf denilen zevat gibi görmüyorum. Ben onu bütün ilhamını Kurân’dan almış, imanî ve ilmî bir eser olarak görüyorum. Evet, O, imanî bir meseleyi ele aldığı zaman her şeyden evvel Kur’ân-ı Kerim’in metodunu örnek alır. Yani, eserden müessire giden, doğrusu götüren, yolu takip eder. Kâinatı zerresinden -atomun parçasından- en büyük cismine kadar son derece ilmî ve imanî bir görüşle tahlile çalışır. Bütün parçaları bunu ispat eder. Şunu da ifade edeyim ki, kelâm ilmine (İslâm felsefesine) dair yazılmış çok önemli ve geniş eserlerde bile cevabını bulamadığım meselelerin hallini ancak Risâle-i Nur’da bulabildim. Mesela, kader ve cüz-i ihtiyarî (kulun serbestiyesi) meselesinin esasını teşkil eden küllî iradeyi evvelce bir türlü bağdaştıramıyordum. Aralarında tefrik yapamıyordum.[6] Meseleyi derinleştirdikçe karşıma cebriyecilik (fatalizm) felsefesi çıkıyordu. Yani tetkikler neticesinde hep Ehl-i Sünnet görüşüne aykırı bir görüş ortaya çıkıyordu. Nihayet, elime geçen Risâle-i Nur, ilmî ve inandırıcı tahlilleriyle bu müşkül meseleyi Ehl-i Sünnet istikametinde büyük bir vuzuha kavuşturarak, Allah’ın izniyle beni cebriyecilik uçurumun kenarından geri çevirdi.[7] Daha buna benzer birçok örnek verebilirim, fakat değerli zamanınızı fazla almak istemiyorum. İşte bunun içindir ki Risâle-i Nur’u yanımda bulundururum ve okurum. Ayrıca Risâle-i Nur’un muhatabı akıl ile ruhtur. İkisine birden hitap eder.[8] Gayet mukni’, gayet inandırıcı ve doyurucudur. O konuştuğu zaman nefs-i emmare ile şeytan susmaya mecbur kalırlar. Ben haşir mevzuunda çok eser okumuş bir kimseyim. İtimat buyurun, hiç birisi beni ağlatmamıştı. Fakat Risâle-i Nur’un onuncu sözü olan Haşir Risâlesi’ni okuduğum zaman beni hüngür hüngür ağlattı. Hulasa, Risâle-i Nur’un hiçbir siyasî veçhesini görmüyorum. Benim söylediklerin bundan ibarettir.”[9]

Sadreddin Yüksel’in Bediüzzaman’a olan saygı ve sevgisi tek taraflı değildi elbet. Üstad da Yüksel’i sevmiş, taltif ve takdir etmiştir. Mustafa Sungur’un kendi el yazısı ile yazıp imzaladığı bir mektup, konumuzu özetlemeye kâfi geldiği kanaatindeyim. Mektup aynen şöyledir:

“Bi-İsmihi Sübhanehu.

Es-Selâmu ‘aleyküm ve rahmetüllahi ve berekâtuhu ebeden daimen.

Pek Muhterem ve Mübarek Sadreddin Efendi Hazretleri, Aziz Kardeşimiz..

Bu hafta içerisinde Hazret-i üstadımız allâme Said-i Nursî’nin yanında iken çok defa sizden ve Said’den ve Hazret-i Seyda’nın medresesinden bahsederek tahsin ettiler. Size selâmlarını tam zamanında ulaştıramayacağım için mektupla arz ediyorum.. Hazret-i Üstad buyurdular ki:

“Ben o mübarek medresenin talebesiyim.. Hazret-i Seyda son nefesini vereceği anda talebe-i ulûmun ruhunu kabzeden meleği istemesi ve aynen Risâle-i Nur’un mesleğinin bir nev’inde hareket etmesi gibi acîb bir temayüzü vardır. Bugün hem Anadolu’da, hem âlem-i İslâm’da çok geniş bir dairede envâr-i imaniyeyi neşreden ve talebe-i ulûmun kıymetini ilan eden ve Kur’ân hakikatlerini ders veren Risâle-i Nur o medresenin mahsulü olması cihetiyle umum âlem-i İslâm’daki bu büyük hayr-i azimden ve neşr-i hakikat-i imaniyeden büyük hisseleri vardır, şeref onlarındır.. Ben her sabah, o medresenin üstatlarını, talebelerini, Şeyh Masum’u ve Sadreddin’i dualarımda ve manevî kazançlarımda hissedar ediyorum.”

Arabî Mesneviy-i Nûriye’de hubab risalesinde medenî mümin ile medenî kâfirin muvazenelerine dair mühim bir mebhasta, medenî mü’mine misal ve numuneyi.. Norşin medresesinden aldıklarını ve o parçayı size okumaklığımı, şark uleması içerisinde sizin çıktığınızı ve Cenâb-ı Hakk’a şükür ettiğini söylediler ve bunları size söylemekliğimi ve bunları aynen Norşin’e bildirmenizi bana emrettiler. Ben de size arz ediyorum.

Mektup yazdığınızda bizlerden de pek çok hürmet ve selâmlar arz etmenizi istirham ederiz.. Evet.. Biz üstadımızın dersinden ve Risâle-i Nur’dan ve üstadımızın Tarihçe-i Hayat’ından yakinen anlamışız ve bilmişiz ki: Cenâb-ı Hakk, nihayetsiz rahmetiyle Anadolu’da ve Âlem-i İslâm’da ve beşeriyette Kur’ân hesabına ve Kur’ân namına hareket eden ve Kur’ân’ın bayrağını dalgalandıracak akıl ve kalplerde din-i İslâm’ın hakikatlerini yerleştirecek olan nurlu bir Kurân tefsirini ve muazzam bir din ve iman kahramanını o muhitten, bulunduğunuz yerlerden ihsan etti. Üstadımız Hazretleri, çok defa hem senelerdir kerratla o mübarek medreseden sitayişle bahseder. Bütün nur talebelerinin kalplerinde o mübarek medreseler.. nurlu birer irfan ocağı halinde bilinmektedir. Hem inşâllah, o medreseler kendi öz malları olan Risâle-i Nur’u tam elde ederek medar-i iftihar hizmet-i diniyyelerinde muvaffakiyetler dileriz. Sizlerin umumen ellerinizden öperiz..

