KÜFÜR - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

21-04-2022

KÜFÜR

 

1. Eliyazü billah, Allah’ı inkar etme, O’nun varlığını ve birliğini kabul etmeme!..

Günahların en büyüğü, ahlâksızlığın en şenii budur. Küfür; ahlâksızlığın en şenii olduğu kadar da insan için de hem dünya hem de ahirette öldürücü en büyük darbedir. Çünkü, dünya hayatında malı da canı da hederdir, dokunulmazlığı yoktur. Ahirette ise ebediyyen cehennemliktir. "El cezâu min cinsil amel: Yani ceza suçun cinsine ve miktarına göredir!"hükmü bir hukuk kaidesidir. Kâfir-i billah olan kimse de suç ve cinayetin en büyüğünü irtikab etmiştir. Ömrü boyunca, her ne kadar kendisine deliller gösterilmiş, uyarılar yapılmış ise de bildiğinden şaşmamıştır. İnkârında ve küfründe devam etmiş ve bu minval üzere ölüp gitmiştir. Kendisine sonsuz ömür verilseydi, ömrünü hep küfür ve inkar içinde geçirecekti; küfründen vazgeçip imana gelmiyecekti. Sonsuz ömrünü imansızlık içinde sürdürecekti... 

Demek oluyor ki, küfür üzere ölen bir insan ne yapmış oluyor ve nasıl bir suçlu olmuş oluyor? Keyfiyetçe en büyük, kemiyyetçe de sonsuz bir suç işlemiş oluyor. Evet; böyle bir suçlunun cezası da keyfiyet ve kemiyyetçe suça denk olacaktır ki, adalet tahakkuk etsin! İşte o ceza da cehennem cinsindendir ve ebedidır, sonsuzdur. Kur’ân şöyle der:

وَجَزٰٓؤُ۬ا سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَاۚ فَمَنْ عَفَا وَاَصْلَحَ فَاَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِم۪ينَ

"Kötülüğün karşılığı onun dengi bir kötülüktür..." (Şûrâ, 40)

 

Küfür Nedir?

Târifi: Küfür demek, inanılması, tasdik ve kabul edilmesi hal ve şanından olan bir hakikatı veya hakikatları inanması şanından olan kişinin red ve inkar etmesi, demektir. "Herşey zıddıyla bilinir” fehvasınca küfrün zıddı iman, imanın zıddı da küfür olduğuna göre; İmanın kısaca tarifi şöyle: Hazreti Muhammed’in, Allah tarafından getirip haber verdiği şeylerin doğru olduğuna inanmak, dil ile ikrar edip kalbiyle tasdik, etmektir. Demek oluyor ki, imanın oluşmasında iki unsur var. Bunlardan biri kalp ile tasdik, diğeri de dil ile ikrar. İmanda aranan bu iki şarttan biri olmadı mı yani ikrar var ama tasdik yoksa veya tasdik var ama normal zamanda ikrar yoksa iman yoktur, dolayısıyla küfür vardır, inkar vardır ve dolayısıyla böyle bir duruma düşmüş veya böyle bir durumdan çıkmamış, çıkamamış kimse de kâfirdir.

 

Küfrün Kısımları

Küfür cehlî, cühüdî ve hükmî olmak üzere üç kısma ayrılır.

 

Küfr-i Cehlî: 

Küfr-i cehlî’nin sebebi şudur: Kevnî ve Kur’ânî delillere bakmıyor, Allah’ın varlığı ve birliği hakkındaki Kur’ân ayetlerini dinlemiyor, okumuyor, yerlere ve göklere, canlı-cansız varlıklara ve bu arada kendi vücuduna ve vücut yapısına bakıp da düşünmüyor, teemmül ve tefekkür etmiyor, ibret alıp mütenebbih olmuyor, olmak da istemiyor. Elhasıl: Ne aklî delillere bakıyor ne de naklî delillere. Körü körüne gidiyor...

Basiretsiz ve idrâksız avamın saplandığı küfür bu cinsten bir küfürdür. Yani küfr-i cehlîdir.

