KUR’ÂN-I KERİM’İN TERCÜMESİ MESELESİ - MOLLA SADREDDİN YÜKSEL

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

19-09-2022

KUR’ÂN-I KERİM’İN TERCÜMESİ MESELESİ[1]

İlâhiyat mevzuunda bilgileri kıt bir sürü şahıslar, Kur’ân-ı Kerim’i dillerine dolamışlardır. “Efendim, Kur’ân ana dilimiz olan Türkçe’ye çevrilsin; herkes Kur’ân’ın ne olduğunu bilsin. İbadet de Türkçe edilsin; tercüme aslın yerine geçsin…” diye birtakım hezeyanları sıralıyorlar. Bu mahmum (saçma sapan söz söyleyen) insanların kopardıkları yaygaraya hiçbir ehli iman kapılmıyor, ehemmiyet vermiyor. Hamd olsun, o cihetten en ufak bir endişemiz bile yoktur. Lâkin meseleyi ilmî cepheden ele almamız daha yerinde olur. Filhakika bu tercüme mevzuu çok ehemmiyetlidir. Hatta din için ölüm-dirim meselesidir. Eğer İslâm dininin esas kaynağını teşkil eden Kur’ân-ı Kerim Türkçe’ye çevrilip o tercüme aslın yerine ikame edilse zamanla Kur’ân’ın tercümeleri çoğalıp diğer semavi kitaplar gibi maazallah büyük tahrifatlara uğrayarak semavîliğini kaybedecektir.

Bir de Kur’ân’a hakiki ve tam bir tercüme yapılamaz. Zira beşerî zekânın mahsulü olarak beşerin ağzından çıkan dar kelime ve cümleler, genişlik ve zenginlik bakımından insan ilminin hududunu aşan İlâhî kelime ve cümlelerin yerlerini tutamaz. Zaten Kur’ân’ın İlâhî bir kelam olduğunu ispat eden sayısız delillerden birisi de, Kur’ân’ın bu cihetidir, yani çok kısa ve muhtasar cümlelerle pek geniş ve çok zengin manalara delâlet etmesidir. Esasında çok az bir bilgiye sahip olan insanoğlu Kur’ân’ın manasındaki o İlâhî genişliği muhafaza edebilecek kelime ve cümleleri nereden getirecektir? Şu hâlde Kur’ân’a dair yazılacak her tercüme ise Kur’ân sayılmaz.

Ben şahsen şöyle inanıyorum: Asırlardan beri gerek müsteşrikler ve gerekse İslâm âlimleri tarafından Kur’ân-ı Azimu’ş Şân’ı açıklamak maksadıyla yazılmış bütün tefsir kitapları bile kâfi gelmiyor. Zira Kur’ân bütün insanlık âlemine tevcih edilmiş ezelî ve ebedî bir hitabedir, umuma ait serilmiş İlâhî bir sofradır. İçinde herkesin, her sınıfın hissesi bulunması lâzım gelir. Zaman ilerledikçe Kur’ân’ın işaretleri tavazzuh eder, meydana çıkar. Her asır ve her nesil Kur’ân’daki hissesini alır, gelecek asır ve nesillerin hisselerine karışamaz. Yani her müfessir ancak kendi asrına göre Kur’ân’a bir tefsir yazabilir. Zamanla tavazzuh edecek işaretlere nüfuz edemez. Madem kütüphaneleri dolduran yazılmış binlerce tefsir ciltleri Kur’ân’ı tefsir etmek hususunda kâfi gelmiyor ve Kur’ân’ın genişliğini ihata edemiyor, tek bir cilde sığacak kadar az beşerî bir tercüme mi kâfi gelecek? Kur’ân’ın yerini tutacak? Bu tercüme safsatasını ne mantık kabul eder ne de ilim!

Dahası var: Nahiv kaidelerine dayanan Arap lisanı yerine Kur’ân’ın meziyet ve nüktelerini başka bir lisan muhafaza edemez. Çünkü lisan âlimleri nazarında Arap dili, anasır ve müfredat itibariyle diğer bütün dillerden çok üstündür. Lafızlarındaki fesahat gayet aşikârdır. Tek bir manayı türlü yollarla ifade edebilen bir lisandır. Bunun içindir ki lisanı Arabî’den maâda hiçbir lisan Kur’ân’daki harikalı belâgatin yükünü taşıyamaz. Öyle ise hiçbir tercüme Kur’ân’ı ihata edemez ve onun yerini tutamaz. Bu davamıza bir ışık tutacak ümidiyle salahiyetli, büyük İslâm âlimlerinin eserlerinden birkaç misal nakletmeden geçmeyeceğim. Mesela, “İşârâtü’l İ’caz” adlı tefsirde şu ayet-i kerime şöyle tahlil ediliyor:

وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

“Bu cümlenin heyetleri (keyfiyetleri) sadakanın beş şartına işaret eder.

