İMAN HAKİKATLARI - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

21-04-2022

İMAN HAKİKATLARI

Önemine binaen iman hakikatlarına dönmek istiyorum. İman öyle bir cevherdir ki, maddenin de mananın da, dünyanın da ahiretin de temelidir, temel taşıdır; din binasının üssüdür, esasıdır. Keza, mâlum olduğu üzere, binanın sağlamlığı temelin sağlamlığına bağlı olduğu gibi, din hayatının, başka ifade ile, şer’î hayatın, tarikatın, tarikat hayatının sağlam yapıya sahip olması da iman nurunun ve iman cevherinin sağlam olmasına, sağlam yapıya sahip olmasına bağlıdır. Binaenaleyh, insanımızın, hele hele tarikat ehli insanımızın iman hakikatlarını çok iyi bilmesi, kaynaklara dayanması, ilmelyakinin de ötesinde ve üstünde aynelyakin ve hakkalyekin seviyesine çıkması şarttır ve esastır. Böyle bir seviyeye yükselmesi de İmam-ı Rabbani’nin de tekrar tekrar ifade ettiği gibi, Ehl-i Sünnet akaidini gereği gibi bilmesine ve o akideyi sarsılmaz bir şekilde sinesine sindirmesine bağlıdır.

Erbabınca bilinen bir keyfiyettir ki, akıde babında "İlmelyakin, aynel-yakin ve hakkalyakin” olmak üzere tarikatın makamları vardır. "İlmelyakin” demek, hakkı olduğu gibi tasavvur etmek ve nefselemir-de nasılsa onu öyle bilmek, demektir. "Aynelyakin" ise, hakkı ve hakikatı olduğu gibi görmek ve müşahade etmek, demektir. "Hakkalyakine” gelince hakta fani, onunla baki olmak, demektir. Yani hakkın varlığı karşısında erime ve yok olma, hakkın var etmesiyle de beka bulma ve ebedileşme demektir.

İşte bütün merhale ve mertebeleri geçe geçe hakkın beka sıfatiyle beka bulma hedefinin temelinde iman cevheri ve iman hakikatları yatmaktadır. Bu cevherde ve bu hakikatta en ufak ihmal ve en ufak boşluk, büyük sarsıntılar ve büyük çalkantılar meydana getirir, hareketin yavaşlamasına, vüsulün gecikmesine sebebiyet verir. Bu itibarla yine itikadî meselelere dönüyor ve Ehl-i Sünnet akaidini İmamı Azam’ın Fıkh-ı Ekber’inden özetlemek istiyorum:

"Tevhid’in aslı ve sağlam itikad:

Herşeyden önce gelen bir hakikat vardır ki, oda insanın: "Ben Allah’a, meleklerine, kitablarına, peygamberterine, ölümden sonra dirilmeye, kadere; yani hayır ve şerrin (Allah’ın irade ve dilemesine ve yaratmasına...) bağlı olduğuna; hesap ve mizanın, cennet ve cehennemin hak olduğuna inandım ve iman ettim!" demesidir.

Allahu Teâlâ birdir. Ama bu birlik sayı yönünden değil, eşi ve benzeri olmama yönünden. Yani O’nun ne eşi vardır ne de benzeri! Kur’ân şöyle der:

قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌۚ ﴿1﴾ اَللّٰهُ الصَّمَدُۚ ﴿2﴾ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْۙ ﴿3﴾ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ

"De ki: Gerçek şu ki, Allah birdir. Allah Samed’dir; (yani herşey O’na muhtaçtır ama O hiçbir şeye muhtaç değildir...). O, doğurmamıştır, doğurulmamıştır (yani O’nun ne babası vardır ne evladı)." (İhlâs, 1-4)

