MEŞHUR KADINLAR - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

06-04-2022

MEŞHUR KADINLAR

Şimdiye kadar, milletlerin ve devirlerin kadınlar hakkındaki değer ölçülerini gördük. Dinden, dinî hayattan uzak kalan millet ve cemiyetlerde kadın mevkiini yitirmiş, değerini kaybetmiş, hali çok perişandı. Hazret-i Adem’le başlayan ve bütün peygamberler tarafından anlatılan hak din, onların imdadına yetişmiş, en son olarak da Kur’an-ı Kerim gelerek kadına layık olduğu çok şerefli mevkii vermiş ve "Cennet annelerin ayakları altındadır!" diyerek onun bu şerefini dünyaya ilan etmiştir. Bu hususu da söylemiştik.

Bundan sonra, ilim ve irfanlarıyla, ahlâk ve faziletleriyle meşhur olan, örnek olan hanımların binlercesinden sadece birkaçını göreceğiz:

Sâre Hanım

Sâre, Hz. İbrahim’in hanımıdır. İshâk Peygamber’in de annesidir. Doksan yaşında iken oğluna gebe kalmıştır. Kur’an-ı Kerim’de kendisinden bahsedilir. Şöyle ki:

Lût Peygamber’in kavmi, pek azı müstesna, imânâ gelmemişti. Üstelik çok çirkin hareket ederlerdi, kadınları bırakıp erkeklerle düşüp kalkarlardı. Dolayısıyla azabı hak etmişlerdi. Cenâb-ı Hakk, onları helak etmek, memleketlerini alt-üst edip onları yerin dibine geçirmek için Cebrail’in başkanlığında bir kaç melek gönderdi. Bunlar ilk önce Hz. İbrahim’e uğradılar.

Zaten misafirperver olan Hz. İbrahim, genç delikanlı şeklinde gelen bu misafirlere çok alâka gösterdi, iltifatta bulundu. Hemen eve koşup gayet semiz bir dana keserek kebap halinde bunlara takdim etti ve önlerine koydu. "Buyurun! Yemez misiniz?!." dedi. Fakat hiçbiri buna el uzatmadı. Bunun üzerine İbrahim’in içine korku düştü, bunlardan işkillendi. Belki de onların melek olduklarını sezerek, azap için gelmiş olma ihtimalini düşünerek korktu. Hz. İbrahim’in bu halini gören melekler:

- Ya İbrahim, korkma! Sana müjde getirdik, bir oğlun doğacak, hem de âlim ve halîm olacak, dediler.

Perde arkasında bulunan ve bu müjdeyi duyan Sâre Hanım, kendini tutamıyarak gülüverdi, elini yüzüne çarptı ve "Bu, ne acayip şey? Nasıl olur? Ben doksan yaşında ihtiyar kısır bir kadınım! Böyle olan bir kadın nasıl olur da çocuk doğurur?!. İşte kocam! O da ihtiyar olmuş!.." dedi. Melekler:

- Evet, öyle ama! Bu, Allah’ın emri! Sen Allah’ın emrinden hayret mi ediyorsun? Allah’ın rahmet ve bereketleri üzerinize olsun, dediler.

Evet, hanımlar! Her şey Allah’ın elindedir. Dilerse çok ihtiyar bir kadından da çocuk meydana getirir. Bunda hayret edilecek veya uzak görülecek bir taraf yoktur. Öyle olmuş; doksan yaşındaki anne ile daha yaşlı olan babadan İshak adındaki çocuk doğmuş ve peygamber olmuştur. Hikmet ve ibret dolu olması dolayısiyle bu meseleye Kur’an-ı Kerim’in bilhassa "Hûd" ve "Vezzariyat" surelerinde yer verilmiştir.

 

Hacer Hanım

Hacer de Hz. İbrahim’in hanımıdır. Sâre, kendisinin çocuğu olmadığı için, kocası Hz. İbrahim’in Hacer’le evlenmesine müsaade etmişti. Hacer, İsmail adındaki çocuğu doğurunca, Sâre, Hacer’i ve oğlunu bir nevi kıskanmaya başladı. Bunun üzerine, Allah’ın da emriyle, Hz. İbrahim, Hacer’le oğlu İsmail’i alarak Mekke vadisine götürür. O zaman orada şehir falan yok tabii. Bağ-bahçe yok, ot-ekin yok, su da yok...

Hz. İbrahim, hanımı Hacer’le oğlu İsmail’i işte böyle bir çöle bırakır ve geri döner.

Arkasından Hacer ona: "Bizi burada bırakıp nereye gidiyorsun?.." diye tekrar tekrar bağırır ise de Hz. İbrahim cevap vermez, yoluna devam eder. Hacer tekrar İbrahim’e bağırarak:

"Yoksa bu, Allah’ın bir emri mi? Allah mı böyle emretti?.." der. Bunun üzerine Hz. İbrahim, arkasına dönerek: "Evet, Allah’ın emridir!" diye cevap verir. Bunu duyan Hacer:

"Öyle ise mesele yok, endişe yok. Bizim burada kalmamıza emir buyuran Allah’ımız elbetteki bizi burada unutmayacaktır. Rızkımıza da kefildir. Biz buna inanmışızdır!.." der ve çocuğunun yanına döner.

Hacer çocuğunun yanında kaladursun, biz Hz. İbrahim’i takip edelim:

Hz. İbrahim, hem gidiyor hem de arkada bıraktıkları için dua ediyordu. Duasında Rabb’isine şöyle yalvarıyordu:

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا الْبَلَدَ اٰمِنًا وَاجْنُبْن۪ي وَبَنِيَّ اَنْ نَعْبُدَ الْاَصْنَامَۜ ﴿35﴾ رَبِّ اِنَّهُنَّ اَضْلَلْنَ كَث۪يرًا مِنَ النَّاسِۚ فَمَنْ تَبِعَن۪ي فَاِنَّهُ مِنّ۪يۚ وَمَنْ عَصَان۪ي فَاِنَّكَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿36﴾ رَبَّنَٓا اِنّ۪ٓي اَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّت۪ي بِوَادٍ غَيْرِ ذ۪ي زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِۙ رَبَّنَا لِيُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ فَاجْعَلْ اَفْـِٔدَةً مِنَ النَّاسِ تَهْو۪ٓي اِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ

"Rabbim! Bu beldeyi güvenli kıl, beni ve oğullarımı putlara kul olmaktan uzak tut. Rabbim! Bu putlar insanlardan çoklarını sapıttırdı. Bana uyan benden, bana gelen kimseyi de sana terk ederim. Sen bağışlarsın, merhamet edersin. Rabb’im! Ben, çocuklarımdan kimini, namaz kılabilmeleri için senin kutsal evinin yanında, çorak bir vadide yerleştirdim. İnsanların gönüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için, onları çeşitli ürünlerle rızıklandır..."  (İbrahim, 35-37)

Hacer ne yaptı?

Rivayete göre Hacer, beraberlerindeki su bitince çaresiz kaldı. Ne yapacağını şaşırdı. Su aramaya koyuldu. Ama nerede su bulacak? Safa tepesi üzerine çıktı, etrafa göz attı, fakat su emaresi göremedi. Merve tepesine koştu, yine su göremedi. Derenin iki kenarı üzerindeki bu iki tepe arasında su bulma veya suyun bulunduğu yeri görme maksadiyle yedi tur yaptı. Bir taraftan da, kurt-kuş kapar diye daha süt emme çağında olan minicik yavrusunun hayatından korkuyordu. Bunun için sağa sola giderken hep koşarak gidiyordu. Bütün ümitleri boşa çıktı. Büyük bir üzüntü ile biricik yavrusunun yanına geldi.

Bir de ne görsün: Çocuğunun ayakları önünde su çıkmaya başlamış! Su gözüküyor!.. Bunu gören anne büyük bir sevinçle, göl olsun diye çar çabuk, suyun önünü kesiverdi, gitmesine mani oldu. Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) buyurur ki: "Allah, Hacer’e rahmet etsin, acele etti, suyun önünü hemen kesiverdi. Böyle yapmasa idi, su akıp gidecek, akar su olacaktı!.." (Tefsir-i Kebir, İbrahim Suresi)

Hacıların, Safa ile Merve tepeleri arasında gidip gelmeleri ve bu arada koşmaları, bu tarihî hadisenin ibret verici hatırası olsa gerek.

İşte, bir mucize olarak çıkan bu su, "Zemzem" suyudur. Sonraları kuyu halinde devam eden ve yüzbinlerce hacının su ihtiyacını karşılayan ve yine de bitip tükenmeyen "Zemzem" kuyusunun tarihi böyle başlamıştır.

Etraftan gelip geçen kervanlar, artık, bu su sayesinde, burada konup göçüyorlar. Bir kısım insanlar (Cürhümlüler) de burada yerleşip kalıyor ve anne ile çocuğuna komşu oluyorlar. Zamanla burası daha da şenleniyor. İsmail de büyüyor, kendisine komşu olan kabileden kız alarak onlara damat oluyor.

İşte, Hz. İbrahim’in soyu ile Cürhümlü soyunun birleşmesinden Arap milleti, bu milletten Kureyş kabilesi, bu kabileden de sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) meydana gelmiş oluyor.

Şurası muhakkaktır ki: Yaratanına sağlam bir iman ve sarsılmaz bir tevekkülle bağlanan ve her halde O’nun emrine uyan bir insanı, Yaratanı hiç unutur mu? Unutmaz! Nitekim Hacer’i unutmamıştır. Hiç ummadığı yerden su çıkartmış, rızıklarını vermiş, onları gelip geçenlere sevdirmiş ve saydırmış ve nihayet onları hiçbir zaman darda bırakmamıştır. Üstelik, onların soy ve sopunu çoğaltmış, iki cihan serveri Hz. Muhammed’in de İsmail (Aleyhisselâm)’ın neslinden gelme şerefini bu aileye nasip etmiştir.

 

Asiye Hanım

Asiye Hanım Firavun’un karısıdır. Asiye Hanım, gerek Kur’an-ı Kerim, gerekse Peygamberimiz’in sözlerinde yer almaktadır. Kocası Firavun, tanrılık iddiasında bulunmuş, Asiye ise, Allah’ın birliğine, Hz. Musa’nın peygamberliğine inanmış, imanı yüzünden kocası zalim Firavun’dan türlü işkenceler çekmiş ve nihayet bu yolda ölmüştür.

Asiye Hatun’un hikâyesi şöyle başlamıştı:

Görülen bir rüya üzerine Firavun’a şöyle denmişti:

"İsrailoğulları’ndan bir çocuk doğacak, senin devlet ve saltanatını yıkacaktır!.."