Birinci şart: Sadakaya muhtaç olmamak derecede sadaka vermek ki “mimmâ” lafzındaki “min” teb’iz ile o şartı ifade eder.

İkinci şart: Ali’den alıp Veli’ye vermek değil, belki kendi malından vermektir. Bu şartı

رَزَقْنَاهُمْ  lafzı ifade ediyor. “Size rızık olandan veriniz” demektir.

Üçüncü şart: Minnet (başa kakmak) etmemektir. Şu şarta “rezeknâ”daki “nâ” lafzı işaret eder, yani ben size rızkı veriyorum, benim malımdan benim abdime (kuluma) vermekte minnetiniz yoktur.

Dördüncü şart: Öyle adama veresin ki nafakasına sarf etsin. Yoksa sefahata sarf edenlere sadaka makbul olmaz. Bu şarta “yun fikûne” lafzı işaret ediyor. Yani mal benimdir. Benim namımla vermelisiniz.

Bu şartlarla beraber tavsi’de var. Yani sadaka nasıl mal ile olursa ilim ile dahi olur. Kavil ile, fiil ile, nasihat ile de oluyor. İşte bütün bu envalara (çeşitlere) “mimmâ” lafzındaki “mâ” kelimesi umumiyet ile (genel olarak) işaret ediyor. Çünkü mutlaktır; umumu ifade eder.

İşte sadakadan bahis (bahseden) bu kısacak cümle beş şart ile beraber sadakanın geniş bir dairesini akla ihsan ediyor. Heyetiyle ihsas ediyor. İşte Kur’ân’da bunun gibi pek çok heyet ve nezimler (kelime ve cümleler arasındaki bağlantılar) vardır.”[2]

Şimdi Kur’ân-ı Kerim’in bu tek cümlesi, tek bir cümle ile tercüme edildiği zaman acaba o tercüme aslı gibi yukarıda bahsi geçen genişliği ihata edecek mi? Edemediği takdirde Allah’ın bir kısım emir ve maksatları ortadan kaybolmayacak mı?

“İşârâtü’l İ’caz”dan bir parça daha:  الحمد لله cümlesi, sarf ve nahiv ilimlerine nazaran şöyle bir manayı ifade eder: Bütün senalar, ezelden ebede kadar, kimden sadır olsa, kime karşı yapılırsa, varlığı zaruri olan mabuda mahsustur. İşte “bütün” kelimesi, “Elhamdü” deki lâm-ı istiğrak’tan alınıyor. “Ezelden ebede kadar” da cümle-i ismiyle olan الحمد لله dan anlaşılıyor. Çünkü cümle-i ismiye yani mübteda’ ve haberden müteşekkil bir cümlenin heyeti, devam manasını ifade eder. “Kimden sadır olsa kime karşı yapılırsa”, bu da fail ve mef’ul’ün terk edilmesinden fehm olunur. Yani “hamd” lafzı mastar olduğundan ona fail ve mef’ul iki kelime lazımdı. Zikir edilmemişler ki umum anlaşılsın. “Varlığı zaruri olan mabud” da Allah lafza-i celilesinden mefhumdur. Zira bu lafız o manaya âlem olmuştur. “Mahsustur” kaydı da “Allah” lafzındaki lâm-ı cer’in medlûlüdür. İşte Kur’ân’ın kısacak bir tek cümlesi, sadece nahiv ilmi nokta-i nazarında bu kadar manaları ifade ederse, başa ilimlere göre tahlili cihetine gidildiği takdirde daha çok manaların meydana çıkacağı ehli insafça muhakkaktır.

Şimdi soruyorum: Hangi tercümedir ki, sadece iki kelime ile bu kadar uzun bir manayı ihtiva edebilsin? Tekrar ediyorum: Kur’ân’ın lisanından başka bir lisan, Kur’ân’ın inceliklerini muhafaza edemez. Zira alelâde bir şiirin bile yazıldığı dilden başka bir dile çevrilemediği herkesçe bilinen bir hakikat iken, Kur’ân gibi İlâhî bir eserin bütün incelikleri, işaret ve delâletleriyle başka bir dile çevrilmesi elbette imkânsızdır. Bakınız mesela: “Kıyamet günü” manasına gelen “vakıa, karia, dâmme, sahhe, hakke, gaşiye” kelimeleri eğer “kıyamet” diye tercüme edilirse insanı büyük tesirler altında bulunduran ve dolayısıyla onu birçok fenalıklardan vazgeçiren, maksudu bizzat olan iştikakî manaları kaybolur gider. Evet “dehşetiyle kalpleri vuran” mealindeki “karia” ve “meydana getirdiği seslerle kulakları sağır eden” manasını bildiren “sahhe” kelimeleri, kendi tercümeleri olan “kıyamet” kelimesinden yüz derece tesirlidir.