O mahlûkatından hiçbir şeye benzemediği gibi, mahlûkattan da hiçbir şey O’na benzemez. O; isimleriyle de zâtî sıfatlarıyle de, fiili sıfatlariyle de ezelî ve ebedîdir (varlığına ne bir ön tayin edilebilir ne de bir son!..). Zâtî sıfatları: Hayat, kudret, ilim, kelam, semî’, basar, irade sıfatlarından ibarettir. Fiilî sıfatlarına gelince: Yaratma, rızık verme, inşâ (yapma), ibdâ (örneksiz icad etme), sun’ (sanatla, güzel bir şekilde yaratma) ve diğer fiilî sıfatlarıdır. İsimleriyle de sıfatlariyle de ezelî ve ebedîdir. Yani herhangi bir ismiyle ve herhangi bir sıfatiyle hâdis değildir, sonradan olma değildir. Daima ilmiyle âlimdir; ilim ezelde O’nun sıfatıdır. Kendi kudretiyle kadirdir; kudret ezelde O’nun sıfatıdır. Kendi kelamiyle mütekellimdir (konuşandır); kelam ezelde O’nun sıfatıdır. Yaratmasiyle yaratıcıdır; yaratma ezelde O’nun sıfatıdır. Kendi fiiliyle fâildir; fiil (yani iş yapma) ezelde O’nun sıfatıdır. Fâil (yapan) Allah’tır; fiil ezelde O’nun sıfatıdır; yapılan şey O’nun mahlûkudur, Allah’ın fiili ise mahlûk değildir. O’nun sıfatları ezelde vardır, mahlûk değildir (yani sonradan olma değildir). Kim ki, Allah’ın sıfatları mahlûktur veya muhdestir (yani sonradan olmadır) derse veya tevakkuf veyahut şekkederse o, Allah’ı inkar etmiştir.

Kur’ân Allah’ın kelamıdır; mushaflarda yazılıdır, kalplerde hıfzedilmiştir, dillerde okunan, Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e inendir. Bizim Kur’ân’ı okuyuşumuz, mahlûktur, yazmamız mahlûktur, okumamız mahlûktur; Kur’ân ise mahlûk değildir.

Allah Teâlâ Hazretleri’nin, Kur’ân’da Hz. Musa’dan ve diğer peygamberlerden, Firavun ve İblis’ten hikaye olarak zikrettiği şeylerin küllüsü Allah kelamıdır ve aynı zamanda onlardan haber vermedir. Kelamullah ise mahlûk değildir. Hz. Musa’nın ve diğerlerinin kelamı mahlûktur; Kur’ân Allahu Teâlâ’nın kelâm-ı kadimî’dir. Onların kelamları ise hâdistir ve mahlûktur. Musa (Aleyhisselâm), Allahu Teâlâ’nın kelamını işitmiştir. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurur: "Allah Musa ile konuştu..." Allahu Azîmuşşan, Musa ile konuşmasından önce de kelam sıfatı ile muttasıftı. Yüce Allah, yaratmadan önce de ezelde yaratıcı idi. AIlah Musa’ya hitab ettiğinde, ezelde sıfatı olan kelamı ile konuştu. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyle işiten ve hakkıyle bilendir.

Allahu Teâlâ, Musa (Aleyhisselâm) ile konuşurken ezelî olan kelamiyle konuşmuştur. Bütün sıfatları da böyledir. Mahlûkatın sıfatları böyle değildir; onlar hep mahlûktur. Allah bilir ama bizim bildiğimiz gibi değil, gücü yeter ama bizim kudretimiz gibi değil, görür ama bizim gördüğümüz gibi değil, işitir ama bizim işittiğimize benzemez, konuşur ama bizim konuşmamıza benzemez. Elhasıl bütün bu sıfatlar kendisine mahsustur; ezelî ve ebedîdir...