El-Bakî hüvel Bakî

Kusurlu M. Sungur (imza)"[10]

 

Vahhabîliğe Bakışı

Molla Sadreddin, ümmetin birlik ve beraberliğini bozabilecek her tür çabanın karşısında tavrını koymuş; mezhepler arası ihtilafların gündeme getirilmesinin karşısında durmuştur. Diğer taraftan Ehl-i Sünnet’in hararetli bir savunucusu olan Yüksel, Vahhabîliğe karşı bir reddiye telif etmiştir. Yine bu anlamda Vahhabiliğin menşei olan Suudi Arabistan tarafından Türkiye’ye bu mezheble ile ilgili kitapların gönderilmesine, hiçbir faydası olmayacağı gibi ümmetin birliğine zarar vereceğini düşündüğü için, karşı durmuş ve yetkililerini uyarmıştır. Bu konuyla ilgili olarak, Suudi Arabistan Eğitim Ataşesine gönderdiği bir mektubunda şunları söylemektedir:

“Bi İsmihi Sübhanehu

Es-Selâmü ‘aleyküm ve rahmetüllahi ve berekatuhu.

Muhterem Faziletli Kardeşimiz Türkiye Eğitim Ataşesi Muhammed Abdülaziz!

Önce tarafınızdan gönderilen değerli bir mektup, bir-iki gün sonra da postaneden farklı yazarların teliflerinden oluşan 15 kitabın bulunduğu bir paketi şükür ve minnetle aldım. Birde baktım ki, kitaplardan biri Necid’li Muhammed bin Abdulvahhab’a aittir. Zatınıza da malum olduğu gibi, memleketimizdeki Müslümanlar, ya Eş’arî ya da Maturidî’dirler. Akidede bu iki mezheb dışında başka bir mezhebe mensup tek bir fert göremezsin. Bu her iki fırka da, Şeyh Muhammed bin Abudulvahhab’ın kabul edilmeyecek, İslâm’a yabancı bir bid'at mezhebin kurucusu olduğuna itikat etmektedirler. Ayrıca onun en büyük rehberi olan Ahmed bin Teymiyye’yi de Mücessime fırkasından biri olarak görmekteler. Bunun için bu iki zatın teliflerine karşı düşmanlık ve nefret duyguları beslemektedirler. Bu ikisinin fikirlerini aralarına yaymaya çalışanlara da kızgın duygularla bakmaktalar. Benim zann-ı galibime göre onları aksi bir fikre ikna etmeye çalışmak hiçbir semere vermeyecektir. Bugünün vakıası/realitesi budur. Ama ben bütün samimiyetimle derim ki, eğer siz milletlerimiz arasında İslâm kardeşliği bağlarımızı güçlendirmek istiyorsanız, başta Türkiye halkı olmak üzere İslâm ümmetinin yaşadığı bu nazik/kritik süreçte İslâm’a ve Müslümanlara faydalı bir hizmet yapmak istiyorsanız, İbn Teymiyye ve Şeyh Muhammed bin Abdulvahhab’ın telifleri yerine İslâm ve ilim ışığında Marksist komünizmi, sosyalizmi ve batı kapitalizmini çürütecek kitapları bizim ülkemize ve diğer İslâm ülkelerine hediye ediniz. Zira Müslüman Suudi Arabistan devleti, ciddi anlamda geniş maddî ve manevî imkânlara sahiptir. Böylece o kitaplar Müslümanların elinde küfre ve ateizme karşı kullanacakları birer silah olurlar. İbn Teymiyye ve Şeyh Muhammed bin Abdulvahhab’ın telifleri ise, Müslüman milletler arasında öyle mezhebî mücadele ve akidevî münakaşanın yayılmasına sebep olacaktır ki, bugünkü İslâmî konumumuz buna tahammül edemez.

Sözün özü: Suudi Eğitim Ataşeliği, zikri geçen kitapları kaliteli bir kâğıda, güzel bir baskıyla bastırıp meccanen küfür ve ateizmin nice akımlarının tehlikesi altında bulunan Müslümanlara dağıtırsa, aralarında İslâm mezhebleri âlimlerinin oldukça çok olduğu Müslümanların rağbet etmeyeceği, hatta ümmetin maslahatının tersine Müslüman safların dağılmasına sebebiyet verebilecek kitaplarınızın bastırılması ve dağıtımından bin kat daha faydalı ve daha başarılı olur.

Benim hakkı söylemem ve realiteyi arz etmemden bana darılmayacağınıza güveniyorum. Son olarak üstün teşekkürlerimi kabul etmenizi dilerim. Derin saygılarımla. Sadreddin Yüksel”[11]

 

Da’vet, Cihad ve İslâm Devleti İle İlgili Görüşleri

Molla Sadreddin’in ön plana çıkan en önemli bir yönü de, dâvâ yönüdür. Gerçektende O, bir İslâm âlimi olmanın yanı sıra bir dâvâ adamıdır. Bunu gerek vaazlarında, gerek eserlerinde, gerekse çevresiyle ilişkilerinde bâriz bir surette görmek mümkündür. Bu açıdan baktığımızda görürüz ki Yüksel, İslâm’ın ve Müslümanların dertleriyle ilgilenmiş, i’lâyı Kelimetullah/İslâm’ın hâkimiyeti ve Müslümanların kurtuluşu için canla başla çalışmıştır. Vaazlarında işlediği konuların çoğu ve eserlerinin bir kısmı “İslâm devleti”, “Kurân’ın hâkimiyeti”, “Allah’ın dininin hâkim olması”, “Allah yolunda cihad” gibi konularla ilgili olması da bunun bir başka kanıtıdır. Aslında: “Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa cenneti de istemem, orası da bana zindan olur.”[12] sözü O’nun bu cihetini özetlemektedir.

