İMANDAN SONRA KÜFRÜN AFETLERİ - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

21-04-2022

İMANDAN SONRA KÜFRÜN AFETLERİ

 

Kavlen veya fiilen küfrü gerektiren şeylerin izalesi; bilinmeli ki, söz veya fiil olarak küfrü gerektiren şeylerin ilacı, devası:

1. Önce bilmeli ki, Eliyazü billah, küfre düşen bir insanın bütün ibadet ve taatlerin hepsini ibtal edeceği mefsedetini bilmesidir. Hatta sevab almamada durumu yeniden müslüman olmuş gibi olur. Edâ etmiş ibadetlerinden hacc farizasını, eğer zengin ise yeniden yapması gerekir. Önceki haccı bâtıl olmuştur. Fakat kılmış oldukları namazları, tutmuş oldukları oruçları, vermiş olduğu zekâtı kaza etmesi lazım gelmez. Ancak kılmamış namazları, tutmamış oruçları veya vermemiş olduğu zekâtları kaza etmesi vacib olur. Çünkü, kâfir olması sebebiyle günahlar gitmez; defterinde kalır.

2. Nikahı gider. İman ve nikahını tazelemeden önce doğan çocuklar veled-i zina sayılır. Nikâhın gitmesi fesih sayıldığından, yani talak hükmünde olmadığından talak adetini azaltmaz. Binaenaleyh, üçten sonra hülle gelmez. Küfre sapma kadın tarafından ise, tevbeden sonra, tekrar nikâhı kabul etmeye mecburdur. Şayet dinden çıkma erkekde ise tevbeden sonra kadın mecbur değildir. İsterse kabul eder isterse etmez.

3. Kanı helaldır. Hatta kadının emri olmadan kasden veya hataen öldürse veya bir uzvunu kesse, hiç bir şey lazım gelmez. Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur: "Müslümanın kanı helal olmaz ancak şu üç hal müstesna: Biğayri hak adam öldürürse, muhsane kadınla zina ederse, dinini terkederse..."

4. Kestiği hayvanın eti yenmez. Çünkü o hayvan meytedir. Tevbeye zorlanır. Tevbesi de sade Kelime-i Şehadet getirmek değil, hangi söz, fiil veya hareketten dolayı küfre gitmiş ise onu terkedecek ve ondan nefret duyacaktır. Şayet tevbe etmezse katli vacib olur ve ebediyyen cehennemi boylar.

5. Ebedî azaba maruz kalır. Tevbesiz ölürse ebediyyen cehennemden çıkmaz ve çıkamaz. Kişi küfre gittiğinden korkarsa veya şüphelenirse, tevbe etmesi, nikâh yenilemesi kendisine ihtiyaten emredilir.

 

Mü’min Ya Hayır Konuşmalı Ya Da Susmalı:

Küfrü gerektiren şeylerden sakınması için saniyen dilin afetlerini bilmesi ve onlardan sakınmasıdır. Dilin afetlerinden inşaallah ileride bahsedilecektir. Allah Resulü şöyle buyurur: "Sizlerden kim Allah’a, ahirete iman etmiş ise, ya hayır konuşsun ya da şükür etsin!" (Müslim) 

Bu hadis gereğince, hayır konuşamıyorsa ona vacib olan süküt etmektir. Ayrıca onun ilacı ve devası, lisan ve uzuvlarını hıfzetmektir. İntizam kaidelerinden haric hareket etmemesidir. Bu da ciddi olmakla, şakayı ve maskaralığı terk etmekle mümkündür. Ve bütün bunlardan sonra da dua ve tazarruda bulunmak lazım gelir ki, Allahu Zülcelâl küfürden ve küfrün nevilerinden onu korusun! Hususiyle Allah Resulü’nün yaptığı şu duayı yapmalıdır: "Ey insanlar: Siz şirkten Allah’a sığının! Çünkü o, karıncanın hareketinden daha gizlidir." (A. b. Hanbel) 

Ashabtan biri sordu: "Karıncanın hareketinden daha gizli olan şerden nasıl sakınırız?" Cevabında buyurdu Allah Resulü: "Deyiniz ki, Ey Allah’ım! Biz, bildiğimiz bir şeyi ortak koşmamızdan sana sığınırız, ve bilmediğimiz bir şeyden dolayı da sana istiğfar eder, senden af dileriz."

Bilinen şirkin şirk-i celî, bilinmeyen şirkin de şirk-i hafî olduğu zikredilmiştir. Bu dua diğer bir rivayette de müfred sığasıyla irad buyrulmuş ve sonunda da "Hiç şüphesiz ki, sen her şeyi hakkıyla bilensin!" cümlesi ilave edilmiştir. O zaman duanın manası şöyle olur: "Allah’ım! Hiç şüphesiz ki, ben bildiğim şirkten sana sığınırım, bilmediğimden dolayı da sana istiğfar ederim. Hiç şüphesiz sen herşeyi hakkıyla bilirsin!" Bir başka rivayette de "Her gün üç kerre" ilavesi varmış. O halde mü’min bu duayı iki şekilde de yapmalı ve hem her gün en az üç kerre tekrar etmelidir.

 

Küfrün En Büyük Mefsedeti:

Gördünüz; küfrün bir çok zararları yanında en büyük zararı da cennete girmekten mahrum edişi ve ebedî azablarla muazzeb oluşudur. Bu kat’î naslarla sabittir ve Ehl-i Sünnet’in icmaı da budur. Çünkü, küfür cinayetlerin en büyüğüdür. "Elcezaü min cinsilamel" fehvasınca, yani ceza, yapılan suçun cinsinden olmalı ve ona denk bulunmalıdır ki, adalet tahakkuk etsin! Küfür, en büyük bir cinayet ise onun azabı da ebedi cehennemde kalıştır. Kur’ân şöyle der:

وَجَزٰٓؤُ۬ا سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَاۚ

"Kötülüğün cezası, onun misli bir cezadır." (Şûrâ, 40)

Bir de meseleyi şu yönden ele alabilirsiniz: Onun niyyeti yaşadığı müddetçe inkâra ve küfre devamdır, devam etmektir. Ebediyyen yaşasa da. Ebedi bır suçun cezası da müebbed olmalıdır ki, suç cezaya ceza suça mutabakat etsin! Meseleye bir de şu açıdan bakâlım: Mülk Allah’ındır. Mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarruf eder ve yaptığından sorulmaz. O halde Allah hakkında zulüm tasavvur olunamaz. Kaldı ki, Allahü Azimüşsan zulmü kendi zatından nefyetmiştir ve demiştir ki: 

وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ

"Allah, kullarına zulmedici değildir." (Fussilet, 46)

Adûdiyye Akaidi’nin şerhindeki kayde göre, cehennemde ebedi kalma hadisesi ancak muannid olan kâfirler içindir. Amma gücü yettiği kadar gayret gösteren kâfir için ebedi cehennemde kalma yoktur şeklindeki ifadeye iltifat edilmez, kabul görmez. Çünkü, icma-ı ümmet buna ters düşer. Ve hadis-i seriflerle teyid edilmiş naslara muhaliftir, uymaz.

