İLK YAHUDİ FİTNESİ VE PEYGAMBERİMİZ - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

22-04-2022

İLK YAHUDİ FİTNESİ ve PEYGAMBERİMİZ

 

Bizi tefrikadan nehyeden âyet-i kerîmelerden biri de: 

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا وَلَا تَفَرَّقُواۖ

“Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız ve parçalanmayınız.” (Âl-i İmrân, 103) âyet-i kerimesidir. Bu âyet-i kerimenin nüzûlüne sebep olan hadise konumuz için ibret vericidir:

Arap tarihini az çok bilen (İslâm tarihi münâsebetiyle de olsa); câhiliyyet devrinde Evs ile Hazreç kabîleleri arasında husûmetin ne kadar şiddetli derecelere ulaştığını bilirler. Bi'setten evvel bu iki kardeş evlâdı gene birbirlerine silah çekmiş ve “Bias” denilen yerde kanlı bir muharebeden sonra barış antlaşması yapmışlardı. Hatta birinci Akabe Biy'atinden sonra Fahri Kâinat Efendimiz Hazretleri Ensâr ile berâber Medine'ye gitmek arzusunu açıkladıklarında yeni îman eden o zevât-ı kirâm: “Ya Rasûlullah, kavmimiz henüz harp ve kıtâl üzeredir. Bu hâl ile teşrif buyurursanız korkarız ki, mübârek arzularınız hâsıl olmaz.” diyerek gelecek senede buluşmaya söz vermişlerdi. Ertesi sene Evs ile Hazreç'ten 72 kişi Akabe'de biy'at ettiler. Ve Allah'ın büyük Resûlünü canlarıyla, mallarıyla kendilerini ve evlâd ve iyâllerini nasıl müdafaa ederlerse öylece müdafaa edeceklerini taahhüt ettiler. O sene içinde hicret-i seniyye vuku buldu. Evs ile Hazreç kabîleleri arasında artık düşmanlık kalmamış, Allah tarafından hepsine, “Ensâr” ünvânı verilmişti. Ensâr, muhâcirin ile de kardeş oldular. Müslümanların bu tek vücut gibi olmalarını çekemeyen Medine yahûdileri yeni dost olan bu eski düşmanları (Evs ile Hazreç kabîlelerini) birbirlerine düşürmek için sebepler aramaya başladılar. Cahiliyyet küfrü içinde sakal ağartmış Şas bin-i Kays adında haset küpü bir yaşlı yahudi birgün Resûlullah'ın eshâbından Evs ve Hazrec'e mensup birkaç sohbete koyulduklarını görür, buna canı sıkılır, “eskiden birbirine düşman bu iki kabîle, aralarındaki adâveti (düşmanlığı) bırakara böyle yek vücut olmaları, elbette bizim istikrarlı bir şekilde burada yerleşip karar kılmamızı tarumar eder” diyerek yanında bukunan bir genç yahûdîye: “git, aralarında bulun, bias harbine, ondan evvelki muharebelerine dair şâirlerin birbiri hakkıdnda söyledikleri şiirlerden de birtakım şeyler oku” diye tenbih eder. Genç Yahudi, tecrübe görmüş ihtiyar yahudinin tasavvur ettiği mel'aneti harfiyyen tatbik eder. Bunun üzerine Ensâr gençlerinin damarlarındaki tefâhur hisleri (ecdatlarıyla övünme, kendi kab3ilelerini büyük ve üstün kabul etme duyguları, kabîlecilik tutkuları) coşar. Bu tefâhur hisleri husûmet ve kavgaya dönüşür, taraflardan her biri diğerleri hakkında şâirlerin vaktiyle söylemiş oldukları kızıştırıcı şiirleri okumaya başlarlar, ırkçılık damarları atar. Derken döğüşmeye başlar, söz arasında biri ötekine: “İsterseniz eskisi gibi harbi tazeleriz.” der, öbür taraf da “hay, hay” der, her iki taraf asabiyyetin (ırkçılığın, kabîle taassubunun) verdiği hırsla gözleri dönercesine: Haydin silah başına! Şehir dışında Harre'de buluşalım.” derler. (Söğüşme döğüşmeye dönüşür) Kavga genişleyerek orada bulunmayanlara da sıçrar. Evsliler bir tarafta, Hazreçliler diğer tarafta olmak üzere vuruşmaya giderler, bereket versin ki, hâdiseyi Cenab-ı Peygamber efendimiz vaktinde öğrenip imdada yetişirler. Derhal yanında bulunan mühacirin ile birlikte vak'a yerine yetişirler, hemen hemen cenge başlamak üzer olan muhârebe saflarına şöyle hitap ederler:

“Ey müslüman cemaât! Allah'tan korkun, Allah'tan korkun! Ben henüz aranızda iken bâhusus Allah Teâlâ size İslâm yolunu gösterdikten, sizi İslâm ile mükerrem kıldıktan, İslâm sâyesinde sizdeki câhiliyyet hallerine son verdikten, islâm sâyesinde sizi küfürden kurtardıktan, İslâm sâyesinde araınızı bulduktan sonra câhiliyyet dâvâsıyla eski hâliniz olan küfre mi rucu ediyorsunuz?”

Hazret-i Peygamber Efendimizin hak ve bâtılı ayıran bu hitâbı her iki tarafın aklını derhal başına getirir, yaptıkları işin şeytanın yaldızladığı bir çirkinlik ve düşmanın hile, desise ve hiyânetinin eseri olduğunu anlarlar, hemen silâhlarını ellerinden atarlar ve göz yaşlariyle birbirlerinden afv dileyerek sarmaşırlar bunu takîben şu âyetler nâzil olur.