O’nun en büyük hedefi, Müslümanların Kur’ân’a dönmesi, hayatlarında onu düstur edinmesi ve içindekilerle amel etmesidir. O’na göre asıl üzerinde durulması gereken konu budur. Müslümanların ve özellikle ilim ehlinin bu hususta yeterince çaba göstermemesine kızan Yüksel, bir yazısında şöyle sitem eder:

“Kur’ân-ı Kerim, Türkiye’mizde susturulup âdeta rafa kaldırılmış bir kitap haline getirilmiştir. Ne hâkimiyeti var, ne de sözü geçerlidir. Yasakladığı her şey alenen iftiharla işlenmekte, emrettiği şeyler de yerine getirilmemektedir. Bu durumda sanki Kurân-ı Kerim diriler için değil, sadece ölüler için nazil olmuştur. Türkiye’mizde durum budur. Hiç kimse bunun aksini iddia edemez, iddia ederse gerçekleri inkâr etmiş olur.”[13]

Kezâ Müslümanların Kur’ân’ın sadece güzel okuma cihetine odaklanıp, nüzulünün asıl sebebini ihmal etmelerinden çok içerlenmiş olmalı ki, bir yazısında da şunları söyler:

“Kurân’ınıza dikkat edin ey Müslümanlar! Okuyan, okuduğu kelimelerin maânâsını anlamıyor, konusu nedir bilmiyor. Anlama teşebbüsünde de bulunmuyor. Kendilerini sadece nağmelerin etkilediği dinleyiciler de onun gibi, ne manasını anlıyor, ne de konunun ne olduğunu biliyorlar. Bu, Müslümanların uğradığı en büyük musibettir. Zira bunda Kur’ân’ın tatil edilmesi vardır. Kurân’ın şümullü bir nizâm, hayat için bir mükemmel bir yol, tefekkür edilip anlaşılan, ezberlenen ve içindekilerle amel edilen bir kitap olmaktan papağanlar gibi tekrarlanan mücerret kelimelere dönüştürme vardır. Müslümanlar, Kur’ân okuyor, tecvidli olarak dilleriyle telaffuz ediyorlar, ama akıllarıyla mânâlarını anlamak için çaba sarf etmiyorlar. Zannediyorlar ki, okumakta asıl olan budur. Sanki Kur’ân sadece okumak ve güzel okuyuşunda yarışmak için inmiştir. Artık, Kurân’a yapılacak en büyük iyilik ve ona gösterilecek en büyük ehemmiyet, harflerinin mahreçlerini güzel çıkarmak, kalınlarının kalın, incelerini ince okumamız olmuştur.”[14]

Birçok eserinde Molla Sadreddin Yüksel, Kurân’ın sadece okunmak için inmediğini, insanlığın iki dünya saadetini temin edecek yegâne ilahî nizam olduğunu belirtir. Bir yazısında, Kur’ân’ın bütün sorulara cevap veren bir kitap oluğunu şu örnekle açıklar:

“Niçin yaratıldık” sorusu eskiden beri felsefecilerin fikrini meşgul etmiş ama bir türlü cevabını bulamamışlar. Bir Alman filozofu olan Kant: “Felsefenin en önemli üç meselesinin, biz neyi bilebiliriz? Neyi yapmalıyız? Ve umduğumuz, beklentimiz nedir? Sorularıdır, demiştir.” Bu sorulara da Kur'ân cevap vermiştir.”[15]

Bu sahada bir taraftan İslâm Dini’ni tebliğle ve tedrisatla uğraşmış, müspet gördüğü ferdî ya da cemaat olarak yapılan İslâmî çalışmaları desteklemiş, diğer taraftan bilerek İslâm’a saldıran ya da Yüksel’e göre İslâm adına İslâm’a zarar veren âlimlere/yazarlara reddiyeler yazmak suretiyle İslâm savunuculuğunu yapmıştır. Yaşadığı çağda insanları etkileyen yanlış akımlarla mücadele etmeyi kendine aslî görev addeden Yüksel, Komünizm’den Sosyalizm’e, Darvinizm’den Ateizm’e hemen küfrün her çeşidini derinlemesine araştırmış, onlara karşı mücadele etmiş ve delillerini çürütmeye çalışmıştır. Tabi bu sahada günün bilimsel gelişmelerinden de istifade etmesini bilmiş, yeni buluşlara hikmet nazarıyla bakıp yaratılandan Yaratan’a giden yolu göstermeye çalışmış, birçok vaaz ve makalesini bu tür konulara ayırmıştır. Meselâ; iki vaazının tümü ve “İslâmî Araştırmalar” isimli eserinin 7-22. sayfalarını Allah’a iman hususuna, 32-45. sayfalarını vahyin aklî ve bilimsel olarak ispat etmeye, 180-195. sayfalarını Darvinizm’in çürütülmesine hasretmiştir…

Molla Sadreddin; muhakkik, müdekkik, gerçek bir İslâm âlimi olmanın yanında, tebliğ ve irşad sevdalısı, cihada âşık, aktif ve aksiyon bir şahsiyettir aynı zamanda. Her ne kadar O’nun iştigal etmek istediği uğraş, ilmi çalışmalar olsa da bunun yanında emr-i bil maruf, nehy-i anil münker tebliğ ve irşad görevleri konusunda da boş durmamış, bu konuda elinden gelen çabayı sarf etmiştir. Yüksel’in cihad anlayışı, bazılarının zannettikleri gibi bir yıkma-yakma anlayışı değil, ıslah etme ve İslâmileştirme anlayışıdır. Bu gerçeği, hemen her vaazında ve makalelerinde görmek, sezmek mümkündür.

Molla Sadreddin Yüksel’in bütün arzusu ne teokratik, ne laik, ne demokratik değil, Kur’ân’ın ilkelerine ve yasalarına dayanan bir İslâm devleti oluşturmaktır. Bu anlamda o, Kur’ân’ı, İslâm Devleti’nin anayasası olarak görür. Nitekim bir vaazında şöyle der:

“Kur’ân insanlığın saadet kaynağıdır. İnsanlığın dünyası için de ahireti için de, ona lazım olan her şeyi, tüm problemlerinin çözümünü onda bulabilmektedir. İnsanlık, onun izinden ayrıldığı günden beri, bütün maddî imkânlarına rağmen, mesud olamamıştır ve ona dönmediği sürece de olamayacaktır. Bu evrensel olayı, yani Kur’ân’ın inişini, hatırlatmak için Allah’ın Resulü bu geceyi ihyâ etmemizi emretmiştir. Zira milletler, anayasalarının kabul edildiği günü bayram ilan eder ve o günü her yıl kutlarlar. Biz Müslümanlar da anayasamız olan Kur’ân’ın nüzul günü olan kadir gecesini bayram yapmalıyız.”[16]

Cihadın ilk adımı olarak kabul edilebilecek “Emr-i Bil Ma’ruf ve Nehy-i ‘an-il Münker” ile ilgili Yüksel şu izahı yapar:

“Münkere el ile müdahale, başıboşluğa ve asayişin bozulmasına mahal vermemek için, ne ferdî olarak, ne de toplumsal başkaldırı şeklinde yapılamaz. Bu, ancak tevil imkânı olmayan apaçık bir küfür olması durumunda yapılabilir. Bu da, bölünme ve iç savaş gibi daha büyük bir felakete sebebiyet vermeyecek bir şekilde bilinen metotlarla ve güç yetiren kişiler tarafından yapılmalıdır…

Dil ile münker için de iki şart vardır. Birincisi, fiilin muteber hiçbir mezhebe göre kabul edilmeyen, münker olduğu kesin olan bir fiil olması, ikincisi ise münasip bir lisanla kişilerin makamlarını ve aklî seviyelerini göz önünde bulundurarak yapılmasıdır. Dil ile müdahale, yazar, gazeteci, Cuma hatipleri, âlimler ve öğretmenler gibi tüm açıklama (beyan) erbabına vacibtir.”[17]

“Eğer İslâm, gereği gibi anlatılırsa, şüphesiz müfteriler, İslâm’ı hor görenler iflâs ederler. Yani, iftira bulutları hakikat rüzgârıyla dağılıverir. İslâm güneşi o suni bulutlardan sıyrılır. Onun için ben, âcizane gücüm yettiği kadarıyla sadece İslâmiyet’i anlatmaya çalışırım.”[18]

 

Cihad Anlayışı ve Bu Yolda Savaş

“Müslümanlara karşı fiili olarak düşmanlıkta bulunmadıkları sürece, Müslümanlar düşmanlarına şefkat ve acıma nazarıyla bakarlar. İslâm medeniyetini inşâ edenlerin nazarında muhalifleri cahil ve hastadırlar. Sıhhatli ve bilgili kimselerin (davetçilerin) taşıdığı risâletin ve mesajın amacı ise, cahilleri talim, hastaları tedavi etmek, onlara yardımcı olmak, fikrî, kalbi, nefsî ve fizikî olarak sıhhat ve selâmete kavuşmaları yolunda onların elinden tutmaktır.

Bazen İslâm medeniyeti muhaliflerinden bir grup düşmanlıklarını ilan ediyor, Müslümanlara tuzaklar kuruyor veya onlara silah doğrultuyor. Bu durumda maddî ve manevî kuvvetleriyle Müslümanlar da savunmak veya hücum etmek zorunda kalıyorlar. Kaçınılması mümkün olmayan bu durumlar karşısında Müslümanların tam müdafaalarını yapabilmeleri için, rabbanî risâletin şartlarına da bağlı kalmak kaydıyla, savunma mekanizmalarını oluşturmaları gereklidir. Bu da, iki şeyi temin etmekle olur:

Birincisi, düşmanınkinden daha fazla bir düzeyde mal, asker, bilgi, istihkâm vs. hazırlamaktır. Zira yüce Allah bu konuda “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız karşılığı size tam olarak ödenir. Size zulmedilmez.”[19] buyurmaktadır…

İkincisi ise, İ’lâyı kelimetullah için savaşmaktır. Savaş, başka yolların fayda vermediği ya da İslâm davetçilerinin sürekli tehlike altında bulunduğu durumlarda başvurulacak en son vesiledir.”[20]

“Cihad, Müslümanlar tarafından başlatılmak üzere farz-ı kifaye olarak farz kılınmıştır. Yani düşmanlar başlatmasa dahi, gerektiğinde cihadı başlatmak üzerimize vacibtir. Nitekim Allah Resulü, İslâm’ın ilk yıllarında; “Sen şimdi güzel bir şekilde hoşgörü ile muamele et.”[21] ve: “Allah’a ortak koşanlardan yüz çevir.”[22] ayetlerinde ifade buyrulduğu gibi hoşgörü ve müşriklerden yüz çevirmekle emr olunmuştu.

Sonra çeşitli güzel yollarla Allah’ın yoluna davet etmekle emr olundu. Zira bu konuda yüce Allah şöyle buyuruyor: “(Ey Muhammed!) Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.”[23]

Bundan sonra, “Kendilerine savaş açılan Müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihad için izin verildi.” ayetiyle, onlar tarafından başlatılması durumunda savunma amacıyla savaşmakla emr olundu.

En sonda, “Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin.”[24] ayetiyle bazı durumlarda savaşı başlatmakla emr olundu.

En sonda “Hiçbir zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.”[25]

“Fakat Allah’a ortak koşanlar sizinle na-sıl topyekûn savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekûn savaşın.”[26]

“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.”[27] ayetleri ve benzeri ayetlerle mutlak surette bütün zaman ve mekânlarda savaşı başlatmakla emr olundu.”[28]

“Kendi mensuplarına, “dinde zorlama yoktur”[29] diye talimat veren İslâm, insanın vicdanını ve inancını her zaman himaye eden yegâne dindir. Bizde cihad, zorlama manasına gelmez. Cihad, engelleri ortadan kaldırdıktan sonra insanları kendi vicdanları ile baş başa bırakmaktır.”[30]

Müslümanları cihada davet etme hususunda Yüksel, şu çağrıyı yapmaktadır:

“Din Kardeşlerim! Geniş anlamı ile mücahid olmalı, hiçbir zaman yalnız şahsî ibadetlerle iktifa etmemeli. Şahsî ibadetlerimizi ifâ etmekle İslâmî vazifemiz bitmiyor, aksine oradan itibaren başlıyor… Zaten o daireye girmeden ona vazife teveccüh etmez. İnandığımız bu ebedî ve ezelî dava bizden çok şeyler, büyük hem de çok büyük fedakârlıklar ister. İslâm uğrunda ne gerekiyorsa onu yapmalıyız. Hz. Ebu Bekir’in şu mübarek sözü kulaklarımızda çınlasın:

“Sizden kimse cihadı terk etmesin. Zira hangi kavim bunu terk ederse, Allah zillet damgasını onun alnına yapıştırır.”