 

 

İmanın Sebepleri:

Hükmen küfrün sebeplerini gördünüz. Küfrün zıddı olan imanın da elbet de sebepleri vardır. İmanın sebebi ise, nazar ve teemmüldür. Nazar ne demektir? Nazar demek, bilinen şeyleri mâlum bir şekilde tertib ederek bilinmeyen şeyleri bilmektir. Yani bilinen mukaddimeleri basamak yaparak bilinmeyen neticelere çıkmaktır. Tıpki matematikde olduğu gibi. Yumurtanın sayısı belli: 20 adet, fiyatı da belli: 30 fenik. Ama parasının ne tuttuğu belli değil. Ama siz yirmi ile otuz feniği çarptığınızda çarpım, yani netice ortaya çıkacaktır ki, o da 600 fenik eder, yani altı mark. Bunun gibi: Duman çıkmaktadır. Her duman çıkan yerde ateş vardır. Öyle ise orada ateş vardır. Burada da iki bilinenden bir bilinmeyeni çıkardınız. İki bilinenin bir dumanın çıkması diğeri de her nerede duman çıkarsa orada ateş vardır mukaddimesi ki, bu da bilinmektir. Bilinmeyen şey ki, o da orada ateş var hükmüne varmaktadır ki, işte o da ortaya çıkmış oldu. 

Eserden müessire intikal: Kâinat bir eserdir. Her eserin bir müessiri vardır. Öyle ise kâinatın da bir müessiri vardır. O da Allah’tır.

Yukarıda da gördüğümüz gibi, her şeyin bir sebebi olduğu gibi, imanın da elbette sebebi veya sebepleri vardır. O da Bari Teâlâ’nın varlığına ve kemal sıfatlarıyla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna delalet ve şehadet eden tekvini ve semavi delillere nazar etmek ve onlar üzerinde teemmül ve tefekkür etmektir.

Bu ifadelerin tahlilini yapacak olursak: 

"Nazar" demek bilinen şeyleri usulüne uygun bir şekilde tertip edip, bilinmeyen neticeye varmak demektir. Bu, mükellefe ilk vacib olandır, yani her şeyden önce büluğ çağına ermiş bir insana farz olan, bilinen delillere bakarak, henüz bilinmeyen Rabbisini bilmektir.

"Teemmül" de aynı manadadır. Bu kelime aynı zamanda tefekkür ve tedebbür manasında da kullanılır.

"Delalet" ise, o öyle bir ifadedir ki, onu bilmekten bir başka şeyi bilmek lazım gelir. Mesela: Âlemin hudusunu veya imkânını bilmekten muhdisini bilmek, yani ihdas edenini bilmek neticesine varılır. Buna "Eserden müessire intikal" ismi verilir. 

Nitekim Kur’ân şöyle der:

وَمِنْ اٰيَاتِهِ الَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُۜ

"Allah’ın ayetlerindendir; gece ve gündüz, ay ve güneş!.." (Fussilet, 37)

"O’nun ayetlerindendir; lisanlarınızın ve renklerinizin ve diğer vasıflarınızın ihtilaf etmesi..." (Bkz. Rûm Sûresi, 20-21 ve 22. ayetler)

"Ayet" kelimesi de delil, alamet, emaret gibi manalara gelmektedir. İnsanoğlu gece ve gündüze, ay ve güneşe bakıp bunların yaratılış ve hareketleri hakkında fikir yütüttüğünde şu kesin neticeye varır: Bunların elbette bir yaratıcısı vardır; yoksa bunlar kendi kendilerine olmaz ve olamaz. Keza yerler ve gökler ve aralarındaki sayısız varlıklar, Rabbulâlemin’in varlığına delalet ettikleri gibi, O’nun kemal sıfatlarına da delalet etmektedir. Kemal sıfatları ise; ilim, kudret, irade, hayat, semi, basar ve benzeri niteliklerdir. Nitekim ileride bunları tafsilatıyla göreceğiz. Yine bu varlıklar, Allah Teâlâ’nın noksan sıfatlardan münezzeh ve müberra olduğuna da delalet etmektedir.

İmanın sebeplerinden biri de Hz. Muhammed’in peygamberliğine delalet eden mucizelerdir. İnsan, peygamberlik iddiasında bulunan zatın elinde ve etrafında bir takım harikulâde haller gördüğünde bunlara bakarak der ki: Bu zat peygamberdir ve iddiasında doğrudur. Baksana bunun göstermeye kadir olduğu hadiseleri bir başkası gösterememektedir. Ve nihayet imana gelmenin sebeplerinden en büyüğü de ebediyyen cehennemde kalmaktan kurtulma ve cennete gidip ebediyyen orada kalma ve ilelebed mesud ve bahtiyar olmadır. Allah, bize de size de böyle bir akibeti nasib eylesin! (Amin!)

Çünkü O, kerimdir, fazıl ve kerem sahibidir. Ve çünkü O gâfurdur; cennete girmeye mani olan günahları affeder.

 

Altıncısı; Bid’atlara İnanmaktır:

Altmış ahlâk-ı zemîmeden altıncısı da o bid’atlara itikad etmektir. Nitekim heva ve hevesine uyanların itikadları gibi.

“Bid’at nedir?” şeklinde sorulan bir suale verilecek cevap şudur:

Bid’at demek, Peygamber’den ve O’nun sahabesinden sonra ortaya atılan ve aynı zamanda dinde olmayan bir uydurmadır. Ve bu öyle bir afettir ki, onun üstünde ancak küfür afeti vardır.

 

Bid’atın Sebepleri İse:

Nefs-i emmarenin şehvetinden ibaret olan heva ve hevese tabi olmak, sırf akla itimad edip şeriat-ı garrâ’ya riayet etmemektir. Husün ve kubüh meselelerini akla dayandıran aklı kasır felâsife ve mutezile gibi.

İkinci sebebi de fikrini güzel görüp ona güvenmek ve ona itimad etmektir.

Üçüncüsü ise, başkalarını taklid edip onun arkasından körü körüne gitmektir.

Heva ve hevese tabi olma ise, bu kalbin afetlerinin yedincisidir. O kalb ki, diğer beden uzuvları ona tabi olmaktadırlar. Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

"Bilin ki, bedende bir parça et vardır. O salih oldu mu, beden de salih olur. O fesada gitti mi beden de fesada gider. Ve işte o parça et, kalbdir." 

Bundan sonra heva ve hevese tabi olmanın çok kötü şey olduğunu isbat etmek üzere delillere temel teşkil eden nasslardan bahsedeceğiz:

Ayetler:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّام۪ينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَٓاءَ لِلّٰهِ وَلَوْ عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْ اَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَۚ اِنْ يَكُنْ غَنِيًّا اَوْ فَق۪يرًا فَاللّٰهُ اَوْلٰى بِهِمَا فَلَا تَتَّبِعُوا الْهَوٰٓى اَنْ تَعْدِلُواۚ وَاِنْ تَلْوُٓ۫ا اَوْ تُعْرِضُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرًا

"Hevaya tabi olmayın, sonra adaletten ve haktan ayrılırsınız (veya hevaya uymayın ki, adalet etmiş olasınız...) Şahadeti eğer bükerseniz veya ondan yüz çevirirseniz, şüphesiz ki, Allah, bütün yaptıklarınızı bilir." (Nisâ, 135)

فَلَا يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ فَتَرْدٰى

"Sakın heva ve hevesinize uymayınız, sonra onlar seni Allah’ın yolundan saptırır." (Tâhâ, 16)

وَاَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّه۪ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوٰىۙ ﴿40﴾ فَاِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوٰىۜ

"Ama o kimse ki, Rabb’isinin makamından korktu da nefsini heva ve hevesinden menetti. İşte cennet onun makamıdır (meskenidir)." (Nâziât, 40-41)

Şimdi bak gör, Allah Teâlâ heva ve hevesini terk eden nefse muhalefet etmeyi mutlaka cennete gireceğine sebep ve illet kıldı. İşte bundan dolayıdır ki, nefse karşı çıkmak ibadetin başıdır. Nitekim İmam-i Kuşeyrî’ye İslâm’dan sorulduğunda şu cevabı vermiştir: "Muhalefet kılıcıyla nefsi kesmektir." 

