MEKTEB-İ İBRAHİM - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

18-03-2022

MEKTEB-İ İBRAHİM

Dava adamı olmanın vasıflarından biri de Mekteb-i İbrahim’den geçmiş olmaktır.

İbrahim kimdir?

İbrahim bir peygamberdir. Hem de Ulu’l-Azm (dört büyük peygamberden biri) peygamberlerden biridir. Putperest bir milletin, putperest bir ailesinin içinden gelmiştir. Daha küçük yaşta iken yaratanını bulmuş, Tevhid inancına sahip olmuştu (En’am, 74-83). Tek başına şirk inancına karşı çıkmış, şirk ordusuna isyan etmiş, canlarından daha aziz addettikleri putlarını kırmıştı (Enbiya, 51-73). İman ve Tevhid uğrunda ölümü göze almış, ailesinden, ana ve babasından uzaklaşmış, vatanını terk etmişti (Meryem, 41-50). Allah için sürülerini vermiş ve oğlunu kurban etmek üzere yere yatırmış, bıçağı boğazına çekmişti (Saffat, 99-113)

Devlet Reisi:

Sağlam bir imana, sarsılmaz bir tevekküle sahip olan, bu uğurda malını esirgemeyen, canını tehlikeye atan, evladını feda eden, kurban veren, ailenin ocağını, vatan topraklarını terk edip hicret eden, gurbet ilde diyar diyar dolaşan ve bütün bu hengâmeler, bu sıkıntılar ve bu tehlikeler karşısında asla taviz vermeyen, dolayısıyla parlak bir imtihan vermiş olan ve nihayet Mevlâ’sının, “İbrahim üzerine düşeni hakkıyla yaptı!” (Necm, 37) şeklindeki takdir ve tebrikini kazanmıştı. Dünyevi mükâfat olarak da Rabbi’si ona ne verdi biliyor musunuz? Bu muvaffakiyete acaba hangi mükâfat yakışırdı değil mi? İşte Rabb’isi ona devlet verdi, dünya devletini verdi. Onu da devlet reisi tayin etti. Evet Hz. İbrahim (salât ve selam Peygamberimiz’e de olsun, ona da olsun!) bütün insanlara imam ve Halife tayin edilmiştir; önder ve lider olmuştur (Bakara, 124-132).

İşte Hz. İbrahim ve onun mektebi!

Bu mektebin dersleri:

1- Sağlam iman,

2- Sarsılmaz tevekkül,

3- Fedakârlık (mal, can ve evlat),

4- Cesaret,

5- Put kırma (şirk ordusuna tek başına karşı koyma),

6- Diyar-ı gurbet ve hicret,

7- Tercih (Tevbe, 23-24),

8- Tevhid.

 

TEVHİD:

Tevhid nedir?

“Tevhid” kelimesi; o kadar geniş, geniş olduğu kadar da derin, derin olduğu kadar da anlaşılması ve anlatılması zor olan mübarek bir kelimedir.

Temeldir:

İmanın, insanlığın, hayvanatın, kâinatın hayatı, varlığı ve varlık nizamı bu esas üzerine kurulmuştur. Her şeyin üzerinde “Tevhid”in damgası vardır. Bütün küreler ve zerreler “Tevhid”in etiketini taşır, canlı-cansız bütün varlık; bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek, lisan-ı hal veya lisan-ı kal ile, “Tevhid, Tevhid, Tevhid!..” der dururlar (İsra, 42-44; Ali İmran, 83; Hacc, 18).

Akla ve iradeye sahip olmalarına rağmen, Tevhid’den, Tevhid akidesinden mahrum olan fertler esirdirler, huzursuzdurlar. Böyle fertlerden meydana gelen cemaat ve milletler de esirdirler ve huzursuzdurlar. Bunun en bariz örneği günümüzün dünyasıdır.

Müslüman olsun, gayrimüslim olsun herkes esir ve huzursuz. Müslüman esir ve huzursuz. Neden? Devleti yok da ondan; kendisinin derdinden ve dilinden anlayacak, kendisine sahip çıkacak, kendisine yardımcı olacak, kendisini zararlara karşı ve zararlı cereyanlara karşı koruyacak devleti yok. Binaenaleyh, Müslüman esirdir ve huzursuzdur.

Gayrimüslimler de huzursuz ve esir. Neden? Çünkü onların temelinde Tevhid yok, mesnet yok, dayanak yok da ondan. Varlığı ve dünyalığı boşlukta sallanıyor, günün dağdağaları, inişli ve çıkışlı şartları, sağdan ve soldan gelen rüzgârlar ve fırtınalar kendilerini sallayıp duruyor. Tutunabilmek için paktlar kuruyor, bloklara giriyorlar. İşte dünyanın manzarası bu!..

Dünyayı ve dünya insanlarını, içine düştükleri bu esaret ve bu huzursuzluktan kurtaracak tek bir şey vardır. O da “Tevhid”dir, “Tevhid” inancıdır.