Cehl:

Cehl demek, bilmemek demektir. Cehalet de aynı manaya gelir. Burada cehl veya cehaletten maksat küfre de ve başkalarına da şamil olan bir keyfiyettir. Yani bilinmesi vacip olan şeyi bilmemektir. Başka bir ifade ile; bilme şanından olan bir kimsenin bilinmesi şanından olan bir şeyi bilmemesi demektir. Yani şöyle de diyebiliriz: Cahil kelimesiyle kâfir kelimesi arasında umum-husus-mutlak vardır; her kâfire cahil denir ama, her cahile kâfir denmez. Basit ve mürekkeb:

Cehalet iki kısımdır: 

1. Biri basit, 

2. Biri mürekkeb.

1. Cehl-i Basit

Sahibi, kendi bilgisizliğini biliyor ve gerçeğe uymayan bir inanç da taşımıyor. Daha açığı; bilmiyor ama bilmediğini biliyor, ama bilme imkanı var, öğrenme imkanı var, öğrenebilir, anlayabilir, idrâk edebilir. Fakat bu kabiliyyetlerini ve bu imkânlarını istimal etmediğinden cehline kurban gidiyor ve inkar içinde boğulup gidiyor. 

İşte böyleleri hayvanlar gibidir. Kur’ân’ın tabiriyle hayvanlardan daha aşağıdır. Çünkü, Allah bunlara akıl vermiş, zeka vermiş, imkan vermiş, ama bunları hakda, doğruyu bulmada ve bilmede değil, batılda, şeytanlıkta kullanmış ve şeytanlaşmıştır. Allah’ın verdiği nimetlerde su-i istimal etmiş, onları kemalât yolunda harcamamıştır.

Yine İslâm’da bir kaide: "Bilinmesi vacib olanın cehli haramdır. İtikad ve farz-ı ayın’lar hakkında olduğu gibi. Farz-ı kifaye kabilinden ise bilinmesi vacib. Fakat bir kısım insanın bilmesiyle diğerlerinden haramlık sakıt olur. Ve fakat hiç biri bilmiyorsa hepsi aynı zamanda haram işlemiş olur. İlmi vacib olmıyanın cehli haram değilse de kemâ-latından kaybetmiş olur." İşte bu, ilim ve cehil babında birer esastır.

Cehlin ilacı:

Cehil, yani bilmemek bir nevi hastalıktır. Cehil hastalığının ilaç ve tedavisi de ilimdir, ilim öğrenmektir.

Hayret, şek, tereddüt ve tevâkuf:

Ahlâk-ı zemîmeden birincisinin Allah’ı inkârdan -Allah’a sığınırız- ibaret olduğunu gördük. Bu arada küfür kelimesinin târifini ve taksimini de gördük. Üç kısımdan ibaret olan küfrün birinci kısmını teşkil eden küfr-ü cehlîyi ve sebebinin neden ibaret olduğunu, ilaç ve tedavisinin ne suretle olacağını da kaydettik. Cehlin öyle bir kısmı da var ki, ona hayret, şek, tereddüt veya tevakkuf adı verilir. Sebebi ise, delillerin taarruz hali de, yani birbirleriyle görünüşte çelişir halde olmasından meydana gelir ve bu durum karşısında insan hangisiyle amel edeceğini şaşırır, hayretler içinde kalır.

Tedavi şekli:

Cehlin ilacı genelde ilim olduğuna göre, bu çeşit cehlin tedavi ve ilacı da o babdaki kanun ve kaideleri iyi bellemek, rabt-ü zabt etmektir. Hayrette kalmak, tereddüde düşmek gibi cehalet cinsinden hasıl olan hastalıkların tedavisi de mantık gibi ve benzeri gibi meani, usul, cedel, kelam, hikmet gibi aklî ilimleri tahsil etmektir. Şurası da mutlaka bilinmelidir ki, Allah kelamında, Peygamber sözünde çatışma, çelişme olmaz, olması mümkün değildir. Çünkü, bir kişinin iki sözü arasında tenakuzun bulunmasının sebebi o kişinin cehlidir, cehaletidir. Allah (Celle Celâluhu) ile O’nun Elçisi (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in sözleri arasında bazen görünüşte tenakuz olduğu görülürse de aslında ve hakikatta tenakuz ve taarruz yoktur. O iki söz arasında mutlaka bir çıkış yolu vardır. İşte o çıkış yolunu bilmek ve bulmak lazım. Bunun da tek çıkış yolu vardır. O da ilimdir, ilim tahsilidir. İlgili ilimleri tahsil etmektir. İşte bu noktadan hareketle: İki delil arasında gözüken tenakuzu gidermek, bu iki delilin arasını telif etmek için, mantık, cedel, kelam gibi ilimleri tahsil edip usul ve kaidelerini bilmek ve yeri geldiğinde onları tatbik etmektir.

