KÖLELİK - MOLLA SADREDDİN YÜKSEL

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

09-09-2022

KÖLELİK[1]

İslâm’ın zuhur ettiği asırda kölelik, bütün milletlerde çok yaygın bir müessese idi. Çünkü o, yapılan savaşların tabii mahsulüdür. Savaşlar ise, insanlığın doğuşu ile başlamıştır. Milletlerin kölelerle ilgili olan kanunları da son derece kaba ve merhametten uzak idi. O derece ki, bazı ülkelerde kölelere, köpek ve sair evcil hayvanlara tanınan haklar bile tanınmıyordu.

Şimdi, evvela, kölenin muhtelif devirlerdeki vaziyetinden, sonra İslâm devrinde ulaştığı seviyeden muhtasar olarak bahsetmemiz yerinde olur.

 

Eski Milletlerde Kölelik

Mısırlılar köleyi, sadece serveti çoğaltan bir araç veyahut bir süs vasıtası olarak görüyorlardı. Bu sebeple hükümdarları, kâhinleri ve eşrafı, külliyetli miktarda köle edinirlerdi. O devirlerde köleler için en ufak bir medeni hak tanınmıyordu. Bütün hak ve salahiyet efendisine aitti, dilerse yaşatır, dilerse öldürürdü…

Hint kanununda: “Köle ancak Brahman kişiye hizmetçi olmak için yaratılmıştır.” diye bir madde vardı. Köle en küçük bir suçtan dolayı kanunen öldürülürdü. Brahman efendisine bir küfür ettiğinde en feci şekilde cezalandırılmaktan kurtulamazdı; dilinin kökünden koparılması veya ateşte kızdırılmış on parmak uzunluğunda bir hançerin ağzına sokulması gibi. Bir Brahman’ın herhangi bir şeyini çaldığı takdirde, kölenin cezası, diri diri yakılmaktı. Bir hâkime karşı bir hakarette bulunması, gövdesinden bir şiş geçirilip ateş üzerinde pişirilmesine sebep olurdu.

İranlılar da çok köle edinen milletlerdendi. Kanunlarına göre, bir köle ilk hatası yüzünden şiddetli bir cezaya çarptırılmıyordu; fakat aynı hatayı bir daha yapması efendisinin eliyle ölümüne sebebiyet verirdi.

Çinlilere gelince, onlar kanunen kölelerine karşı her çeşit muameleyi yapmakta yetkili oldukları hâlde, yaratılış itibariyle yumuşak huylu olmaları kölelerin haklarını çiğnemekte aşırı gitmelerine engel olurdu.

İbraniler (Yahudiler) başkalarına nazaran daha merhametli muamele yaparlardı. Bunlar köle hakkında Yunanlıların ve Romalıların yaptıkları tarihi fecaatleri yapmamışlardır. Bilakis bir Yahudi, cariyesi ile evlenebilirdi. Hatta onlarda bazı kölelerin, efendisinin kızı ile evlendiği de görülmüştür.

Büyük filozofları dahil olmak üzere Yunanlılar, köleleri hor görmekte çok aşırı idiler. Hatta eskilerde en büyük akılcı sayılan Aristo bile, bu hususta kendi milletinden geri kalmış değildi. O da köleyi canlı bir alet veyahut hayat sahibi bir meta kabul ediyordu. Köle suç işlediği zaman Yunanlılar onun alnını kızgın bir şiş ile dağlıyorlardı.

Romalılara gelince, onlarda da köle, bütün medenî haklardan mahrum idi. Hatta efendisi dilerse onu hayatta bırakır, dilerse öldürürdü. Bu hususta kimse efendiye bir sual tevcih edemezdi. Vücutlarına ağır demir parçaları bağlayıp onlarla tarla sürmek, onları ayaklarından asmak ve canları çıkıncaya kadar işkence yapmak, Romalıların köleye tatbik ettiği cezalardandı.

Eski Fransızlar, köleye o kadar hor bakıyorlardı ki eğer hür bir erkek, bir cariye ile izdivaç yapsaydı, derhal hürriyetini kaybederek köle olurdu.

