ÂLEM SONRADAN VAROLMUŞTUR - DÂRU`L HİLÂFETİ`L ALİYYE MEDRESESİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

13-02-2022

ÂLEM SONRADAN VAROLMUŞTUR
 

وَالْعاَلَمُ بِجَمِيعِ أَجْزاَئِهِ مُحْدَثٌ إِذْ هُوَ  أَعْياَنٌ وَأَعْراَضٌ فَالْأَعْياَنُ ماَ يَكُونُ لَهُ قِياَمٌ بِذاَتِهِ وَهُوَ  إِمَّا مُرَكَّبٌ  وَهُوَ الْجِسْمُ أَوْ غَيْرُ مُرَكَّبٍ كَالْجَوْهَرِ وَهُوَ الْجُزْءُ الَّذيِ لاَ يَتَجَزَّى وَالْعَرَضُ ماَ لاَ يَقُومُ بِذاَتِهِ وَيَحْدُثُ فيِ الْأَجْساَمِ أَوِ الْجَواَهِرِ كَالْأَلْواَنِ وَالْأَكْواَنِ وَالطُّعُومِ َوالرَّواَئِح

 (وَالْعاَلَمُ) Âlem (Allah’tan başka varlıkların bütününe birden âlem denir, kâinat da denir. Bunlar aynı manadadır. Kâinat dediğiniz zaman Allah işin içinde yok. Allah’ın dışında bütün varlıklara âlem denir, aynı zamanda kâinat da denir.)(بِجَمِيعِ أَجْزاَئِهِ)  bütün cüzleriyle (yerleriyle, gökleriyle, dağlarıyla, sularıyla, havasıyla, canlısıyla, cansızıyla, en büyüğünden tutun da en küçüğüne kadar)  (مُحْدَثٌ)  muhdesdir, sonradan yaratılmadır. Sonradan var olanlara muhdes denir, ezelden var olanlara kadîm denir. Allahu Zücelâl Hazretleri’nin zatı ve sıfatları kadîmdir, sonradan olma değildir ve fakat âlemin bütün cüzleriyle birlikte, şekilleriyle birlikte muhdesdir. Yani bir zaman vardı ki, bunlar yoktu.

Âlem ikiye ayrılır:  (إِذْ هُوَ أَعْياَنٌ وَأَعْراَضٌ)  Âlem ya a'yân’dır, ya a'râz’dır. (فَالْأَعْياَنُ ما يَكُونُ لَهُ قِياَمٌ بِذاَتِهِ)  A'yân o şeydir ki, onun kıyamı kendisiyle vardır, varlığı vardır. Varlığı başka bir şeye bağlı değil, varlığı kendisiyle kaim. Bende bunların ikisi de var: A'yân da var, a'râz da. Bütün kâinat iki kısma ayrılır: Ya a'yândır, ya a'râzdır. Benim bir zatım var, yani cismim, varlığım var. Kendi kendime oturabiliyorum, kalkabiliyorum, gezebiliyorum, dolaşabiliyorum. Öyle ise ben a'yân’danım. A'yân, ayn’ın cem’idir. Gözle görülen, elle tutulabilen bir şey demektir. 

Bir de benim a'râzlarım var, vasıflarım var. Buna a'râz da denir, evsaf da denir, sıfat da denir. Neyim var? Benim bir ağırlığım var mı? Var! Nedir o? Ayn mıdır, vasıf mıdır? Vasıfdır, sıfattır, a'râz’dır. Benim rengim var, huyum var ve benzeri şeylerim var. Bunlar nedir? Birer a'râz’dır, a'râz’ların yerine vasıf da denilir. Her şeyin bir zatı vardır, bir de ona bağlı olan vasıflar, sıfatları vardır. Kitapta ne vardır? İki şey vardır. Kitabın bir ayn’ı var, yani gözle görüp, elle tutabildiğim, bir de a'râz’ları var, yani rengi, şekli, hacmi, ağırlığı var. Bunlar a'râz’dır. Güneşin bir zatı vardır, bir de vasfı vardır. Zatı nedir? Kendi varlığı. Vasfı nedir? Parlaklığı. Bütün kâinat ikiye ayrılır: Ya ayn’dır, ya a'râz’dır. Bunları iyi bilmek gerekir; çünkü kitapların ibarelerinde bu a'yân cinsindendir, bu a'râz cinsindendir diye gelir. A'yânı nasıl tarif etmişti? Onun kendi kendine, başkasına muhtaç olmadan kıyamı, durması, bulunması var. Yaratılış itibariyle ben Allah’a muhtaç olduğum ayrıdır. Fakat kâinat içinde durabilmem için, varlığımı muhafaza edebilmem için bir zatım, bir cevherim vardır. Zat kelimesine aynen cevher de denir. Ayn, zat, cevher genelde aynı şeylerdir. Benim zatım, benim aynım, benim cevherim diyebilirsiniz, aynı manalardadır. Kitabın ayn'ı var mı, zatı var mı, cevheri var mı? Var! Üçü de aynı manada. Bunlara Arapça’da elfaz-ı müteradife denilir; lafızlar ayrı, manalar bir. Buna Türkçe’de eşanlamlı denilir.

Bu kelimelerin en azından târifleri ezberlenecektir. Hepsi ezberlense tabii ki daha uygun olur. İlimde bir usul vardır: Evvela târif, sâniyen taksim. Evvela bir şeyi tanımak için târif eder. Tanımak için târifini bilmek gerekir. Sonra kısımlara ayrılır.