Bu haberi alan Firavun, İsrail soyundan doğan erkek çocukları öldürtmeye başlar. Her tarafa cellatlar gönderir. Cellatların ev ev dolaşarak ele geçirdikleri çocukları öldürdükleri bir sırada, Hz. Musa’yı annesi doğurmuştu. Bir müddet gizlice onu emzirdikten sonra, su geçmez bir sandığa koyarak Nil nehrine atar. Nil nehri sandığı götürüp Firavun’un sarayının kenarına dayar. Asiye Hatun, bunu görür ve getirir. Sandığı açtırdığında ne görsün: Nur yüzlü bir bebek! Görünce onu sever ve bağrına basar. Ve, "Aman! Bunu öldürmeyiniz! Büyür de belki işimize yarar. Yahut bunu kendimize evlat ediniriz!.." der.

Çocuğu emzirmek için birçok süt annesi getirtilir ise de çocuk hiçbirinin memesini tutmaz. Çocuğun annesi çocuğunu suya bıraktıktan sonra, -anne ciğeri durur mu?- arkasından hemşiresini gözcü olarak göndermişti. Oğlunun saraya alındığını ve bir süt annesi arandığını öğrenince kendini süt annesi olarak tavsiye ettirdi. Asiye Hatun, derhal Musa’nın annesini getirtir, Musa’ya süt annesi yapar.

İşte, bu şekilde Hz. Musa, Firavun’un sarayında annesi tarafından emzirilir ve büyütülür. Ama ne Firavun ne de sarayda oturanlardan hiç biri, bunun farkında değildi.

Rivayete göre; Hz. Musa, sarayda büyüdüğü bir sırada, bir gün eline aldığı bir çubuğu Firavun’un başına indirmiş ve başını yarmıştı. Buna fena halde kızan Firavun, çocuğu öldürmek istemişti. Asiye Hanım derhal müdahale etmiş, önüne geçmiş ve kocasına: "Ey hükümdar! Kusura bakma! Bu, bir çocuktur, aklı kesmiyor!.." demişti.

Bunun üzerine çocuk imtihana çekilir, önüne bir cevher parçasiyle bir de ateş parçası konur. Çocuk, -Cebrail’in manevî sevkiyle- ateş parçasını almış ve ağzına götürmüştü. Yapılan bu denemede Musa’nın çocuk olduğu, aklının henüz kesmediği görülmüş ise de ağzına götürdüğü ateş dilini biraz yakmıştı. İşte Hz. Musa’nın dilindeki pepelik, dilinin biraz yanması sonucu olsa gerek.

Kur’an-ı Kerim bu ibret verici hikâyeyi şöyle anlatır:

اِذْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّكَ مَا يُوحٰىۙ ﴿38﴾ اَنِ اقْذِف۪يهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِف۪يهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ ل۪ي وَعَدُوٌّ لَهُۜ وَاَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنّ۪يۚ وَلِتُصْنَعَ عَلٰى عَيْن۪يۢ﴿39﴾ اِذْ تَمْش۪ٓي اُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى مَنْ يَكْفُلُهُۜ فَرَجَعْنَاكَ اِلٰٓى اُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَۜ

"Ya Musa, Vakta ki, annene bildirilmesi gerekeni bildirmiştik. Şöyle ki; çocuğu bir sandık içine koy da denize (Nil nehrine) at ve sakın endişe etme! Deniz onu sahile atsın da benim de onun da düşmanı olan biri alıversin (sudan çıkartıp yanında beslesin). Hem sana, Ya Musa! Tarafından bir muhabbet bıraktım ki (herkes seni seviyordu). Hem benim nezâretimde büyüdün."

"Ey Musa! Bir vakit ki, senin hemşiren Firavun’un sarayına gidip şöyle demişti: Bu çocuğa bakabilecek bir süt annesi bulayım mı? (Onlar da evet, demişlerdi.) Ya Musa! Seni, artık annene kavuşturduk ki, gözü aydın olsun da üzülmesin." (Tâhâ, 38-39)

Hanım kardeşlerim! Allahü Azimüşşan her şeye kadirdir. İsterse saltanatını yıkacağı, kendisini helak edeceği bir kimseye bir çocuğu büyüttürür ve yıkımını o çocuğun eline verir. Gerçekten öyle olmuştur. Hz. Musa büyür, Peygamber olur, Firavun’u ve kavmini imânâ çağırır. Deliller, mucizeler gösterir...

Fakat Firavun ve adamları inanmazlar, imansızlıklarında ısrar ederler. Üstelik, Hz. Musa’yı ve ona iman edenleri kılıçtan geçirmek isterler ve bunun için harekete geçip yola çıkarlar. Hz. Musa ve beraberindekilerin önüne çıkan deniz yarılır ve yol verir. Hz. Musa ve maiyyeti karşı taraftaki karaya çıktıkları, Firavun ve beraberindekiler de tam denizin dibine girdikleri bir sırada deniz kapanır ve hepsi boğulur gider.

Fakat, Asiye Hanım, Firavun gibi küfürde diretmedi; Hz. Musa’nın mucizelerini görünce ona inandı ve iman etti. Firavun gibi azılı bir kâfirin nikâhı altında olmakla beraber onun kâfirliğine katılmadı. Onun tanrılık iddiasını reddetti. Kocasının kral oluğuna, sarayın debdebesine aldanıp imandan vazgeçmedi, hak yoldan ayrılmadı ve Firavun’un bütün korkunç işkencelerine rağmen imanından zerre kaybetmedi. Nihayet bu işkenceler altında Allah’a dua ede ede can verdi ve şehid oldu.

Kıyamet gününde mahşer kurulup hesap başladığı zaman, kulluk vazifesini yapmamış olan bir kadın, namazını kılmamış bir kadın, namahreme görünmeden sakınmamış, erkeklere karşı açılmış, saçılmış bir kadın, özür beyan ederek kendisini azaptan kurtarmak için kocasını ileri sürecek, suçu kocasına yüklemek isteyecek ve şöyle diyecektir:

"Ya Rabbi! Ne yapalım; ben bir kadınım, bir erkeğin nikâhı altında idim. Kulluk vazifelerimi yapmama o mani oldu, namazı o bana terkettirdi, başımı, saçımı o açtırdı, dans evleri gibi günah yerlerine o götürdü..." diyecek, ama yine de kendisini sorumluluktan kurtaramıyacak, ileri sürdüğü özür kabul edilmiyecektir. Çünkü Asiye Hanım ona örnek gösterilecek ve denecek ki:

"Senin kocan mı daha zalim, daha gaddardı, yoksa Asiye’nin kocası Firavun mu? Senin içinde bulunduğun şartlar mı daha ağırdı yoksa Asiye’nin içinde bulunduğu şartlar mı?.. Elbette Firavun daha zalim, daha gaddardı; Asiye’nin içinde bulunduğu şartlar daha ağırdı, değil mi? Çünkü Firavun’un astığı astık, kestiği kestik idi. Kimse ondan hesap soramazdı...

İşte bütün bunlara rağmen, Asiye, Firavun’a karşı çıktı, onu dinlemedi, onun servet ve saltanatına aldanmadı, onun küfür ve günahına katılmadı. Allah’a olan imanını korudu, kulluk vazifesini yaptı, kocasına değil, Allah’a ve Peygamber’e itaat etti. Fakat bu yolda nice zulüm ve hakaretlere, nice eziyet ve işkencelere uğradı ve nihayet bu uğurda canını verdi, dinini vermedi.

Sen ne yaptın, söyle bakalım; Kocana karşı ses çıkarmadın, Allah’a değil, kocana itaat ettin; Allah’a değil, şeytana uyan kocanın rızasını aradın. Binaenaleyh, sen de kocan da suç ve günahta ortaksınız, azabını çekeceksiniz. İleri sürdüğün özür makul ve muteber değildir...

İşte Cenâb-ı Hakk’ın Kur’an-ı Kerim’de medhettiği, örnek bir kadın olarak gösterdiği hanımlardan birisi de budur; Asiye Hatun’dur. Kur’an-ı Kerim şöyle der:

وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا امْرَاَتَ فِرْعَوْنَۢ اِذْ قَالَتْ رَبِّ ابْنِ ل۪ي عِنْدَكَ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ وَنَجِّن۪ي مِنْ فِرْعَوْنَ وَعَمَلِه۪ وَنَجِّن۪ي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَۙ

"Allah, iman etmiş olanlara Firavun’un karısı (Asiye’yi) örnek olarak gösterdi. (Hükümdar olan kâfirin nikâhı altında bulunmasına rağmen, kalbinde imanın nuru parlamış, kocasının tanrılık iddiasını kabul etmemişti). O vakit ki: (O saygıdeğer hanım, Cenâb-ıHakk’a yalvarıp şöyle) demişti: Ya Rabbi! Benim için katında (imanlı kullarına nasip edeceğin) cennette bir ev yap ve beni Firavun ve onun (kötü) amelinden kurtar ve beni zalim milletten halas et." (Tahrim, 11)

Evet, Cenâb-ı Hakk onun duasını kabul etmiş, dileğini yerine getirmiştir. Onu taktir ederek, onu överek ve onu örnek göstererek, Kur’an gibi bir kitapta zikretmiş, ondan söz etmiştir. Allah, elbette böyle dua edenlerin dualarını kabul eder, onlara layık oldukları makam ve mevkileri verir. Onları dillere destan eder. Bütün mesele Allah’ı tanımak, O’nun emrine yapışmak, O’nun himayesine sığınmak ve O’na canı gönülden dua ve niyazda bulunmaktır. Böyle olursa artık her şey tamamdır.

 

Zeliha Hanım

Kur’an-ı Kerim’de hayat hikâyeleri yer alan kadınlardan biri de Zeliha Hatun’dur. Zeliha, Mısır Devlet adamlarından Maliye Bakanı’nın hanımı idi. Zeliha’nın hayat hikâyesi Hz. Yusuf’la ilgilidir.

Hz. Yusuf, Mısır pazarında köle diye satılırken Zeliha’nın kocası onu satın alır ve evine getirir. Hanımına şöyle der: "Hanım! Biliyorsun, bizim çocuğumuz yoktur. Bu çocuğa iyi bak. Bunun bize faydalı olacağını umarım veya kendimize bunu evlat ediniriz..."

Yusuf, Zeliha’nın evinde beslendi ve büyüdü. Yusuf artık tam bir delikanlı olmuştu. Boyu posu yerinde, el ayak birbirine uygun, yüzü son derece güzel, kaş-göz yerinde, gayet yakışıklı bir genç!..

Zeliha, Yusuf’un bu güzelliğine dayanamadı, ona aşık oldu. Onu o kadar seviyordu ki, muradına ermek için çareler arıyor, planlar hazırlıyor, hile yollarına baş vuruyordu. Bu gencin kendisine yaklaşması için bir gün evin bütün kapılarını kilitler, süslenerek Yusuf’un karşısına geçip oturur ve söze başlar. Aralarında şu konuşma geçer:

Zeliha: - Yusuf! Yüzün ne kadar güzel!

Yusuf: - Rabb’im öyle yapmış! Şükür O’na.

Zeliha: - Saçların ne kadar güzel!

Yusuf: - Hanım! Güzel olsa ne olacak? Mezara girdiğim zaman saçlarım çürüyüp dökülecek.