 

Yeniçağda Kölelik

Köle edinme zihniyeti, yeniçağ milletlerinde 19. asrın ortasına kadar yaygın ve hâkimdi. Ondan sonra milletler, bu müessesenin kaldırılmasına dair ittifakla bir karar aldılar. Böylece kölelik de maziye karışmış oldu. Fakat lağvedilmeden evvel kölenin vaziyeti gayet kötü idi. Maddi medeniyet onun lehine hiçbir şey getirmemişti. Batıda köleler hakkında bir kanun çıkarılmıştı. Ona “Siyah Kanun” adı verilirdi.

Fransa’da 1685 tarihinde çıkarılan siyah kanun gereğince, bir köle hırsızlık yaptığı zaman katledilirdi. Efendisinin evinden kaçtığı takdirde de birinci ve ikinci defada her iki kulağı kesilir ve kızgın demirle dağlanırdı.

İngiltere’nin siyah kanununa göre de efendisinden kaçan köle katledilirdi. Fransa’ya gidip ilim tahsil etmek zenciler için yasaktı!

Fransa’da bu hâl 1848 tarihindeki ihtilâle kadar devam etti.

Köleler, güney Amerika’da gayet çetin ve zalimane muamelelere maruz kalırlardı. Köle, elinde bir izin belgesi olmadan çalıştığı bahçeden çıkarak umumi caddelerde gezemezdi.

 

Hristiyanlıkta Kölelik

İncil, “Bütün insanlar kardeştir” hükmünü yazmaktadır; fakat köleliğin yasaklığına dair de bir şey söylememiştir. Bu yüzdendir ki, hiçbir kilise köleliği reddetmemiş ve onda en ufak bir beis görmemiştir.

Hazreti İsa’nın havarilerinden olan Bolus, Efesus halkına yolladığı mektupta kölelere hitaben: “İsa’ya itaat ettiğiniz gibi efendilerinize de itaat edin.” diye tavsiyede bulunmaktadır.

Timotavus’e yazdığı mektupta da şöyle diyor: “Köleler efendilerine karşı gayet saygılı olmalıdırlar. Onlara hizmet etmekte hiçbir kusur yapmamalıdırlar. Zira bu, İsa’nın öğüdüdür. Bunun aksini söyleyen cahildir.”

Hristiyan dünyasında her gelen, ister papa olsun, ister rahip olsun kölelikte bir beis görmemiştir. Bu hususta çok misaller zikredilebilir. Fakat biz burada bir tane ile yetineceğiz: Fransalı meşhur ruhani Busuvi demiştir ki: “Zaferi kazanan savaşçı, mağlubu öldürebilir. Yalnız eğer öldürmeyip de onu kendine köle yaparsa, ona karşı büyük bir ihsan ve merhamette bulunmuş olur.”

Hristiyan âlemindeki kölelik, meşru herhangi bir şey gibi 20. asra kadar devam etti. Larus ansiklopedisinde deniyor ki: “Resmî sıfatlar taşıyan din adamları, köleleştirmenin doğru bir şey olduğuna hükmediyorlar.”

 

İslâm’da Kölelik

İslâm dini köleleştirmeyi men etmedi. Fakat sahasını da oldukça daralttı. Evvelce efendi ile kölesi arasında mevcut bulunan münasebetlere, yeni bir renk ve şekil verdi. İslâm’da kölelerin azat edilmesi o kadar teşvik edilmiştir ki, her düşünen “İslâm köleliğin varlığından, müthiş bir nefret duyar” kanaatine varır. İslâm, köleler için evvelce olmayan birçok haklar tanımıştır. Hem öyle haklar ki İslâmiyet’ten bin küsur sene sonra siyah kanunları çıkaranların dahi akıl ve hayallerinden geçmemiştir.

Fransız müellifi nihayet bu gerçeği kavramışlardır. Allâme Gustav Löbon, “Arap Medeniyeti” adlı eserinde Avrupa’daki kölenin mazlum ve feci tablosunu çizdikten sonra şöyle yazıyor: “…Gerçek şudur ki, Müslümanlardaki kölelik, Hristiyanlardaki kölelikten tamamen ayrıdır.”[2]

İslâm köle edinmeyi mubah kılmıştır; fakat iki şartla: Meşru savaş ve karşı tarafın kâfir olması.