O halde Tevhid nedir sualini tekrar tevcih edelim:

Tevhid: “Vahdet” kökünden alınmıştır. “Vahid, ehad” kelimeler ve isimler de hep, “vahdet”ten gelir. “Vahid ve ehed” kelimeleri Allahü Azimüşşan’ın birer ismidir (İhlas, 1; Mü’min, 16). Allah birdir, bir demektir. “Muvahhid” ise, birleyen, Allah’ın birliği inancına sahip olan demektir; Allah vahiddir, ehaddir diyen demektir. Gerçek manada her Müslüman “Muvahhid”dir; Allah’ı birleme akidesine sahiptir. İslâm ıstılahında hülâsa olarak, “Tevhid”in manası budur. Şirk kelimesi ise, Tevhid’in tam zıddıdır.  

 

 

 

 

TEMEL HÜKÜMLER

 

Hayatın manası, ibadettir. Yani Allah’a kul olmaktır. İbadet etmektir.

Ubudiyyetin ölçüsü ise dindir. Dinin lügat manası; başlıca dört şeydir: En büyük otorite[2], itaat[3], nizam[4] ve mücazat[5].

Şeriat’ta ise: Allah tarafından vazedilen bir kanundur ki, gönül hoşluğuyla bağlanan akıl sahiplerini bizzat hayır olan ebedî saadete götürür.

Dinin dört unsuru: Dinin binası şu dört temele oturur; Hâkimiyet, itaat, nizam ve mücazat.

Hâkimiyet: En yüksek salahiyet, en yüksek otorite, en yüksek makam, en yüksek söz sahibi ve nihayet iradesini zorla kabul ettiren kuvvet sahibi olma.[6]

İtaat: Mutlak manada kabul etme, uyma, tabi olma, yerine getirme, sakınma, uzak kalma (yani emirleri ve yasakları…)

Bir de mukayyet manada itaat vardır ki, bu izne bağlıdır ve belli sınırlar içerisinde müsaade edilir. Mesela: Ebeveyne, hocaya, kocaya, devlete itaat etme gibi.

Nizam: En yüksek otoritenin nezaretinde meydana gelen fikrî ve amelî nizam, kanun, şeriat, düstur, miyar, kıstas, talimat.

Mücazat: Dünyada medhe, ukbada sevaba ve cennete gitme veya dünyada zemme, ukbada ikaba ve cehenneme gitme.

Dört mana bir arada: Allah indinde din İslâm’dır…

Husün ve kubuh: Her emirde güzellik vardır; her yasakta da çirkinlik vardır.

Tazim ve şefkat: Halika (yaratana) tazim (saygı), mahlûkata şefkat (merhamet).

Şeriat’ın hedefi, beş şeyi muhafazadan ibarettir: Nefsi, nesli, aklı, malı ve dini.

Dinin muhtevası: İtikadat, ibadat, muamelat ve ukubat.

Şeriat: Geniş manada dine eşittir. Dar manada ise dinin itikat bölümü hariç diğer üç kısmına verilen isimdir.

Netice itibariyle şunu söyleyebiliriz: Kişi kimi en yüksek dayanak (mesned, melce), fikir ve sistemini de en yüksek ve isabetli fikir ve sistem kabul ederse ve çizdiği yoldan giderse, işte bu kişi o kimsenin dinindedir, onun Rabb’i, ilahı ve mâbudu (putu) odur.

Bir insan ya muvahhiddir veya müşriktir. Hem müşrik hem muvahhid olamaz. Aralarında mübayenet vardır. Muvahhidlerden hiçbiri müşrik olamaz; müşriklerden hiçbiri de muvahhid olamaz. Daha doğrusu bunlar arasında zıddiyet vardır. Bir kalpte ikisi birleşemez, biri geldi mi, diğeri mutlaka gider. Tevhid birdir, çeşidi yoktur. Şirkin ise çeşitleri vardır, hem  de pek çoktur. Tevhid haktır, şirk batıldır. Tevhid insanı Allah’a kul yapar, şirk ise şeytana kul olmaktır. Tevhid, birliğe şirk ise tefrikaya götürür. Ve nihayet Tevhid cennete, şirk cehenneme götürür.

Bu girişten sonra:

Esas mevzuya geçiyor ve diyoruz ki, insanlığı hürriyete kavuşturma vazifesini yüklenen İslâm’ın Peygamber’i Hz. Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Tevhid bayrağını çekip “Lâ ilahe illallah” hakikatini ilan edince, bir mukavemet ve bir karşı koyma ile karşılaştı. Bu karşı koyma cephesinin ön saflarında da kabilelerin ileri gelenleri ve reisleri yer aldı. Geri kalanlar ise, bu lider ve reislere tabi olup itaat eden, onlara kul ve köle olan insanlardı.

