KADINLARIN ÖZEL HALLERİ - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

06-04-2022

KADINLARIN ÖZEL HALLERİ

İnsan olmada, Allah’ın kulu, Peygamber’in ümmeti olmada erkekle kadın arasında bir fark yoktur. Hayat hakkına, hürriyet hakkına, mülkiyet hakkına sahip olmada yine aralarında bir fark yoktur. Keza, ibadetle mükellef olmada, ahlak kaidelerine göre hareket etmekte, yasaklardan sakınmakta aralarında bir fark yoktur.

Ancak, ruh ve beden yapıları dikkate alınarak, kadınlar, bazı ibadetlerden muaf tutulmuş, bazı görevlerden affedilmiştir. Hanımlar imanın altı şartıyla İslâm’ın beş şartından mesul iseler de onlara Cuma namazları farz, bayram namazları vacip değildir. 

Cemaate devam etme, ezan ve kamet okuma onlara sünnet değildir. Normal zamanlarda savaşa çıkmaları da farz değildir. 

Ayrıca kadınlar, hayız ve nifaz gibi hallerde namazdan muaf tutulmuşlardır. Yine bu ahvalde oruçlarını kazaya bırakmaları lazım geleceği gibi, Kur’an okumaları, Kur’an-ı Kerim’e dokunmaları da yasaklanmıştır.

İşte biz, bundan sonra kadınların cünüplük, hayızlık, lohusa ve istihaze gibi hallerinden gereği kadar bahsedeceğiz:

Bir de şurasını unutmamak lazımdır: Dinde ayıp yoktur. Haktan haya edilmez; İslâm’ın her meselesi çok açık konuşulur ve öğretilir. Karı-koca arasındaki münasebetler de böyledir. Nasıl cima edecekler, nasıl yıkanacaklar... bütün bunları gayet açık ve net olarak bilmeleri lazımdır. 

Bilmeleri lazımdır ki, hataya düşmesinler, bir yanlışlığa meydan vermesinler. İşte bu noktadan hareketle:

 

Cünüplük ne demektir?

Cünüplük demek, erginlik çağına gelmiş olan bir insanın vücudunda meydana gelen manevî kirlenme hali demektir.

Bu hal, erkeklerde olabileceği gibi, kadınlarda da olabilir.

Cünüp olmanın sebepleri:

İnsanın önünden, sidikten başka, şu sıvılar da çıkar:

1- Meni: Meni demek, erkekde insan tohumunu (sipermayi), kadında yumurtacığı içinde taşıyan sümüksü -genellikle- beyaz veya beyazımsı bir sıvıdır.

2- Mezi: Mezi ise, erkek veya kadının şehvetle birbirlerini öpmesi veya şehvetle boynuna sarılması veya şehvetle sıkması veya şehvetle bakması veya şehvetle düşünmesi sonucu -vücutta hiçbir sarsıntı ve zevk meydana getirmeden- idrar yolundan gelen kaygan, ince, renksiz bir sıvıdır. Mezinin çıkmasından gusül gerekmez.

3- Vedi: Bazı zamanlarda ve ortada belli bir sebep yokken, genellikle, idrarın arkasından gelen kalınca sümüksü bir sıvıdır. Vediden de gusül gerekmez.

Bu üçü, erkek kadın herkeste görülebilir.

4- Kan: Kan ise, adet gören, lohusa olan veya müstehaze olan kadınların fercinden akan kandır.

Şimdi cünüplüğün sebeplerini sıralayalım:

a) Erkekle kadının birleşmeleri, yani cinsî münasebette (cimada) bulunmaları: Bu halde erkeğin tenasül uzvunun en azından bir kısmının kadının tenasül uzvuna duhulü her ikisinin de cünüp olmasına sebep olur, yıkanmaları lazımdır. İster meni gelsin ister gelmesin, her iki taraf da gusledecek. Zaten meni gelirse o vakit haydi haydi gusül etmeleri, boy abdesti almaları lazım.

b) Meninin çıkması:

Meni, genellikle şehvetle ve cinsî arzu ile yerinden ayrılır, vücutta özel sarsıntı ve kesik kesik hareket meydana getirerek çıkar. Sebebi ne olursa olsun, meninin bu şekilde hareketi ve çıkması ne yapar? Erkeği de, kadını da cünüp yapar. Boy abdest almaları, yani banyo yapmaları gerekir.

c) Rüyada cünüp olma:

Gerek erkek gerekse kadın rüya görür. Rüyasında herhangi bir kimse ile münasebette bulunur, meni yerinden şehvetle hareket ederek boşanır. Uyandığı zaman, tenasül uzvunda (edep yerinde) yaşlık bulur veya yaşlık kurumuş, iz bırakmış olur. Buna "rüyalanma", "ihtilam olma" veya "hamamcı olma" denir. Bu halde de gusletmesi (boy abdest alması) lazımdır.