Bizim konuşmamız (dil, dudak ve hava gibi) alet ve vasıtalara ve harflere dayanır. Allah’ın konuşması bizimki gibi değildir, aletsiz ve harfsizdir. Çünkü bunlar mahlûktur, Allah’ın kelamı ise mahlûk değildir. O, bir şeydir ama eşya gibi değildir. Şey olmanın manası; O’nun varlığıdır, varlığının isbatıdır. O, ne cisimdir, ne cevherdir ve ne de arazdır; varlığının bir haddi yoktur, sınırsızdır. Ne zıddı vardır ne de misli (O’nun varlığı da sıfatları da filleri de kendisine mahsustur...). O’nun, Kur’ân’da zikrettiği gibi eli, yüzü ve nefsi vardır. Allah’ın Kur’ân’da zikrettiği el, yüz ve nefis gibi şeyler keyfiyetsiz sıfatlardır. O’nun eli "kudreti veya nimetidir" denilemez. Zira bu takdirde sıfat ibtal edilmiş olur. Bu Kaderiyye ve Mu’tezile’nin görüşüdür. O’nun elinin keyfiyyetsiz sıfat olması gibi, gazabı ve rızası da keyfiyyetsiz sıfatlardan iki sıfatıdır.

Allahu Teâlâ eşyayı yarattı ama herhangi bir şeyden değil (yani maddesi de sureti de hâdistir, sonradandır, daha açığı ezelî değildir). Allah, eşyayı ezelde ulaşmadan da biliyordu. O’dur eşyayı takdir eden ve takdir ettiği gibi de kuvveden fiile çıkmasına da hükmeden, karar veren ve meydana getirendir. Dünyada ve ahirette bir şey meydana gelmiş ise, O’nun dilemesiyle, O’nun ilmiyle, O’nun kaza ve kaderiyle, Levh-i mahfuz’a yazmasiyle olur. Levh-i mahfuz’a yazması, hüküm olarak değil, vasıt olaraktır.

Kaza, kader ve meşiyyet O’nun ezelde keyfiyyetsiz sıfatlarıdır. Allah; mâdumu, ademi (yokluğu) halinde yok olarak bilir, onu icad ettiği zaman da nasıl icad edeceğini de bilir. Mevcudu da vücudu halinde var olarak bildiği gibi, fenaya gideceği, yok olacağı keyfiyeti de bilir; Allah, ayakta duranın ayakta durmuş halini, oturduğu zaman da oturuş halini bilir. Bütün bu durumlarda Allah’ın ilminde ne bir değişme ne de sonradan olma birşey hasıl olmaz. Değişme ve ihtilaf yaratılanlarda olur. Allahu Teâlâ insanları iman ve küfürden hali olarak yaratmış, sonra onlara hitab ederek emretmiş ve nehyetmiştir. Kâfir olan; kendi fiiliyle hakkı inkar ve reddetmesi ve Allah’ın yardımını kesmesiyle küfre sapmıştır. İman eden de kendi fiili, ikrarı, tasdiki ve Allah’ın muvaffakiyetiyle ve yardımı ile iman etmiştir. Allah, insanın neslini Adem’in sulbünden insan şeklinde çıkarmış, onlara akıl vermiş, onlara hitab etmiş, iman emredip küfrü yasaklamıştır. Onlar da O’nun Rabb olduğunu ikrar etmişlerdir. Bu onların imanıdır. İşte onlar bu fıtrat üzerine doğarlar. Bundan sonra küfre sapan bu fıtratı değiştirip bozmuş olur. İman ve tasdik eden de fıtratında devam ve sebat etmiş olur.

Allah, kullarının hiçbirini iman veya küfre zorlamamış, onları mü’min veya kâfir olarak yaratmamıştır. Fakat onları şahıslar olarak yaratmıştır. İman ve küfür kulların fiilleridir. Allah, küfre sapanı, küfür esnasında kâfir olarak bilir. O kimse daha sonra iman ederse, iman halinde mü’min olarak bilir, ilmi ve sıfatı değişmeksizin onu sever.

Kulların hareket ve sükun gibi, bütün filleri hakikaten kendi kesbleri (kazançları)dır. Onların yaratıcısı ise, Yüce Allah’tır. Onların hepsi Allah’ın dilemesi, ilmi, hükmü ve kararı ile olur.