Mesela iki ayet arasında veya iki hadis arasında veya ayet ve hadis arasında bir çelişme görüldüğünde önce bunların nüzul ve vürud tarihlerine bakılır. Birinin önce diğerinin sonra geldiği tesbit edilirse, ikincinin nasih, birincinin mensuh olduğu kanaatine varılır, ikinci ile amel edilip, birinci ile amel terkedilir. Bu da yine ilme bağlıdır; tarihi bilmenin yanında nesih meselesini de bilmelidir. Keza; Usul-i Fıkıh kitaplarında zikredildiğine göre nüzul ve vürud tarihleri bilinmediği takdirde bir kurtuluş yolu aranır. Hüküm, zaman ve mahal yönünden o iki delilin araları mümkün olduğu kadar cem ve telif edilir ve ikisiyle de mehma imkan amel edilir.

Şayet bir çıkış yolu bulunamazsa ve ikisiyle de mehma imkan amel etme mümkün olmazsa, terketme yoluna gidilir. Mesela şöyle bir yol takip edilir; Ayetler arasında telif mümkün olmazsa, sünnet’e gidilir, sünnet’ler arasında telif mümkün olmazsa, sahabenin sözlerine gidilir, sahabenin sözleri arasında telif mümkün olmazsa kıyasa gidilir ve iki kıyas arasında bir telif imkanı olmazsa ozaman da kalbin şehadetine ve tercihine bakılır. Bu da mümkün olmazsa, o iki delil yok farz edilir. 

Ve yine usul ilminde kaydedildiğine göre taarruz halinde olan iki delilin nüzul ve vürud tarihleri bilinmediği takdirde bakılır: İki delilden biri haram hükmünü, diğeri mübah hükmünü ifade ediyorsa, haram hükmünü ifade eden delil, nasih kabul edilip onunla amel edilir. Çünkü aslolan ibahettir.

Keza; haram hükmünü getiren delil, mübah, mendub ve kerahat hükmünü ifade eden delillere tercih edilir. Vücub hükmünü getiren delil mendub hükmünü getiren delile tercih edilir. Had cezasını defeden delil, vacib kılan delile tercih edilir; hafif hüküm ifade eden delil, ağır hüküm ifade eden delile tercih edilir. Hakikat, mecaza, sarih kinayeye, nehiy emre, emir ibaheye, ihtimali az olan ihtimali çok olana, mecaz müştereke, lügaten müstamel, şer’a müste’male tekidli olan tekidsize, tahsis görmemiş ammî, tahsis görmüş amme, mükayyed mutlaka, mutlak-ı takyid, mukeyyedi tevile, lâm ile muhalla cemi sığasını ve ism-i mevsuli lâm ile muarref olan ism-i cins üzerine, icma delilini nass üzerine, haber-i meşhur ahada, mütevatir meşhura, fıkıhla mâruf olanın haberi fakih olmayanın haberine, rivayetle mâruf olanın rivayeti böyle olmayanın rivayetine, müsned mürsele; tabiinin mürseli tebe-i tabiinin mürseline, isnad yönünden üstün olanın rivayeti alçak olanın rivayetine, Peygamber’e kadar ulaşan an’aneli müsnedin mâruf kitapllara ihale edilene, sıhhati meşhur ve mâruf kitaba dayandırılan rivayetin, böyle olmayan kitaba, bilittifak müsnedin ihtilaflı olana, şeyhe okunan rivayetin şeyhin okuduğu rivayete, Peygamber’den işiten ravinin rivayeti işitip işitmemiş olmasında ihtimal olana, ravisi sika, zeki, takva ehli, zabta sahib olanın rivayeti böyle olmayanın rivayetine, hadisin vürudu ile ilgili ravinin rivayeti ilgili olmayan ravinin rivayetine, başka delille teyid edilenin teyid görmeyen delille, Medine ehlinin ameline muvafık olanın olmayana, halifelerin ameline muvafık olanın olmayana, illeti zikrolunanın olmayana, sebebi has üzerine varid olan ammın böyle olmayana, vürud sebebi zikrolunanın zikrolunmayana tercih edilir.

İki kıyas arasındaki tercih sebepleri diğer deliller arasındaki tercih sebepleri gibidir.

Ya tercih sebepleri taarruz ettiği takdirde nasıl amel edilir? 

Bakılır: Tercih vasfı zati olan arizî olana tercih edilir.

Mezheb tanımayıp da "Ben bulduğum ayet ve hadisle amel ederim!" diyen yeni müctehidler (!) taarruz ve tercihle alakalı meseleleri çok iyi okusunlarki, ilmi seviyelerini bilip boylarının ölçüsünü bir alsınlar!.. 

 

Hükümde Tevafuk:

Bütün bu tercih yolları arandı ve tarandı da bir çıkış yolu bulunamadı, o zaman tearuz hüküm sürer. Ve işte o zaman şek ve tevakkuf kendini gösterir. Bundan dolayıdır ki, bazı müctehidler bazı meselelerde tevakkuf etmişlerdir; "evet veya hayır" şeklinde bir hüküm beyan etmemişler, sükutu ihtiyar etmişlerdir. 