Emr-i bil ma’ruf nehy-i an-il münker’den zalim yöneticinin karşısında hakkı söylemeye, dâvâyı muhafaza etmek ve ümmetin savunmasını yapmak için silahlanmaya varana kadar cihadın her türlüsünü terk eden bir kavmi, muhakkak ki Allah, zelil eder ve onlara rüsvalık gömleğini giydirir.”[31]

 

İslâmî Hareketlerin Başarısız Olmalarının Sebepleri Hususundaki Tahlili

İslâmî bir hareketin başarıya ulaşması için İslâm’ı bütün veçheleriyle kuşatmak durumunda olduğunu belirten Molla Sadreddin, bu konuda şu analizi yapar:

“Biz, Kur’ân’ın emrettiği İslâm’a inanırız. Geniş bir ufka sahip, zinde, canlı ve sürekli hayatla beraber yürüyen İslâm’a. Fıkıh ile birlikte tasavvufu da kuşatan, ekonomiyle birlikte siyaseti de kucaklayan, ruhun yanında maddeyi de kabul eden bir İslâm’a.

Tarih boyunca İslâm âleminde birçok ihya hareketleri yapılmıştır. Fakat maalesef o hareketler, o hamleler daima İslâm’ın bir kısmını içine almış, diğer kısımlarını büsbütün ihmal etmiştir. İslâm’ın bir cihetine odaklanmış, diğer cihetleri ihmal etmiş, hatta onlarla mücadele etmiş ve gücünü o yönde tüketmiştir. Tarih boyunca Müslümanlar, ıslaha, imana ve bu uğurda mücadeleye çağıran nice haykırışlar, çırpınışlar gördü. Ancak hiçbiri de arzulanan hedefe ulaşamamıştır. Bunun yegâne sebebi, bu hareketler o hareketlerin kimisi, sadece İslâm’ın siyasi kısmını müdafaa ediyor, ibadet kısmını ihmal ediyordu. Kimisi takva üzerinde duruyor, iktisadî kısmını asla tanımak istemiyordu. Kimisi de yalnız ruhanî tarafını tebliğ ediyor başka tarafına hiç yer vermiyordu. İbn Teymiye’ler, Muhammed Abduh’lar, Cemaleddin’ler gibi…

İslâm, ne sadece tasavvuf, ne sadece siyaset, ne sadece iktisadî meseleler, ne sadece içtimaî kaideler, ne de sadece ibadettir. İslâm, bütün bunların tümüdür. Bütün bunlardan en büyük temel teşekkül eder ve en yüce ve en geniş ufuk doğar.”[32]

 

Demokrasi Hususundaki Görüşleri

Sadreddin Yüksel, Demokrasinin İslâm’da yeri olmadığı hususundaki düşüncesini gayet açık olarak ortaya koymaktadır. Nitekim eserlerinde bunu sarahaten görmek mümkündür. Meselâ bir yazısında şunları yazmaktadır:

“Demokrasi, aslında ferdin diktatörlüğüne, sınıf ya da belli bir ailenin hâkimiyetine set çeken bir yönetim biçimidir. Milleti veyahud da milletin büyük bir çoğunluğunu, idarede, yönetimde ortak kılmaktır. Daha doğrusu idareyi milletin bir grup temsilcisine teslim etmektir. Bu suretle demokrasi, dikta idaresini tasfiye eden bir yönetimdir.

Buraya kadar güzel, fakat demokrasi, Avrupa menşeli bir rejim olduğuna göre İslâm’ın kabul etmediği bir felsefeden doğmuştur. Ve o felsefe, onun temel taşıdır. Evet, demokrasi rejimine göre, devlette fert esastır. Devlet, ferdin maslahatı için vardır. Fert bütün tasarruflarında -ister iktisadî olsun, ister ahlâkî, ister fikrî- mutlak bir hürriyete sahiptir. Devletin yegâne vazifesi de, fertlerin hürriyetleri çatışmasın diye hürriyetleri düzenlemektir. Bu felsefe, İslâmi görüş ve anlayıştan çok uzaktadır. Zira demokrasiye temel teşkil eden felsefe, fikrî sahada iman ile küfrü, ahlâkî sahada hiçbir hudut tanımamak ile faziletlere bağlı kalmayı ve iktisadî sahada da aşırı sermayecilik ile cemiyetin maslahatı için hudutlandırılmış sermayeciliği bir görür. Her iki zıdda da aynı müsamahayı gösterir. İslâm ise, dinsizliğe, rezâlete ve zulme müncer olan mutlak hürriyete kati surette müsaade etmez. Ve bunca zıt temayülleri aynı muameleye tabi tutmaz. Meselâ İslâm, ne kapitalist düzen gibi toplumun hakkını ferde yedirir ve ne de sosyalist rejim gibi ferdin hakkını topluma peşkeş eder. Her ikisinin de hakkını muhafaza eder. Bu bir…

İkincisi, demokrasi denilen rejim temelde, ana fikirde İslâm’la çatışır, İslâm’a zıt düşer. Çünkü demokrasi diyor ki: “Kanunları va’z eden de beşerdir, tatbik eden de..” Yani, beşer evvela kanunları çıkarır, sonra çıkardığını uygular. Demek demokrasi, rejim (kanun çıkartma) yetkisini insanlara verir. Bu hakkı Allah’a değil insanoğluna tanır. İslâm ne diyor? İslâm’ın dediği de şudur: Kanunun vazıı Cenâb-ı Hak’tır. Beşer, ancak o mevcud îlahî nizamın tatbikçisidir. Demek İslâm’a göre, kanun çıkartma yetkisi Allah’a mahsustur…

Görülüyor ki demokrasi, Allah’ın hâkimiyetini de red eder. Evet, kanunların kaynağı olan Allah’ın kitabı hakem ve merci olarak kabul edilmezse, Allah’ın hâkimiyeti red edilmiş olur. Hâkimiyet diye bir şey kalmaz.

Hülasa, demokrasi rejimi kökte, temelde ve sonuçlarda İslâm’la çatışır ve İslâm’a son derece ters düşer. Müslüman, İslâm ile demokrasiden hangisini alırsa, öbürünü red etmiş olur. Kişi, Müslüman olarak ikisinin arasında cem edemez. İkisini mezc edemez. Çünkü zıt şeylerdir… Artık her şey buna göre…

Yukarıda temas ettiğimiz gerçek, dost ve düşmanca da malumdur. Mesela Dr. Fetra Cral de diyor ki: “İslâm, sadece ibadet değil, aynı zamanda idari bir nizamdır da.” Dr. Şaht, “İslâm, ibadetten ziyade bir takım hukukî ve idarî nazariyeleri temsil etmektedir” diye konuşur.