Bir de Müslümanlar, düşmanlarını şu üç şey arasında muhtar kılmadan onlara karşı hiçbir zaman savaş açmamışlardır. Ya İslâmiyeti kabul etmek yahut vergi vermek veyahut da savaşmak. Onlar, İslâmiyeti seçtikleri takdirde ırklarına, renklerine ve Müslüman olmadan evvel yaptıklarına bakılmaksızın bütün haklarda Müslümanlarla eşit olurlar. Şayet İslâmiyeti kabul etmeyip de vergi vermeye rıza gösterirlerse yine mal, can ve şereflerini korumak, dinlerinde, inançlarında ve mabetlerinde onlara teminat vermek de Müslümanların vazifesi olur. Vergi vermeyi de kabul etmezlerse, ancak o vakit onlara karşı savaş açılır. Zafer Müslümanlara nasip olursa yine düşmanları hakkında iyi muamele yaparlar.

Müslümanlarda köleliğin kaynağı tekti: SAVAŞ… Romalılarda ise, çeşitli yolları vardı. Onlar bütün savaşların esirlerini, cariyelerin çocuklarını ve umum suçluları köle yaparlardı. Ayrıca Roma ordusunda, vazifesi yalnız çocukları çalmak ve askerlere kadın temin etmekten ibaret olan bir grup vardı. İslâm ise bu gibi bayağılıklardan tamamen münezzehtir. 

Cenab-ı Hak şu ayet-i kerime ile köleye karşı iyi davranmamızı ehemmiyetle tavsiye etmektedir.

وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناً وَبِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبٰى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ وَمَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ

 “Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, fakirlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolculara, kölelerinize iyilik edin.” (Nisa, 36).

Hazreti Ali’den rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:

اِتَّقُوا اللّهَ فِيمَا مَلَكَتْ أيْمَانُكُمْ

 “Köleleriniz hakkında Allah’tan korkunuz.”[3]

Ümmü Seleme’nin rivayeti ise şöyledir:

الصَّلَاةَ اَلصَّلاَةَ ! اتقوا اللهَ فيما ملكت أيمانُكم

 “Namaz ve köleleriniz hususunda Allah’tan korkunuz.”[4]

Sahih rivayetlere göre, Efendimiz hasta iken şöyle buyurdu:

الصلاةُ وما ملكت أيمانُكم

 “Namaza ve kölelerinize dikkat edin; yani bunları ihmal etmeyin”[5] (Camiu’s Sağir “kâne” bahsi)

İbni Ömer’in rivayetine göre, Efendimiz:

اِتَّقُوا اللّهَ فِي الضَّعِيفَيْنِ اَلْمَمْلُوكِ وَالْمَرْأةِ

 “Şu iki güçsüz, yani köle ve kadın hakkında Allah’tan korkunuz.”[6] buyurmuştur.

Bir hadis-i şerif de şöyledir:

أوْصَانِي حَبِيبِي جِبْرِيلَ بِالرِّفْقِ بِالرَّقِيقِ حَتَّى ظننت أن الناس لا تستعبد ولا تستخدم

 “And olsun benim sevgili dostum Cebrâil, köleler hakkında merhameti ve yumuşaklığı bana o kadar ehemmiyetle tavsiye etti ki bende “İnsanoğlu köleleştirilemez ve çalıştırılamaz, yani Allah buna rıza göstermez” kanaati hâsıl oldu.”(Kitabu’r-Rikku fi’l-İslâm”, s. 69, Mısır baskısı, Ahmed Şefik Bey)

Yine bir hadis şöyle varid olmuştur:

إِخْوَانُكُمْ خَوَلُكُمْ، جَعَلَهُمُ اللّه تحْتَ أيْدِيكُمْ. فَمَنْ كَانَ أخُوهُ تَحْتَ يَدِهِ فَلْيُطْعِمْهُ مما يأكُلُ وَلْيُلْبِسْهُ مِما يَلْبَسُ. ولا تُكَلِّفُوهُمْ ما يَغْلِبُهُمْ  فإنْ تكلَّفوهُمْ فأعِينُوهُمْ