Mesela: Merkeb (eşek)in ve anası merkeb olan katırın suyunun artığı hakkında üç imamımız (Ebu Hanife, Ebu Yusuf ve Muhammed, Allah kendilerine rahmet etsin) tevakkuf etmişler, şek etmişler, "temizdir veya değildir" diye kesin konuşmamışlardır; temizliği ve temizleyiciliği hakkında şüphe etmişlerdir ve neticede bunların suyunun artığına "Ma-i meşkuk" demişler: "Başka bir su bulunmadığı takdirde hem su ile abdest alacak hem de teyemmüm edecektir,"demişlerdir. Neden? Çünkü, eşeğin etinin temiz olup olmaması hakkında varid olan deliller taaruz halinde, birbirleriyle çatışıyorlar. Haberler çelişkili, kıyas mümteni.

Hz. Enes’in iki rivayetinden birinde evcil eşeklerin etlerinin yenmesi yasaklanmış oluyor, diğer rivayetinde ise "Şu eşeklerden başka benim malım kalmadı," sualine cevaben Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle demiş oluyor: "Malın semizinden ye!"

 

Diğer iki rivayet de çelişkili: Abdullah b. Ebi Evfa’nın rivayeti şöyle: "Hayber günü evcil eşeklerin etleri haram kılındı."

Galib b. Ebcer’in rivayeti de şöyle: "Peygamber, eşeklerin etlerini mübah kıldı."

Eşeklerin etleri hakkında vaki olan bu çelişkili haberler su artıkları hakkında da tereddüt ve şüphe getirmiştir. 

Nitekim bu hayvanların su artıkları, İbn-i Ömer’in rivayetinde necis olmasına rağmen İbn-i Abbas’ın rivayetinde temiz olduğu zikredilmektedir.

 

Kıyasta Mümteni:

"Kediye kıyas edip su ile abdest alınabilir," diyemiyorsunuz. Çünkü, eşek kedi gibi "Tavvafinden" değil; "Köpeğe de kıyas edip suyunun artığı ile abdest olmaz!" diyemiyorsunuz. Çünkü zaruret var. Şöyle ki, merkeblerin insanlarla haşir neşir olmaları köpeğinkinden daha çok.

 

İmam-ı Azam’ın Tevakkufu:

Rivayete göre İmam, sekiz meselede tevakkuf etmiştir; evet veya hayır şeklinde cevab vermemiştir. Bunlardan bir kaçı:

a) Kâfirlerin küçük yaşta ölen çocukları: Cennette mi, cehennemde mi?

b) Çocukların sünnet olma vakti: Hangi yaşta?

c) Dehir kelimesi: Belli bir müddetten mi ibaret, yoksa "ebedi" mi demektir.

d) Kabir azabı: Ruha mı bedene mi?

e) Melekler ile peygamberler arasındaki efdaliyet: Melekler mi yoksa peygamberler mi daha efdal?

f) Cellalenin yani necis yiyen hayvanın: Etinin temiz olması için kaç gün hapsedilmesi lazım?

g) Av köpeğinin yetişmesi: Ne zaman ve nasıl yetişmis olmalı ki, avladığı hayvanın eti yensin?

 

 

Sebep Takva Ehli Olmak:

Bütün bu tereddüt ve tevakkufların ve kesin karar verememenin tek sebebi vardır. O da takvadır, Allah’tan korkmadır; fetva vermenin, şeriat adına konuşmanın ağırlığını idrâk etmedir.

"Cahil cesur olur; dine karşı laubali olanlar, Allah’tan korkmayanlar cüretkâr olur, ilimden yoksun olanlar hafif olur,"gibi sözler birer darb­ı mesel haline gelmiştir.

İşte günümüzün yeni müctehidleri işte ucuz kahramanlar, işte ham sofular! Dikkat edin! Bir tarafta İmam-ı Azam ve emsali zevat ve onların sahip oldukları ilim, takva ve ihtiyatlı davranmaları, kesin kanaat izhar etmeyip duraklamaları, bir tarafta da bunları beğenmeyen, bunların ictihadlarına hor bakan, kitablarına tenezzül etmeyen, dolayısıyla kendi mezhebini terkedip üç-beş kuruşa tenezzül ederek başkalarının meddahlığını yapan, on iki ilimden haberi olmayan, Allah’tan korkup Ümmet-i Muhammed’den utanmayan, üstelik allâme kesilip ahkâm çıkarmaya cüret eden ve nihayet başından büyük haltlar karıştıran kendini bilmez cühelânın, ilimden irfandan haberi olmayan ucuz kahraman sofuların arz-ı endam etmelerini gözden geçirin! Geçirin de bu ümmetin ne hale gelmiş olduğunu bir görün!..