Hulasa-i kelâm, İslâm, son derece ilmî ve mükemmel bir nizamdır, dini de, devleti de kucaklamıştır.[33]

Yine bir başka yazısında Yüksel, benzer ifadelerle aynı fikrini dile getirdikten sonra, şu neticeye varır:

“Sözün hulasası şudur: Demokrasiyi kendi başına sosyal bir mezhep/yönetim şekli kabul etmemiz itibariyle, “demokrasi İslâm’dandır veya İslâm onu kabul eder, onu meşru görür ve de tazammun eder” diyemeyiz. Zira İslâm ve demokrasi, kökleri, felsefeleri ve uygulamalarının neticeleri itibariyle iki ayrı yoldur. Lakin demokrasiye, ferdî istibdada ve ayrıcalığa savaş açan, toplumun menfaati için çabalayan ve onu yönetime ortak yapan, yöneticileri denetleyen ve gerekirse sorgulayan bir sistem nazarıyla bakarsak şüphesiz ki, İslâm bu anlamda demokratik bir yapıya sahiptir.”[34]

Her fırsatta Müslümanları Kur’ân’la hüküm etmeye davet eden ve yegâne kurtuluş yolunun İslâm nizamı olduğunu ifade eden Yüksel, demokrasinin de çare olmayacağını şöyle ifade etmektedir:

“Aziz Müslümanlar! Biz de dâhil olmak üzere İslâm dünyasının esas hastalığı budur, gerçek teşhis budur ve tedavisi de topyekûn ve her bakımdan hiç zaman kaybetmeden İslâm’a dönmemizdir. Yoksa demokrasi memokrasi İslâm dünyasını kurtaramaz. Müslümanları ancak İslâm kurtarır. Aksini söyleyenler yanlış konuşurlar.”[35]

 

Teokratik Devlet Hususundaki Görüşü

Her fırsatta İslâm Devleti’nin kurulması gerektiğini dile getiren ve bu yolda çaba sarf eden Yüksel, hayalini kurduğu bu devletin bazılarının zannettiği gibi teokratik bir devlet olmadığını, sebebiyle birlikte, şöyle izah eder:

“Özetleyelim: teokratik devlette şahsî liyakate bakılmaz. Bir, Ruhanî ve din adamları tarafından idare edilir. İki, o vakit millet de öyle bir devleti kontrol etme imkânından mahrum kalır. Hâlbuki İslâm devletinde bunların hiçbirisi bahis konusu olamaz. Hulasa, İslâm Devleti’ne teokratik adını takmak korkunç bir zulüm, mesnetsiz bir isnad ve çirkin bir iftiradır. Hem şunu da ilave edeyim ki: Şimdi tam Hıristiyanlığa dayalı bir devlet kurulursa, hemen teokratik bir devlet olur. Zira Hz. İsa’nın getirdiği din sade bir takım ahlakî kaide ve mevizelerden ibarettir. Dünya hayatı ile alakadar tek bir kaidesi yoktur. O din üzerine devlet kuranlar, “bizim hâkimiyetimiz ilhamını Allah’tan alır, bizler de Allah’ın temsilcileriyiz.” Diye kendi keyiflerine göre kanun çıkaracaklar. Buna mecburdurlar. Çünkü o dinde hükümler yoktur. Nitekim eski devirlerde de durum öyle idi. İslâm Dini’ne gelince, esasında o teşriî bir nizamdır. Her vakit beşerî hayatın bütün cephelerini tanzim edebilen küllî ve şümullü kaideleri vardır. Kur’ân böyle bir kitaptır. Kur’ân devletinde hiç kimse kanun ihdas edemez. Ancak ondaki şümullü kaideler asrın şartlarına göre tefsir edilir, manevî ihtiyaç o şekilde karşılanır. Keyfe göre kanun çıkarmak yok. İslâm nizamını tatbik eden de millettir, din adamları, din âlimleri değil. İşte bunun içindir ki İslâm Devleti’nde teokratik devletin hiçbir vasfı yoktur.”[36]

“İslâm nizamına karşı kin ve düşmanlık besleyen bedbahtlar, bazen zehirli dilleriyle, bazen de kiralanmış çirkef saçan kalemleriyle, İslâm Devleti etrafında (ki halı hazırda o devlet tarihe karışmış, dünya haritasından bile silinmiştir.) çeşitli iftiralar uydurarak kötülemeye çalışıyorlar. Mazimize hakaret yağdırıyorlar. Ona teokratik devlet adını veriyorlar. Yani onlar, İslâm Devleti, papazların ortaçağda kurmuş oldukları kilise hâkimiyeti gibi bir hâkimiyettir ve devleti yönetenler de kendilerini Allah’ın temsilcileri sanan bazı mutaassıp din adamlarıdır diyorlar. İşte onlar İslâm nizamını böyle itham ediyorlar.”[37]

“İslâm hükümeti teokratik değildir. Zira eski dönemlerde diğer dinlere mensup din adamı ve devlet adamları, yöneticiliklerinin Allah’tan geldiğini iddia eder ve kendi arzularına göre kanun çıkarırlardı. Nitekim dinlerinde, Hz. İsa’nın bazı vaazları dışında devlet yönetimiyle ilgili ilkeler bulunmuyordu. Oysa İslâm Devleti, Kur’ân’ın getirdiği yasalara dayanır ve yönetim de din tabakasının istibdadı altında değil, halkın seçtiği kimseler tarafından icra edilmektedir.”[38]

 

Asrımızda Şeriat’ın Uygulanması Hususundaki Görüşleri

İslâm Devleti fikrini savunan Yüksel, bu devletin şeriat ile yönetileceğini ve şeriatın günümüzde uygulanabilir en mükemmel bir nizam olduğunu, şeriat ile beşerî nizamlar arasında mukayese yaparak uzun uzun izah eder. Konunun girizgâhında şöyle der:

“Sadece Avrupa kültürünü alan kimseler, şeriatın bu zamanı idare edecek nitelikte olmadığını iddia ederler. Fakat bu iddiaya dair tek bir delil de göstermiyorlar. Aslında onlar, şeriat mevzuunda insanların en cahili oldukları için haklarında, “Bu iddiaları cehalettir, ­ İslâm Şeriatına iftiradır.” diyebiliriz.