Zeliha: - Gözlerin ne de güzel?

Yusuf: - Gözlerimle Rabb’ime bakarım.

Zeliha: - Yusuf! Gözlerini kaldır da yüzüme bir bak!

Yusuf: - Ahirette gözlerimin kör olmasından korkarım.

Zeliha: - Yusuf! Ben sana yaklaştıkça sen uzaklaşıyorsun!

Yusuf: - Ben Rabb’ime yaklaşmak isityorum.

Zeliha: - Yusuf! Gel de yorganımın altına gir!

Yusuf: - Yorgan beni Rabb’imden gizleyemez.

Zeliha: - Yusuf! Gel de elini göğsüme koy!

Yusuf: - Başkasının toprağını işlersem vücudumun yanmasına sabredemem.

Zeliha: - Bahçe su istiyor. Onu sula!

Yusuf: - Bahçenin sahibi var. Sulama onun hakkıdır.

Zeliha: - Ateş alevlendi. Onu söndür!

Yusuf: - Korkarım, ateş beni yakar.

Zeliha: - Yusuf! Seni cellatlara teslim ederim!

Yusuf: - Kardeşlerim de öyle yaptı.

Yusuf’ün bu hikmet dolu ve ibretâmiz cevapları kadına tesir etmez, onu arzusundan vazgeçirmez, fikrinde ısrar eder ve nihayet fikrini açıklar; Yusuf’a hitaben:

- Haydi, gelsene! Daha ne duruyorsun? Her şeyim sana teslim; koş gel de kendini eğlendir, zevk al...

Kadının maksadını anlayan Yusuf:

- Senin bu teklifinden Allah’a sığınırım. Öyle ahlaka sığmayan, terbiye ve nezakete uymayan fiil ve hareketlerden koruması için Rabb’ıma yalvarırım. Ve ben, nasıl olur da böyle bir harekette bulunabilirim? Beni satın alan kocan, benim efendimdir. Bana iyilik etmiştir, bana güzel bir mevki vermiştir. Artık, ben onun namusuna nasıl hiyanet edebilirim? Bunu yapmak bir zulümdür. Zalimler ise iflah olamazlar...

Bu arada Zeliha, kalktı ve orada bulunan, putun üzerini bir örtü ile örtü. Sebebini soran Yusuf’a şöyle dedi:

- Biz burada uygunsuz bir harekette bulunacağız, putumdan utanıyorum. Hiç olmazsa o, bizim bu halimizi görmesin...

Buna karşı Yusuf şöyle konuştu:

"Hanım! Sen görmez, işitmez ve anlamaz olan putundan utanıyorsun, haya ediyorsun da ben; her şeyi gören, her şeyi bilen ve kendisine gizli kapalı hiçbir şey bulunmayan Rabb’ımdan utanmam mı? O’ndan haya etmem mi?"

Fakat, bütün bunlar, Yusuf’un bu nasihatvâri sözleri Zeliha’ya asla kâr etmiyordu. Aşkı galip gelmiş, nefsanî duyguları kabarmıştı. Ne pahasına olursa olsun muradına ermek istiyordu. Artık, daha vakit geçirmeden Yusuf’a doğru yaklaşıyordu...

İşin ciddileştiğini gören, kaçmadan başka çare olmadığını anlayan Yusuf, kapıya doğru kaçıverdi. Arkasından kadın koştu. Durdurmak için arkadan Yusuf’un gömleğine sarıldı ise de gömlek arkadan yırtılıverdi. Ve nihayet kapı önünde evin sahibi Aziz’i gördüler. Zeliha kocasını görünce; kendi kötülüğünü ört-bas etmek için kabahatı Yusuf’a isnat etmek istedi ve şöyle dedi:

"İşte bak; gözünle gör: Senin ailene kötülük dileyene, hiyanet edip namusuna tecavüze yeltenene... Bunun cezası nedir? Cezası, zindana atmak veya şiddetle dövmektir. Artık buna böyle bir caza vermek lazımdır!.."

Bu arada bir noktaya işaret edelim: Kadın ne yapıyor? Yusuf’a verilecek cezayı bir taraftan soruyor, bir taraftan da cezasının şeklini kendisi söylüyor ve yol gösteriyor. Çünkü Zeliha Hatun, Yusuf’u çok seviyordu. Onun ayağına diken bile batmasına razı değidi. Gel gelelim: Kocasından da korkuyordu. Kabahati Yusuf’a yükledi. Fakat kocasının Yusuf’ü öldürmesinden de korkuyordu. İşte bunun için hapse atılmasına veya dövülmesine razı oldu. Bu sebeple kocasına o şekilde konuştu.

Zeliha, kocasını görünce, kabahatı Yusuf’a yükleyip altından çıkmak istemesine karşılık, Yusuf da, hemen kendini haklı olarak, müdafaa etti ve şöyle dedi:

"Hayır, hayır! Ben asla tecavüz etmek istemedim. O benden böyle bir harekette bulunmamı istedi. Ben ise bundan kaçındım ve kaçtım. Böyle bir günahı işlemek istemedim..."

Böylece iki taraf birbirini suçlaya dursun, kadının yakınlarından biri, "Durun, durun! Ben şimdi kimin kabahatlı olduğunu anlarım!" dedi ve şöyle ilave etti: "Eğer, Yusuf’ün gömleği ön taraftan yırtılmış ise, kadın doğru söylüyor, Yusuf yalancıdır. Şayet gömlek arkadan yırtılmış ise, kadın yalan söylüyor, Yusuf doğrudur!.."

Zeliha’nın kocası, Yusuf’un gömleğini yokladı, gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu gördü. Bunun üzerine Yusuf’un doğruluğuna, karısının yalan söylediğine kanaat getirdi ve hanımına dönerek, "Bu masum gence bir kötülük kastedilmiştir. Bu, sizin işinizdir. Sizin hile ve şerrinizden bu beridir. Kadın değil misiniz! Hileniz pek büyüktür!.." dedi ve Yusuf’a dönerek:

"Sen de bundan, bu hadiseyi ona buna söylemekten, bunu nâs arasında yaymaktan kaçın; bunu sakın kimseye söyleme! Senin doğruluğun anlaşılmıştır!.." dedi ve tekrar karısına dönerek:

"Ey kadın! Sen de tevbe ve istiğfar et! Yusuf’a yalan yere iftira ettin. Kabahatin büyüktür. Hak Teâlâ’dan af dile! Muhakkak ki günaha girenlerden oldun..." diyerek ona nasihatta bulundu.

Bir şey, iki dudak arasından çıktı mı veya en azından iki adamdan bir üçüncüye geçti mi artık onun yayılmamasına imkân yoktur. Fısıltı halinde kulaktan kulağa duyulur ve yayılır.

Yusuf-Zeliha hadisesi de öyle oldu. Her ne kadar bu hadise gizli tutulmak istendi ise de, aynı zamanda Yusuf da kimseye bunu söylemedi ise de bu haber kulaktan kulağa yayıldı. Mahallenin kadınları Zeliha’yı kınamaya ve bunun dedikodusunu yapmaya başladılar. Nasıl olur, dediler: "Zeliha, bir devlet adamının karısı olsun da kölesine tenezzül etsin, ona âşık olsun! Bu hiç olur mu?!. Görülmemiş şey! Bir türlü ona bu hareketi yakıştıramadık. Yoksa bu kadın şaşırmış mı?!." gibi laflar edip duruyorlardı.

Zeliha, kadınların kendi hakkındaki dedikodularını işitti. Kendisini mazur göstermek istedi ve bunun için bir plan hazırladı. Planı şöyle hazırlamıştı: Mahallenin kadınlarına davetçi gönderir, evini donatır, oturacakları koltukları yerleştirir. Çeşitli yemeklerle, renga-renk meyvelerle sofrayı süsler, misafir kadınları sofranın başına oturtur ve her birinin eline bir bıçak verir.

Sayıları otuz beş kadar olan misafir kadınlar, yemek yemeye, meyvelerini bıçaklarıyla doğramaya başladıkları bir sırada Yusuf’u çağırır ve kadınların karşısına diker. Misafir kadınlar Yusuf’u görünce onun güzelliğine hayran olarak yürekleri "cız" eder, kendilerinden geçerler, gözleri Yusuf’un yüzünde kalır, ne yaptıklarını unuturlar, ellerindeki bıçaklarla meyve yerine ellerini, parmaklarını keserler.

Fakat ne ellerinin acısını duyarlar ne de oraların kana boyandığını fark ederler ve şöyle derler: "Bu, bir insan değil, bu, bir melektir, hem de meleklerin güzeli!"

Zeliha, işte tam bu sırada kadınlara yüklenir; kendisini kınayan ve dedikodusunu yapan bu kadınlara sitem ederek der ki: "Hakkımda dedikodusununu yaptığınız ve, kendisine âşık olduğumdan dolayı, beni ayıpladığınız işte bu delikanlıdır, bu gençtir. Bunun bu güzelliğini vaktiyle görmüş olsaydınız, elbette bana hak verecektiniz. Siz, daha bir defa görmeğe tahammül edemediniz, kendinizden geçtiniz, bıçaklarla ellerinizi doğradınız da heberiniz olmadı, acısını bile duymadanız. Yemin ederim ki, ben ondan muradımı istedim ama o kaçtı, günaha girmek istemedi. İsteğimi yerine getirmezse elbette zindana atılacaktır..."

Bu manzara karşısında misafir kadınlar, Zeliha’yı mâzur gördüler, ona hak verdiler. Yusuf’a da, Zeliha’nın teklifini kabul etmesini, tavsiye ettiler...

Yusuf, hiç böyle bir şeyi kabul eder mi? O, bir peygamber adayıdır; ileride peygamber olacaktır. İnsanlara insanlığı öğretecek, onlara yol gösterecektir. Haysiyet ve şerefin, ırz ve namusun korunmasını tavsiye edecektir. İleride vazifesi böyle olan bir zat, nasıl da bir kadının namusuna dokunur, evinde beslendiği, himayesinde büyüdüğü kimsenin ailesine hiyanet eder, onun şerefiyle oynar...

Evet, insan şerefiyle yaşar, namusuyla yaşar. Namus elden giderse, şerefi ayaklar altında alınırsa, artık onun için yerin altı üstünden hayırlıdır. Can feda edilir, mal feda edilir. Fakat namus asla feda edilmez. Namusu koruma yolunda ölenler, hem dillere destan olurlar hem de şehit olurlar. İşte bu sebepledir ki, Hz. Yusuf son derece titiz davranmış; gerek kendi namusuna gerekse ailenin namusuna toz kondurmak istememiş ve bunun için elinden her geleni yapmıştır. Misafir kadınların da tavsiyelerini dinlememiş, Allah’a sığınarak şöyle 0dua etmişti: "Rabb’im! Beni davet ettikleri şeyden ise, benim için zindana gitmek daha sevgilidir. Zindana gitmeğe razıyım, fakat bunların teklifini kabule razı değilim. Rabb’im! Sana sığınırım. Eğer benden bu kadınların hilelerini bertaraf edip beni korumazsan, onlara meyleder, arzularını yerine getirmiş olurum da cahillerden olmuş olurum. Irz ve namusa tecavüz etmenin fenalığını ve sebep olacağı korkunç azabı bilmeyen beyinsizlerden olurum!.."