Eğer yukarıda geçen kelimeler tercüme edildiği zaman yalnız iştikakî manaları yazılsa o zaman kıyamet günü anlamını ifade etmez ve eğer her ikisi de göz önüne alınarak yazılsa artık o tercüme, tercüme olmaktan çıkar, tefsir nev’ine girer. Müştak (türemiş) âlemlerde hüküm böyledir.

Edat olan kelimelere gelince, o hususta da başka lisan, lisan-ı Arabî’nin yerini tutamaz. Arap lisanında hasr’ı tahsisi ifade eden iki edat var. Birisi “innemâ”dır. Diğeri de nefî ve “illâ”dır. Yani olumsuzluk, menfilik edatı ile istisna edatı olan “illâ”dır. Fakat delâlet ettikleri hasrın arasında gayet ince bir fark var: “innemâ” kelimesi, muhatabın evvelce bildiği hükümlerde kullanılır. Nefî ve “illâ” ise tamamen bunun aksinedir. Bakınız En’am sûresinin şu ayetine: 

قُلْ لَاۤ اَجِدُ ف۪ي مَاۤ اُوۧحِيَ اِلَيَّ مُحَرَّمًا عَلٰى طَاعِمٍ يَطْعَمُهُۤ اِلَّاۤ اَنْ يَكُونَ مَيْتَةً اَوْ دَمًا مَسْفُوحًا اَوْ لَحْمَ خِنْز۪يرٍ فَاِنَّهُ رِجْسٌ اَوْ فِسْقًا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِه۪

 “De ki! Bana vahyolunan şeyler arasında, yiyen bir kimseye yasak edilmiş bir şey bulmuyorum. Yalnız leş, akıtılmış kan, domuz eti –ki, şüphesiz murdardır- ve Allah’tan başkası adına kesilmiş hayvan müstesna.” (En’am, 145)

Evet bu ayet-i kerime’deki hüküm, nefi ve “illâ” ile ifade edilmiş. Çünkü bu ayet, aynı meale delalet eden Bakara suresinin 173. ve Nahl suresinin de 115. ayetlerinden evvel nazil olmuştur. Demek En’am ayeti, evvelce hiç bilinmemiş bir hükmü beyan buyurmuştur. Bakara ve Nahl surelerindeki ayetler ise En’am suresinde zikrolunan aynı hükmü bir kez daha tekid etmişlerdir. Onun içindir ki bu son ayetlerde tahsis edatı olarak “innemâ” kelimesi getirilmiştir.

Acaba Türkçe’de böyle farklı hasr edatları var mı?

Arap lisanına has edatlardan bir misal daha verelim: Şarta delalet eden “in” kelimesi, muhatapça meçhul ve inkâr edilebilen, “izâ” kelimesi ise muhatapça malûm ve inkâr edilmeyen hükümlerde istimal edilir. Hâlbuki Türkçe’de şart edatlarından böyle farklı edatları bilmiyoruz. Tercümelerde, bu incelik hangi edatlarla belirtilecek?...

Şimdi misal olarak Kur’ân-ı Kerim’den şu cümleyi de ele alalım:

يَاۤ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْتُمْ سُكَارٰى حَتّٰى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ وَلَا جُنُبًا اِلَّا عَابِر۪ي سَب۪يلٍ حَتّٰى تَغْتَسِلُوا

 “Ey iman edenler, siz sarhoşken, ne dediğinizi bilinceye ve cünüp iken de –yolcu olmanız müstesna- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayınız.” (Nisâ, 43)

İşte burada لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ cümlesini mukayyed bir cümle yapan iki “hal zarfı” var. Birincisi  وَاَنْتُمْ سُكَارٰىİkincisi de “cünûben” kelimesidir. Birinci hâl –ve entüm sukâra- devam manasına delâlet eden isim cümlesi suretinde zikredilmiştir ki sarhoşluğun namazdan evvel yasaklığına delalet etsin. Çünkü sarhoşluk tam namaz vaktinde yasak olduğu gibi namaz vaktinden evvel de yasaktır. Zira namaz vakti girince sarhoş kimse ya namazı terk etmeye mecbur kalacak veyahut da sarhoş iken namaza duracak. Bu her iki şık da memnudur. Demek, bu tabirle  وَاَنْتُمْ سُكَارٰىnamaz vaktine kadar devam edebilen sarhoşluk yasaklanmıştır. İkinci hâlde –cünûben- müfred olarak getirilmiş. Çünkü cünüp bulunmak, ancak namaz sırasında yasaktır, ondan önce yasaklığı yoktur. Bu incelik bazı şer’î hükümlere de medâr olmuştur.