O büyük müctehidler, o muazzam dahiler, o her biri birer deniz mesabesinde olan âlim ve allâmeler, o bildiğini bilen ve gereğini yerine getiren, bilmediği veya tereddüt ettiği yerde de susmasını ve "Bilmiyorum!" demenin de ilimin yarısı olduğunu bilen fazilet ve takva ehli gitmiş de vadiyi boş bulan tilkiler, valiliklerini ilan etmişlerdir!.. Herhalde Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şu sözleriyle bu echel-i cüheladan tecehhül etmiş cahilleri tasvir etmekte:

"Allah, insanların (göğüslerinden) ilmi çekip almaz. Lakin âlimleri almak suretiyle alır. (Ortada) Âlim kalmayınca, insanlar cahilleri başa geçirirler. Onlar da kendilerine sorulanlar hakkında ilimsiz fetva verirler. Hem kendileri delalete düşerler hem de başkalarını delalete düşürürler. (Yani hem dall hem de mudil olurlar.)" (İbn-i Mace, Mukaddime 8)

 

Dini Meselelerde Acele Etmemek ve İhtiyatlı Davranmak:

Mâlum, dini meselelerde konuşmak demek, Allah adına, şeriat adına konuşmak demektir. Kesin bilmediği mevzularda ya susmalı ya da bilmiyorum demelidir. Bilmiyorum demek peygamberlerin, hatta meleklerin adetlerindendir. Dürr’ül Münteka’da kaydedildiğine göre, Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e "Yeryüzünün en efdal yeri neresidir?" diye soruldu. "Bilmiyorum; Cebrail (Aleyhisselâm)’a sorayım" demişti. Sordu; O da "Bilmiyorum, Aziz ve Celil olan Rabbulâlemin’den sorayım..." diye cevap vermişti. Rabbulâlemin de cevap verdi:

"Yeryüzünün en efdal ve en hayırlı yeri mescidlerdir, mescidlerin en hayırlı sakinleri de mescide en önce giren ve en sonra çıkandır. Şerlisi de en sonra giren ve en önce çıkandır."

Bu babda söylenenlerde müftülere büyük bir tenbih dersi vardır. Şöyle ki, sorulan suallerde şayet bilmiyorsa "Bilmiyorum" demekten çekinmemelidir. Zira şer’i meselelerde tahmin yürütmek caiz değildir; Allah’a, şeriat’a iftira olur ki, bunun vebali de çok büyüktür. Irakayn’nin yani Basra ile Kufe müftüsü Şabi’ye bir mesele soruldu. O da "Bilmiyorum" cevabını verince, iki Irak’ın müftüsü olduğun halde "Bilmiyorum demekten utanmıyor musun?" dediler. O da şu cevabı verdi: "Niye utanayım; Mukarreb melekler bile bilmiyoruz dediler. Ben kim oluyorum..." diye karşılık verdi. Keza; İmam Ebu Yusuf’a bir mesele sorulmuştu. O da bilmiyorum demişti. Cevap verdiler ve dediler ki: Beytülmaldan günde şu kadar yersin de bilmiyorum dersin? Öyle mi? O da şu karşılığı vermişti: "Ben ilmim kadar yiyorum. Eğer cehlim kadar yani bilmediklerim kadar yeseydim dünyanın malı da bana yetmezdi..." 

Bir örnek daha: Ebu Bekir el-İyaz’a minberde iken bir mesele soruldu. O da "Bilmiyorum" cevabını verdi. "Orası cahillerin yeri değil, orası yüksek yerdir, oraya âlimler çıkar!.." dediler. O da şu karşılığı verdi: "Ben ilmim kadar yükseğe çıktım. Eğer cehlim kadar yükseğe çıksaydım, başım göğe değerdi." Yine bir başka misal daha: İmam-ı Malik Hazretleri’ne kırk mesele soruldu da o sadece dört meselesine cevap verdi, otuz altısına "Bilmiyorum" dedi. Bu şekilde cevap verişi onun müctehid oluşuna münafi değildir. Çünkü, araştırması ve düşünmesi gerekli idi. Ve son bir örnek de şu: Bir âlimden bir mesele sorulmuştu. O da "Bilmiyorum" diye cevap vermişti. Adamın birisi ona dedi: "Orası cahillerin yeri değil, âlimlerin yeridir!.."Âlim, cevap verdi ve dedi ki: "Şu bulunduğum yer bilebildiğini bilen ve bilemedi-ğini de bilmiyenlerin yeridir. Ama herşeyi bilen ve fakat hiç bilmediği olmayanın yerine gelince O, mekândan münezzehtir (Celle Celâluhu)."