Bu dört âyet-i kerimenin meâllerini ayrı ayrı verelim: Birinci âyet-i kerîmenin meâli:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تُط۪يعُوا فَر۪يقًا مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ يَرُدُّوكُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْ كَافِر۪ينَ

“Ey imân edenler! -Sizden evvel- kendilerine kitap nazil olanlardan bir takımının -yani bu vak'a münâsebetiyle yahûdilerin- sözünü dinlerseniz onlar sizi mü'min olduktan sonra yine kâfir kılarlar.” (Âl-i İmrân, 100)

Bu âyet-i kerîmeden mevzumuzla ilgili ili şey anlayabiliriz:

Birisi: Ehli kitabın[1] her dediğine uymak, her nazariyesini kabul etmek câiz değildir. Binaenaleyh; Türkçülerin “Milliyetçilik Avrupa ictimaiyatına (sosyal anlayış ve yaşayışına) hâkim olduğu gibi bizde de hâkim olmalıdır.” demesi bâtıldır. (Uyulması câiz olmayan, bir asla be esâsa dayanmayan, hakkın zıddı boş şeydir.)

Diğeri: Şeriatın reddettiği bir dâvâ, bir ideâl ve bir mefkûre uğrunda -maâzallah- birbirimize girinceye kadar işi ileri götürürsek küfür dâiresine girme korkusu vardır. (Çünkü âyet-i kerimede de zirkedildiği gibi, kâfirler kancalarını takıp peşlerine düşürdüklerinin yakalarını, kendilerine benzetmeden bırakmak istemezler.)

İkinci âyet-i kerimenin meâli:

وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَاَنْتُمْ تُتْلٰى عَلَيْكُمْ اٰيَاتُ اللّٰهِ وَف۪يكُمْ رَسُولُهُۜ وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ فَقَدْ هُدِيَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟

“Bir de aranızda Allah'ın âyet-i kerîmeleri okunup dururken, onun resûlü de içinizdeyken, siz nasıl küfre gidersiniz? Kim -îmân ederek ona- sımsıkı yapışırsa, ona itisâm ederse işte o, kendisine doğru yol gösterilmiş kimse olmuş olur.” (Âl-i İmrân, 101)

“Allah'a itisam” İbn-i Cüzeyc'e göre: “Allah'a iman etmektir.” Ebu'l-Âli'ye göre “Allah'a güvenmek”tir. Katâde bu âyet-i kerimenin tefsirinde diyor ki; “İşte her taraftan görünen, âşikâr iki alem (meş'ale): Biri Allah'ın nebîsi, diğeri Allah'ın kitabı. Allah'ın Nebîsi (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) geçti gitti. Allah'ın kitabı ise, Allah Teâlâ hazretleri rahmet ve nimet olmak üzere sizin elinizde bıraktı. Helâl-haram, tât-ma'sıyyet onda zikrolunmuştur.”

Buna ilâveten derim ki; Katade'den sonra tâbiîn ile tebe-i tâbiîn usanmak, yorulmak, yılmak bilmeyen bir azm ve gayret içerisinde Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'in sünnetini de Peygamberimiz içimizde yaşıyormuş gibi itimad ve tatmin verecek şekilde topladılar. Allah'ın kitabı da Allah'ın Resûlü de yanımızda sayılır. İslâmın gizli kapaklı hiçbir şeyi kalmamıştır. Müslüman dini âşikârdır. Binaenaleyh; her ortaya çıkan kitabına, Resûlullah'ın sünnetine arzetmek müslümanların vazifesidir. Kavmiyyet ve cinsiyyet (milliyetçilik ve ırkçılık) dâvâsı da o soradan ortaya çıkmış meselelerden biridir. Allah'ın kitabına ve Resûlullah'ın sünnetine arz edilmelidir.

Üçüncü ve dördüncü âyet-i kerîmelerin meâlleri:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِه۪ وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ ﴿102﴾ وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا وَلَا تَفَرَّقُواۖ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَانًاۚ وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَاۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

“Ey imân edenler! Allah'tan nasıl sakınmak yaraşıyorsa öylece hakkıyle sakınınız. Ve -ittikâ sâyesinde- ancak ve ancak müslim olarak ölünüz. Kezâ toplu olarak Allah'ın habline (ipine) yapışıp birbirinizden ayrılmayınız. Allah-ü Azimüşşân'ın o büyük nimetini hatırınızdan çıkarmayınız ki, siz -birbirini öldürür, kuvvetlisi zayıfını yer- düşman iken İslâm sâyesinde kalplerinizi birleştirdi de onun lütfü ve nimeti sâyesinde kardeş oluverdiniz. Ateş çukurunun -cehennemin- kenarına kadar sürüklenip gelmişken sizi o ateşten o kurtardı. İşte Allah Teâlâ size âyetlerini böyle apaçık gösteriyor ki, doğru yolu bulasınız.” (Âl-i İmrân, 102-103)

(Üçüncü âyet-i kerimede sımsıkı ve topluca sarılmamız istenen Allah'ın ipinden bahsediliyor. Felah ve saâdetimiz, kurtuluş ve hidâyete ermemiz, o ipe sarılmamıza, o ipin etrafında birleşmemize bağlanıyor. Ölyeyse Allah'ın ipinin ne olduğunu iyice öğrenmeliyiz. Öyleyse);

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ​


[1] Kendilerine Allah tarafından kitap gönderilen nasrâni ve yahudilere Kur'an-ı Kerîm'de “Ehl-i Kitab” denmiştir.


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 95
Toplam 528243
En Çok 1316
Ortalama 348