Zinnun da şöyle der: "İbadetin anahtarı tefekkürdür. İsabetin alameti de nefse muhalefettir. Nefse muhalefet ise, onun arzularını terketmektir." 

İbn-i Ata da bu hususu şöyle dile getirmiştir: "Nefis, edepsizlik üzere meyyaldir, kul ise edebe riayet etmekle sorumludur. Nefis, tabiatiyle muhalefet meydanında cereyan eder. Kul ise bütün gücünü kullanarak onu menetmeye çalışır. Kim onun yularını salıverirse fesat ve fitne çıkartmakla ona ortak olur."

Sen o kimseyi gördün mü ki, ilâhını, yani mâbudunu heva ve hevesi kılmıştır. Yani onun mâbudu nefsidir ve ona ibadet eder, yani nefsi neye heveslenirse onun arkasından gider, daha açık bir ifade ile; o nefsine itaat eder, dinini de onun üzerine bina kılar; ne delil işitir ve ne de görür; körü körüne gider. O hevasına tabi oldu da dünyayı tercih etti ve kavminin rızasını Allah’ın rızasına üstün görüp ayetlerin ve Peygamber’in ve peygamberlerin emir ve tavsiyelerinden yüz çevirir.

Bu ayetler, geçen sayfalarda da görüldüğü üzere, Bel’am b. Baura isminde bir şahıs hakkında nazil olmuştur. Bu şahıs İsrailoğulları ulemâsından olup Tevrat’ı okumuş ve o hususta söz sahibi idi. Fakat ne yazık ki, kavminin ısrarına dayanamıyarak, Musa Aleyhisselam ve onun ordusunun mağlub olması için dua etti. Ama duası geri teperek aleyhine çevrildi de dili göğsüne kadar uzadı ve neticede ilmi kendisine fayda vermedi, bilakis dinden çıktı ve kâfirlerden oldu. İşte Rabbulâlemin, böylelerinin hayvanların en adisinin en çirkin haline benzeterek şöyle diyor: "Onun misali, köpeğin misali gibidir; üzerine gitsen de solur, terketsen de solur..."

Ulemâyı kınamada en şiddetli ayet budur, denmektedir. O ulemâ ki, Allah kendisine ilim versin de o da o ilmi kötüye kullansın ve cübbe ve sarığın kendisine verdiği saygınlığı dinin ve İslâm’ın aleyhinde kullansın; dine ve dindarlara yardım edeceği yerde dinsizlere yardım etsin ve onların davulunu çalsın!.. Bu hiç olacak şey mi? Ama olmuştur, olmaktadır ve böyleleri kıyamete kadar da çıkacaktır. Rabbim cümlemizi böyle bir duruma düşürmesin ve böylelerinin şerrinden de cümle Ümmet-i Muhammed’i muhafaza eylesin! (Amin!)

Minhâc isimli kitapta diyor ki: "Dikkat et ve gör ki, ulemâ hakkında bile nefis ne yapıyor? Onu nasıl çığrından çıkarıp nasıl şeytanın peşine takıyor ve onu cehenneme götürüyor?!."

 

Nefse Tabi Olma En Büyük Felaket:

Bir gün, Mekke’nin ileri gelenleri şöyle bir teklif getirdiler ve dediler ki, "Ya Muhammed! Biz seninle oturup sohbet etmek isteriz. Fakat senin etrafını bizim ayak takımı dediğimiz kimseler sarmış. Şayet sen bunları yanından kovarsan, biz gelip seninle otururuz, seni dinler ve sana iman ederiz. Ve ayrıca biz iman edince bizim hatırımızı sayanlar da sana imana gelir ve seni dinlerler..."

Al­lah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)"Hayır, olmaz!.." dedi. Onlar ikinci bir teklif getirdiler ve dediler ki: "Gün tayin et; bir gününü onlara ayır, bir gününü de bize ayır. Zira biz onlarla oturup kalkmayız..."

Buna da "Hayır!.." cevabını alınca son tekliflerini yaptılar ve dediler ki: "Aynı gün toplandığımızda yüzün bize doğru olsun, arkanda onlara doğru olsun!.." Bunun üzerine Allah Resulü düşünür gibi oldu. Şu ayet-i kerimeler geldi:

وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْۚ تُر۪يدُ ز۪ينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطًا ﴿28﴾ وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَٓاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَٓاءَ فَلْيَكْفُرْۙ اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلظَّالِم۪ينَ نَارًاۙ اَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَاۜ وَاِنْ يَسْتَغ۪يثُوا يُغَاثُوا بِمَٓاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَۜ بِئْسَ الشَّرَابُۜ وَسَٓاءَتْ مُرْتَفَقًا

"Sabah ve akşam rızasını diliyerek Rabblerine yalvaranlarla beraber nefsini sabırlı tut. Dünya hayatının süsünü isteyerek, gözlerin onlardan başkalarına sapmasın. Bizi anmaktan kalblerine gaflet verdiğimiz; (nefsinin) arzusuna uyan ve işi taşkınlık olan kimselere de itaat etme! De ki: Gerçek (Kur’ân) Rabb’inizden gelmiştir. İsteyen inansın, isteyen inkâr etsin! (İnanmıyanlar zâlimlerin tâ kendileridir!) Şüphe yok ki, biz, (kâfir olan) bu zâlimlere, duvarları kendilerini kuşatan bir ateş hazırladık. Eğer onlar (susuzluktan feryatla) yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardım edilir. Ve orası ne fena yaslanıp oturulacak yerdir." (Kehf, 28-29)

İşte dehşet saçan ayetleri gördünüz. Taviz verme kapısını öyle kapamış ki, en ufak bir aralık bile bırakmamıştır. Çünkü, taviz vermek en büyük felaketlerden biridir. Gelen talep ve teklifler mühimdi; hem birçok ileri gelenlerin imana gelmesine sebep olacak hem de bunlara bakarak veya bunların emir ve tavsiyelerine uyarak Mekke halkı müslüman olacaktı. Vaziyet bunu göstermekte idi. Fakat buna rağmen İslâm buna müsaade etmedi ve Peygamber’i bunların arzu ve isteklerine, heva ve heveslerine uymaktan şiddetle menetti ve "Onlara asla itaat etme. Zira onlar nefislerine uymuş ve gaflete düşmüşlerdir. Bununla beraber, hak gelmiştir ve ortadadır. İsteyen inansın isteyen inkârla karşılasın! İman ederlerse yakayı kurtarırlar. Yok eğer iman etmezlerse kâfirler için hazırlanan azabı çekerler. Binaenaleyh, kendileri bilir."

 

Peygamber’in Hamd Etmesi:

Taviz kapısını kapatan bu ayetler gelince Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Ol Allah’a hamdederim ki, öyle insanlar bulundurdu ki, ben onlarla beraber olmakla emrolundum bulunmaya ve ne pahasına olursa olsun, sabretmemle mükellef kılındım."

بَلِ اتَّبَعَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اَهْوَٓاءَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍۚ فَمَنْ يَهْد۪ي مَنْ اَضَلَّ اللّٰهُۜ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ

"Doğrusu, zulüm etmiş olanlar heva ve heveslerine, hem de ilimsiz olarak uymaktadırlar. Allah’ın dalalete düşürdüğüne kim hidayet verebilir? Onun için yardımcı yoktur." (Rûm, 29)

 

Nefse Muhalefet:

İnsanın başarısının sırlarından biri nefse muhalefet etmektir. Zira Allah ile kul arasını perdeliyen en büyük şey nefistir.