Herhalde bu kadarı ucuz kahramanlara ders ve nasihat yönünden yeter de artar da!..

 

2. Cehli Mürekkeb

Cehaletin ikinci kısmı cehli mürekkeb’dir. Cehli mürekkeb demek, bir şeyi o şekilde biliyor ve o şekilde itikad ediyor ki, o şey gerçekde hiç de öyle değil. Felsefecilerin ve sapık fırkaların Şeriat’a muhalif inanış ve itikadları gibi. İnsanlar bu yönden dört kısma ayrılırlar:

1. Bilir, bildiğini de bilir. İşte bu âlimdir. Buna uyun!

2. Bir adam ki, bilir. Ve fakat bildiğini bilmez. Bu da uyuyor. Bunu uyandırın!

3. Bir adam ki, bilmiyor ve fakat bilmediğini biliyor. Buna öğretin!

4. Dördüncü bir adam da var ki, bilmiyor ve fakat bilmediğini de bilmiyor. Bu ahmak bir insandır. Bundan sakının!

İşte cehli mürekkeb dördüncü sıraya giren insandır. Yani bilmiyor ve fakat bilmediğini de bilmiyor. Bundan sakınmak gerek. Çünkü bu, cehli basitten daha şerli ve daha zararlıdır. Cehli basitte cehalet bir, bunda ise ikidir. Yani bu katmerli cahildir. Bunu uyarmak ve buna bir şey vermek çok zordur. Çünkü, bu çeşit cehalet müzmin bir hastalık gibidir ki, doktorları da yorar, tedavisi mümkün değildir. İsa (Aleyhisselâm)’ın dediği gibi: "Ben anadan doğma gözsüzleri tedavi ettim, alaca hastalıkları iyileştirdim ve ölülerin dirilmesine biiznillah sebep oldum ama, katmerli cehalet hastalıkları beni yordu."

Sebep ise, böyle katmerli bir cehalete sahip olan insan, bu şekildeki cehlini ilim ve kemal zanneder, dolayısıyla deva ve ilacını aramaz ve arama ihtiyacını asla duymaz. Siz onu uyardığınız ve tedavi için üzerine gittiğiniz zaman, o size bilgiçlik taslar ve size öğretmeye yeltenir. Neticede ona bir şey veremezsiniz ve bir şey kabul ettiremezsiniz. Örnek mi istiyorsunuz: Günümüzün particileri!.. Günümüzün dervişleri ve günümüzün yeni müctehidleri, bir kelime ile ucuz kahramanları!.. 

İşte böylelerine öğüt ve nasihat kâr etmez. Çünkü, katmerli bir cahildir. Bilmez, bilmediğini de bilmez. İki kat cahil, hastalığı iki kat! Öyle bir hastalığa yakalanmış ki, o hastalığın dehşet ve şiddetinden kendisinin hasta olduğundan bile haberi yok, kendisini sapasağlam zannediyor!.. Bilmiyor ve bilmediğini de bilmiyor. İşte İslâm’da parti yoktur, İslâm’da taviz yoktur, İslâm’da uzlaşma yoktur, İslâm’da hangi isim altında olursa olsun, İslâmî olmayan sistemlerin yeri yoktur, dersiniz, kaynaklar gösterir, deliller getirirsiniz, misaller verirsiniz, yine de o "İlla da odunumun parası!.." der durur. Çünkü, adamda şuur yok, araştırma yok, izan ve insaf yok!.. Sadece bir şey var. Oda söz benim olsun!

 

İnkâri ve İnadi Küfür:

Küfrün ikinci türü, inkâr ve inaddan kaynaklanan küfürdür. Yani onun inkârı bilmediğinden kaynaklanmıyor, bildiği halde inad ediyor ve inkâra sapıyor. Böyle bir küfre sapmanın ve saplanıp kalmanın üç sebebi vardır. Büyüklük taslamak (kibirlenme), makam sevgisi ve korku.