Taatların hepsi, Allah’ın emri, muhabbeti, rızası, ilmi, dilemesi, kazası ve takdiri ile vacib kılınmıştır. Mâsiyyetlerin hepsi de Allah’ın ilmi, kazası, takdiri ve dilemesi ile olmakla beraber rızası ve emri ile değildir. Peygamberler (salât ve selam üzerlerine olsun!) büyük ve küçük günahlardan münezzehtirler. Küfür ve şirk gibi şeylerden beridirler. Ama kendilerinden bazı zelle ve hatalar sudur etmiştir. Muhammed (Aleyhisselâm), Allah’ın dostu, kulu ve Resulü’dür. Aynı zamanda Nebi’si, seçilmiş kuludur. O, hiçbir zaman puta tapmamış, göz açıp kapayacak kadar Allah’a ortak koşmamıştır. O, küçük, büyük hiçbir günah işlememiştir.

Peygamberlerden sonra insanların en faziletlisi, Ebu Bekri’s Sıddık’tır, sonra Hz. Ömer, sonra Zinnureyn’dir, daha sonra Aliyyül Mürteza’dır (Allah hepsinden razı olsun!). Onlar doğruluk üzere, doğruluktan ayrılmayan, ibadet eden kimselerdir. Hepsine sevgi ve saygı duyarız. Hazreti Peygamber’in ashabının hepsini sadece hayırla anarız.

Bir müslümanı, helal saymaması şartiyle, büyük günahlardan birini işlemesi ile kâfir saymayız. Bu durumdaki bir kimseden iman ismini kaldırmayız. Ona gerçek anlamda mü’min deriz. Bir mü’mine kâfir olmamakla beraber günahkâr ve fasık diyebiliriz. Mestler üzerinde meshetme sünnet’tir. Ramazan gecelerinde teravih namazı kılma da sünnet’tir. Mü’minlerden her müttaki ve her facirin (fasıkın) arkasında namaz kılmak caizdir.

Tekrar tekrar söylediğimiz gibi, müslüman, hele hele ehl-i tarîk müslüman, itikadî meselelerini sağlam temele oturtmadıktan sonra yapacağı amel ve hayırlar kendisine fayda vermez. O halde müslüman, İslâm’a girişinde esasını teşkil eden itikadî (imanî) meselelerini öğrenmede ve zaman zaman kontrol etmede son derece hassasiyet ve itina göstermelidir. Bir pilotun malzemesinde ve dikkatindeki ufak eksiklik, nasıl hayatına mal olacaksa; müslümanın da iman babındaki eksikliği ve dikkatsizliği hususiyle manevî hayatına mal olur. Onun için tekrar itikadî mevzulara dönüyor, geçen yazıda bıraktığımız yerden başlıyoruz:

"Biz, mü’mine günahlar zarar vermez diyemeyeceğimiz gibi, cehenneme götürmez de diyemeyiz. Dünyadan ayrılırken imanını muhafaza eden bir mü’mine fasık ismini verebilirsek de ebediyyen cehennemde kalacağını söyliyemeyiz. Mürcie Mezhebi’nin "iyiliklerimiz kabul görür, kötülüklerimiz bağışlanır" dedikleri gibi diyemeyiz. Ve fakat şunu söyleyebiliriz: Bir kimse şartlarına riayet ederek yaptığı iyi amelleri, kusurlarla fesada vermez, küfür ve irtidat gibi sebeplerle ibtal etmez ve nihayet mü’min olarak dünyadan göç ederse, Allah onun amelini zayi etmez, kabul edip ecrini ihsan eder. Keza; şirk ve küfrün dışında işlediği günahlardan tevbe etmeden ve mümin olarak ölürse, onun işi Allah’a kalmıştır. isterse günahı kadar ona azab eder, isterse hiç azab etmeden onu aftederek ateşe sokmaz. 