Bunların hepsine birden “Şirk ordusu” denir. İşte bu şirk ordusu, Allah Resulü’ne ve Onun bir avuç sahabesine karşı çıktılar. Başlangıçta kaş-göz işaretiyle ve alaylı sözler ile hakaretamiz laflar ve işaretler yapıldı ise de işin ciddiyetini ve Tevhid hareketinin büyüklüğünü görünce ciddi bir tavır aldılar ve bütün kuvvetlerini seferber ederek karşı koymalarını şiddetlendirdiler. Bu karşı koyma ve şiddetlendirme hareketi Tevhid-şirk mücadelesi, hak-batıl savaşı hicrete kadar sürmüş ve onüç sene bütün şiddetiyle devam etmiştir.

Bu hadiseleri ince noktalarına kadar tetkik eden Müslüman, bir taraftan ibret dersi alırken bir taraftan da şirk ve Tevhid’in ne demek olduklarını daha iyi anlar.

Ayrıca bu hadiselerin ışığı altında hareket ettiğimiz takdirde görürüz ki, bugünün İslâm ülkeleri umumiyetle o günün Mekke’sidir. Keza bugünün putçuları o günün putçularının aynıdır. Ancak şekil değişikliği olabilir. Mesela; isimler değişmiştir; o günün putları Hübel, Lat, Menat ve Uzza gibi heykeller ve bunların arkasında gizlenen falan veya filanın maddeciliği, makam hırsı, maneviyat ve din düşmanlığı olduğu gibi, bugünün de falanın veya filanın ilkeleri ve inkılapları, doktrinleri ve sistemleri, maddeciliği, makam ve şöhret hırsı ve bunların gölgelerine sığındıkları heykellerdir.

Keza, Tevhid bayrağına ve “Lâ ilahe illallah” şiarına karşı çıkanlar; o günün önder ve liderleri ve bunların iktidarları olduğu gibi, bugünün Tevhid’ine karşı çıkacak olanlar da bugünün putçu önder ve liderleri ve bunların sahip oldukları iktidarlardır. Bir farkla: O da Mekke müşrikleri açık birer müşrikti; kalpleri ne ise dilleri de o idi. Günün putçuları ise, sözleri özlerine uymayan münafıklardır. Bir taraftan “Müslümanız” der, bir taraftan da şeriatı devletten ve devletin yönetiminden kaldırıp onun yerine laik düzenin put kanunlarını getirir ve onları savunurlar. Bir taraftan, “Allah, Peygamber” derler ama Allah’ın ve Peygamber’in emrinin ve tatbikatının arkasından değil de putların ve büyük putları olan Hübel’in arkasından giderler; bunların inkılap ve sistemlerini korurlar ve uygularlar. Karşı çıkanları, İslâm’ın devlet, Kur’an’ın anayasa olmasını isteyenleri rejim düşmanı, vatan haini diye ilan ederler, onları put kanunlarının hâkim olduğu mahkemelerde mahkûm edip en ağır cezalara çarptırır ve en ağır işkencelere tabi tutarlar.

O halde günümüzün putu ve putperestliği ne imiş? Allah’a mahsus olan haklardan birini veya birkaçını Allah’tan başkasına vermektir. Mesela: Hâkimiyet kayıtsız ve şartsız Allah’ındır, Allah’a mahsus bir haktır. İşte bu hâkimiyet hakkını, yani kanun koyma salahiyet ve yetkisini Allah’tan başka bir kimseye veya kimselere veyahut da millete vermektir. İşte kendilerine hâkimiyet verilen kişi veya kişiler veyahut da o millet ne olmuş olur? Put olmuş olurlar!

İşte günümüzün putları bunlardır. Putları bunlar olduğu gibi, günümüzün putperestliği ve put kanunları da bu şahısların kanun çıkarmaları ve çıkardıkları kanunlardır; bu kanunları kabul etmek ve bunlara tabi olmaktır. Daha da ileri gidip bunları savunmaktır. Hülasa edecek olursak: Günümüzün putperestliği idare ve siyaset putperestliğidir, sistem ve rejim putperestliğidir. Böyle olunca da devlet ne olmuş olur? İslâm ve Tevhid devleti değildir; put ve şirk devletidir.

 

Tafsilat:

Şirk mevzuunda karanlık taraf kalmasın diye şirke biraz daha tafsilat verelim:

Yukarıda şirkin (putperestliğin) tarifini yaparken demiştik ki, “Şirk” Cenab-ı Hakk’a mahsus olan hak ve sıfatlardan birini veya birkaçını mahlûkattan herhangi birine vermek veya birinde bulunduğuna inanmaktır.