Nizamların yeterliliği, nizamların ihtiva ettikleri prensiplerin yeterliliğine bağlıdır. Oysa ki İslâm Şeriatı’nda tek bir prensip yoktur ki, “bu yeterli değildir” diye tenkit edilebilsin.

Biz eğer İslâm Şeriatı’nın önemli esaslarından birkaç tanesini hakkıyla buraya sergileyebilsek, bazı Müslümanların(!) cehâlet ve kuru iddialarının ne dereceye vardığını ortaya koymuş oluruz...”

 

Laiklik Konusundaki Fikirleri

İslâm Devleti fikrini savunan Molla Sadreddin, doğal olarak başka sistemleri kabul etmez. Bu sistemlerden -yukarıda Demokrasi hususunda gördüğümüz gibi- laikliğin de İslâm’a uymadığını ve bu sistemin, Müslümanlar tarafından kabul edilmemesi ve onunla mücadele edilmesi gerektiğini konu ile ilgili yazdığı eserinde uzun uzun izah eder. Bu mevzuda Yüksel, şöyle düşünür:

Aslında İslâm, dinin devlet hayatından çıkarılmasına asla müsaade etmez. Zira İslâm Hukukunda devlet, dinin bir parçasıdır, zıddı değil... O halde İslâm nazarında, devletsiz bir din olamaz. Tıpkı dinsiz bir devletin olmadığı gibi.

Şüphe yok ki, hayatın her yönüne el atan yüce İslâm nizamı, laiklik prensibiyle asla bağdaşmaz. Yani kendisinin sadece inanç ve ahlâk sahasında geçerliliğine, diğer sahalarda ise laik rejimin hükümran olmasına kesinlikle rıza gösteremez. Çünkü İslâm, hem inançtır, hem ahlâktır ve hem idaredir, parçalanmayı kabul etmez.

İslâmî anlayışa göre ahlakta da, ibadette de, idarî meselelerde de sadece ve sadece Cenâb-ı Hakk’a itaat edilir. Aksi takdirde Allah’a şerik koşulmuş olur.

“…Demek oluyor ki, İslâm Nizamı devletten önce vardır, devlet ona göre kurulur. İslâm, hem dindir, hem devlettir dedik. Çünkü birçok ayet ve hadis, hem yönetenin ve hem yönetilenin karşılıklı vazife ve hukuklarına işaret etmektedir. Nassların bir kısmı da, fertlerin, fertlerle, hâkim zümrenin ve hatta devletlerin münasebetlerinden bahseder.

İşte bu gibi nasslar, İslâm’ın bir devlet nizamı olduğunu gösterir. Kısacası İslâm en ufak teferruatına varıncaya kadar hayatın bütün meselelerine dair ahkâm getiren, cevap veren ilâhî bir nizamdır.

İslâm’da devlet kurma fikri, hicretten sonra doğmuş bir fikir değildir. Ondan evvel de vardı. Zira devlet fikri, İslâm nizamının bir gereği, icabı hatta korunması için bir zarurettir. Aksi takdirde İslâm Nizamı’ndan başka herhangi bir rejim Müslümanlara uygulanırsa, onların inanç ve dinleriyle ters düşer ve nihayet sayısız huzursuzluklara da yol açar. Netice olarak Kur’ân-ı Kerim, din ile dünyayı birbiriyle mezc etmiştir.

Yüce Kitab bu gayeyi -Din ile dünyayı mezc etmek- ayrı ayrı ayetlerde işlediği gibi, bazen tek bir ayette de işlemiştir. Kur’ân’ı tetkik eden görür ki, aynı ayette din, ahlâk ve dünya durumları mündemiçtir. Biri, diğeriyle mezc edilmiştir.

Kur’ân, her türlü mevzuuyla müteallik meseleleri hal etmiştir. Dünyaya ait işleri, din esaslarına göre düzenlemektedir. Din ve devlet arasında gördüğünüz bu sıkı ilişkiden daha mükemmel bir ilişki düşünülemez. Bu İlişki, o kadar mükemmeldir ki, İslâm’da devlet dindir, din de devlettir.”[39]

 

İslâm’da Laikliğin Yeri Nedir?

İslâm’da laikliğin yeri hiç yoktur. Zira İslâm kitabı olan Kur’ân-ı Kerim, laikliği şiddetle reddetmektedir. Evet, bu hususta sarih ve açık çok ayetler vardır:

“Hüküm ve hâkimiyet Allah’a mahsustur.”[40]

Kur’ân böyle diyor. Laik düzen ise, Allah’ın hükmüne yer vermemek suretiyle O’nun - Allah’ın- hâkimiyetini reddetmiş oluyor:

“Biz sana Hak kitabı indirdik ki, Allah’ın sana öğrettiği hükümlerle hüküm edesin. (Yani, ta ki insanları Kur’ân’ın ihtivâ, ettiği hükümlerle idare edesin.)”[41]

Bu ayeti kerimedeki hitap, evvela Peygamber Efendimize, sonra, O’nu temsil eden İslâm devlet reislerinedir. Böyle biline...

“Siz ey müminler! Rabbiniz tarafından size indirilen ahkâmlara tabi olunuz, sadece ona uyunuz”[42]

“Allah’ın indirdiği kitapla- Kur’ân’la hüküm etmeyenler, (sözgelimi herhangi bir beşerî sistemi ona tercih edenler gibi) kesinlikle kâfirdirler. (Çünkü Allahın vazettiği kanunu reddetmek, O’nun ulûhiyetini reddetmek demek olur.)”[43]

“Allah ve Resul’ü bir hüküm verdikleri zaman hiç bir mümin, ne kadın ne erkek hükümleri karşısında muhayyer değildir. (Yani, O’na uymak zorundadır.) Kim ki Allah ve Resul’üne muhalefet ederse, hükümlerine göre hareket etmezse o, apaçık bir dalalet içindedir.”[44]

Lâik rejim, İslâm’daki ahkâmları parçalar. Yani yüzde doksan dokuzunu reddeder. Ancak yüzde birisine (ibadete) karışmaz. Kur’ân-ı Kerim’de, bu duruma karşı şöyle buyuruyor:

“Siz, Kitab’ın bir kısmına inanıp da bir kısmını ret mi ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında rüsvalıktan başkası değildir. Kıyamet gününde de en şiddetli bir azaba uğratılacaktır.”[45]