Ciddi ve samimi bir şekide yapılan böyle duaları Allah kabul etmez mi? Elbett eder; kendisine sığınanları elbette korur ve korumuştur. Yusuf’un da duasını kabul etmiş ve korumuştur.

Yusuf zindana atılmış, senelerce zindanda kalmış, nice sıkıntılar çekmiştir. Fakat, Rabb’isinin yardımıyla namusa tecavüz etmemiş, kendi namusuna da toz kondurmamıştır. Zaman gelmiş, zindandan çıkarılmış, kendisine devlet idaresinde mühim mevki verilmiş, maliye bakanı olmuştur. Zeliha’nın kocası bu sıralarda öldüğünden Zeliha da Hz. Yusuf’a hanım olma şerefine ermiştir.

Bu kıssanın sonunda bir noktaya işaret edelim: Normal zamanlarda, hele fırsat düşmediği zamanlarda herkes namusunu koruyabilir. Fakat bu, o kadar mühim değil. Esas mühim olan fırsat düşer, imkân hasıl olur, karşı taraf razı olur, hatta ısrar eder. Artık ortada hiçbir engel kalmaz. İşte böyle bir sırada kendine hakim olabiliyor mu? Namusunu koruyup Yusuf gibi olabiliyor mu? Bütün mârifet burada! Sağlam iman burada kendini gösterecek, gerçekten Allah’tan korktuğunu burada isbat edecektir ve nihayet imtihanı burada kazanacaktır. 

Kendisine böyle bir fırsat düşüp de Allah’tan korkanlar, böyle bir imtihanda başarı kazanıp namusunu koruyanlar var ya, Cenâb-ıHakk, dünyada bunların üzerine, kapılar kilitlenmiş olsa dahi, onları açarak çıkış yollarını gösterir; ahirette ise kendilerine bir değil, iki cennet lutfeder. Kur’an-ı Kerim bu gerçekleri şöyle anlatır:

مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ وَمَنْ يَتَّقِ اللّٰهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًاۙ ﴿2﴾ وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُۜ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُۜ

 "Kim, Allah’tan korkup (günahtan) korunursa, Allah ona bir çıkış yolu yaratır ve onu, hatıra gelmeyen yerden, rızıklandırır ve Allah’a güvenene Allah yeter!.." (Talak, 2-3)

وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّه۪ جَنَّتَانِۚ

"Rabb’isinin makamından (huzurundan) korkup (da bilhassa fırsat düşmüşken günah işlemeyen) kimseye iki cennet vardır!"  (Rahman, 46)

 

Belkıs Hanım

Kur’an-ı Kerim’de kendilerinden bahsedilen kadınlardan biri de Belkıs Hanım’dır. Belkis Hanım Hz. Süleyman zamanında yaşamıştır. Belkıs Hanım, bu devirde Yemen devletinin padişahlığını yapmakta idi. Kendisi ateşperestti, yani ateşe tapanlardandı.

Kur’an’da kendisinden söz edilişi, Süleyman (Aleyhisselâm)’la ilgilidir. Aralarındaki macera şöyle başlamıştır:

Davut Peygamber vefat edince, yerine oğlu Süleyman Peygamber geçer. Peygamberlikle hükümdarlığı bir arada birleştiren Hazreti Süleyman, Beyt-i Mukaddes’i yaptırır. Sonra Kudüs’e bir hükümet sarayı inşa ettirir. Doğu ve batıdaki birçok hükümdarlar ona hürmet ve itaat ederler. Süleyman Peygamber, bir ara Mekke’ye de gitmişti. Oradan Yemen’e gitmek istiyordu. Beraberinde insanlardan, hayvanlardan, kuşlardan ve cinlerden meydana gelen bir ordu bulunuyordu. Bu arada Hüdhüd kuşunun yeri ve vazifesi mühimdi.  Yerlerin altındaki suları görür, orduya kılavuzluk yapardı.

Birgün, yolculuk esnasında susuz bir yere gelinmiş, suya ihtiyaç hissedilmişti. Hüdhüd aranır fakat yerinde bulunmaz. Süleyman (Aleyhisselâm), Hüdhüd’ün izinsiz olarak ordudan ayrıldığını anlayınca, "O, cezayı hak etti. Ona şiddetli bir ceza vereceğim veya onu keserim..." dedi ve ilave etti: "Meğer ki meşru bir mazaretle gelsin, kendisini haklı çıkaracak bir delil göstersin. O zaman cezadan kurtulur..."

Derken Hüdhüd geldi. Hz. Süleyman’ın huzuruna, tam bir saygı ile girdi ve kendini mazûr göstermek için hemen söze başladı, kendisinin mühim ve faydalı bir haber getirdiğini söyledi ve şöyle dedi: "Ey hükümdar! Sizin vakıf olmadığınız ve her tarafiyle bilemediğiniz bir memlektin ben, her tarafını gezdim ve gördüm, her vaziyetinden haberdar oldum. Ve sana mühim bir hizmette bulunmak istedim. İşte, sana Sebe devletinden mühim bir haber getirdim."

Anlatıldığına göre, Hz. Süleyman’ın yemek ve namazla meşgul olduğu bir sırada Hüdhüd uçup havaya yükselmiş, dünyanın birçok tarafını gözden geçirmiş, bu arada Sebe şehrini, Belkis adındaki kadın hükümdarın saray ve saltanatını görmüş, onun büyük bir debdebe ve ihtişama sahip olduğunu bilmişti.

Hüdhüd, gördüklerini şöyle anlattı: "Ben, Sebe milleti arasında bir kadın gördüm, milletine hükümdarlık yapıyor, onların başkanı bulunuyor. Ve bu kadın o kadar zengin ki, ona her şey verilmiş, büyük bir tahtı da var. Bu taht, altun ve gümüşle işlenmiş, çeşitli mücevherat ile süslenmiştir. Kendisinin de milletinin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, bunların bu çirkin hareketlerini güzel göstererek, onları doğru yoldan saptırmıştır. Onları öyle yapmış ki, artık hidayet yolunu bulamaz, göklerde ve yerlerde gizli kalanları ortaya çıkaran Allah’a secde edemez olmuşlar."

Hüdhüd’ün bu ifadesi üzerine Hz. Süleyman ne yapıyor? Hüdhüd’e bir mektup verip Sebe hükümdarına gönderecek ve bu suretle, hem Hüdhüd’ün getirdiği haberin doğru olup olmadığını meydana çıkaracak hem de hükümdarı ve onun adamlarını dine davet edecektir. İşte bunun için Hz. Süleyman Hüdhüd’e:

- Şimdi seni tecrübe etmiş olacağız; doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancılardan biri misin? Şu mektubu al, daha durma, koş. Mektubu götürüp Sebe hükümdarına bırak! Sonra onlardan gizlen, gizlice onlara dikkat et; mektubu okuyunca ne yapacaklar, aralarında ne konuşacaklar ve ne gibi karara varacaklar?..

Hüdhüd, mektubu alır, yıldırım hızıyla Sebe şehrine gider. Mektubu, Belkis’in eline geçebileceği sarayın bir yerine bırakır. Mektubu alan kadın hükümdar, hemen onu okur ve Hz. Süleyman’ın mühürünü görünce, onun büyük ve kuvvetli bir hükümdar olduğunu anlayarak titremeye başlar. Yanındakilere hitaben:

- Muhterem arkadaşlarım! Bana çok şerefli bir mektup geldi. Bu mektubu, şan ve saltanatı pek büyük bir hükümdar göndermiş. Evet bu mektup Süleyman tarafından yazılmış, Rahman ve Rahîm olan Allah adıyla başlamıştır. Bu zat, mektubunda bize şunları yazıyor:

"Bana karşı kibirlikte bulunmayın, böbürlenerek teklifimi reddetmeyin; bilakis teklifimi kabul ederek müslüman olun ve müslüman olarak, İslâm’ın şerefiyle şereflenerek bana gelin!.."

Kadın hükümdar bundan sonra ne yapıyor? Meselenin müzakeresini yapıyor, adamlarının fikirlerini soruyor ve diyor ki:

- Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana fetva veriniz, fikir veriniz, yol gösteriniz! Mesele çok mühimdir; sizlere danışmadan bir karar vermek istemedim. Fikirlerinizi lütfen söyleyiniz; karşı mı koyalım yoksa teklifi kabul mü edelim?

Hükümet erkânı ve memleketin ileri gelenleri fikirlerini açıkladılar ve:

- Biz güçlüyüz, kuvvetliyiz. Ordumuz, silahımız vardır; karşı koyabiliriz. Savaşmak için cesaretimiz, maharetimiz vardır. Yine de sen bilirsin, emir senindir. Nasıl emrederseniz biz senin emrindeyiz... dediler.

Kadın hükümdar, savaşın ne demek olduğunu, nice insanların ölümüne, nice ailelerin yıkılmasına, nice şehirlerin harabeye yüz çevirmesine sebep olacağını oradakilere anlatmak üzere:

- Şüphe yok ki, hükümdarlar, savaş yoluyle bir şehre girdikleri vakit, o şehri perişan ederler. Bilhassa şehrin ileri gelen sakinlerini öldürür veya esir ederler. Alelâde hükümdarların yaptıkları budur. Bir de onun emrindedir. Bunlar da o hükümdarın ordusunda vazife almışlardır. Bu hükümdar ne yapamaz ki?!. Her şey yapabilir! Buna karşı çıkmak akıl kârı değildir, bizi perişan eder. Yıkılır, yok olur gideriz. Bu noktayı da çok iyi düşünmemiz lazımdır, dedi ve ilave etti:

- Şimdi ben, onlara büyük bir hediye ile bir heyet göndereceğim. Bakalım ne yapacaklar, nasıl karşılayacaklar, nasıl bir durum takınacalar? Hediyeleri kabul mü edecekler, yoksa geri mi çevirecekler? Ona bakacağız, ona göre tedbirimizi alacağız...

Rivayete göre kadın hükümdar, hediye olarak bir çok köleler, cariyeler, altun ve gümüşler, kıymetli kumaşlar göndermiştir.

Bunları göndermekten maksadı şu idi: Mektubu gönderen hükümdar, peygamber mi, değil mi? İşte bunu anlamak! Peygamber ise hediyeleri kabul etmez, peygamber değil ise kabul eder. Bunu anlamak istiyoruz. Bundan sonra kesin kararını verecekti.