Riya (gösteriş) herhangi bir amele girerse sevabını yok eder. Ucub (kendini beğenme) de böyledir. Ayet ve mucizeler peygamberler için kerametler de veliler için sabittir ve haktır. İblis, Firavun ve Deccal gibi Allah düşmanları için sabit olan harikulade (olağanüstü) hallere ne mucize ne de keramet diyemeyiz. Bunlara "Hacat-ı Kaza" (ihtiyaçları yerine getirme) ismini veririz. Zira Allah (Celle Celâluhu), zaman zaman bunların ihtiyaç ve arzularını yerine getirir. Ve çünkü Allahu Teâlâ düşmanlarının isteklerini, onlara istidraç (azdıran ve felakete götüren bir yükseliş) olarak ve sonunda onları cezalandırmak için yerine getirir. Böylece onlar da (harika işler yaptıklarına gururlanarak) azgınlık ve küfürlerini artırırlar. Bunların hepsi caizdir ve olabilir.

Allahu Teâlâ, yaratmadan önce yaratıcıdır ve rızık vermeden önce rızık vericidir. Allahü Azimüşşan, ahirette görülecektir. Cennette oldukları halde mü’minler O’nu göreceklerdir. Hem de başgözleriyle, teşbihsiz (benzetmeksizin) ve keyfiyetsiz. Görülen ile gören arasında herhangi bir mesafe bulunmaksızın.

İman: Dil ile ikrar, kalp ile tasdikten ibarettir. İman edilecek şeyler yönünden yer ve gök ehlinin imanı ne artar ne de eksilir. Ama yakîn (kesinlik) ve tasdik cihetinden artar da eksilir de. Mü’minler iman ve tevhidde müsavi iseler de amelde birbirlerinden üstündürler.

İslâm: Allah’ın emirlerine teslim olup boyun eğmektir. Lügat yönünden iman ile İslâm arasında fark var ise de İslâmsız iman olmaz, imansız da İslâm bulunmaz. Bunlar sırtla karın gibi (birbirinden ayrılmaz iki parçadır).

Din: İman ile İslâm’a verilen bir isimdir. Şeriat da aynı manadadır. Biz; Allahu Teâlâ’yı kitabında kendini tavsif ettiği gibi, bütün sıfatlarıyla ve hak marifetle biliriz. Ama hiçbir kimse O’na layık olan hakkıyla ibadetle ibadet etmeye gücü yetmez. Lakin ibadetini O’nun emrine uyarak yapar, kitabında ve Resulü’nün sünnet’inde emredildiği gibi. 

Mü’minlerin hepsi; Allah’ı tanımanın, kesin inancın, tevekkül etmenin, (O’nu) sevmenin, (O’ndan) korkmanın ve (O’na) ümit bağlamanın ve bütün bunlara imanın esasında müsavidirler. Fakat bunlara imanın dışında (yani imanın gereği olan amel ve taatı yerine getirmede) farklılık arzederler.

Allahu Teâlâ; kullarına karşı lütuf sahibi olduğu gibi adalet sahibidir de. Kendisinden bir lütuf ve fazilet olarak kuluna hak ettiğinden fazla bazen sevap verir. Günahkâr kuluna bazen adaletiyle tecelli ederek azab eder, bazen de lütfuyle tecelli ederek onu affeder. Peygamberle-rin şefaatı haktır (salât ve selam üzerlerine olsun!). Peygamberimiz’in şefaatı ise günahkar mü’minler için, hususiyle azaba müstehak büyük günah sahibleri için haktır ve sabittir. Kıyamet gününde mizan (terazi) ile amellerin tartılışı haktır. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in havzı haktır. Hasımlar arasında kısaslaşma haktır; haksızın iyilikleri alınır, haklıya verilir. Şayet iyilikleri yoksa veya (kafi gelmiyorsa) haklının kötülükleri haksıza devredilir.