Cenab-ı Hakk’a mahsus sıfatlar:

Yaratma, ibadete müstahak olma, öldürme ve diriltme, rızık verme, her şeyi bilme, her şeyi görme, şeriat vaz etme, hüküm koyma, kanun koyma gibi…

İşte, bu sıfatlardan herhangi birini, herhangi bir yaratığa vermek veya onda da bulunduğuna inanmak, dolayısıyla ona boyun eğmek, ona mutlak manada itaat etmek ve ona teslim olmaktır. Tarih boyunca putperestlik zihniyeti hep aynı olmuştur, müşrikler hep aynı şeyi düşünmüşlerdir.

Ancak zamana göre put şekilleri ve put cinsleri farklı olmuştur. Mesela zaman olmuş, insanoğlu güneşe tapmış, yıldıza tapmış, taşa veya ağaca perestiş olmuş, zaman olmuş bir hayvana veya bir insana kudsiyet vermiş, onda fevkalade bir vasıf, bir kudret kabul etmiş, ona kul olmuş, onu Allah’ın yerine koymuş veya yanında kabul etmiş ve ona ibadet etmiştir. Zaman olmuş; insanlarda hüküm koyma, kanun vaz etme, anayasa yapma hak ve salahiyetini görmüş, bu yetkiyi onda var kabul etmiş, daha da ileri giderek çıkardığı kanunları Allah’ın kanunlarından üstün addederek, Allah’ın kanunlarını yürürlükten kaldırmış, onların yerine insan kafasının mahsulü olan kanunları, fikir ve sistemleri getirmiştir.

Bir tafsilat daha:

Önemine binaen Yusuf suresinin tefsirindeki şu açıklamayı da uygun görmekteyiz:

“Kulun kula tapması şeklinde kendini gösteren bir putperestlik vardır. Kendi kendini tanrılaştıran bazı kimseler, bu iddialarını sağlama bağlamak için uluhiyyetin en özel vasfı olan rububiyete sahip çıkarlar. Yani kendilerinin emirlerine, prensiplerine, fikirlerine ve koydukları kanunlara halkın tapma derecesinde itaat etmesini isterler. Daha doğrusu, kendilerinin tapılmaya layık bir zat olduklarını kabul ederler ve halkın kendilerine tapmasını isterler. –“Bu isteklerini sözleriyle açıktan söylememiş olabilirler.– Fakat onların bu isteklerini tatbikata koymuş olmaları, dilleriyle ikrar etmelerinden daha kuvvetli bir delildir.

Bu tür putperest olan toplumların kalplerindeki bu boşluktan istifade ederek meydana gelir. Hükümdarlığın sadece Allah’a ait olduğuna kalben inanıp tatbikatta bu inançtan ayrılamayan toplumlarda böyle bir şey bahis mevzuu olamaz. Çünkü hükümdarlığın yalnız Allah’a ait olduğunun idraki içinde bulunan cemiyet, sadece ona tapılacağını, hükümrana boyun eğmenin tapma sayılacağını, hatta tapmayı gerektiren şeyin hükümranlık (hâkimiyet) olduğunu bilir.

Bir kere daha tekrar etmiş olalım ki, hükümranlığı yani hâkimiyeti, yani kanun koyma yetkisini) kendisine izafe eden (kendisine mal eden) kimse bu hareketinden dolayı Allah’ın dininden çıkmış olur. Allah’a tapmaktan uzaklaşmış ve ona şirk koşmuş olur, putperest olmuş olur.

Ayrıca hükümranlık ve hâkimiyet vasfına sahip olduğunu iddia eden kimsenin bu iddiasını kabul edenler de aynı şekilde müşrik olur, kâfir olurlar. Bu kimseler, Allah’a ait olan hâkimiyet hakkını başkasına tanımak, onun emirlerine tabi olmak ve bu hareketlerini kalben de benimsemek suretiyle Allah’ın dininden çıkmış olmaktadırlar. Bunlarla hâkimiyet iddia edenlerin küfür ve şirkleri Allah’ın terazisinde aynı ağırlıktadır.”

Fi’zilâl’den:

“Yusuf Aleyhisselam, iki mahbus arkadaşına nasihate devam ediyor ve diyor ki:

“…Ayrı ayrı bir sürü uydurma tanrılar mı daha iyidir, yoksa her şeyden üstün tek Allah mı?”

İnsan fıtratını en hassas yerinden yakalayıp şiddetle sarsan bir sualdir bu… İnsanoğlu fıtratı itibariyle kendisinin bir tek ilahı olduğunu bilir. Şu halde birçok rabbler edinmek neyin nesidir? Rabblığa layık bulunan zata ibadet edilir. O’nun emrine ve gönderdiği şeriata, şeriat kanunlarına hürmetle uyulur. Ki, bu da her şeyden üstün olan tek Allah’tır. Kâinatın sadece bir tek hükümdarı ve her şeyden üstün bir tek ilahı bulunduğu katiyetle bilindiğine göre, kâinattan bir cüz olan insanların da hükümdarı ve tek Rabb’ı elbette o ilâhtır. İnsanoğlu Allah’ın bir ve her şeyden üstün olduğunu yakinen bildikten sonra, bir an için de olsa, başkasını rabb edinerek, ona boyun eğip emrine tabi olması caiz değildir. Rabb’in, bu kâinatı idare eden ve onun tek sahibi bulunun bir ilah olması gerekir. Kâinatın idaresinden aciz olan bir nesne veya bir şahsın, insanlar üzerinde hükümran olması elbette düşünülemez!...