Hediyeler gelince Süleyman (Aleyhisselâm), onlara hiç iltifat etmemiş, dönüp bakmamış ve şöyle demişti:

- Bana bir mal ile mi imdat ediyorsunuz? Böyle adi şeylere benim ihtiyacım yoktur. Allah’ın bana verdiği mülk ve saltanat, makam ve peygamberlik, size verdiğinden çok çok üstündür. Belki sizler böyle şeylere sevinirsiniz. Dünya varlığından başka bir şey düşünmediğiniz için, mallarınızın artmasından hoşlanırsınız. Bir peygamberin ise böyle şeylere ihtiyacı yoktur. Allah ona din vermiş, diyanet vermiş, peygamberlik gibi kudsî bir şerefle şereflendirmiştir. Hediyeleriniz size olsun!..

Sonra, gelen heyetin başkanına dönerek:

- Haydi, sen geri dön! Gönderdikleri hediyelerini kabul etmediğimi onlara anlat! Allah’a yemin ederim ki; büyük bir ordu ile üzerlerine yürüyeceğim. Bu ordunun karşısında onlar tutunamıyacaklar, güç yetiremiyeceklerdir. Onların altlarını üstlerine getiririz, taç ve tahtlarını başlarına yıkarız. Kendilerini esir eder, vatanlarından çıkarırız, perişan olurlar!..

Hediyeleri getirenler gerisin geriye dönerler. Hediyelerinin kabul edilmediğini, Hz. Süleyman’ın nasıl bir haber gönderdiğini kadın hükümdara bir bir anlatırlar. Kadın hükümdar, bunlardan Süleyman (Aleyhisselâm)’ın sadece bir hükümdar olmayıp aynı zamanda peygamber olduğunu anlamış, ona teslim olmaktan başka çare olmadığı kanaatine varmış ve birçok kimselerle birlikte Hz. Süleyman’ı ziyaret etmek üzere derhal yola çıkarmıştır.

Belkis ve etrafı, yolda geledursun; biz Süleyman (Aleyhisselâm)’ı dinleyelim: Hz. Süleyman, kadın hükümdarın, teslim olmak üzere, bir heyetle birlikte gelmekte olduğu haberini almıştı. Şimdi onlara bir mucize göstermek ister. Belkis hanım, daha Kudüs’e varmadan tahtının Kudüs’e gelmesini emreder. Yanındakilere şöyle teklif eder: İçinizden hanginiz, Sebeli’ler, müslüman olarak gelmeden önce, hükümdarın tahtını buraya getirecektir? Bu teklife ilk önce, cin taifesinden İfrit cevap verir ve der ki:

"Daha sen, makamından ayrılmadan, yani mesai bitmeden önce, o tahtı sana, ben getireceğim. Bu vazifeyi bana havale et. Bunu ben hakikaten yapabilirim. Gücüm buna kâfidir. Bundan emin olunuz!"

Süleyman (Aleyhisselâm), tahtın, daha az zamanda gelmesini arzu buyurduğu için, oradakilerden derin ilim ve irfan sahibi bir zat dedi ki (Rivayete göre bu zat, Hz. Süleyman’ın veziri Asif b. Berhiya):

"Ben, o kadın hükümdarın tahtını, sen, gözünü baktığın şeyden daha çevirmeden buraya getiririm!" derken taht geliverdi. Bunu gören Süleyman (Aleyhisselâm):

"Bu, benim Rabb’ımın fazlıdır, bana verdiği bir nimettir. Bununla beni imtihan ediyor; şükür mü yapacağım, yoksa nankör mü olacağım. Nimete şükreden kendi için şükretmiştir ve kendi menfaatine olmuştur. Şayet nankör olursa zararı kendine aittir. Onun şükretmesine Rabb’ımın ihtiyacı yoktur!" dedi.

Taht, bir mucize olarak geliverince, Süleyman (Aleyhisselâm) hizmetçilerine şöyle dedi: "Şehrimize gelen Belkis Hanım’a karşı tahtını biraz değiştirin, bazı yerlerine değişik şekiller verin. Bakalım onu tanıyabilecek mi, yoksa tanımayacak mı? Ne dersiniz?"

Kadının cevabı şu oldu:

"Bu sanki o! Aralarında bir fark görmüyorum." İlave ederek: "Evet, ne demek istediğinizi anlıyorum. Bunu bana bir mucize olarak gösteriyorsunuz. Doğrudur; ben buna inanıyorum. Esasen, daha önce de, bu hususta mâlumat edinmiştik; bizim, sizin bir Peygamber olduğunuza ve Allah’ın kudretiyle nice mucizeler gösterdiğinize dair bilgimiz vardır. Hüdhüd’ün mektubu getirmesi, hatta Hüdhüd’le konuşmanız, cinlere, kuşlara hükmetmeniz ve onları emrinizde çalıştırmanız, evet işte bütün bunlar birer mucize! Biz bunları gördük ve öğrendik. Artık biz de, sizin bir Peygamber olduğunuza, Allah tarafından gönderilmiş bulunduğunuza inandık, iman getirdik ve nihayet artık biz, İslâmiyet’i kabul edip müslüman olduk..."

Bundan sonra misafir kadın, saraya davet edildi, içeri girmesi için "Buyurun!" dendi. Hanım, sarayı görünce onu derin bir su zannetti de baldırlarını açıverdi. Halbuki o sarayın güzergâhı beyaz, şeffaf billurdan bir tabaka ile döşenmiş olup altından su akıyordu. Altında su bulunan o ince cam tabaka, adeta deniz manzarasını andırıyordu. İşte böyle bir binanın önüne gelip onu görünce, onu muazzam bir su sandı, oradan geçmek için bacaklarını açıverdi. Bunu gören Hz. Süleyman, Hanım’a seslendi ve, "Senin su sandığın gerçekten su değildir; camlardan döşenmiş, düz ve açık bir yerdir. Binaenaleyh, öyle açılmaya lüzum yoktur!" dedi.

Belkis Hanım, çok zeki ve çok akıllı bir kadındı. Sözünü, sohbetini bilir, oturmasını, kalkmasını yerli yerinde yapardı. Onun küfür içinde kalışı, güneşe tapması, kâfir bir milletin, cahil bir muhitin içinde yetişmiş olmasındandır. Kendisine dinî yönden, gerçekleri gösteren olmamıştır. Fakat, gerçekleri görünce küfürde, hatada ısrar etmedi; derhal müslüman oldu ve Cenâb-ı Hakk’a şöyle dua etti:

"Ya Rabbi! Ben senden başkasına ibadet etmekle kendime zulmetmiştim. Şimdi anladım, aklım başıma geldi. Şimdi gerçekler gözümün önünde parlıyor. Hz. Süleyman’a inandım; o, senin tarafından gönderilen bir peygamberdir. Buna kanaat getirdim ve onunla birlikte müslüman oldum!.." (Neml Suresi’nin tefsirinden daha fazla mâlumat alınabilir!)

 

Hazreti Meryem

Hz. Meryem İmran’ın kızı ve Hz. İsa’nın anneleridir. Meryem’in hal ve hareketi, oğlu Hz. İsa ile olan ilgisi çok yanlış yorumlara sebebiyet vermiş, hakkında çok aşırı ve birbirine taban tabana zıt fikirler ileri sürülmüş, yanlış konuşmalar yapılmıştır. Bir kısım insanlar (hıristiyanlar) Meryem’i haddinden fazla büyütmüşler, kendisine (Ana Allah), oğluna da (Oğul Allah) diyecek kadar ileri gitmişlerdi. Bir kısım insanlar (yahudiler) de Hz. Meryem’i küçültmüşler; ona fahişe, oğluna da veled-i zina diyecek kadar iftira yapmışlardır. Bereket versin; Kur’an-ı Kerim geliyor, Meryem valideye de, onun oğlu İsa’ya da lâyık oldukları ve üzerinde bulundukları makam ve mevkileri beyan ediyor, gerçek hüviyetlerini anlatıyor, onları, hiç de yakışık olmayan sözlere konu olmaktan kurtarıyor.

Kur’an-ı Kerim’in bir çok yerinde kendisinden söz edilen Meryem Hatun’un hayat hikâyesi şöyle başlar:

İmran’ın karısı Hanne, ihtiyar olmuştu. Bir gün bir ağacın gölgesinde otururken, bir kuşun yavrularına bir şeyler yedirdiğini ve onlara kanat gerdiğini görmüş, analık şefkatini ne kadar büyük olduğunun kanaatine varmış, kendisinde de anne olmak hevesi uyanmıştı. Ve şöyle dua etmişti:

اِذْ قَالَتِ امْرَاَتُ عِمْرٰنَ رَبِّ اِنّ۪ي نَذَرْتُ لَكَ مَا ف۪ي بَطْن۪ي مُحَرَّرًا فَتَقَبَّلْ مِنّ۪يۚ اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

"Ya Rabbi! Şayet bana bir çocuk ihsan edersen, nezrim olsun; onu Mukaddes Beyt’e hizmetçi vereceğim, senin mâbedine teslim edip dünyadan ve dünya işlerinden alâkasını keseceğim. O yalnız sana kul olacak ve içinde, yalnız sana ibadet yapılan, mescide hizmet edecektir. Duamı kabul buyur, dileğimi yerine getir! Çünkü duaları işitir, niyetleri bilirsin..." (Âl-i İmran, 35)

Cenâb-ı Hakk onun duasını kabul eder, ihtiyar yaşta ona bir çocuk verir. Ancak, o, erkek bir çocuk beklerken kız doğar, Rabb’isi ona kız evladı verir. Karnındaki çocuğun kız olarak dünyaya geldiğini görünce der ki:

فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ اِنّ۪ي وَضَعْتُهَٓا اُنْثٰىۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْۜ وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰىۚ وَاِنّ۪ي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ وَاِنّ۪ٓي اُع۪يذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ

"Ya Rabbi! Ben bunu kız doğurdum. Kız ise hizmetçi olarak mescide verilmez; (Oğlan olması lazımdı? Ben nezrimi ne yapacağım, adağımı nasıl yerine getireceğim?) Ya Rabbi! Ben ona Meryem adını verdim. Onu da neslini de sana havale eder, şeytanın şerrinden onları korumanı sana arz ederim." (Âl-i İmran, 36)

Evet, Meryem’in validesi böyle demişti. Çünkü kadınların, mescid ve camilerin hizmetinde bulunmaları, birkaç yönden sakıncalı idi. Bir kerre kadınlar, zaman zaman adet görürler, yıkanmadan camiye giremezler. Cami hademesi, her vakit erkeklerle haşir neşir olacaktır, onlara karışacaktır. Bu hal ise kadınlar için yakışık almaz. Keza kadınlar; zeka ve tedbirde erkekler kadar değildir...

Meryem, bir gül gibi hızla gelişiyordu. Meryem’in babası vefat ettiğinde onun görülüp gözetilmesini, terbiye edilip büyütülmesini teyzesinin kocası Zekeriya Peygamber üzerine almıştı.

Rivayete göre, Hanne, Meryem’i doğurduktan sonra, onu bir beze sararak Mescid-i Aksa’ya götürür, Mescid-i Aksa’da din âlimlerinin yanına bırakır ve, "Bu, bir adaktır, bunu kabul ediniz!.." der.