Bir Hikaye:

İbrahim b. Şeyban diyor ki: "Ben kırk sene bir tavanın altında geceledim. Canım bir mercimek istiyordu, ama elime geçmedi. Bir ara mercimek getirildi ve ben ondan aldım. Dışarıya çıktığımda şişeler gördüm. Onların sirke dolu olduğunu zannettim. Onlar şaraptır dendi. Ben şarabı döktüm. Meyhaneci, benim bu işi yaptığımı sultanın emriyle olduğunu sanmış. Durumu bilince beni İbn-i Tolun’a götürdü. Bana yüz sopa vurdu ve hapse attı. Bir müddet sonra Ebu Abdullah Mağribi’nin şefaatiyle kurtardım. Beni görünce, bir mercimekle doymuş olman ve ikiyüz sopa yemekle ne yaptın dedi? "Meccanen kurtuldum" dedim."

 

Bir başka Hikaye:

Sırrî der ki: Nefsim benden otuz-kırk sene pekmeze lokma batırmamamı istedi ve fakat ben ona itaat etmedim.

Yusuf b. İsam el-Belhî, Hatim-i Asamm’e bir şey tevcih etti. O da onu kabul etti. Onu niçin kabul ettin denildiğinde şu cevabı verdi: Onu almakta benim zilletim, onun izzeti vardı ve fakat reddetmede benim izzetim, onun zilleti vardı. (Tafsilat Risale-i Kuşeyri’de).

 

Dört Şey:

Mühlikât: üç, münciyat: üç, keffaret: üç ve derecat: üç.

Mühlikât (helak ediciler):

1. İnsanların kendisine itaat ettiği cimrilik,

2. Kişinin kendisine tabi olduğu heva,

3. Kişinin kendisini beğenmesidir.

Kişinin nefsini beğenmesi demek, nefsini güzel görmesi, ayıplarını görmemesi ve nefsini kâmil bir insan addetmesi, demektir. 

Kendini Beğenmenin Afetleri: 

Gazali der ki: Kendini beğenmenin afetlerinden biri hatta birincisi tevfik-i ilahî’den mahrumiyyete sebep olmasıdır. O halde helâke ondan daha süratlisi; yani helakâ götürmekde ondan daha süratlisi yoktur. İsa (Aleyhisselâm) (va’z ve nâsihatinde) şöyle demişti: Ey Havariler! Nice nice lambalar var ki, rüzgar onları söndürmüştür ve nice nice abidler (dervişler) var ki, kendisini beğenmesi onun ibadetini fesada vermiştir.

Üç Münciyata Gelince:

Gazab ve rıza halinde adalet etmek, zenginlik ve fakirlik halinde iktisatlı davranmak, gizli ve aşikârda Allah’tan korkmaktır.

Üç Keffaret İse: 

Bir namazdan sonra ikinci namaza hazır olmak, şiddetli soğuklarda bile abdesti kâmil bir vaziyette almak ve eksik etmemek, cemaata gitmektir.

Üç Dereceye Gelince:

Yemek yedirmek, selamı çok vermek, tanısa da tanımasa da. İnsanlar uyurken kalkıp namaz kılmak. Teheccüd namazı gecenin içinde insanların gaflet halinde ve uyku lezzetinde daldıkları zamanıdır. İşte bu, safa vaktidir. Rahmet yağmurunun indirilmesi zamanıdır, nurların aydınlanmasının zamanıdır. Bazı kitapların kaydettiğine göre: Mele-i a’la, yani yüce cemaat yani meleklerden yüce cemaat dört yüz sene bu meselede tartıştılar da halledemediler. Sonunda Cenab-ı Hakk’a arzettiler. Cevab şöyle zuhur etti: Bekleyin, müşkilatları halledecek zat gelinceye kadar. Ahir zaman Peygamber’i gelince hallini ondan istediler. Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), Mi’rac Gecesi dönüşünde melekler kendisine bu meselenin hallini sordular. O da bu dört şeyin cevabını; yani mühlikât, münciyat, keffârat ve derecâtın nelerden ibaret olduğunu onlara anlattı.

 

İki Haslet

Allah Resulü şöyle buyurur: "Üzerinize en çok korktuğum iki şey vardır: Bunlardan biri heva ve hevese tabi olma, diğeri de tûl-i emeldir!" Yani ömrünün uzun olmasını isteme ve bekleme. Zira hevaya uyma, insanı haktan uzaklaştırır. Tûl-i emele gelince o da dünyayı sevdirdikçe sevdirir. Dünyayı sevmek ise, her hatanın başıdır. Yukarıdaki hadisi İbn-i Ebi’d­Dünya kaydetmiştir.

Tirmizi’nin kaydettiği bir hadis de şu mealde

"Akıllı o kimsedir ki, nefsine galib gelir (onu hesaba çeker, ilâhi emirleri yerine getirmede ona hükmeder...) Ve ölümden sonra için çalışır. Aciz de o kimsedir ki, nefsinin hevasına uyar. Allah’a karşı vakitlerini temennilerle geçirir."

Hadisin şerhinde ulemâ şöyle der:

Münavi, İbn-i Arabî’den naklen şu ilaveyi yapar: Büyükler nefislerinin hesabını yapar, söz, fiil ve hareketlerinin defterini tutarlardı. Yatsı vaktinde ise, yani yatmadan önce, defterlerini açar, nefislerinin yaptıklarının bir bir hesablarını yaparlar, kusur ve hatalarına tevbe ve istiğfar ederken ibadet ve taatlerinin üzerine de Rabblerine şükrederlerdi. Yani "Hesaba çekilmezden önce kendilerini hesaba çekiniz!" düsturundan hareket ederlerdi.

Tayyibî’de şöyle dermiş:

Aciz, üzerine nefsi galib olan ve nefsine, iştahının çektiği şeyi veren kimsedir.

Keyyis, yani zeki insanlar; akibeti gören kimselerdir. Ahmak ise ondan kör olan kimsedir. Ve ahmakın hücceti şehvetler ve gafletlerdir. Aciz kişiler işlerinde kusur eden, nefsinin hevasına uyan ve nefsini şehvetlerden alıkoymayan, onu haramlardan ve lezzetlerden men etmiyen ve Allah’a karşı temennide bulunan kimsedir.

Münavî de buna ilave olarak; taatında kusurlu olanların ve şehvetlerine ittiba etmesiyle birlikte hazırlık yapmayan ve özür dilemeyen bilakis ısrar ile, tevbe ve istiğfarı terk ile birlikte Allah’a karşı affı ve cenneti temenni eden kimsedir, demektedir.

 

 

Ümid ve Korku

Hasan şöyle anlatmaktadır: Bir kavim ki, onların ilâhları kuruntularıdır. Dünyadan çıkıncaya kadar böyle kuruntular içinde yaşarlar. İyilikleri yoktur. Ve hatta onlardan birisi şöyle diyordu: "Ben Rabbime hüsn­ü zann ettim." Halbuki bunu söylerken yalan söylüyordu. Çünkü o, hüsn-i zann etse, elbette güzel amel işlerdi. Bu, sizin Rabbinize zan ile iman etmeniz, sizi helâk etti ve siz ziyana uğramışlardan oldunuz.

Haber şunu ifade etmektedir ki, temenni mezmumdur. Reca ise mahmuddur. Çünkü temenni sahibini tenbelliğe götürür. Reca ise böyle değildir.

Gazali de ümit ve reca hakkında şunu söylemektedir: Reca için bir asıl vardır. Fakat temenni için ise böyle bir asıl yoktur. Nefis; tabiatiyle, yani haricî engellerden hali olduğu takdirde; daha başka bir ifade ile kendisiyle basbaşa kaldığı zaman şerre fazlasıyla meyledicidir, kötülükle daha çok emredicidir. Allah Teâlâ’nın razı olmadığı bir şeyi iştahının çekmesiyle sahibine zarar veren çok fit vericidir.