Allah’a ortak (şirk) koşulup kendisine rabblık isnad edilen yaratıklar; beşer oldukları için cahilce heva ve heveslerinin tatminine çalışırlar. Onlar, gözle görülebilecek mesafenin hemen arkasındakini görmekten dahi acizdirler. Kulların ilâhlaştırılmış bu yaratıklara boyun eğip teslim olması yerine; bir ve her şeyden üstün olan Allah’a teslim olup ibadet etmeleri şüphesiz ki daha iyidir. Beşeriyet müteaddit ilahlar vücuda getirmek, bu ilahlar etrafında gruplara ayrılarak mücadelelere girişmek suretiyle talihsizliğin en büyüğüne duçar olmuşlardır… Yeryüzünün bu uydurma ilahları, Allah Teala’ya ait olan hükümranlık ve rububiyet vasıflarını kendi kendine mal eder, bazen de halk, korku veya telkin veyahut da propagandalar karşısında onlara bu vasıfları vermek bedbahtlığına düşer. Bu uydurma ilahlar bir an dahi ihtiraslarından, heva ve heveslerinden ayrılamazlar. En mühim istekleri devamlı saltanat sürmek ve arzularını yerine getirmektir. Saltanatlarını tehdit eden ve onun devamını tehlikeye düşürecek olan her kuvveti ortadan kaldırarak saltanatlarını kuvvetlendirmeye çalışırlar. Elde ettikleri hükümranlığı soldurmadan devam ettirmek için, çeşitli şarlatanlıklarla bütün imkânlarını seferber ederler.

Her şeyden üstün ve bir olan Allah bütün âlemlerden müstağnidir. O, insanlardan gönderdiği ölçüler içerisinde, takva, iyilik, amel ve ilerlemeden başka bir şey istemez. Bütün bunları da kendileri için ibadet olarak kabul eder. Kullarının üzerine farz kıldığı şeyleri dahi, onların kalp ve duygularına istikamet vermek için farz kılmıştır. Bu farzları yerine getirmek suretiyle hem dünya hem ahiret hayatını mamur ederler. Yoksa Allah kullarının ameline katiyyen muhtaç değildir. 

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِۚ وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ

“Ey insan! Sizler Allah’a muhtaçsınız. Allah ise her şeyden, herkesten müstağni ve övülmeye layık olan yegâne ilahtır.” (Fatır, 15) Bir ve her şeyden üstün olan Allah’a kulluk etmekle ilahlaştırılan şahıslara kulluk etmek arasındaki farkı bir düşününüz!..

Daha sonra Hz. Yusuf, cahiliyetin akide ve yıkıcı inançlarını tenkit etmekte bir adım daha atıyor ve diyor ki:

“Allah’ı bırakıp taptığınız, sizin ve babalarınızın adlandırdığı putlardan başka bir şey değildir. Allah onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir.”

Bu uydurma ilahlar –ister beşer olsun, ister ruhlardan, şeytanlardan veya meleklerden yahut da Allah’ın emrine müsahher olan, kâinat kuvvetlerinden olsun- Rububiyet (rabb olma) vasfından tamamen uzaktırlar. Rububiyet gerçeğiyle bunlar arasında hiçbir münasebet mevcut değildir. Rububiyet, sadece bir ve her şeyden üstün olan Allah’a aittir. Bütün varlığı yaratan ve yarattıklarından üstün olan ancak O’dur… Fakat çeşitli renk ve şekillerdeki cahiliyetin mensubu insanlar, bir takım şahıs veya yaratıklara isimler takarak onlara bazı sıfat ve hususiyetler izafe ederek onları putlaştırırlar. Bu özelliklerin başında ise saltanat ve hükümranlık gelmektedir. Hâlbuki Allah onlara ne hükümranlık bahşetmiş ne de herhangi bir salahiyet indirmemiştir…

Hz. Yusuf burada son ve en tesirli darbesini indiriyor; hükümranlığın, saltanatın, itaat edilmenin, diğer bir tabirle ibadete layık olmanın kime ait olması gerektiğini beyan etme yolunda diyor ki:

“Hüküm vermek ancak Allah’a aittir. Kendisinden başkasına değil, O’na tapmanızı emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”