Yaşlık bulduğu halde rüyayı hatırlayamazsa ne yapar? Kendi kanaatine başvurur, düşünür: O yaşlığın meni olduğuna kanaat getirirse veya şüpheye düşüp bir karar veremezse gusleder. Yok, o yaşlığın meni değil de mezi veya vedi olduğuna kanaat getirirse yıkanması lazım değildir. İmam Ebu Yusuf’un içtihadına göre ise, rüyayı hatırlamadığı takdirde, kanaati ne olursa olsun, bir şey lazım gelmez. Fakat ihtiyatlı olan birinci görüştür.

Erkek rüya görür. Rüyayı hatırladığı halde bedeninde veya elbisesinde ne bir yaşlık ne de bir iz bulamazsa gusletmesi lazım değildir. Sahih kavle göre bu meselede kadın erkek gibidir.

İmam Muhammed’in görüşüne göre kadın rüya görüp yaşlık bulamazsa dahi ihtiyaten gusleder. Keza, şehvet duygusu olmadan, ağır yük taşıdığından veya yüksek bir yerden düştüğünden veya kendisine sopa vurulduğundan dolayı meni gelse dahi cünüp sayılmaz, gusletmesi lazım gelmez.

 

Hayız

Hayız kanı, kadınlara mahsus bir haldir. Yetişkin bir kadının rahmindeki memeciklerin çatlamasından meydana gelen kana hayız kanı denir. Bir başka târif: Hayız; bir kadının döl yatağı denilen rahminden belli zamanlar içinde akan kandır. Kadının bu haline "Hayız hali", "Âdet hali", "Aybaşı hali" veya "Namazsız hali" gibi adlar verilir.

Kadınlarda aybaşı hali, en erken dokuz yaşında başlayabilir ve bu halin başlaması o kadının baliğ olduğunun (erginlik çağına erdiğinin) bir delilidir. Elli veya elli beş yaşlarına kadar görülebilir. Bu yaşa "İyas yaşı" denir ki, bundan sonra artık hayız kanı görülmez olur. Elli beş yaşından sonra da pek nadir olmakla beraber hayız hali görülebilir. Bunu söyleyen İslâm bilginleri vardır.

Bir kadının hayız hali kaç gün sürer?

Hayız müddetinin en azı üç gündür. En çoğu da on gündür. Yani saati saatine üç günden az (yani 72 saatten az) olmaz. Yine saati saatine on günden (yani 240) saatten fazla olmaz. Peygamberimiz şöyle buyurur:

"Hayızın azı üç gün, çoğu da on gündür." (Dârekutnî)

Şafii mezhebinde ise azı bir gündür çoğu da on beş gün sürebilir.

Fakat Hanefi mezhebinde, yukariki hadis’e dayanarak, hayız süresinin üç günden az, on günden çok olmıyacağı kabul edilmiştir. Kadının bu hali; üç gün sürer veya dört gün veya beş gün veya altı gün veya yedi gün veya sekiz gün veya dokuz gün veya on gün sürebilir. Fakat on günü geçmez. Üç gün tamam olmadan kesilen veya on günden fazla gelen kan, hayız kanı değildir; hastalıktan gelen özür kanıdır. Zarar vermez. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz şöyle anlatır:

"Hayız; üç gün, dört gün, beş gün, altı gün, yedi gün, sekiz gün, dokuz gün ve on gündür. On günü geçti mi artık o, istihaze (özür) kanıdır." (İbn-i Adiy, el-Kâmil)

Kadının idrar yolundan gelen kanın rengi çeşitli olabilir; toprak renginde, sarı, yeşil, kırmızı, siyah veya bulanık su renginde olabilir.

Hayız kanının devamlı akması şart değildir. Müddeti içerisinde bazen akar, bazen de kesilir, akmaz. Hayız bir kere başladı mı, aradaki kesilmeler de hayız hali sayılır. Yeter ki başında ve sonunda kan gelmiş olsun. Keza, bu müddet için kanın rengi ne olursa olsun, yine hayız sayılır.