Gazali, Minhâc isimli eserinde naklen şöyle anlatmaktadır: Nefis; bir masiyyet işlemeyi kasdettiği ve bir şehvet için kalktığı zaman, şayet ona Allah Teâlâ ile, sonra Resulü’yle ve bütün nebileriyle ve kitaplarıyla ve gelip geçmiş herkesle şefaatçı göndersen ve onun üzerine ölümü, kabri, kıyameti, cennet ve cehennemi arzetsen, göstersen inkıyad etmez, itaat etmez, şehveti terketmez, sonra bir çöreği vermekle onu karşılasan sakin olur ve şehvetlerini terkeder. Nefsin hevesine uyması kişiyi, şeksiz ve şüphesiz dünyada ve ahirette helâk eder.

 

İnsanın Kendi Nefsiyle Mücadelesi

O halde akıllı kişi, nefsini kendisine meylettiği her şeye muhalefetle onu itham eder. Nitekim Sırrî kâsidesinde şöyle der: "Nefse ve şeytana muhalefet et, onlara imtisal etme ve onlara isyan et, her ne kadar; onlar sana kesin olarak nasihat ederlerse de sen onları itham et, yalan ve hile olduğunu söyle."

İşte bu mana üzerine Minhâc’da bazılarında şu söz dönüp dolaşır; ki, onun ismi Ahmed b. Erkam-ı Belhî’dir: Der ki: Nefsim benimle gaza yapmam mevzuunda münazaa yaptı. Dedim ki: Subhanallah, Allah Teâlâ buyurur ki, "Nefis, kötülükleri çok çok emredicidir." Halbuki bu, bana hayırları emrediyor. Dedim ki, onun maksadı, yanlız kalmanın hapsinden kurtulmak ve halka karışmakla ve ülfetle ve halkın ikramı ile istirahat etmeye ulaşmaktır. Ben ona, seni ebedî olarak ne ümrana indireceğim ne de bir kimse ile tanışmaya bırakacağım. O ise, bana şöyle cevap verdi: Sen su-i zanda bulundun! Ve dedi ki: Allah daha doğrudur. Ve dedim ki: Herkesten önce gelecek düşmanla savaşırım, sen katl olunursun. O cevap verdi; Sonra bir takım şeyler saydım, o hepsine cevap verdi. Sonra Ya Rabbi! Şu nefsim hakkında beni uyandır, çünkü, ben onu itham ediciyim. Bunun üzerine keşf olundum ki, nefis şöyle diyordu:

"Ey Ahmed! Sen benim meyillerime ve arzularıma muhalefet etmekle günde beni birkaç sefer öldürmektesin. Şayet savaşan ben bir kere katlolunurum ve senin katletmelerinden kurtulurum ve insanlar benim şehid olduğumu birbirinden işitirler ve benim için zikir ve şeref olur."

Bunun üzerine ben oturdum ve gazaya çıkmadım ve nefsin hilelerine bakıyordum, ki ölümden sonra mücerred riya için kendisini tehlikeye atmaya razı oluyor! Şu söz ne güzeldir: "Nefsinden sakın! Onun gailelerinden emin olma! Nefis yetmiş şeytandan daha habistir."

 

Nefsin Hevasına Uyma Felakettir

Zira nefsin heva ve hevesine uyma ve onun arkasından gitme dünyada da ahirette de helâktır. Bunda kimsenin şüphesi olmasın!.. 

Mekruh ve haramlarda nefse tabi olmanın helâk ve felaket olduğu zahirdir. Ama mubah şehvetlerinkine gelince: Hevanın hayvanî sıfat olmasından ve aşağı dünyaya meyledici olmasından, taattan ve ahiret azığından meşgul edici olmasından sonra, haramlara götürücü ve şerlere çekici, fücur ve fıska sürükleyici bir mevzudur. Yani sınırdaki yasak bölgedir. Ve elemlerin; günahların merciidir. Ve sahibi hasistir, alçaktır, leimdir, zelildir. Hatta hınzırdır, şehvetlidir, hizmetçidir, zelil bir köledir. Ulemâ demiştir ki, zillet ve hakaret manasına olan "Hevan"ın "Nun"u hevadan çalınmıştır. Yani hevanın aslı hevandır. Ondan "nun" alındı ve hevaya çevrilmiş oldu. O halde her hevanın yıktığı kimse zillet ve hakareti tarafından yıkılan kimsedir. Hadiste varid oldu ki: "Başkasının korusu yoktur. Koru ancak Allah ve Resulü içindir."

Nitekim Râzî, Bakara 81. ayetin tefsirinde şöyle der: "Hayır öyle değil, kötülük işleyip suçu kendisini kuşatmış olan kimseler..."

Bu ayetin tahkiki: Kim bir günah işlerse ve ondan kopmasa, onun bir mislini yeniden işlemeye ve ona dalmaya, ondan daha büyüğünü irtikâb etmeye çeker. Hatta onun üzerine günahlar istilâ ederler. Kalbinin her tarafını tutarlar. Böylece kalb, tabiatıyla günahlara mail, onları güzel görür hale gelir. Onlardan başka lezzetin olmadığını itikad eder. Onlardan meneden kimseye buğzeder hale gelir. Onlar hakkında kendisine nasihat eden kimseyi yalanlar hale gelir.

 

Mücahede

Heva ve hevesine tabi olmanın hilafı ve zıddı ise "Mücahede"dir. Başka bir ifade ile; mücahede, nefse ve onun arzu ve isteklerine karşı çıkmaktır. Ona gem vurmak ve dur demektir. Bilinen bir keyfiyettir ki, nefis, dünyaya meyyaldır. Maddi vesilelerle ünsiyet etmek, hayvanî hislerin ve şehevî arzuların arkasından koşmak ister. Elhasıl, nefis, "Dünya dünya!.."der durur... İşte nefsin bu aşırı istek ve arzularına karşı çıkmak, onu frenlemek "Mücahede" demektir, onunla savaşmak demektir.

Mücahede ve İbadet:

Kişinin nefsini arzusunun hilafına hamletmesi, ona "Dur!" demesi ne demektir biliyor musunuz? Evet onun arzusu istikametinde değil de ona karşı çıkmak, âbidlerin sermayesi, zahidlerin baş parasıdır. Bu aynı zamanda nefsin salahıdır, tevbesidir, itaatıdır, kemalidir. Ve aynı zamanda ruhun takviyesi, kuvvet bulması, galib gelmesidir. Ve nihayet maddenin kirlerinden ve ağırlığından kurtulup ruhun aydınlanması, kudsî nurlara gark olmasıdır. Lahutî âleme, envar-i kudsiyyeye ve Rabbisinin likasına doğru kanat açmasıdır. Esrar-ı ilâhiyyeye vasıl olması, tecelliyâta mazhar olmasıdır. Kur’ân şöyle der:

وَالَّذ۪ينَ جَاهَدُوا ف۪ينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَاۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَمَعَ الْمُحْسِن۪ينَ

"Onlar ki, bizim yolumuzda cihad ederler, (yani üzerlerine düşen mücadelede bulunurlar). İşte onları biz Azimüşşan elbet ve elbette yolumuza (Hakk’ın yoluna ve rızamızın yoluna) hidayet ederiz. Allah, muhsinlerle beraberdir." (Ankebût, 69)

Ebu Ali ed-Dakkak şöyle der: "Bir kimse zahirini mücahede ile süslerse Allah da onun bâtınını müşahede ile süsler..."