İslâm Dini, dünya idaresine de yeterlidir. Onun içindir ki dini, dünyadan ayırmak merdûddur. Kur’ân-ı Kerim, böyle sakat bir tasarrufa fitne, cahiliyyet ve küfür adını takmıştır.”[46]

Laiklik konusunda bu inanca sahip olan Molla Sadreddin, Müslümanları, özellikle âlimleri, meşru çerçeve içerisinde laiklikle mücadeleye çağırır:

“Şimdi soruyoruz: Mehdi Pur tarafından yazılan resimli meal münasebetiyle savaş meydanına atılan İslâm kahramanları! Ve ittifakları “icma” sayılan İslâm otoriteleri! Nerededirler? Bu babta niçin ses-sedaları kesilmiş, kılları bile kıpırdamıyor? Acaba ne olmuş bu kahramanlara? Bu suali sormakla da; silaha sarılıp laikliğe karşı çıksınlar demek istemiyoruz. Demek istediğimiz, şu laikliği ilmen tenkit etmek. İlmî delil ve ispatlarla çürüt­ mek, mevcud kanunlara göre de mümkündür. Niçin laikliğe karşı böyle ilmî bir savaş açmıyorlar ve ilmî bir tepki göstermiyorlar?”[47]

 

Hâkimiyet Ancak Allah’ındır

Allah’ın dinini hâkim kılma sevdasıyla yanıp tutuşan Yüksel, hükümranlığın Allah’a mahsus olduğunu şu ifadelerle ortaya koyar:

“Hüküm, ancak Allah’ındır. Ulûhiyetinin bir gereği olarak O’na hastır. Zira hâkimiyet ulûhiyetin özelliklerindendir. Hâkimiyette hak iddia eden, ulûhiyetinin birincil özelliğinde Allah’la münazaa etmiştir. Bu hakkı iddia eden ister bir fert, ister bir tabaka, ister bir heyet, ister bir halk ve ister dünya çapında bir teşkilat şeklinde bütün insanlık olsun. Allah’la birincil özelliğinde münazaa eden de, apaçık Allah’ı tekfir etmiştir, hatta sadece bu ayetin hükmüyle bile olsa.[48] Bunu, illa da Firavun’un apaçık söylediği gibi, “benden başka ilahınızın olduğunu bilmiyorum” ya da “ben sizin en yüce rabbinizim” şeklinde söylemiş olması gerekmiyor. Allah’ın Şeriatını hâkim olmaktan uzaklaştırmak suretinde de bu hakkı iddia etmiş ve Allah’la münazaa etmiş olabilir…”[49]

 

Muhammed Tayyip Elçi


[1] Vuslat Dergisi, Sayı: 150, Aralık 2013, sayfa: 6-17.

[2] Yüksel, Molla Sadreddin, Asrî Kamus, s.8

[3] İslâmî Araştırmalar, s. 321

 

[4] Bu bilgiler, Müfit Yüksel’den alınmıştır.

[5] İbn Mâce, İlim, 265, c.1, s. 433.

[6] Yüksel’in burada “izah edilecek” diye bir haşiye düşmüş olmasından bu konuyu sözlü olarak mahkeme heyetine izah ettiği tahmin edilmektedir.

[7] “Bunun sapıklığı izah edilecek” diye bir not düşmesinden bu konuyu sözlü izah ettiği tahmin edilmektedir.

[8] Burada Yüksel, felsefe ve tasavvuf kitaplarından bahsedilecek diye bir not düşmüştür.

[9] Yüksel, Molla Sadreddin, Belge no: 131.

 

[10] Bu mektubun aslı Müfit Yüksel’de, fotokopisi bizde mahfuzdur.

 

[11] Bu mektubun aslı Müfit Yüksel’de, fotokopisi bizde mahfuzdur.

[12] Yüksel, Molla Sadreddin, Belge no: 126

[13] Yüksel, Molla Sadreddin, İslâmî Araştırmalar, s. 232

[14] Yüksel, Molla Sadreddin, Belge no:117

[15] Yüksel, Molla Sadreddin, 22.vaaz s.1.

[16] Yüksel, 18. vaaz.

[17] 63.vaaz, s. 6–7.

[18] 53. Vaaz, sayfa 1.

[19] Enfal, 8/60.

[20] Yüksel, 47.vaaz s. 2–4.

[21] Hicr,15/85.

[22] Enam, 6/106.

[23] Nahl, 16/125.

[24] Tevbe, 9/5.

[25] Bakara, 2/193.

[26] Tevbe, 9/36.

[27] Tevbe, 9/29.

[28] Yüksel, Belge 123. Yüksel, bu konuyu, el-Ğurer’in Şerhi ed-Durer, c. 1 s. 282'den alıntı yaptığına dair not düşmüştür.

[29] El–Bakara, 2/256.

[30] Yüksel, 44.vaaz, s.9.

[31] Yüksel, 45. Vaaz, sayfa 14–15.

[32] Yüksel, 55.vaaz s.9–11

[33] Yüksel, İslamî Açıdan Laiklik, 25–27.

[34] Yüksel, 111 numaralı belge. Yüksel, bu konuyu Muhammed el–Mubarek’in “el–fikr–ul İslâmiyyul– hadîs fi muvacehet–il efkâr–il ğarbiyye” isimli kitabından alıntı yaptığına dair not düşmüştür.

[35] Yüksel, 47. Vaaz, sayfa 16.

[36] Yüksel, 121. belge.

[37] Yüksel, 58. Vaaz s. 1.

[38] Yüksel, 58. Vaaz s. 16.

[39] Yüksel, İslâm Açısından Laiklik, s. 2–10.

[40] Yusuf, 12/40.

[41] Nisa, 4/105

[42] A’raf, 7/3

[43] Maide, 5/44

[44] Ahzab, 33/36

[45] El–Bakara, 2/85

[46] Yüksel, İslâm Açısından Laiklik, s.27–28.

[47] Yüksel, İslâmî Araştırmalar, s. 232.

[48] Kast edilen ayet şudur: “Siz Allah’ı bırakıp; sadece sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlere (düzmece ilâhlara) tapıyorsunuz. Allah, onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm, ancak Allah’a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye tapmamanızı emretmiştir. İşte en doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” Yusuf, 12/40.

[49] Yüksel, Molla Sadreddin, 22.vaaz s.2.


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 319
Toplam 529675
En Çok 1316
Ortalama 348