Hüküm vermek ancak ve ancak Allah’a aittir. Uluhiyyetin sadece O’na ait olması sebebiyle hüküm vermek ve hükümran olmak sadece O’nun hakkıdır. Hükümranlık (yani hâkimiyet, yani kanun koyma yetkisi) uluhiyetin icablarındandır. Hükümranlıkta hak iddia eden kimse, uluhiyetin ilk şartında Allah’la mücadeleye girişmiş olur. Bu kimse ister fert, ister insanların bir tabakası, ister bir parti veya bir grup, ister bir millet, isterse bütün dünyanın meydana getirdiği âlemşümul bir insan kitlesi olsun, uluhiyetin ilk şartı olan hükümranlık üzerinde Allah’la mücadeleye giren ve kendine hükümranlık izafe etmeye çalışan kimse küfre girmiştir, apaçık bir kâfirdir. Bu kimsenin küfrü, dinin kat’i hükümleriyle sabittir. Bu mevzudaki, kat’i hükümler cümlesinden olarak, sadece biraz önce mealini verdiğimiz ayetin hükmü dahi kâfi gelir!..

Böyle bir hak iddia etmenin çeşitli şekilleri vardır. Bu şekillerden herhangi birini kullanmak dinden çıkmak için kâfidir. Bir kimsenin Allah’a ait uluhiyet vasfının ilk şartı olan hükümranlığı kendine izafe etmesi ve böylece Allah’la mücadeleye girerek kâfir olması için illa da halka, “Sizin benden başka ilahınız yoktur!” demesi veya Firavun’un yaptığı gibi, “Sizin en yüce rabbiniz benim!” gibi şeyler söylemesi şart değildir. O kimsenin Allah’ın şeriat’ını hükümsüz hale getirmesi, kanunlarını yürürlükten kaldırması ve insanların yaptıkları kanunlarını yürürlüğe koyması yahut Allah’tan başka herhangi bir kimseye hükümranlık hakkı tanıyarak onun söz sahibi olduğunu kabul etmesi, evet sadece bu kadarı dahi kâfir olması için yeterli sebeptir. Hükümranlık hakkı tanıyıp söz sahibi olduğunu kabul ettiği kimse bir millet veya bütün beşeriyyet dahi olsa yine hüküm değişmez. İslâm nizamında İslâm milleti kendi hükümdarını seçme hakkına sahiptir. Fakat bunun kendi hükümranlıkları manasına gelmesi düşünülemez; hükümranlık gerçek manasıyla Allah’a aittir. Millete ve seçilen hükümdara düşen görev, Allah’ın hükümranlık ve şeriat’ını tatbik sahasına koyarak hizmet etmektir. Aralarında Müslümanların da bulunduğu birtakım araştırıcılar hükümranlıkla hükümranlığa hizmet etmeyi birbirine karıştırmaktadırlar. Hükümranlık sadece Allah’a aittir. Bütün insanlar bir araya gelseler, yine bu vasıftan (yani hâkimiyetten) kendilerine bir hak tanıyamazlar. Onların vazifesi, Allah’ın şeriat ve kanunlarını tatbik etmektir. Allah tarafından gönderilmeyen şeyler ise ne hüküm ne de şeriat ifade etmez. Hüküm ve meşruiyyet ancak Allah’ın indirdiği şeylerdedir.

Hz. Yusuf hükümdarlığın sadece Allah’a ait olduğunu söylerken bunun gerektirdiği önemli bir hususu da açıklıyor ve diyor ki:

“Kendisinden başkasına değil, O’na ibadet etmenizi emretmiştir.”

Bu cümleyi Kur’an dilini bilen bir Arab’ın anladığı gibi anlayabilmek için, sadece Allah’a karşı yapılması gereken ibadet kelimesindeki manayı iyi bilmek lazımdır!..

İbadet kelimesinin lügatteki manası: itaat etti, boyun eğdi, kendisinin küçük olduğunu kabul etti karşılığındadır. İslâm’ın ilk devirlerinde bu kelime sadece lügat manasında kullanılmakta idi. O zamanlar, bu kelimenin İslâm hükümlerini eda etmek manasına gelen ıstilahi manası henüz mevcut değildi. Zaten bahis mevzuu olan ayet-i kerime nazil olduğu zaman henüz Müslümanların yapmakla mükellef kılındığı hükümler gelmemiş olduğundan bu kelimenin ıstılah manası bahis mevzuu değildi. Bilahare ıstılah manası, lügat manasını da ihtiva eder şekilde vücut bulmuştur. Kelimede kastedilen mana: Yalnız bir ve tek olan Allah’a tapmak, sadece O’nun huzurunda boyun eğmek ve yalnız O’nun emirlerine tabi olmaktır. Bu emirler, ister ibadetle ilgili olsun, ister ahlâkî, isterse şer’î kanunlarla!..

Bütün bu mevzularda sadece Allah’a tabi olmak, Allah’ın hiçbir yaratığa karşı yapılmayıp sadece kendisine karşı yapılmasını emrettiği “İbadet”in yerine getirilmesi demektir.