Sırrî’den şöyle naklederler: "Ey gençler topluluğu! Benim yaşıma gelmezden ve benim vardığım merhaleye varmazdan önce ciddiyet gösterin ki, benim yaşıma geldiğinizde zayıf düşersiniz, kusur edersiniz. Hatta yapacaklarınız şeyleri tam yapamazsınız." Halbuki gençlerden hiç biri ona ibadet ve mücahedede ona kavuşamaz. Çünkü o yemez, ancak çok acıktığı zaman yeteri kadar yer ve uyumaz, ancak uyku galip geldiği zaman uyur. Konuşması da ancak zaruret zamanında olurdu.

İbrahim Ethem şöyle anlatır: "Kişi altı geçidi geçmedikçe salihlerin derecesine eremez: Nimet ve rahat kapısını kapayıp şiddet kapısını açacak, izzet kapısını kapayıp zillet kapısını açacak, uyku kapısını kapayıp uyanıklık kapısını açacak, zenginlik kapısını kapayıp fakirlik kapısını açacak, rahatlık kapısını kapayıp cehd ve gayret kapısını açacak, daha çok yaşayacağım kapısını kapayıp ölüme hazır olma kapısını açacak."

Zünnun da şöyle der: "İnsanlar arasına fesad altı yönden girmiştir: 

1. Ahiret işlerinde niyyetleri zayıf olduğundan bedenleri şehvetlerine rehin olmuştur. 

2. Ecelleri yaklaşmasıyla beraber daha çok yaşayacaklarını ümid ederler. 

3. İnsanların rızasını yaratanın rızasına tercih ederler. 

4. Hevalarına uyarlar. 

5. Peygamber’in sünnetlerine tabi olmazlar. 

6. Selefin zellelerini ve hatalarını kendilerine rehber kabul ederler de büyük hizmetlerini görmezler.”

Bütün bunları gördükten sonra: Ey deni dünyadan baki ve ali dünya yolcusu! Sana düşen birşey var! O da nefsine sahip çıkmak ve onu heva ve hevesten menetme yolunda kolları sıvamak. Riyazat yolunda da olsa meşakkatli ve çetin amelleri ondan istemek şeklinde de olsa var gücünle çalışmak, himmet ve gayret göstermektir. Diğer taraftan da onu mücadeleye hamletmek ve bu suretle de onu kendine ram ve itaatkâr kılmaktır. 

Ey hak yolunun yolcusu! Eğer Allah’tan hidayet diliyorsan, böyle yapmalısın ve bu uğurda yorulmak nedir bilmemelisin!.. Zira hidayete vesile budur. Yukarıdaki ayeti tekrar oku ve düşün! Senden talib ve gayret, Rabbülâlemin’den tevfik ve hidayet!.. İşte o mübarek ayet:

وَالَّذ۪ينَ جَاهَدُوا ف۪ينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَاۜ

"Bir kimse bizim yolumuzda cihad verirse, şüphesiz biz ona hidayet yollarını gösteririz." (Ankebût, 69)

O da düşmeden şaşmadan yürür ve ilerler. Rızamıza giden yolu takib eder, sırat-ı müstakimden ayrılmaz. O sırat-ı müstakim ki, onu Allah, sevgili kullarına ihsan etmiştir. Onlar peygamberler, sıddıklar, şehidler, salihlerdir. Keza yine biz ona hidayet üstüne hidayet, teveccüh üstüne teveccüh, tecelli üstüne tecelli lütfederiz de o dünyada rahat eder, ahirette de bahtiyar olur. Hadisde şöyle varid oldu: "Bir kimse ilmiyle amel ederse, Allah ona bilmediklerini varis kılar." 

Keza Mevlâmız kitabında şöyle haber verir:

وَمَنْ جَاهَدَ فَاِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَم۪ينَ

"Kim mücahedede bulunursa, yani nefsine karşı cihad ederse, o kendi nefsi için cihad etmiştir. Çünkü menfaati kendisine munhasırdır. Allah âlemlerden ganidir (kimseye ihtiyacı yoktur)." (Ankebût, 6)

Evet O’na ne ibadetlerin menfaati, ne de günahların zararı vasıl olmaz. Kalblerin anahtarları insanların nasiyeleri hep O’nun elindedir.

 

Heva ve Hevese Uymanın Fenalıkları

Heva ve hevese uyma insanı günahlara, haramlara götürür, sol defterini doldurur. Ve günah fenalıklarının altında ezilir, gider. Mübahlar babında ise ısrara götürür. Ancak şu var ki, beşer tabiat, nefsine bilkülliye muhalefet edemez. O zaman nefis dünya nimetlerinden hiç nasib almamış olur. Ve çünkü, o zaman bu durum insanı beşeriyet sıfatından çıkarır, melek yapmış olur. Bu, öyle bir şeydir ki, beşer için devam edip gidemez. Çünkü o insan olarak yaratılmıştır. Bir taraftan nefsine çeki düzen verirken, birtaraftan da ona dünyadan belli ölçüde nasibi ne ise o kadarını vermek zarureti vardır ve bu kadarı mübahtır ve aynı zamanda onun hakkıdır. Kur’ân şöyle der:

وَلَا تَنْسَ نَص۪يبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَاَحْسِنْ كَمَٓا اَحْسَنَ اللّٰهُ اِلَيْكَ وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْاَرْضِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِد۪ينَ

"Ve dünyadan nasibini unutma! Ve Allah sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun! Ve fakat (mal varlığına dayanarak) gurura kapılma ve bu suretle yeryüzünde fesat çıkarma! Çünkü Allah müfsidleri sevmez." (Kasas, 77)

Evet tekrar ediyorum: İnsan iki unsurdan müteşekkildir. Biri maddi, biri manevîdir. Her iki tarafın da hakkını vermek gerekir. Nefsin manevî ihtiyacı olduğu gibi maddi ihtiyaçları da olur ve bu itibarla kul dünyadan nasibini de mutlaka alacaktır ve almalıdır. Allah Resulü buna işaret etmek üzere şöyle buyurur: "Nefsin senin bineğindir. Ona merhametli davran!.."

Ve çünkü, bu, yani bilkülliye mübah olan şeyleri terketme, insanı haddi aşmaya ve ifrata varmaya götürür. 

Allah şöyle der:

يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَا تَغْلُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ

"Ey Ehl-i Kitab! Dininizde ifrata varmayın!” (Mâide, 77)

Halbuki İslâm’da ne ifrat var ne de tefrit. Bunlar İslâm’ın nehyettiği şeylerdir. Evet ifrat ne yapar? İnsanı yorgunluğa ve usanmaya götürür de hayır ve ibadetlerin devamına engel olur. 

Allah Resulü şöyle buyurur:

"Ey nas! Salih ve ibadetlerde gücünüzün yettiğini alınız! Zira Allahu Teâlâ, siz usanmadıkça, O usanmaz. Çünkü Allah amellerin devamlı olmasını sever, az da olsa!"

Bu hadis-i şerif gösteriyor ki, amel az da olsa devam ettiği müddetçe kesintili olup çok olmasından daha hayırlıdır. Zira az da olsa amel ve ibadetin devamı, taatın da zikrin de rahat ve ihlasla olmasına vesile olacaktır. Bu da kulun her an Rabbisine yönelmesine ve her an O’na teveccüh etmesine yol açar. Ve aynı zamanda ibadetin çokluğunu ve dolayısıyla sevabının çokluğunu da sağlar. Çünkü şurası muhakkaktır ki, yukarıda da geçtiği gibi, bir şeyin az olup devamlı olması çok olup kesintili olmasından evladır. İşte Buhari ve Müslim’de bulunan ve Hz. Aişe tarafından rivayet edilen "İbadetlerin Allah indinde daha sevimli olanı az da olsa devamlı olanıdır!" mealindeki hadis-i şerif buna işaret etmektedir.

Müslim’in kaydettiği diğer bir hadis de şöyle: "Amelden gücünüzün yettiğini alınız. Allah’a yemin ederim ki, siz usanmadıkça Allah usanmaz."