 

Adet

Hayız müddetinin azının üç, çoğunun on gün olduğunu söylemiştik. Bununla beraber her kadının kendine göre bir kesilme adeti vardır. Üç gün ile on gün arasında yer değiştirir. Mesela; her seferinde dört günde kan kesilir. İşte o kesildiği gün onun adetidir, o günün tamamında yıkanır, namazını kılar ve diğer ibadetlerini yapar. Bazen olur ki; mesela, bir kadının adeti farz edelim ki, dört gündür, dört günde kesiliyor. Fakat, her nedense adeti olan dört günde kan kesilmedi, yine görünmesine devam ediyor. Böyle bir halde hayız hali de devam eder. Beşinci gün, altıncı gün, yedinci gün, sekizinci gün, dokuzuncu gün veya onuncu günden hangisinde kan kesilirse işte o gün yıkanması lazım gelir. Çünkü hayız hali o gün sona ermiştir. Ancak onuncu gün tamam olduğu halde kan kesilmez, onbirinci güne geçerse o zaman ne olur, ne olduğu anlaşılır? O zaman kesilme adeti olan dört günden sonraki günlerde gelen kanın hayız kanı olmadığı anlaşılır. Hastalıktan gelen bir kan olduğu anlaşılır ve dolayısıyla dört gün ile on gün arasındaki kılmadığı namazları kaza eder. Yani beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci, dokuzuncu ve onuncu günlerin namazlarını kaza eder. Hem de onuncu günün tamamında kan kesilse de kesilmese de gusledecektir, namaz kılmaya başlayacaktır.

Bir kadının kesilme adeti nasıl belli olur? İlk defa gördüğü hayız kanı kaç günde kesilirse, işte o gün o kadının kesilme adetidir. Mesela; ilk defa hayız görmeye başlayan bir kız, farz edelim ki, beşinci günde hayızdan kesildi, işte o beşinci gün onun kesilme adetidir. Fakat adetin değişmesinde bir defa değişme kâfi gelmemektedir. İkinci sefer de değişmiş olması lazım. Mesela; adeti beş gün olan bir kadının beşinci günü tamam olduğu halde bu sefer kan kesilmedi, altıncı gün kesildi. Bu kadının adeti altı gün mü olmuştur? Hayır, ikinci seferinde yine altıncı gün kesilirse işte o zaman adeti değişmiştir; beş gün olmaktan çıkmış, altı gün olmuştur.

 

İki Kan Arasındaki Tuhur (Yani Kan Görmeme Hali)

İki kan görme halleri arasındaki kan görmeme hali de yine hayız halidir. Mesela; bir gün kadın kan gördü ve sonra kan kesildi, sekizinci güne kadar hiç görmedi. Dokuzuncu gün tekrar kan gördü. Bu günlerin bütünü hayız günüdür, gusledecektir. Şayet, birinci gün görülüp kesilen kanı dokuzuncu güne kadar görmedi, onuncu günde tekrar görse, bugünlerin hiçbiri hayız günü değildir. Bu hususta ölçü şudur:

Kan görülen günler on günün içinde olacak. Yani kan bir gün görüldü mü, artık bugünden itibaren on güne varmadan en azından bir gün daha görülmelidir ki, o günler hayız sayılsın.

İki hayız arasında en azından on beş gün geçecektir. Yani kadın, bir hayızdan kesilip yıkandıktan sonra ikinci hayızın başlaması için aradan en az on beş gün geçmiş olacaktır. On beş gün geçmeden tekrar görülen kan hayız kanı değildir, hastalık kanıdır. İki hayız arasındaki müddetin çoğunun bir sınırı yoktur; bir ay olabilir, iki ay olabilir, bir sene olabilir, on sene olabilir hatta ömrünün sonuna kadar olabilir.