İbadet kelimesinin bu şekilde manasını kavradıktan sonra; Hz. Yusuf’un niçin Allah’a ibadet etmeyi Allah’ın hükümranlığına bağladığını anlamış oluruz. Hükümranlık Allah’tan başkasına tanındığı takdirde Allah’a ibadet etmiş, yani sadece O’nun huzurunda boyun büküp, O’nun emirlerine uymuş sayılmaz. Tanınan bu hükümranlık ister insanlar ve mevcudat üzerindeki kesin icraatta, ister sadece insanların irade-i cüz’iyyeleriyle bağlı olan şer’i icraatta olsun hüküm değişmez.

Bir kere daha tekrarlamış olalım ki, hükümranlığı kendisine izafe eden kimse, bu hareketinden dolayı Allah’ın dininden çıkmış olur. Bu kimse sadece Allah’a tapmaktan uzaklaşmış ve O’na şirk koşmuştur ve putperest olmuştur.

Ayrıca, hükümranlık vasfına sahip olduğunu iddia eden kimsenin bu iddiasını kabul edenler de aynı şekilde küfre girmiş olurlar. Bu kimseler, Allah’a ait olan hükümranlığı başkasına tanımak, onun emirlerine tabi olmak ve bu hareketleri kalben de benimsemek suretiyle Allah’ın dininden çıkmış olurlar. Bunlarla hükümranlığını iddia edenlerin küfür ve şirkleri Allah’ın terazisinde aynı ağırlıktadır.

Hz. Yusuf, hükümranlığın sadece Allah’a ait olmasının ve yalnız O’na tapılmasının doğru din olduğunu beyan etmeyi de ihmal etmiyor ve diyor ki: “İşte dosdoğru din budur!” 

Uzun bir aradan sonra tekrar mevzuya dönelim:

Tevhid’in hâkim olduğu saha:

Tevhid, bilhassa şu üç sahada kendini gösterir: Kâinatta Tevhid, insanlıkta Tevhid, insanlar arası münasebetlerde Tevhid.

Kâinatta Tevhid:

Kâinatta yani bütün âlemde Tevhid vardır. Allah’ın birliğinin eseri vardır. Madde ve suretinde, nizam ve intizamında Tevhid vardır (Mülk, 3). Yaratılışın kaynağı birdir. Bütün mahlûkat bir menşeden kaynaklanmıştır. Âlemin yaratılışında ve idaresinde ilâhlar yoktur. Allah’dan başka ilahlar olsa idi, âlemde nizam değil, fesat görülürdü; yer ve gök fesada giderdi, yaşanılmaz ve oturulmaz hale gelirlerdi. Hatta var olmazlardı (Enbiya)…

Fakat görüyor ve biliyoruz ki, âlem hep hareket halinde, bu hareketler birbirine bağlı, birbirine ayak uyduran bir kafileye benziyor. Bu hareket, bir zincirin halkaları gibi birbirine muttasıl. Bu hareket, birbirine bağlı ve fakat birbirini tamamlayan parçalardan meydana gelen ve her parçası yerli yerince yerleştirilmiş bir cihazın hareketini andırıyor. Öyle ki, parçalardan biri istop etse, bütün bir cihaz, bütün bir kafile istop eder ve artık çalışmaz ve çalışamaz. Demek oluyor ki, âlem tek bir kaynağa dayanmakta, sağlam bir esasa, şaşmaz bir nizama ve ince bir hesaba sahip olmaktadır.

Bu manzara karşısında şu dört kaziyyeyi kabul etmek zorundayız:

1- Bütün bu âlemin hikmet sahibi bir halikı vardır ve O vahiddir, ehaddir.

2- Âlemin yaratılışı manasız ve gayesiz değildir. (Enbiya, 16)

3- Âlemde nizam ve intizamı sağlayan kanunlar vardır. Bu kanunların koyucusu, ilahı vahiddir. (Hicr, 19-22; Fatır, 41; Zümer, 6; Yasin, 38-40, Kıyameh, 3-4)

4- Âlem bütünüyle Allah’ın mülkü (Ali İmran, 189), sanat eseri (Neml), O’nun kullarıdır (Meryem, 93), O’na itaatkârdır (Bakara, 117).