 “Köleleriniz kardeşlerinizdir. Şimdi Allah onları emrinize vermiştir. Kim ki, kardeşi kendi emrine verilmişse işte o, köle kardeşine yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Siz kölelere güç işleri yüklemeyin. Yüklediğiniz takdirde mutlaka onlara yardımcı olun.”[7]

Şafiî ulemasından meşhur İmam Nevevî Hazretleri diyor ki: “Kölenin nafakası, elbisesi, örf ve âdete uygun bir şekilde efendisinin üzerine vaciptir. Bu da yerlere ve şahıslara göre değişir. Vacip olan nafaka bazen efendinin yediği nafakanın cinsinden olur. Bazen de ondan üstün bir şey olur. Evet eğer efendisi sofuluğundan veyahut cimriliğinden kendi nefsine bir sıkılık verirse, rızası dışında kölesini o sıkılığa tabi tutamaz.”

İslâm dini, Müslümanları kendi kölelerinin haklarını gözetmeye ehemmiyetle davet etmektedir. Hatta İbni Ömer’in rivayetine göre Efendimiz buyurmuştur ki:

مَنْ لَطَمَ مَمْلُوكَهُ ، أَوْ ضَرَبَهُ فَكَفَّارَتُهُ  أَنْ يُعْتِقَهُ 

“Kim kölesinin yüzüne bir tokat atsa veyahut onu dövse, onun kefareti köleyi azat etmesidir.”[8]

İmam-ı Azam’a göre: Köleyi öldüren, köle yerine katledilir. 

Hazreti Ebu Hureyre bir adam gördü ki, kendisi bineği üstünde gidiyor, kölesi de arkasından yürüyor. Bunun üzerine Ebu Hureyre ona şöyle bağırdı: Ey Allah’ın kulu, sen bunu da terkine al; çünkü bu da kardeşindir, senin gibi bir can taşır.”

Tarihin kaydettiğine göre Hazreti Ömer Radıyallahu Anh bir sulh antlaşmasını imzalamak üzere Medine’den Kudüs’e giderken yolda ata binmekte kölesiyle nöbetleşiyordu.

Nihayet Kudüs beldesinin tam kapısında sıra köleye geldi, ata o bindi, Hazreti Ömer ise onun ardında yürümeye başladı. Bunu gören Hazreti Ebu Ubeyde, Hazreti Ömer’in heybetinin azalmasından endişe ederek; “Ya emirel Mü’minin, görüyorum ki şanına layık olmayan bir iş yapıyorsun. Bütün gözler sana çevrilidir.” dedi. Bunun üzerine Hazreti Ömer’in verdiği cevap şu oldu: “Senden evvel kimse bunu söylememiştir. Biz, insanların en zelil ve en hakiri idik. Allah bizi, İslâm dini ile aziz kıldı. Eğer biz başka bir yolla aziz olmamızı istersek, Allah yine bizi zelil eder.”

İşte, kölelere şefkat göstermek ve hayatlarına karşı saygılı olmak mevzuundaki İslâmî emirler bu merkezdedir. Müslümanların hareketleri de bu emirlere uygun idi. Bu sebepledir ki Müslümanların köleleri, durumları bakımından başka milletlerin kölelerinden çok üstün idiler. Hatta birçokları, efendilerinin ailesinden sayıldılar. Ve yine birçokları, en yüksek mevkilere çıkıp en yüce unvanları kazandılar; vezir oldular, büyük hükümdar oldular. İşte size Suriye ve Mısır’da hüküm süren “Benî Ahşit” devletinde “Kâfur” adlı köle!..

Bu münasebetle “İslâm, neden köleliği kökten lağvetmedi?” diye bir sual sorulabilir.

Cevaben deriz ki; köleleştirme ta insanlığın eski devirlerinden beri kökleşen bir âdet idi. Yani âmil ve sebepleri bulunan içtimaî bir hâl idi. O sebep ve âmiller durdukça o da devam ederdi. 