 

Kan Kesildikten Sonra Cimâ Yapmak

Cenâb-ı Hakk Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:

وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْمَح۪يضِۜ قُلْ هُوَ اَذًىۙ فَاعْتَزِلُوا النِّسَٓاءَ فِي الْمَح۪يضِۙ وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ حَتّٰى يَطْهُرْنَۚ فَاِذَا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ اَمَرَكُمُ اللّٰهُۜ 

"Ey Resülüm! Onlar sana hayızdan (kadınların adetlerinden) soruyorlar. De ki: O, eziyettir (rahatsız edicidir). Adet zamanlarında kadınlardan çekilin; temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın!" (Bakara, 222)

İleride de görüleceği gibi, adet gören bir kadına kocasının yaklaşması, yani cimada bulunması haramdır, büyük günahtır. Kadın da günaha girer. Kocasına müsaade etmiyecektir. Bu, böyle!

Fakat kan kesildikten sonra, gusletmeden (boy abdesti almadan) kocasının kendisine yaklaşıp cimada bulunması caiz midir? Bu sorunun cevabını üç şekilde vermek lazım:

1- Onuncu günün tamamında kan kesilmiş ise veya,

2- On günden az da, fakat kesilme adeti olan günün tamamında kan kesilmiş ise,

3- Daha kesilme adeti olan gün gelmeden önce kesilmiş ise.

Birinci şekilde, yani onuncu günün tamamında kan kesilmiş ise, kadın gusletse de etmese de kocası kendisine yaklaşıp cimada bulunabilir. Hatta on gün tamam oldu, fakat hâlâ kan görülüyor. Bu halde de kocası kendisine yaklaşabilir. Çünkü on gün tamam oldu mu, artık kadının aybaşı hali bitmiştir. Bundan sonra görülen kan, hayız kanı değil, özür (istihaze) kanıdır.

İkinci şekilde, yani kesilme adeti olan günde; mesela, kesilme adeti beşinci gün diyelim kadın adetinin beşinci gününü tamamlamış. İşte bu beşinci günde kan görülmez olmuş ise, hemen kocasının kendisine yaklaşıp cima etmesi helâl olmaz. Kadın ya gusletmiş olacak veya bir özre binaen teyemmüm edip, nafile de olsa, iki rekat namaz kılmış olacaktır. Ya da kesildikten sonra gusletmesine, elbisesini giyinmesine ve namazın ilk Tekbir’ini almasına yetecek kadar bir zaman geçmiş bulunacaktır. Ve bu kadar bir zaman da namaz vaktinin sonuna doğru olacaktır. Namaz vaktinin başlarında veya ortalarında olursa olmaz. Çünkü o geçmesi lazım gelen zaman namaz vaktinin sonunda olacak ki, o vaktin namazının kazası kadının üzerine lazım gelmiş olsun ve dolayısıyla, gerçekten değilse de, hükmen temizlenmiş sayılsın da kocasının kendisine yaklaşması caiz olsun.

Üçüncü şekle gelince: Yani kesilme adeti olan gün daha gelmemiş. Mesela diyelim ki kesilme adeti günü beş gün. Kadın bu beşinci günden önce kesilme, kan görmez olsa bu halde gusletse de etmese de kocasının kendisine yaklaşması caiz değildir. Çünkü kanın tekrar görülmesi ihtimali vardır. Fakat, ihtiyaten gusleder, namazını kılmaya başlar.

Şurasını da hanım kardeşlerimiz bilmelidirler ki; birinci şekilde ve bazı şartlarla ikinci şekilde boy abdesti almadan kocalarının kendilerine yaklaşıp cima etmeleri caiz ise de, günah değil ise de evla olanı, daha doğru olanı boy abdesti aldıktan sonra yaklaşmalarıdır.

 

Nifas kanı

Nifas kanı demek, doğum yapan bir kadının idrar yolundan gelen kan demektir. Böyle olan kadına "Lohusa" denir ve bu hale de "Lohusa hali" denir.

Doğan çocuk, ister vaktini doldurduktan sonra doğmuş olsun, ister doldurmadan önce doğmuş olsun farketmez. Yani çocuk normal zamanında doğsa da, düşük olsa da anası lohusa sayılır. Yalnız düşük olduğu zaman hiç olmazsa eli-ayağı, başı-parmağı gibi uzuvları (organları) belli olmuş olacaktır. Hiçbir uzvu daha belli olmadan meydana gelen düşük (doğum) halinde kadın lohusa sayılmaz, gusletmesi lazım değildir.

İkiz doğum yapan kadının lohusalığı da birinci çocuk doğduktan sonra başlar.

Lohusa halinin azı için bir müddet yoktur. Bir gün geçmeden de kadın temizlenebilir. Hatta hemen doğumun arkasından kan kesilebilir. Ve hatta doğum yapar, hiç kan görülmez olabilir.