Meryem’in babası İmran, muhterem bir insan olduğundan Mescid-i Aksa’daki din âlimlerinden her biri onun kerimesine bakmayı bir şeref telakki edip Meryem’i kendi evine götürüp bakmak istemişti. Fakat aralarında anlaşamadılar. Nihayet kura çekmeye karar verdiler. "Kura kime isabet ederse, bu kız çocuğuna, o bakacak" dediler.

Bunun için Ürdün ırmağının kenarına gittiler, kalemleri suya attılar. Hangisinin kalemi suyun yüzüne çıkıp durursa, işte o, Meryem’i evine götürüp besleyecekti. Bunların içinden yalnız Zekeriya Peygamberin kalemi su yüzüne çıkar ve durur. Diğerlerinin kalemlerini su alıp götürür. Artık buna kimse bir şey diyemez olur. Meryem de teyzesinin kocası Zekeriya Aleyhisselam’ın evine götürülür.

Meryem, büyüyüp artık genç bir kız haline gelince, Zekeriya (Aleyhisselâm), Mescid-i Aksa’da merdivenle çıkılır yüksek bir çardak yapar. Sonra Meryem’i buraya bırakır. Çardağın kapısını kilitler, anahtarı cebine kor ve ekmeğini, suyunu yalnız kendi götürüp eliyle verir, bir başkası onun yanına çıkamazdı.

Zekeriya Aleyhisselam, Meryem’in yanına her ne zaman girerse, orada çeşit çeşit nimetler görürdü. Yaz mevsiminde kış meyveleri, kış mevsiminde de yaz meyveleri görürdü. Bir gün Hz. Zekeriya, ona:

فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَاَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًاۙ وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّاۜ كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَۙ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقًاۚ قَالَ يَا مَرْيَمُ اَنّٰى لَكِ هٰذَاۜ قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

-Ey Meryem! Bunlar, bu nimetler sana nerden geliyor? (Halbuki kapı kapalıdır, benden başkası buraya giremiyor. Bu nasıl oluyor?..) diye sordu. Meryem:

"Bunlar bana Allah tarafından geliyor (bunları bana Rabb’im gönderiyor). Allah, dilediğini hesapsız olarak rızıklandırır diye cevap verdi."  (Âl-i İmran, 37)

Evet, hanım kardeşlerim! Bu, bir kerametti. Hz. Meryem keramet sahibi idi, Allah dostu olup rütbeli ve ileriden birisi idi. Rabb’isi de ona o nimetleri cennetten gönderiyordu. Allah, herşeye kâdirdir; dilediği zaman dilediği kuluna keramet verir, mucize gösterir, isterse hesapsız bir surette rızık verir. Ve buna bir şey demeğe kimsenin hak ve selahiyeti yoktur. Hz. Meryem’e Cenâb-ıHakk, daha nice ikramda bulunacak, kendisinde ve çevresinde birçok mucizevârî harikalar gösterecektir.

Bir gün, melekler, ona şu müjdeyi getirdi:

وَاِذْ قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفٰيكِ عَلٰى نِسَٓاءِ الْعَالَم۪ينَ ﴿42﴾ يَا مَرْيَمُ اقْنُت۪ي لِرَبِّكِ وَاسْجُد۪ي وَارْكَع۪ي مَعَ الرَّاكِع۪ينَ ﴿43﴾ ذٰلِكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوح۪يهِ اِلَيْكَۜ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ يُلْقُونَ اَقْلَامَهُمْ اَيُّهُمْ يَكْفُلُ مَرْيَمَۖ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ يَخْتَصِمُونَ ﴿44﴾ اِذْ قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِنْهُۗ اِسْمُهُ الْمَس۪يحُ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَج۪يهًا فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَمِنَ الْمُقَرَّب۪ينَۙ ﴿45﴾ وَيُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلًا وَمِنَ الصَّالِح۪ينَ ﴿46﴾ قَالَتْ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي وَلَدٌ وَلَمْ يَمْسَسْن۪ي بَشَرٌۜ قَالَ كَذٰلِكِ اللّٰهُ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۜ اِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

"Ya Meryem! Şüphesiz ki, sana Allah üstün değer verdi, seni şereflendirdi, başkalarına nasib etmediği nimeti sana nasib etti. Şimdi sen, ibadetine devam et, secdeye var, rükû edenlerle beraber rükû yap! Ey Meryem! Rabb’in sana bir kelime ile müjde veriyor ki, onun adı Meryem oğlu Mesih İsa’dır. O, dünyada da ahirette de büyük bir şeref sahibidir. (Allah senin oğluna dünyada peygamberlik verecek, ona birçok mucizeler ihsan edecektir. Ahirette ise peygamberler için hazırlanan makamlara yükselecek.) Allah katında mukarraplerden olacaktır. O, insanlara beşikte iken de yetişkin iken de konuşacaktır. Ve nihayet o, doğru ve dürüst insanlardandır..." (Âl-i İmran, 42-47)

Meleklerin bu haber ve müjdelerine karşı Hz. Meryem şöyle dedi:

"Rabbim! Benim nasıl çocuğum olur, nasıl çocuk doğururum? Halbuki, bana insan dokunmamıştır. (Bana meşru veya gayri meşru bir kimsenin eli değmemiştir.)"

Melek, ona:

"Ya Meryem! Böyle; Allah, öyle diyor ve öyle diliyor. Allah her dilediğini yaratır. Hem o, bir şeyin olmasını diledi mi, ona sadece "Ol" der. O da derhal olur. Hem de senin oğluna kitap, hikmet öğretecek, Tevrat ve İncil’i belletecektir. O’nu İsrailoğulları’na peygamber gönderecektir. İsrailoğulları’na peygamber olarak gönderildiğinde onlara şöyle diyecektir:

اَنّ۪ي قَدْ جِئْتُكُمْ بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّكُمْۙ اَنّ۪ٓي اَخْلُقُ لَكُمْ مِنَ الطّ۪ينِ كَهَيْـَٔةِ الطَّيْرِ فَاَنْفُخُ ف۪يهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِاِذْنِ اللّٰهِۚ وَاُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ وَاُحْيِ الْمَوْتٰى بِاِذْنِ اللّٰهِۚ وَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا تَأْكُلُونَ وَمَا تَدَّخِرُونَۙ ف۪ي بُيُوتِكُمْۜ

"Ben size Rabb’iniz tarafından şu mucizelerle geldim: Çamurdan kuş şeklinde bir şey yapar, onu üfürürüm. O, Allah’ın izniyle bir kuş olur; Anadan doğma körün gözünü açar, alaca hastalığa tutulanı iyi ederim. Ve yine Allah’ın izniyle ölüleri diriltir, evlerinizde ne yediğinizi, ne biriktirdiğinizi size haber veririm..." (Âl-i İmran, 48)

Meryem, teyzesinin kendisine tahsis ettiği hücreye arasıra çekilir, orada yıkanırdı. İşte günlerden bir gün burada bulunuyordu. Tam bu sırada Cebrail (Aleyhisselâm), bir insan suretinde, orada görünüverdi. Meryem, onu bir insan zannederek korktu ve titremeye başladı. Ona şöyle seslendi:

قَالَتْ اِنّ۪ٓي اَعُوذُ بِالرَّحْمٰنِ مِنْكَ اِنْ كُنْتَ تَقِيًّا

"Ben senden Allah’a sığınırım. Merhamet sahibi Rabb’im beni korusun! Sen gerçekten Allah’tan korkan bir kimse isen yanımdan çekil! Bana yaklaşma!.." (Meryem, 18)

Cebrail (Aleyhisselâm), kendisinin melek olduğuna, Allah tarafından geldiğini, tertemiz bir oğul bağışlayacağını bildirdi ve korkmamasını söyledi. Meryem:

- Bu, nasıl olur, benim nasıl oğlum olur, ben bir oğul anası nasıl olabilirim?!. Halbuki benim kocam yok, ben kocaya varmış değilim. Ve ben bir iffetsiz de değilim, namusumu son derece koruyan bir insanım, dedi.

Hanım kardeşlerim, şu noktayı da çok iyi bilmeleri lazımdır: Meryem bir çocuk doğuracaktır. Bu çocuk babasızdır. Babası hakikaten yoktur. Anası onu kız (bakire) olarak doğuracaktır. Meryem, hiçbir kimse ile evli değildi. Amcasının oğlu Yusuf’la nişanlı olduğu söylenirse de bu, sağlam bir kaynağa dayanmaz. Kur’an-ı Kerim’e göre, Meryem’in ne bir kocası vardır, ne de ona bir yabancının eli dokunmuştur. Bu, Allah’ın kudretine nazaran uzak görülemez, inkâr edilemez.

Esasen, insanın yaratılışında dört şekil göze çarpmaktadır: Birincisi, anasız-babasız yaratılmaktır, Adem babamız gibi; İkincisi, anasız olarak yaratılmaktır, Havva validemiz gibi; Üçüncüsü babasız olarak yaratılmaktır, Hz. İsa gibi; Dördüncüsü ana da var, baba da var, ekseri insanların yaratılışı böyledir.

Evet, babasız çocuğun doğması, ilk bakışta çok tuhaf gelir, insan buna inanmayacak olur. Fakat Allah’ın kudret ve iradesi düşünülürse, her şeyi maddesiyle de şekliyle de, O’nun yarattığı gözönüne getirilirse, babasız bir insanı yaratması pek tabii bir şeydir. Yeter ki dilesin! Dilerse insandan da bir insan yaratır, taştan da bir insan yaratır. Nitekim ilk insanı topraktan yaratmıştır. Bunu uzak görenlere veya inkâr yoluna sapanlara ne demeli, ne söylemeli?!. Onlara şöyle cevap vermeli:

"Siz, daha Allah’ın kudret sıfatını henüz hakkıyle bilmiyorsunuz; O’na olan inancınız tam değildir. Bunun için inkâra sapıyorsunuz!.."

Nitekim: Bu haberi getiren melek, hem Meryem’in sorularını cevaplandırmak, hem de bunu uzak görenlere, inkârla karşılayanlara cevap vermek üzere, şunları ilave etmişti:

"Bu, benim kendi sözüm değildir; Bu, Allah’ın gönderdiği bir haberdir ve bunu yapmak Allah’a çok kolaydır. Hem bu, insanlara bir mucize, bir ibret levhası olacak, hem de bir rahmet olacak. Esasen buna dair kesin hüküm de verilmiştir..."

Artık, takdir-i ilahî kendini göstermeye başladı. Melek, Meryem’im gömleğinin yakasından içeri üfledi. Bunun üzerine Meryem Hz. İsa’ya hamile kaldı. Daha yaşı on üç olan Hz. Meryem, hemen ailesinden uzak bir mahalle çekilip gitti. İhtimal ki, öyle ansızın gebe kalmasından dolayı utanacağını hissederek başkalarının gözünden uzaklaştı.