 

Büyüklük Taslama ve Kibirlenme:

Kur’ân tabiriyle buna "İstikbar" denir. Böylelerine de "Müstekbir" ismi verilir. Firavun ve ileri gelen adamlarının küfrü gibi. Kur’ân şöyle der:

ثُمَّ اَرْسَلْنَا مُوسٰى وَاَخَاهُ هٰرُونَ بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُب۪ينٍۙ ﴿45﴾ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا عَال۪ينَۚ ﴿46﴾ فَقَالُٓوا اَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَۚ ﴿47﴾ فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَك۪ينَ

"Sonra Musa ve kardeşi Harun’u, mucizelerimizle ve apaçık bir delille, Firavun ve ileri gelenlerine gönderdik de iman etmeyi kibirlerine yediremediler. Zaten kibirlenen (ve dik başlı) bir toplum idiler. Kavimleri (yani İsrailoğulları) bize kölelik ederlerken, şimdi bizim gibi iki insana iman mı edeceğiz, dediler. Onları yalancı saydılar ve helak edilenlerden oldular." (Mü’minûn, 45-48)

وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَٓا اَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّاۜ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ۟

"Vicdanları da onların doğruluğuna kesin inandığı halde, sırf haksızlık ve kibirden dolayı onları bilerek inkâr ettiler. İşte bak o fesatcıların sonu nasıl oldu!" (Neml, 14)

 

İşte bu ayetler gösteriyor ki, Firavun ve adamlarının küfre sapmalarının ve saplanmalarının tek sebebi var; O da onların müstekbirlerden olmaları, yani kendilerini büyük görmeleri, üstün görmeleri ve tepeden bakmaları idi. Demek oluyor ki, kibirlenme insan için felakettir, öldürücü bir hastalıktır. insanoğlunu gerçekleri bile inkâra götürür ve saptırır ve nihayet insanı dünyasından da eder ahiretinden de!..

 

Korku ve Endişe:

Küfürden dönmelerine engel olan veya imandan küfre gitmelerine sebep olan hastalıklardan biri de korkudur, can korkusudur, mal korkusudur, makam ve memuriyetin elden gitme korkusudur. Yani adam düşünüyor: Şayet ben iman edersem, şayet ben şeriat dersem, şeriat’tan yana olursam, Kur’ân devlet olsun dersem, benim malıma, benim mülküme el koyarlar, beni memuriyetimden atarlar, benim riyasetim elimden gider, benim etrafımdaki adamlar dağılır, beni hapsederler, beni ipe çekerler gibi endişe ve hastalıklar imana gelmesine mani olur da küfründe bile bile ısrar eder... Veya günümüzün hocalarının yaptıkları ve düşündükleri gibi, "Biz, bizden istenen anayasayı ve ilkeleri korumaya dair söz verip yemin etmezsek, altını imzalamazsak bizi görevden alır, maaşımızı keserler." İşte bu endişe ve bu korkular ne yapıyor? Onları imandan çıkarıp küfre sokuyor...

Tarihte bunun örnekleri çoktur!

 

Hirakl:

Hirakl, Rum diyarının kralı ve devlet başkanı idi. "Kayser" ünvanıyla anılırdı. Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ona, Dihye ile İslâm’a davet mektubunu göndermişti. Hirakl, kendisine bu mektup ulaşmadan önce şöyle bir rüya görmüştü: Bir gece önce gördüğü rüyada yıldızlara bakmış, Allah Resulü’nün şan ve şerefini, dinin yayılıp yükselmesini, diğer dinleri neshettiğini gördü ve endişeli bir halde sabahladı. Ve bunu devletin ileri gelenlerine söyledi ve onlar da bu hususu araştırmaya koyuldular. Tesadüf o sıralarda da bir ticaret kafilesiyle birlikte Ebu Süfyan Şam’da bulunuyordu. Ebu Süfyan’ı bulup kralın yanına getirdiler. O da Ebu Süfyan’dan şu soruları sordu:

"O sizin eşrafınızdan mıdır? Yoksa fakirlerinizden midir? Bundan önce sizin içinizden bir peygamberlik iddiasında bulunan oldu mu? Bu zatın dedeleri içinde hükümdarlık ve emirlik yapan olmuş mudur? Onun etrafında toplananlar zenginler mi yoksa fakirler mi? Kaviler mi yoksa zayıflar mı? Onun durumu artma yolunda mı yoksa eksilmeye doğru mu gidiyor? Dininden geri dönenleri etrafında bırakır mı? Yoksa uzaklaştırır mı? Ondan zulüm ve haksızlık sudur eder mi? Ahlâk yapısı aranızda nasıldır? Yalancılıkla tanınır mı? Muharebede galebe kimdedir?"