Bazı bilginlere göre kölelik, insanlığın medeniyet merdiveninde birkaç basamak kadar yükselmesine sebep olmuştur. Bakınız Fransızca “Larus 19. asır” ansiklopedisi neler yazıyor: “Savaşlar, insanlık için çok faydalar sağladı. Hatta onun en kötü bir sonucu olan köleleştirme bile büyük bir faydadan hali kalmadı. Okuyucu, bu sözü çok garip bulmasın. Zira insanlığın yükselişi, bazen hiç tahmin edilmeyen yollarla gerçekleşir. Evet, kölelik müessesesi sayesinde kadın, kocasının yanında içinde bulunduğu esirlik zilletinden kurtuldu. Çünkü o, evvelce kocasının nazarında dilsiz ve akılsız hayvanlardan farksız idi. Fakat köle gelince birçok ağır işleri onun omuzundan indirdi. Ve onu kocasının nazarında biraz daha yükseltti. Zira bir yabancının bir aile içine girmesi, o aile fertlerini birbirine karşı saygılı olmaya zorlar. İşte bu sayede kadın, ilim ve bilgide bir basamak daha yukarı çıktı. Hakikaten kadının terakki ve ilerlemesiyle cemiyetin vaziyeti düzeldi. Ve insanlık zafer zirvesine vardı. Bugün ise köleleştirmenin hiçbir lüzumu yoktur. Çünkü artık hizmet yükü insanlığın sırtından indirilmiştir. Evet, çıkan alet ve makineler, insanoğlunu geçmiş devirlerde altında ezilip kaldığı birçok iş ve hizmetlerden kurtarıp büyük bir rahatlığa kavuşturmuştur.”

Bu sırrı kavrayabildiğin takdirde, İslâm tarafından köleliğin bir zamana kadar neden ibka edildiğini anlarsın. Fakat unutmayalım ki İslâm, kölelik müessesini kat’i bir şekilde yıkmamışsa da, onu teyid ederek yerleştirilmesine de çalışmadı; bilakis köleler için, eski milletlerin hür kişilerini bile imrendiren haklar tanıdı. Sonra İslâm, kölelik müessesini ulaştığı seviyede bıraktı. Ta ki o, cemiyet içindeki şartların yok olmasıyla kendiliğinden ortadan kalksın. Zaten İslâm, cemiyet bünyesinde herhangi bir sarsıntı meydana gelmesin diye bunun gibi kökleşen içtimaî halleri yekten değil, tedrici bir şekilde kaldırmak istemiştir. Bu, onun baş prensibidir. Hatta Efendimiz kölelik müessesinin lağvedilmesi için zımnen emir vermektedir.

Bakınız şu hadis-i şerife:

شَرُّ الْمَالِ فِي آخِرِ الزَّمَانِ الْمَمَالِيكُ

“Son zamanda malın en kötüsü kölelerdir. Yani kölelerin ticaretini yapmaktadır.”[9] Evet Efendimiz, bunun kötü bir iş olduğuna ve terkedilmesi gerektiğine işaret ediyor. Bu hadisin mealini teyit eden bir hadis daha var, onu da nakledelim:

شَرُّ النَّاسِ الَّذِينَ يَشْتَرُونَ النَّاسَ وَيَبِيعُونَهُمْ

 “İnsanların en kötüsü kölelerin alışverişini yapan kimselerdir.”[10]

Harp esirlerinin köleleştirilmesi hakkında şöyle bir hikmet de söylenebilir: O devirlerde İslâm’a karşı olan bütün topluluklar, devletlerarası örfe göre Müslümanlardan aldıkları esirleri köleleştiriyorlardı. Hâlbuki İslâm, o tarihte, muarız topluluklara devletlerarası o yaygın âdeti terk ettiremiyordu. Eğer o devirlerde İslâm, esirlerin köleleştirilmesi âdetini iptal etmek için bir karar almış olsaydı, bu karar yalnız Müslümanların ellerine düşen esirler hakkında tatbik edilecekti.