İnsanlık âleminde Tevhid:

İnsanoğlunun bütün fertlerinde birlik damgası hâkimdir. Allah ile irtibat kurma imkânı hususunda herkes müsavidir. Ve bu yönde bir fark yoktur. Şöyle ki:

Allahü Azimüşşan falanın veya filanın değil, bütün insanların Rabb’idir (Nas, 1-3). Hiçbir kimse için, insan olma itibariyle hususi bir alaka, hususi bir imtiyaz yoktur. Allah ile herhangi bir insan arasında bir akrabalık yoktur (Bakara, 117). Allah belli bir kabilenin veya belli bir milletin Rabb’i ve ilahı değildir. Belli bir millete efendilik versin, başka milletleri de o efendi millete kul-köle yapsın! İşte bu Tevhid esasıyla bağdaşmaz. Allah’ın nizamı önünde herkes eşit muameleye tabidir. Allah indinde kimsenin hususi bir mevkii, hususi bir derecesi yoktur. Ne Arab’ın Arap olmayana ne de Arap olmayanın Arap olana bir üstünlüğü yoktur. İnsanların birbirinden farklı oluşu imanda ve takvadadır, amel-i salihde ve insanlara fayda olmadadır. Kim söz, fiil ve hareketlerinde Allah’ın emir ve yasaklarına riayet ederse ve bu sahada aldığı derece ve aldığı mertebe ne ise, üstünlüğü, şeref ve fazileti o nisbettedir (Enbiya, 94; Hûcurat, 13).

Beden yapısında da vahdet:

İnsanlık hamur ve çamuru itibariyle birdir. Her birinde şekilce ve bedence birdir, ahsen-i takvim üzeredir. El ve ayak, göz ve kulak, yanak ve dudak vesaire hepsinde vardır, doğuş itibariyle aynıdır, gıda maddelerine ve saireye ihtiyaçta da aynıdır. Neden? Çünkü hepsinin damgası bir de ondan; hepsinin ilahı ve yaratıcısı bir de ondan, hepsinin Rabb’i vahid, ehad da ondan (Nisa, 1). Davet yönünden de insanlar arasında vahdet vardır.

Bütün insanlar, insanlık cevherinde ve insaniyet tabiatında birbirine benzemektedirler. Bu da nereden geliyor? Hikmet sahibi bir tek yaratıcının emrinden ve elinden geçmiş olmalarından ileri gelmektedir.

O hâlde hiçbir fert gösterilemez ki, sırat-ı müstakim’de mesafe almaktan, derece derece yükselme imkânına sahip olmaktan mahrum olsun!.. Allah’ın sırat-ı müstakim’e daveti umumidir; bütün insanlığa şamildir, belli bir cemaate veya belli bir millete mahsus değildir. Keza, muayyen bir zamana veya muayyen bir mekâna ait değildir. Dolayısıyla dine ve hakka davet herkese müsavidir. (Nisa, 65, Ahzab, 36).

İnsanlar arası münasebetlerde Tevhid:

İnsanın kendi nefsine karşı, aile ve akrabasına karşı, cemiyet ve devletine karşı, devletin vatandaşına karşı bir takım hak ve vazifeleri vardır. Bütün bu hak ve vazifeleri tayin ve tespitte nizam ve kanun birdir, kaynak birdir. O da Allah’ın gönderdiği ve indirdiği kanundur. Öyle ki, her Müslüman buna inanacak ve kabul edecektir ve bu suretle Tevhid akidesine sahip olmuş olacak ve muvahhid ismini alacaktır.

İnsanı yaratan Allahü Azimüşşan’dır. O’na sayısız nimetler veren Allahü Azimüşşan’dır, insan hayatını en ince noktalarına kadar bilen Allahü Azimüşşan’dır, insanın beden yapısına biyolojik kanunları koyan Allahü Azimüşşan’dır… O hâlde insanlar arası münasebetleri, insanla devlet, devletle devlet arasındaki münasebetleri düzene koyma, kanunlarını koyma hak ve salahiyeti Allahü Azimüşşan’a mahsustur, hâkimiyet sıfatı O’na mahsustur; hâkimiyet kayıtsız ve şartsız Allah’ındır ve O’nun hakkıdır. Uluhiyyetin şanı budur. Madem ilah O’dur, Rabb O’dur, öyle ise mülkiyet O’nundur, hâkimiyet O’nundur, söz sahibi O’dur, kanun koyma O’na mahsustur. O’nun hakkıdır. Bu hakka kimse müdahale edemez; kanun koymaya kalkamaz. Binaenaleyh, bir kimse kanun koyma yetkisini kendinde görürse, “Kendi kanunlarımızı kendimiz yaparız…” derse ne yapmış olur? Allah’ın hak ve salahiyetine tecavüz etmiş olur, kendisini Allah’ın yerine koymuş olur. İşte şirk budur, şirk yapmış olur, kendisi de müşrik olmuş olur, put olmuş olur.

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


 

[2] Zorlama, zorla istediğini kabul ettirme…

[3] İtaat, kulluk, emir altına girmek….

[4] Kanun, örf, adet, şeriat, yol, mezhep…

[5] Ceza, mükâfat, muhasebe, muhakeme…

[6] “Şimdi onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Hâlbuki göklerde ve yerde ne varsa hepsi ister istemez O’na boyun eğmiştir. Nihayet de O’na döndürülüp götürüleceklerdir.” (Al-i İmran, 83)


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 147
Toplam 436305
En Çok 1157
Ortalama 330