İşte buna benzer birçok sualler sordular. Ebu Süfyan da kendisine sorulan bu suallerin cevabını hak ve hakikata uygun bir şekilde cevaplayınca kral, "Evet; işte bütün bunlar birer peygamberlik alametidir..." dedi ve mektubu okuttu. Mektubun okunmasından sonra içinde bulunan imanı Dihye’ye açıkladı. Ve şunu ilave etti: "Ve eğer imanımı bunlara karşı açıklarsam, canımdan korkuyorum." dedi. Fakat bu mektubumu, herkes için güvenilir "Dağatir" ismindeki rahibe götür. Çok bilgilidir. Umulur ki, o iman eder ve ona bunlar iktida ederler de herkes müslüman olur, dedi.

Bunun üzerine elçi rahibe gitti. Rahib, Efendimiz’in mektubunu gördüğü zaman, onun doğruluğunu bildi ve iman etti. Kavmini de onun dinine çağırdı. Onlar ise rahibi öldürdüler. Dihye de Hirakl’e döndü ve haber verdi. Bunun üzerine o şöyle dedi: "Şayet işte bu korku olmasa ben de imanımı izhar ederdim." dedi.

Daha sonra kendisinin tanıdığı ve ilmine güvendiği birisinden bir mektup aldı. Mektubunda Hz. Muhammed’in peygamberliğinden bahseden ve doğruluğunu anlatan yazılar vardı. Bunun üzerine kral adamlarını çağırdı ve onlara mektupların muhtevasını anlattı. Onlar ise tepki gösterdiler ve imandan imtina ettiler. Bunu gören kral, "Yok, yok! Ben sizi denedim, dininize bağlı olup olmadığınızı tekrar görmek istedim..." dedi. Onlar da kralın bu sözlerinden razı olarak ona secde ettiler. Ve bu suretle Hirakl, gerçekleri görmüş ve kalbine iman doğmuşken, mücerred etrafının ve adamlarının tepki göstermeleri ve riyasetinin elden gideceği korkusu ne yaptı? Onun imana gelmesine engel oldu ve küfür içinde saplanıp kaldı.

İşte böyle küfre, küfrî inadi denir. Ve bu çeşit küfürler dünyayı ahirete tercih etmenin acı bir neticesidir. Rabbim bizleri muhafaza buyursun!.. 

 

Peygamberimiz’in Hirakl’e Yazdığı Mektup:

Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in diğer hükümdarlara yazdığı mektupların yanında Rum hükümdarı Hirakl’a da mektup yazmıştı. İşte bu mektubun tercemesini kaydediyorum:

"Rahman, Rahim olan Allah’ın adıyla! Abdullah’ın oğlu ve Allah Resulü Muhammed’den Rum büyüğü Hirakl’a!

Hidayete tabi olanlara selam olsun!

Ben seni İslâm davetiyle davet ediyorum; Müslüman ol ki, selâmet bulasın! Ve iki ecre nail olasın! Eğer yüz çevirirsen, Yerisîler’in vebali senin üzerine olur. Ve Ey Ehl-i Kitab! Aramızda müsavi olan bir kelimeye geliniz (böyle bir kelimenin etrafında birleşelim): Allah’tan başkasına ibadet etmiyelim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah’ı bırakıp da birbirimizi Rabb edinmiyelim. Eğer onlar yüz çevirirlerse, siz onlara, siz şahid olun, biz müslümanlardanız."

Şerh-i Kirmani’nin Nevevî’den naklettiğine göre, Peygamber’in mektubunun usul ve uslubunda bir takım kaideler var:

1- Gönderilen kişi kâfir de olsa mektubu Besmele ile başlamak müstehabtır. Ayet de yazmak caizdir.

2- Önce mektubu yazanın ismiyle başlayıp sonra mektup gönderilenin ismini ilave etmek. Bunun tersine de ruhsat verilmiştir.

3- Kâfir de olsa insanların yanında makam ve mevkileri varsa ve şayet müslümanların bir maslahatı bahis mevzuu ise, mesela tebliğ yapmak gibi, böylelerine iltifatlı davranmada bir beis yoktur, hatta müstehab sayılmakta.

4-Yine bu mektupda şuna da işaret vardır: Müslümanların maslahatı varsa yumuşak davranılması, müdara ile idare edilmesi ve hatta kâfir dahi olsa selam verilmesinin bile caiz olacağı. Çünkü, böyle davranmada kâfire hürmet ve saygı için değil, ammenin maslahatı için ve İslâm’ın güzelliklerini edep ve terbiyesini göstermek için. Bununla beraber iltifatlı davranmayı ve selam vermeyi kâfire hitaben tahsis etmez, umumi olarak yapar. Mesela: "Selam Hakk’a tabi olanlara, selam hidayete tabi olanlara veya selam doğru yolda olanlara olsun." şeklinde olması daha güzeldir.

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 165
Toplam 528313
En Çok 1316
Ortalama 348