Kat’i olarak inanıyoruz ki, bu incelik Arap lisanından başka lisanlara nasip olmamıştır.

Kur’ân’a tam layık bir tercümenin mümkün olamayacağına şu ayet-i kerime de işaret etmektedir.

قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰىۤ اَنْ يَاْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَاْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يرًا

 “De ki: And olsun, insü cin şu Kur’ân’ın benzerini meydana getirmeleri için bir araya toplansa ve yekdiğerine yardımcı olsalar, yine onun benzerini getiremezler.” (İsrâ, 88)

Delâlet edişinin kısa izahı şöyledir: “Kur’ân’ın harika genişlik ve belagatini ihata edebilen tercüme Kur’ân’ın bir benzeridir. Hâlbuki böyle bir benzerin imkân dışı olduğu yukarıdaki ayet-i kerimede kesinlikle ifade edilmiştir.

Bazı kişiler tarafından “İslâm dinini muhtelif milletlere tanıtmak için Kur’ân’ın tercüme edilmesi dinî bir zarurettir” denilmektedir. Fakat biz de bunlara deriz ki: Dinî bakımdan böyle bir zaruret yoktur. Olsaydı onu ya doğrudan doğruya Kur’ân emredecekti yahut Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifi ile beyan buyuracaktı. Hem eğer öyle bir zaruret bahis konusu olsaydı umum dünya milletleri hararetle İslâm dinine davet edildikleri devirlerde, İslâm âlimleri tarafından tercümeler kaleme alınacaktı. Hâlbuki asrısaadetten beri İslâm dini her gün biraz daha yayıldığı ve inkişaf ettiği hâlde bahsi geçen zaruret hiç hissedilmemiştir. Eğer hissedilmişi olsaydı Kur’ân mutlak surette tercüme edilecekti. Ve yine eğer Kur’ân’ı tercüme etmek dinî bir zaruret olsaydı Efendimiz Bizans İmparatoru’na yazdığı mektupta ayetleri Arapça olarak değil, kralın bildiği bir lisana çevirip gönderecekti.

Kur’ân’ın emirlerini ve derin manalarını umuma duyurmak, tanıtmak meselesine gelince; O, din ve ilim hazinesi olan Kur’ân-ı Kerim üzerine tefsir ve tevil kitaplarını yazmakla mümkündür. Aynı zamanda bu yol, daha sağlam ve daha umumîdir. Zira kifayetsiz ve kısa tercümelerden ancak okuyucuların binde biri faydalanabilir. Yani tercümeden herkes, Cenab-ı Hak’kın maksat ve muradını anlayamaz. Fakat geniş tefsir, umumî bir caddedir, herkes ondan istifade edebilir.

Bir de, sırf dünya hayatında muvaffak olayım diye günde İngilizce’den kırk-elli kelime ezberleyen bazı Müslüman gençler, maalesef yüzde yüz ebedî saadetinin anahtarı mesabesinde olan Kur’ân-ı Azimü’ş-Şân’dan her Müslüman için bellenmesi dinen şart olan namaz surelerini bile tamamen ihmal etmekteler. Bu gerçek çok acı ve yüreklere elem vericidir. Zira kendi dinine sadık münevver Katolik bir genç, mutlaka Latinceyi öğrenir. Çünkü onların kiliselerinde dua ve ibadet dili Latincedir.

Son olarak tercüme taraftarlarına Bediüzzaman’ın şu sözlerini nakletmem herhalde faydalı olur: “Kur’ân’daki İlâhî lafız ve kelimeler camid libas (elbise) hükmünde değil ki, değiştirilmesiyle bir zarar vaki olmasın. Bilakis hayat, dar cilt mesabesindedir. Libas değiştirilir fakat cilt ise değiştirilemez. Çünkü vücuda zarar getirir. Düşünelim ki, bir elma, kabuğu üzerinde olduğu müddetçe mukavemetli olur, çabuk bozulmaz. Soyulduğu zaman gerçi muvakkat bir zarafet, güzellik arz eder, fakat çabuk siyahlanıp bozulur. Hiçbir şeye yaramaz bir şekil alır. Kur’ân da aynen öyledir…”

Allah, kimseyi Kur’ân’ın beşeriyete açtığı cadde-i kübrasından şaşırtmasın, ayırmasın, Âmin!..

 

MOLLA SADREDDİN YÜKSEL


[1] Sadreddin Yüksel, Dinî ve İlmî İncelemeler,  İstanbul 1969, Ötüken Yayınevi, s. 115-124; İslâmî Araştırmalar, İstanbul 1992, Madve Yayınları, s. 112-120.

[2] İşârâtü’l İ’caz, Bediüzzaman Said Nursî


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 467
Toplam 529823
En Çok 1316
Ortalama 349