Yani, karşı taraf, Müslümanlardan aldıkları esirler hakkında bunu tatbik etmezdi. Bu tek taraflı karar bilhassa İslâm ordusunu zayıflatırdı. Hatta onları yok etmek için düşmanlarının iştahlarını arttırdı. İşte bunun içindir ki, İslâm esirlerin köleleştirilmesi âdetine dokunmadı. Yalnız kalkması için müsait bir zemin ve zaman bekledi. Şunu da bilmemiz lazımdır ki, İslâm’ın: “Köleleriniz kardeşlerinizdir” diye mensuplarını uyardığı asırda, Avrupa’da ziraatçılar, topraklarıyla birlikte, koyun sürüsü gibi zenginlere satılırlardı. Bu hâl onlarda 18. asra kadar, yani büyük Fransız İhtilâli’ne dek devam etti. Ancak bahsi geçen ihtilâlden sonradır ki, Avrupa’da şahsi hürriyetler elde edilebildi.

Yine bilmiş olalım ki, köleleştirmenin, kötülüklerini ancak bugün ilan edebilen ve “İslâm dini hürriyet dini değildir” diye haksız ithamlarda bulunan Avrupalılar, köleleştirmeye her milletten fazla düşkün idiler. Üstelik köleye karşı muameleleri de gayet zalimane idi. Beşer tarihine muttali olanları bu babta rahatlıkla bize hak verebilirler. 

Kölelik konusu ile ilgili büyük İslâm düşünürü Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin de pek şahane ve gayet inandırıcı birkaç sözü vardır. Onu nakletmeden bu bahse son vermeyeceğim. Üstad, “Münâzarât” adlı eserinde diyor ki: “Sual: Teaddüd-ü zevcât, esir ve köle gibi bazı mesaili (meseleleri) bazı ecnebiler, serrişte (ipucu) ederek, medeniyet nokta-i nazarında şeriata bazı evham ve şübühatı irad ediyorlar.

Cevap: Şimdilik mücmelen bir kaide söyleyeceğim: tafsilini müstakil bir risale ile beyan etmek fikrindeyim.

İşte İslâmiyetin ahkâmı (hükümleri) iki kısımdır: Birisi, Şeriat ona müessistir (onu tesis eder); bu ise hüsnü hakiki ve hayrı mahzdır. 

İkincisi: Şeriat muaddildir. Yani gayet vahşi ve gaddar bir suretten çıkarıp, ehven-i şer ve muaddel ve tabiat-ı beşere tatbiki mümkün ve tamamen hüsn-ü hakikiye geçebilmek için zaman ve zeminden alınmış bir surete ifrağ etmiştir (dökmüştür). Çünkü, birden tabiat-ı beşerde umumen hükümfermâ (hâkim) olan bir emri (şeyi) birden ref, etmek… Bir tabiat-ı beşeri birden kalb etmek iktiza eder. 

Binaenaleyh: Şeriat vazı-ı esaret değildir. Belki en vahşi suretten böyle tamamen hürriyete yol açacak ve geçebilecek surete indirmiştir, tâdil etmiştir…”


MOLLA SADREDDİN YÜKSEL ​


[1] Sadreddin Yüksel, Dinî ve İlmî İncelemeler,  İstanbul 1969, Ötüken Yayınevi, s. 64-76; İslâmî Araştırmalar, İstanbul 1992, Madve Yayınları, s. 61-73.

[2] Bu parça, Ahmed Şefik Bey’in Fransızca yazdığı, sonra Ahmed Zeki Paşa’nın da Arapça’ya çevirdiği “İslâm’da Kölelik” adlı kitaptan alınmıştır. Kitap, bu mevzu için bir ilham kaynağıdır. 

[3] Ebu Davud, Nesai ve İmamı Ahmed

[4] Hatib Tarihi.

[5] İbni Asâkır.

[6] İbni Asâkır.

[7] Buhârî.

[8] Ahmed, Müslim, Ebu Davud.

[9] Camiu’s Sağir, Ebu Nuaym, Hilye.

[10] Tirmizî, Deylemi.


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 376
Toplam 529732
En Çok 1316
Ortalama 348