Cennet ve cehennem elan yaratılmışlardır. İkisi de fenaya gidip yok olmıyacaklardır. Huriler de ebediyyen ölmiyeceklerdir. Allah’ın azabı da mükâfatı da fenaya gitmeyecek ve ebedi kalacaklardır. Allah; dilediğine fazlının bir eseri olarak hidayet ihsan eder. Adlinin tecellisi olarak da dilediğini delalete düşürür. O’nun şaşırtması hizlanı demektir. Hizlan şöyle tefsir edilir:

Allah, razı olacağı işlerde o kulu, muvaffak kılmayıp yardımını kesmesidir. Bu da Allah’ın bir adaletidir. Hizlana düşenleri, günahlardan dolayı cezalandırması yine Allah’ın bir adaletinin tecellisidir. Kahr ve cebir yoluyla şeytan, mü’min olan kulun imanını götürmüştür!" dememiz bizim için caiz değildir. Belki şöyle deriz: "Kul imanını terketti de işte o zaman şeytan onun imanını kaçırdı."

Münker ve Nekir ismindeki iki meleğin kabirde suali haktır ve olacaktır. Kabirde ruhun cesede iadesi haktır. Kabir sıkması ve kabir azabı haktır ve bu kâfırlerle günahkar bazı mü’minler için haktır ve olacaktır.

Alahu Teâlâ’nın sıfatlarından ulemânın Farsça olarak zikretmeleri caizdir. Yed (el) kelimesi müstesna. Hiçbir benzerlik ve nasıllık düşünülmeksizin Farsça "Beruy-i Huda" (Allah’ın yüzü) demek caizdir. Allah’a yakın olmanın veya Allah’a uzak olmanın manası aradaki mesafenin uzak veya kısa, demek değildir. Ancak Allah’ın yanında şerefli veya hor olma manalarınadır. İtaatkâr, keyfiyetsiz Allah’a yakın, günahkâr da yine keyfiyetsiz Allah’tan uzaktır. Uzaklık ve yakınlık ve yönelme (Allah’a) yalvaran hakkında vaki olur. Cennette Allah’ın komşusu olmak ve huzurunda durmak da yine keyfiyyetinin nasıl olduğunu bilmediğimiz tabirlerdir.

Kur’ân, Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e indirilmiştir. Mushaflarda yazılıdır. Kur’ân ayetleri kelam olma manasında, fazilet ve büyüklükte hepsi müsavidir. Ancak bunlardan bazıları için hem zikredilme (okunma)nın hem de zikredilen mevzu yönünden fazileti vardır.

Mesela: Ayete’l-kürsî. Çünkü bu ayette Allah’ın celali, azamet ve sıfatları zikredilmektedir. Dolayısıyla bunda iki fazilet var: Zikir fazileti, zikrolunanın fazileti. Bazılarında da sadece zikir fazileti vardır. Kâfirlerin kıssalarından söz eden ayetler ki, zikrolunanın fazileti yoktur. Keza; Allahu Teâlâ’nın isim ve sıfatları azamet ve fazilette müsavidir, aralarında bu yönden fark yoktur.

Allah Resulü’nün anne ve babaları cahiliyyet üzere ölmüşlerdir. Kasım, Tahir, İbrahim Allah Resulü’nün erkek evladıdır. Fatıma, Zeynep, Rukiyye ve Ümm-i Gülsüm ise Peygamberimiz’in kızlarıdır. Bir insana Tevhid (itikad) ilminin inceliklerinden bir şeyi anlamak güç gelirse, sorup öğreneceği bir âlim buluncaya kadar o meselenin Allah katında ne şekilde ise ona göre inanması ve itikad etmesi gerekir. Hemen bir ehlini bulup sorması gerekir, geciktirmeye cevaz yoktur; durması, yani tevakkufunde mâzur sayılmaz, tersine küfre gider.

Mirac hadisesi haktır. Onu reddeden bid’atçı ve sapık sayılır. Deccal’ın hurucu, Ye’cuc ve Me’cuc’un hurucu, güneşin mağribten doğuşu, İsa’nın gökten inişi vesair kıyamet alametleri, haklarında sahih haberler varid olduğuna göre haktırlar ve vuku bulacaktır. Allah dilediğini sırat-ı müstakime hidayet buyurur.

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ​


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 163
Toplam 436321
En Çok 1157
Ortalama 330