Yani Allah yorulmaz ve usanmaz. Olsa olsa yorulma ve usanma sizden olur. Onun için Allah’ın rıza ve taviyesi yorulmadan ve usanmadan devam edebileceğiniz amel ve ibadetlerdir. Ve bunlar da mümkündür. O halde İslâm müslümanlara ifrat ve tafrit değil, iktisad ve itidalî, aşırı gitmeği değil, yapabileceklerini telkin ve tavsiye etmektedir.

 

İtidale Riayet

Mâlum, İslâm mutedil bir dindir; onda ifrat ve tefrite yer yoktur. Bu hikmete binaendir ki, ibadette bile İslâm itidali tavsiye eder. Farz, vacib ve müretteb sünnetler ve müstehabların dışında ifrata varılmamasını tenbih ve tavsiye eder. Hz. Ali (kerremallâhu vechehu) der ki: "Kalpleri rahatlandırın (ibadetlerin getirdiği yorgunluğu mübah olan bazı fiil ve hareketlerle gidermeye çalışın)! Bir saat zikir yaparsanız, bir saat de istirahat ediniz!"

Ebu’d-Derdâ da şöyle der: "Ben, caiz ve mübah olan oyunlarla nefsimi dinlendiririm! Zira bu yapacağım ibadet (ve ilmi çalışmalarda) zevk ve neşemi artırır."

Bir gün Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in yanında, Kur’ân mı, şiir mi diye zikredildi. O sırada Hz. Ebu Bekir geldi ve dedi ki: "Kur’ân mı, şiir mi?" Allah Resulü buyurdu: "Bir saat Kur’ân, bir saat şiir!"

Hadisin şerhinde diyorlar ki: İnsanlar zikir babında bir kaç tabakaya ayrılırlar. Öyleleri var ki, zikre devam eder, yorulur, gaflet basar ve huzuru karışır. Bu ise nefse zulümdür. Bir başka ifade ile; öyleleri var ki zikre devam eder. Ondaki marifet yükselir, yükseldikçe yükselir. Çünkü kullarına Allah’ın rahmeti geniştir; nefsine hoş gelir de zikre devam eder. Bir takım sırlara vakıf olur. Ve bu, zikir babında orta hallilerin halidir. Bir de yakîn ehli vardır ki, onlar sâbikûndur. Yani her meşhur sahada ileriki safta yerlerini alırlar ve onların bu seviyede dereceleri vardır. İşte Allah Resulü’nün: "Bir saat o, bir saat da o!" diye buyurması; yani bir saat zikre ve bir saat da nefse ayır, şeklindeki ifadesi şu hikmete binaendir: Kalp yoruldu mu, o yorgunluk onun için bir perde olur, dolayısıyla mizaca, yani latifeye ve istirahata ihtiyaç hisseder. Bak gör! Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Mirac Gecesi Sidre-i Müntehâ’ya ulaştığında, örten örttü ve nur kapladı. Ve işte o zaman altından bir döşek kendini gösterdi. Sidre zebercek ve yakuta tahavvül etti. Çünkü ne zaman ki, gözler nura tahammül etmeyince, tahammülünü ve gücünü artırmak için manzara değişti. İstikrar hasıl olsun diye mizac arız oldu. Kalbi bir an altın ve zümrüt döşeklerle meşgul olsun da, tahammül gücü artsın ve karar kılsın!.. Münavi de şöyle der: "Zihni yorgunluktan dinlendirmek gerekir. Çünkü zihin yoruldu mu, donar ve durur, çalışmaz hale gelir. Onu şiirle, hikaye anlatmak suretiyle dinlendirmek, canlandırmak ve binnetice onun dinleme ve çalışma zevkini artırmak ve yenilemek kaçınılmazdır."

Nitekim eserde öyle varid olmuştur: "Kalp bir şeye zorlanırsa kör olur. Körlüğü gidermek yolu da onu istirahata çekip dinlendirmekten ibarettir."

İbrahim (Aleyhisselâm)’ın sayfalarında yazılı olduğu rivayet edilmekte:

"Kul için üç saat vardır: Birinde Rabb’isine münacaatta, yani ibadette, zikirde ve duada bulunmalı; birinde de nefsini hesaba çekmeli, üçüncüsünde de nefsini mübah olan şeylerle eğlendirmelidir."

Bir de bu hususta İmam-ı Gazali’yi dinleyelim:

"Kişinin ibadette (ve ilmi çalışmalarda) yorulur ve neşesi kaçarsa uyumakla veya meşayih ve ulemânın menkıbeleriyle, hikâyeleriyle veya latifelerle onu dinlendirmek, canlandırmak gerekir. Zira yorgun ve isteksiz namaz kılmaktansa, istirahat etme daha efdaldir. Çünkü namazdaki hikmet; kalp huzuru, Allah’ın azamet ve heybetini tefehhüm etmek; azabından korkup, rahmetini rica etmektir. Kalbin huzuru da kalbi masivallahtan çekip almak, Allah’ın dergâhına yönlendirmektir."

Okuduğunun hem lafzını, hem de manasını düşünmek ve fehmetmek gerekir. Bir başka ifade ile; İbadette işin kıvamının husulü; tâzim, heybet, ümit, hüşü, recâ, hayâ gibi şeylere dikkat etmektir.

Tazim:

Kalbin levhinden Allahu Teâlâ’nın azamet ve kibriyasını; kulun ise musahher ve merbub, yani kul köle olduğunu müşahede etmesidir.

Heybet:

Celalin marifetinin zaviyesinden bir korkunun meydana gelmesidir ki, korku ondan âzâlara dağılır. Şayet-reca (ümit) olmayacak olursa, onu taşımaktan azalar yorgun düşerler. Çünkü korkmayan kimse heybetli diye isimlenmez. Basit ve değersiz şeylerden korku, heybet diye isimlenmez.

Huşû:

Tazimden hasıl olur.

Reca (Ümit):

Allah’ın lütfunun ve O’nun kereminin ve nimetlerinin nevilerinin (türlerinin) ve onun istiğnasının (kanaat etme, tok gözlü olma hali) marifetinde nazarı serbest bırakmaktır.

Haya:

Nefsinin hakirliğini, nefsin dahlinin hasisliğini, nefsin halis oluşu ve ihlasının azlığına ve şimdiki hazza meyliliği bilmesiyle beraber Allahu Teâlâ’nın hakkını eda etmekten kusurunda nazarî harekete geçirmekle olur. Bu ise (sonuç ile) birlikte olmaz. Nitekim bazıları onu şöyle dediler: Hakikatte ise bu, yani neşat sağlaması için mübah şeylerde hevaya ittiba etmek, şeriat’a ittibadır. Kesin olarak hevaya ittiba değildir. Biraz önce geçen hadisten ötürü böyledir. Yine Buhariden rivayet olunan Zeyneb’in kıssasına dair şu hadis vardır: "O ipi çözünüz, atınız. Sizden birisi huzurlu, istekli iken namaz kılsın. Yorulduğu zaman otursun!"

Nitekim bu da yukarıda geçtiği üzere kesin hevaya ittiba değildir. Eşbah isimli eserde: “Mubah şeylerle, taat üzerine kuvvet bulmayı veya taata tevessül etmeği kasdettiği zaman ibadet olur. Yemek, uyumak, mal kazanmak gibi."

Nitekim mevzu ile ilgili Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) buyurmuştur ki: "Mü’minin niyyeti amelinden hayırlıdır." 

İşte bunun üzerine Resulullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in şu hadisi hamlolunur: "Âlimin uykusu, cahilin ibadetinden hayırlıdır!"