Derken doğum hareketi başladı. Bir hurma ağacının altına gitmeye mecbur oldu. Rivayete göre mevsim kış idi, ağaç kupkuru bir halde bulunuyordu. Hz. Meryem, işte bu ağacın altında saklanıp çocuğunu başkalarına göstermeksizin, doğurmak istemişti. Ağacın altına gelince kendi kendine şöyle demişti:

"Ne olurdu bana? Keşke bundan evvel ölmüş olsaydım, hatta unutulup terk edilseydim de bugünü görüp kimsenim hatır ve hayaline gelmeseydim!"

Hz. Meryem, o muhterem hanım, bir tarafta tertemiz bir oğula sahip olacağına sevinirken, bir tarafata da halktan utanacağından ve halkın dedikodusuna uğrayacağından böyle bir temennide bulunmuştu, "Keşke bugünü görmeseydim!" demişti. İşte Meryem, böyle bir sıkıntı içinde bulunup üzülürken aşağısından biri ona seslendi. İhtimal ki bu seslenen doğmakta olan çocuktu ve şöyle diyordu:

"Anneciğim! Sakın sen, mahzun olma, kederlenip üzülme!.. Muhakkak ki senin Rabb’in senin alt tarafından bir su, bir ırmak meydana getirdi. Bunu senin için, sana ikram olsun diye meydana getirdi. Şu altında bulunduğun kurumuş, meyvesiz bulunmuş hurma ağacını kendine doğru silkele! Kurumuş olan bu ağaçtan böyle bir kış mevsiminde üzerine taptaze hurma dökülüversin!

Ya Meryem! Artık o taze hurmadan ye, akmaya başlayan ırmaktan da iç! Açlığını ve susuzluğunu gider. Gözün aydın olsun! Artık sen tebrike layıksın! Manevî bir zevkle yaşa!.. Ve ey saygıdeğer Meryem! İnsanlardan birini görürsen, de ki: Ben Rahman için, bana bu kadar nimetleri ihsan eden Rabb’im için oruç tutmayı nezrettim. Sükût orucu tutuyorum. Artık kimse ile konuşmayacağım... diye işaret et!"

Bu teselli, bu tavsiye ve bu tebrikler karşısında Meryem Hanım, artık sarsılmıyor, endişe duyup üzülmüyor; tersine haz duyup seviniyordu; sevinçli idi. Doğurduğu çocuğu kucağına alarak halkın yanına geldi. Bunu gören yahudiler, aldı yürüdüler. Bunun dedikodusunu yapmaya başladılar. Meryem’e çıkışıp şöyle dediler:

"Sen genç, kocasız bir kız olduğun halde bu çocuğu nereden çaldın, kimle düşüp kalktın?!. Senin baban kötü bir insan değildi, annen de fahişe değildi. Sen nereden türedin? O şerefli ailenin yüzünü kara ettin!.."

Bütün bunlara Hz. Meryem cevap vermedi; onlara, cevap versin diye oğluna, beşikteki çocuğa işaret etti, kendisinin yüzünü aşağı almak isteyenlere çocuğun cevap vermesini istedi. Buna karşı o kimseler fenâ halde kızdılar. "Bizimle, alay mı ediyorsunuz? Özrün kabahatinden büyük! Biz, daha beşikte bulunan, bir bebekle nasıl konuşabiliriz? Bu nasıl bir sözdür?!.." Bunlar böyle konuşa dursun, öbür taraftan beşikteki çocuk dile geldi, oradakilere hitaben şöyle dedi:

"Ben, şüphe yok ki, Allah’ın kuluyum; ben de o keremi bol olan Yaratıcı’nın mahlûkuyum ve ancak O’na ibadet ederim. O’ndan başkasına ibadette bulunmam. O, bana kitap verdi, beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı, mucizelerle bereketlendirdi. Yaşadığım müddetçe bana namaz ile, zekât ile emretti. Beni anneme itaatkâr kıldı, beni zorba, isyankâr kılmadı, Allah’ın selamı benim üzerimdedir. Rabb’im beni daima selamette yaşatacak, kimse bana zarar vermiyecektir. Bu selamet benim için takdir edilmiştir; doğduğum günde selametteyim, şeytan bana zarar verememiştir; öleceğim günde selametle öleceğim ve nihayet diri olarak kalkacağım günde, kıyamet gününde de yine selamet içinde olacağım, O’nun cennet ve cemaliyle şerefleneceğim..." (Meryem Suresi’nin ayetlerinin tefsiri)

Hz. Meryem’in hayat hikâyesi burada bitmiş oluyor. Ancak hanım kardeşlerimin dikkatlerine arz etmek üzere, bu konu ile ilgili meseleler üzerinde biraz daha duracağım:

Geçen sayfalarda da işaret ettiğim gibi, Hz. Meryem ve onun oğlu Hz. İsa çok yanlış anlaşılmış, yanlış yorumlara sebep olmuş, milyonlarca insanın küfür içinde kalmalarına, kâfir olarak yaşamalarına sahne olmuşlardır. İsa’nın babasız olarak dünyaya gelmesini uzak görenler, inkâr edenler, ona Allah’ın oğlu demişler, Allah’a oğul yapmışlar, Allah’tır demişler; Allah; baba Allah, oğul Allah ve Ruhu’l-Kudüs gibi üç unsurun birleşmesinden, bir araya gelmesinden ibarettir demişler, "Allah üçtür, üçün üçüncüsüdür" demişler, aklın, mantığın kabul etmediği sapık görüşlere sapmışlardır.

Evet, bütün hıristiyanlar, işte böyle bir yanlış düşüncenin, böyle bir sapık fikrin kurbanı olmaktadırlar. Bu fikirler ne Meryem’in, ne İsa’nın ve ne de Kur’an’ın beyanına uymazlar. Hz. Meryem ile oğlu İsa, hıristiyanların görüşlerini reddettikleri gibi, Cenâb-ı Hakk da Kur’an-ı Kerim’de hıristiyanların, Hz. Meryem ile oğlu İsa hakkındaki inançlarının yanlış olduğunu ve kendilerinin küfür içinde bulunduklarını, kiliselerde yaptıkları ibadetlerin kabul edilmiyeceğini ve nihayet ahirette cehennemi boylayacaklarını gayet açık olarak bildirmektedir.

Kur’an-ı Kerim’in bu açık ve kesin beyanlarına göre, Kur’an’a inanan ve müslüman olan bizlerin, Hz. İsa ve onun validesi hakkındaki inançlarımız şöyle olacaktır:

Hz. Meryem, İmran’ın kızıdır. Annesi onu Beyt-i Mukaddes’e adamıştı. Babası ölmüş olduğundan görüp gözetmesini Zekeriya (Aleyhisselâm) üzerine almıştı. Meryem, hücresinde ibadetini, vazifesini tastamam yapmıştır. Bu esnada Cenâb-ıHakk kendisine bir takım kerametler göstermiştir. Herhangi bir kimse ile ne evlenmiş, ne de münasebette bulunmuştu. Sırf, her şeye kadir olan Allah’ın kudretiyle oğlu İsa’ya gebe kalmıştır. Hz. İsa’nın babası yoktur. Babasız olarak dünyaya gelmiştir. Hz. İsa daha beşikte bir bebek iken konuşmuş, kendisinin Allah’ın kulu ve Resulü olduğunu beyan etmiş, annesine yapılan ismat ve iftiraları cevaplandırmıştır.

Hz. İsa bir peygamberdir. Ne öldürülmüştür, ne de çarmıha gerilmiştir. Onu bir harika olarak dünyaya getiren Allah, yine bir harika olarak yüce bir makama kaldırmıştır.

Evet, Kitab’ımız Kur’an-ı Kerim, birçok ayetlerinde Hz. İsa ve validesini bize böyle anlatıyor. Binaenaleyh bizler, Hz. İsa’yı muhterem bir insan olarak, kadri yüce bir peygamber olarak kabul ve tasdik ederiz. Başka türlü düşünmek, Allah korusun, insanı dinden çıkarır...

Kur’an-ı Kerim’in şu birkaç ayetinin mealini vermekle bu bahsi kapatacağım:

ذٰلِكَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَۚ قَوْلَ الْحَقِّ الَّذ۪ي ف۪يهِ يَمْتَرُونَ ﴿34﴾ مَا كَانَ لِلّٰهِ اَنْ يَتَّخِذَ مِنْ وَلَدٍۙ سُبْحَانَهُۜ اِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُۜ ﴿35﴾ وَاِنَّ اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ

"İşte Meryem’in oğlu İsa budur. Onların (hıristiyanların) ihtilaf edip durdukları İsa hakkındaki doğru söz budur. Evlâd edinmesi Allah için asla düşünülemez. O, bundan münezzehtir. Bir şeyin olmasına hükmetti mi, ona sadece "Ol" der. O da derhal olur. Ve (Hz. İsa’nın dediği şu olmuştu): Şüphe yok ki Allah benim de sizin de Rabb’inizdir. Artık yalnız O’na ibadet ediniz. İşte dosdoğru yol budur." (Meryem, 34-36)

 

Hazret-i Amine

Amine Kureyş kabilesinden Vehb’in kızıdır. Peygamber Efendimiz’in de annesidir. Amine, kabilenin en faziletli, en değerli bir kızı idi. Sevgili Peygamberimiz’in saygı değer annesi olan Hz. Amine’nin hayat hikâyesi kısaca şöyledir:

Peygamber Efendimiz’in muhterem pederleri Abdullah, Mekke’nin en yakışıklı delikanlısı idi. Boyu bosu yerinde, uzuvları birbirine uygun ve düzgündü. Ağır başlı ve olgundu. Yüzündeki nur pırıl pırıl parlıyordu. Mekke’nin en güzel kızları onunla evlenmeye can atıyorlardı. Fakat Abdullah, bunlardan hiç birine dönüp bakmıyordu. Esasen bunlardan hiç biri, âhir zaman Peygamberi’ne anne olamazdı. Çünkü kader öyle yazmıştı.

Nihayet pederi Abdulmuttalip, Abdullah’a Vehb’in kızı Amine’yi münasip gördü, onunla evlendirmeğe karar verdi. Buna kız evi de razı olmuştu. Yemekler yendi, şerbetler içildi, nikâh akdedildi, düğün yapıldı, gelin damadın evine getirildi, zifaf yapıldı. Zifaf gecesi Amine validemiz, Peygamberimiz Hz. Muhammed’e gebe kaldı. Abdullah’ın alnında parlayan nübüvvet (peygamberlik) nûru, bundan sonra Amine’nin alnında parlamaya başladı.

Abdullah evlenmiş, artık aile sahibi olmuştu. Elbette yeni yuvanın bir sürü ihtiyaçları vardı. Bu ihtiyaçları karşılamak, yeni ocağa düzen vermek istiyordu. Bunun için de para lazımdı, ticaret yolculuğuna çıkmak lazımdı. Fakat hayat düz bir yol değil ki! Evdeki hesap çarşıya uymuyordu. Abdullah, gittiği Şam ticaretinden dönüşte Medine’ye de uğramıştı. Medine’de dayılarının yanında hastalanan Abdullah, bu hastalığından kurtulamadı. Kader hükmünü icra etmiş, Abdullah hayata gözlerini yummuştu.