A'yân, yani ayn’ler, cevherler, zatlar  (وَهُوَ إِمَّا مُرَكَّبٌ وَهُوَ الْجِسْمُ أَوْ غَيْرُ مُرَكَّبٍ) ya mürekkeptir, ya da gayr-i mürekkeb’tir. Bir şeyin başına gayri getirdiniz mi, değil manasına gelir. Demek ki, ayn’lar kaça ayrılır? İkiye: Ya mürekkeb, ya da gayr-i mürekkeb. Mürekkeb hangisi? Cins! Burada geometriden bir misal vereceğim: Cisimler neyden meydana gelmiştir? Yüzeylerden, Arapça tabiriyle satıhlardan. Yüzeyler neyden meydana gelmiştir? Çizgilerden. Çizgiler neyden meydana gelmiştir? Noktalardan. Demek ki, bütün varlığın temeli nokta. Nokta öyle bir şeydir ki, onun ne eni, ne boyu, ne de derinliği vardır. Eni, boyu, derinliği olmayan şeye nokta denir. Bu harflerin üzerindeki noktalar değildir. Onu ölçtüğün zaman, milimetreyle yüzeyi ölçülebilir. O nokta öyle bir şey ki, ne eni var, ne boyu, ne de derinliği var. Noktaları yan yana dizdiğiniz zaman çizgi meydana gelir. Çizgi neyden meydana geldi? Noktaları yan yana dizmemden meydana çizgi geldi. Sonra çizgileri yan yana düzerek yüzey meydana geldi. Arapça’da buna satih denir. Noktaya Arapça’da da nokta deniliyor. Bunu nasıl olduysa da değiştiremediler. Almanca’da "Punkt" deniliyor. Çizgiye gelince buna çizgi deniliyor, halbuki Arapça’da buna hat denilir. Hatlar yana yana gelirse satih meydana gelir. Türkçe’de buna yüzey deniliyor. Bir de hacim meselesi var. Türkçe’de boyut deniliyor. Yüzeyler üst üste gelirse hacim meydana gelir.

Kitap bir hacimdir. Kitap nereden başladı? Her sayfayı bir yüzey kabul edin, yüzeyleri de üst üste yığınca hacim meydana geldi. Hacim ne demek o zaman? Hacim demek, üç buudu olan, yani boyu olan, genişliği olan, derinliği olan demektir. Türkçe’de buna boyut deniliyor. Bu kitabın boyu var mı, eni var mı, derinliği var mı? O zaman ne meydana geldi? Hacim! Aynı zamanda hacime cisim de denilir. Cismin üç tane boyu var demektir. Derinliği, genişliği, boyu vardır. Noktada ne boy var, ne genişlik var, nede derinlik vardır. Çizgide boy var, derinlik ve genişlik yoktur. Satıhda ise, boy ve genişlik var. Hacımda ise, boy var, en var, derinlik vardır. Evet bunuda geometride görmüş olduk. Zaten insan geometreyi bu üç şey üzerine kurmuştur. Nokta, çizgi, satuh ve hacımdır. Geometride bu üç ilimden bahseder. Demek ki, âyn'ler iki kısma ayrılır. Ya mürekkeb yada ğayrı-mürekkebdir. Mürekkeb olan cisimdir ki, üç bu'du vardır.

  أَوْ غَيْرُ مُرَكَّبٍ كَالْجَوْهَرِ Veya mürekkeb değildir. Cevher gibi. Yani nokta, noktanın bir ismide cevherdir. Mesela; Ruh cevher diyorlar. Ruhun boyu, derinliği ve genişliği hakkında bir şey diyemezsin.  (وَهُوَ الْجُزْءُ الَّذيِ لاَ يَتَجَزَّى) O öyle bir cüzki, o tecezzi kabul etmez. Onu bölemezsiniz. Ama hattı bölersiniz. Yüzeyide bölersiniz. Hacmi de böler parçalarsınız. Fakat noktayı bölemezsiniz. Mesela; İman. Hususiyle Hanefî ulemâsına göre iman tecezzi kabul etmez. Yani iman parçaların bir araya gelmesiyle meydana gelmiş değildir. İman ya vardır, ya da yoktur. Üçte bir, onda bir iman olmaz. Yarı yarıya iman olmaz. Şirkte öyledir. Bir kimse şirke düştümü bitti, şirke girmiştir. Adımını şirkin en ucunada atsa o gitmiştir. Müşrik olmuştur.

  (وَالْعَرَضُ ماَ لاَ يَقُومُ بِذاَتِه وَيَحْدُثُ فيِ الْأَجْساَمِ أَوِ الْجَواَهِرِ كَالْأَلْواَنِ وَالْأَكْواَنِ وَالطُّعُومِ والرَّواَئِحِ) ِ A'raz ise kendi zatıyla kaim olmaz (yani ayakta durmaz), kendi kendine varlığını gösteremez. Ve cisimlerde ve cevherlerde törer, oluşur. Renkler, oluşlar, tatlar ve kokular gibi. Bunlar birer arazdır. Bunları şerhi okuduğumuz zaman etraflı bir şekilde göreceğiz.

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ​


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 268
Toplam 435237
En Çok 1157
Ortalama 330