 

 

 

Taklit

Altmış kadar mazmum şeyden biri de takliddir. Bu da kalp âfetlerinden biridir. Taklid ise, delilsiz mücerred hüsn-ü zana dayanarak uymaktır. Başkasına uyması ister akide de olsun, ister amelde olsun ve isterse sözde olsun!.. Şeriat dilinde ise taklid, Kitap ve Sünnet’den ve icma-i ümmet’den mesnet ve delilini bilmeden başkasına uymaktır. Taklid, itikadî mevzularda caiz değildir. Öyle mevzularda nazar-ı sahih lazımdır. Bu ise, mâlum delilleri serdedip, mechul olan mevzuları tesbit etmektir. Yani bilinenleri, usulüne uygun bir şekilde sıraya koy-up, bilinmeyenleri bilmeye gitmek demektir. Kur’ân hakikat delilleriyle doludur. Ezcümle: Allahu Teâlâ Peygamber’ine hitaben buyurur:

قُلِ انْظُرُوا مَاذَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ

"De ki: Göklerde ve yerde neler bulunduğuna bakınız!" (Yûnus, 101)

Onları, onlardaki sanat ve ahengi, nizam ve intizamını düşününüz, neler neler göreceksiniz! Sânii’nin, Hâlık’ının, Yaratıcı’sının ve Sahib’inin varlığına intikal edeceksiniz! Allah vardır diyeceksiniz. Arab’ın dediği gibi: "Devenin gıgılı devenin varlığına delalet eder de, bir ayak izi oradan birinin geçtiğini gösterir de, yerleriyle gökleriyle ve bunlardaki dağ ve dereleriyle, ay ve güneşleriyle ve vesairesiyle lâtif ve hâbir olan Allahü Zülcelâl Hazretleri’nin varlığına, onun kemaline, noksan sıfatlardan beri olduğuna delâlet ve şahâdet etmez mi? Kim buna hayır diyebilir?!."

İşte bu ve benzeri ayet-i kerimeler delâlet ve şahadet eder ki, hususiyle itikadî mevzularda akıl yürütmek, aklını çalıştırmak; körü körüne söylenenleri taklid ve takib etmek doğru olmaz. Belki bazı mevzularda isabeti olursa da, bazı mevzularda da isabetli olmaz. Onun için müslü-man, hele hele tasavvuf erbabı mutlaka aklî delillere de nazar etmeli, mantığını da çalıştırmalıdır ve naklî delillerin verdiği haberlerin doğruluğunu ve bir de aklî ve ilmî delillerle isbat etmelidir. Ve netice itibari ile delili birden ikiye çıkartmalıdır. Hakkı bilmede ve bulmada aklî ve naklî delillerden istifade etmelidir. Kur’ân-ı Kerim, aklî delillerle istidlâl edenleri medh ve senâ ettiği gibi, akıl ve mantığını çalıştırmayıp körü körüne başkalarının arkalarından gidenleri de zemmetmiştir.

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَٓا اَلْفَيْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْـًٔا وَلَا يَهْتَدُونَ

"Onlara: Geliniz Hakk’a tabi olunuz dendiğinde onlar derler ki: "Şüphesiz ki, biz babalarımızı bir ümmet (bir din) üzerine bulduk. Biz ise onların arkasından gitmekteyiz." Onlara cevaben denir ki: "Ya onların babaları hiç bir şey akletmez, doğru yolu bilmez olurlarsa da mı?" (Bakara, 170)

Bir başka ayetin meali:

 

وَكَذٰلِكَ مَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ ف۪ي قَرْيَةٍ مِنْ نَذ۪يرٍ اِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَٓاۙ اِنَّا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا عَلٰٓى اُمَّةٍ وَاِنَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ

"Senden önce herhangi bir karyeye (bir beldeye) bir uyarıcı (bir peygamber) gönderdiğimizde oranın varlıklı şımarık kimseleri derler ki: Biz atalarımızı bir din üzere bulduk, onların arkasından gideriz." (Zuhruf, 23)

Bütün bu ve benzeri ayetler nazar ve istidlâlin vacib olduğuna delâlet etmektedirler. Taklitçiliği körü körüne başkalarına uymayı zemmettikleri ve tehlikeli gördükleri gibi icma-i ümmet de taklitçiliği zemmetmiştir. O halde itikadî meselelerde Maturidî mezhebine göre mukallidin imanı sahih ise de taklitçilik günahtır, haramdır. Sahih rivayette de Eşari’nin görüşü genelde böyledir.

Amelde Taklit:

Amelde ve füruatta taklit caizdir. Bir şartla: O da taklit edilen kişinin ehil ve adil olması şarttır. Çünkü fasık bir kimsenin haberine itimad edilemez. Taklide ehil ve adil kimdir, şeklindeki sualin cevabı yolunda denir ki, büyük günahlardan sâlim olacak, yani sakınmış olacak, küçük günahlarda da ısrarı olmayacaktır. Diğer bir tarife göre de taklide ehil olmak için, üç vasfa sahip olmalıdır: Hikmet, Şecaat ve İftet.

Mezhebe İntisab Etme:

Aslında henüz Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezheblerinden herhangi birine bağlanmamış bir kimse, dört mezhebten birini seçebilir, caizdir. Bunda ihtilaf yoktur. Fakat birine intisab ettikten sonra, bir zarurete binaen veya ortada bir zaruret olmaksızın bir başka mezhebe geçebilir mi? Şu anda hemen kaydedelim ki, ortada bir zaruret olmadan bir mezhebten bir başka mezhebe geçmek hatalı olur ve kötü neticelere götürür. Hatta bazı fıkıh kitaplarımızda şahadeti muteber değildir; hatta tâzir cezası ile cezalandırılır. Bu meselenin teferruatını, "Mezhepler" isimli kitabımızda okuyabilirsiniz.

İctihad Hareketinin Durması:

İctihad hareketi Asr-ı Saadet’ten itibaren başlamıştı. Gerek Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ve gerekse sahabe ictihad yaparlardı. Bu hareket dördüncü asra kadar sürdü. Ve ondan sonra ictihad hareketi durdu. Esasen ihtiyaç da kalmadı; hemen hemen her mevzua el atıldı, insanımızın muhtaç olduğu meseleler Kitap ve Sünnet’in dışında da ictihad ve kıyas yoluyla hal ve fasledildi, kitaplara dercedildi. Bugün ihtiyaç duyulan mevzuların yeri ve kaynağı mevcuttur. Ancak tek tek hadiseler zuhur ederse mesele gündeme getirilir, söz sahibi ulemâ tarafından müzakere ve muhasebesi yapılır, bir karara varılır. Bu karar basın ve yayın vasıtası-yla diğer ulemânın ittilâına arz edilir, bir müddet verilir, gelen itirazlar tekrar gözden geçirilir ve kesin karara varılır. Ve bu suretle hadise hükme bağlanmış olur.

Tarikat-ı Muhammediye ve şerhlerinde şu satırları okumaktayız:

"Uzun zamandan itibaren ictihad yapılmadığından mukallid, müctehidin mezhebini bilmede iki yol vardır. Bunlardan biri ulemâ arasında elden ele dolaşan muteber ve musahhah bir kitabın nakline ve bir de ilminde ve amelinde kendisine güvenilen adil kişinin haber vermesine inhisâr etmektedir. O halde; âlimlerin dışındaki insanlara itibar etmek ve ulemâdan itimad edilmeyenlerin itibarına iltifat olunmaz. İstihraca kadir olması demek; meselenin manalarını anlayabilmek demektir."

Böylece o kimseler (âlim denebilecek takva ehli olanlar) müctehidin kavlini haber verir, o da onun haberine itimad eder.

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 400
Toplam 529756
En Çok 1316
Ortalama 348