Abdullah’ın bu ölüm haberi, her tarafı elem ve kedere gark etti, herkesi yaktı kavurdu. Hele Amine’nin kederi çok büyük, acısı pek derindi. Mutlu bir hayat sürecekleri bir sırada, eşinin ölümü ona pek ağır gelmişti. İki ay sonra anne olacaktı. Fakat heyhat! Çocuğu babasına, babasını da çocuğa göstermek nasip olmadı.

Olan olmuştu; Amine’nin doğum günü gelmiş, emareleri kendini göstermişti. Amine Hatun, ahir zaman Peygamberi Hazreti Muhammed’i doğuracak, O’na anne olacaktı. Evet öyle oldu; Sene Miladî 570, Nisan ayı 20 olmuştu. Şimdi bundan sonrasını Amine validemizden dinleyelim:

"Ben diğer kadınlar gibi, gebelik zahmeti çekmedim, doğum sancısı nedir görmedim. Bir ara çok rüyalar görürdüm. Bir gece rüyamda biri gelip bana şöyle diyordu:

"Sen bütün âlemlerin en hayırlısına gebesin. Doğduğunda O’na "Muhammed" adını vereceksin!"

Doğum yaparken kulağıma bir ses geldi, "Korkma!" diye. Bir ak kuş geldi, arkamı sığadı. Artık benden korku gitti. Bir yanıma baktım, bana beyaz bir kâse ile şerbet veriliyordu. Şerbeti içtim, her tarafımı nûr kapladı. O anda doğum yaptım, çocuk dünyaya geldi. Etrafıma baktım, uzun boylu kızlar gördüm. Beni tavaf etmekte idiler. Şaştım, Ya Rabb’i! Bunlar kim ola dedim."

Hanımlara şunu hatırlatmak isterim: Amine Hatun’un doğum yaparken, etrafında gördükleri ve bu olup bitenler nedir, neyin nesidir?!. Bu mucizevari şeyler aslında mümkündür ve bunlara "İrhas" denir. "İrhas" demek, bir takım olağanüstü hadiseler demektir ki, bunlar çevresinde meydana gelen zatın ileride Peygamber olacağını gösterirler.

Evet, misli görülmemiş bir inkılâp yapacak olan ve insana insanlığını öğretecek bulunan zatın doğumu anında bu görülen şeyler çok görülmemeli, yersiz addedilmemelidir. Bunlar ne ki? Daha büyükleri vardır ve olacaktır. Daha neler olacak? Yüce Mevlâ’sı O’nu miraca davet edecek, zaman içinde zaman yaratacak, gecenin az bir parçasında sevgili Peygamberi’ne gökleri gezdirecek, arşı ve kürsüyü gösterecektir.

Çocuk doğmuş, Hz. Muhammed dünyaya gelmişti. Zaman ilerliyor, Efendimiz altı yaşına ayak basıyordu. İşte tam bu sıralarda annesi, biricik yavrusunu da yanına alarak, Medine’ye gelir. Medine’de hem babasının mezarını oğluna göstermek istiyor hem de Medine’deki hısım ve akrabayı ziyaret etmeği kasdediyordu. Anne-oğul bir müddet Medine’de kaldıktan sonra, Mekke’ye dönülür. Anne-oğul ve Ümmi Eymen’den ibaret küçük kafile "Ebva" köyüne gelmişti. Amine çok şiddetli bir hastalığa tutuldu. Belki de son saatlerini yaşıyordu. Yoksa babadan yetim kalan çocuk, anneden de mi yetim kalacaktı? Bunu sezer gibi olan anne, oğlunu bağrına basıyor, bütün anne şefkatiyle, bir daha görmiyeceği oğlunun yüzüne bakıyordu. Bakarken de şu mealdeki şiiri okuyordu:

"Her yeni eskiyecek ve her şey fena bulacaktır. Ben de öleceğim. Fakat, gam yemem, temiz bir çocuk doğurdum. Dünyaya büyük hayır bırakıyorum!.."

Evet, bu sözlerden sonra, Amine validemiz, gözlerini kapadı ve bir daha açmaz oldu. O da kocası gibi, çiçeği burnunda gitti. Babadan yetim kalan çocuk, şimdi de anneden yetim kaldı. Sonra, annesini kaybeden çocuğu yanındaki Ümmü Eymen, Mekke’ye getirir ve dedesi Abdülmuttalib’e teslim eder.

 

Hatice Validemiz

Hazreti Hatice, iki cihan serveri Peygamber Efendimiz’in hayat arkadaşıdır, muhterem hanımlarıdır; Kureyş kabilesinin ileri gelenlerinden Huveylid’in kızıdır.

Hatice validemiz, Efendimiz Hazretleri’nin ilk hanımıdır. Diğer hanımlar arasında en faziletlisi olan da budur. Peygamberimiz’in peygamberliğine ilk inanan ve ilk müslüman olma şerefine eren bir hanımdır.

Hatice validemizin hayat hikâyesi şöyle başlar:

Hatice dul bir kadındı. Kocası ölmüştü. Kendileri çok zengindi. Mal-mülk sahibi idi. Aynı zamanda ticaretle meşgul olurdu. Bazı kişilere sermaye vererek ticaret ortaklığı da yapardı. O sıralarda Peygamber Efendimiz’in (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) daha peygamber olmamıştı. O zaman Peygamberimiz’in yaşı yirmi beşe yaklaşıyordu. Bazıları, Hatice’ye gidip ona Hz. Muhammed’den söz etmişler ve demişler ki: "Muhammed dürüst bir insandır. Haktan, hakikattan asla ayrılmaz, şimdiye kadar O’nun yalan söylediği görülmemiştir. Siz O’na sermaye verip ticaret ortaklığı yaparsanız, fayda görürsünüz..."

Hatice bu teklifi uygun bulur, Efendimiz’le görüşür. O’na bol sermaye vererek kölesi Meysere ile Şam ticaretine gönderir.

Pek sıcak bir gündü. Şam ticaretinden dönen kervan, Mekke’ye yaklaşmakta idi. Hatice damın üstüne çıkmış, kervanın yolunu gözlüyordu. Bir de ne görsün; kervan içinde yolculardan birinin başı üzerinde iki kuş kanat gererek gölge ediyorlardı. Hatice ve yanındakiler, "Acaba, bu kim ola?!." diyorlardı. Derken Meysere çıkageldi ve onun Muhammed olduğunu söyledi. Artık kervan gelmişti. Kâr-zarar hesap edildi. Elde edilen kârın geçen senekilere nazaran daha çok olduğu görüldü. Fakat Hatice fikrini değiştirmişti, onun aklında ticaret falan yoktu. O, Hz. Muhammed’e hanım olmak istiyordu. Bundan sonra onun düşüncesi hep bu idi. Zaten rüyasını da görmüştü. Rüyasını anlattığı amcası oğlu Varaka ona: "Sen âhir zaman Peygamberi’nin hanımı olacaksın. Rüyan bunu gösteriyor!" demişti.

Olan olmuş, her iki taraftan aracılar bir araya gelerek Hatice ile Muhammed’ül-Emin’i evlendirmeğe karar vermişlerdi. Nikâh merasimi Hatice’nin evinde yapılıyordu. Kureyş’in ileri gelenleri de merasime çağrılmıştı. Önce Ebu Talib söz almış ve şöyle konuşmuştu:

"Allah’a şükürler olsun ki, bizleri İbrahim’in zürriyetinden, İsmail’in neslinden, Mudarr’ın soyundan yarattı. Ve bizi Kâbe’nin bekçisi, Harem-i Şerif’in hizmetçisi ve dolayısiyle insanların reisi yaptı. Şimdi mevzuya dönelim:

Kardeşim Abdullah’ın oğlu Muhammed’le Kureyş’in herhangi bir genci kıyaslanamaz, O’nunla ölçülemez. Muhammed hasep ve nesepçe, akıl ve faziletçe herkesten üstündür. Gerçi serveti az, zengin değilse de mala bakılmaz, mal geçici bir gölgedir. Vallahi bundan sonra O’nun şeref ve şanı daha da artacaktır. Sizin de şeref ve şan sahibi olduğunuzu kimse inkâr edemez. Muhammed, sizin kerimeniz Hatice ile evlenmek istiyor. Şu kadar da mehir verecektir..."

Ebu Talib’in bu konuşmasından sonra Varaka ayağa kalkarak o da şu konuşmayı yapar:

"Allah’a şükürler olsun ki; bizleri söylediğin gibi yarattı ve saydığın şeylerden bizlere lûtfetti, fazilet ve şerefçe bizleri üstün kıldı. Şimdi bizler Araplar’ın uluları ve başkanlarıyız. Siz de böylesiniz; Kimse sizin de şerefinizi inkâr edemez. Biz de sizlere hısım olmak isteriz. Ey burada hazır olan cemaat! Sizler şahid olun! Ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’e Huveylid’in kızı Hatice’yi nikâh ettim!"

Böylece nikâh merasimi sona ermişti. O zaman Peygamberimiz (25), Hatice validemiz de (40) yaşlarında idi. Hatice validemiz zengin olduğu kadar da akıllı bir kadındı. Oturmasını, kalkmasını bilirdi. Sözün nereden gelip nereye gideceğini idrâk ederdi. Hayatı boyunca her haliyle Peygamber Efendimiz’e yardımcı olmuştu. (24) sene Peygamberimiz’e hanımlık yapmıştır. Peygamberimiz’in hemen bütün çocukları Hatice’den doğmuştur. Peygamber Efendimiz, kendilerinden çok memnundu ve Hatice’nin fazileti hakkında şöyle buyururdu:

"Hatice kendi âleminin kadınlarının en hayırlısıdır!.." (Camiu’s-Sağir)

Resul-i Ekrem Efendimiz, Hatice’nin vefatından sonra onu her zaman anar, iyiliklerinden bahseder dururdu. Hazret-i Ayşe anlatıyor:

"Yine bir gün Peygamber, Hatice’yi övmeye başlamıştı. Bana kıskançlık geldi. Dedim ki, Hatice’yi hiç de unutmuyorsun! Nihayet o, ihtiyar bir kadındı. Allah sana ondan daha hayırlısını verdi..."

Cenâb-ı Peygamber’in buna canı pek sıkıldı ve şöyle cevap verdi:

"Yok, yok; Vallahi ondan hayırlısı yoktur! Herkes beni inkâr ederken o, bana inanmıştı ve herkes beni mahrum ederken o, bana malıyla yardım ederdi!" (Buhari, Fezâil-i Hatice)

Hatice validemiz (65) yaşlarında iken Mekke’de vefat etmiştir. Kabri de Mekke’dedir. Allah kendisinden razı olsun!

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 390
Toplam 529746
En Çok 1316
Ortalama 348