Bu hususta şart olan kanın kesilmesidir. Kaç gün sonra veya kaç saat sonra olursa olsun farketmez. Kesildiği andan itibaren gusleder, ibadetlerini yapmaya başlar.

Lohusa halinin en çok müddeti ise Hanefi mezhebine göre kırk gündür. Şafii ve Malikî mezheplerinde ise altmış gündür. Biz burada meseleyi Hanefi mezhebine göre yürüteceğiz:

Doğum yapan kadının lohusa halinin kesilmesi, bitmesi sıfır saatte olabilir, birinci günde olabilir, ikinci günde olabilir, beşinci günde olabilir, onuncu günde olabilir, otuzuncu günde olabilir veya kırk güne kadar herhangi bir günde olabilir. Şart olan kanın kesilmesidir. Kırk güne kadar hangi günde kesilirse kesilsin. Kadın gusledip ibadetini yapmaya başlayacaktır. Fakat lohusa hali kırk günü geçmez. Kırk gün oldu mu kan kesilse de, kesilmese de kadın gusledecektir. Kırk günden sonra görülen kan lohusa kanı değildir, özür kanıdır, başka bir sebepten gelen kandır.

Demek oluyor ki, lohusa müddeti bir saatten tutun da kırk güne kadar olabiliyor.

 

Adet

Aybaşı olan kadının adet günü olduğu gibi, lohusa kadının da adet günü olabilir. Mesela; ilk doğum yapan bir kadın, doğumdan sonra farz edelim ki, otuz günde kesildi, artık kan gelmiyor. Ne yapar? Gusleder, ibadetlerine başlar. Bu kadın, bundan sonra kırk güne kadar hiç kan görmezse, artık bu kadının kesilme adeti otuz gün olmuş olur. İkinci sefer doğum yapmasında başka türlü bir şekil almazsa, bu kadın otuz günü bekler, otuz gün tamam oldu mu gusleder.

Şayet, kesilme adeti otuz gün olan bir kadının otuz günü bittiği halde kan hâlâ görülmeye devam ediyorsa bu kadın ne yapar? Kanın kesilmesini bekler. Kırk güne kadar hangi gün kesilirse o gün gusleder. Lohusa müddeti o güne kadar devam etmiş sayılır. Kırk gün bittiği halde kan kesilmez, yine devam ederse otuz günden sonraki on günlük namazlarını kaza edecektir. Çünkü, kesilme adeti olan otuz günden sonra devam eden kan, lohusa kanı olmuş olsa idi, kırkıncı günü geçmeyecekti, kesilecekti. Madem ki kesilmedi, o halde otuzuncu günden sonra devam eden kan lohusa kanı değildir, başka sebepten gelen özür kanıdır. Binaenaleyh, o on gün kadın lohusa sayılmaz; o günlerin namazlarını kaza etmesi lazımdır.

Lohusa halinde de devamlı kan görülmesi şart değildir. Ara sıra kesilebilir. Başlangıç günü ile sonuç günü görülmesi kâfi gelir. Mesela; yirmi günde kesilen lohusa bir kadın, birinci gün kan görse sonra kan kesilse, görülmez olsa, yirminci günde tekrar görülse ve kesilse bu kadının adeti yine yirmi gündür ve kanın kesildiği aradaki günler de lohusa günleridir.

 

İstihaze (Özür) Kanı

İstihaze kanı demek, bir hastalıktan dolayı hayız ve lohusa olmayan kadının idrar yolundan gelen kan demektir. Bu kan kokusuz bir kandır.

İstihaze kanının çeşitleri yedidir:

1- Henüz buluğ çağına (dokuz yaşına) gelmemiş kız çocuğunda görülen kan;

2- Hayız müddetinin azından noksan olan, yani üç günden az devam eden kan;

3- Hayız müddetinin çoğundan fazla devam eden, yani on günden fazla devam eden kan;

4- Lohusa müddetinin çoğundan fazla olan, yani kırk günden fazla devam eden kan;

5- Hayız halinde, kadının adeti olan belli günden fazla devam edip on günü aşan kan;

6- Nifasta, kadının adeti olan belli günden fazla devam edip kırk günü aşan kan;

7- Gebe olan bir kadının gördüğü kan.

İşte bu yedi halde de görülen kan hayız veya lohusa kanı değildir, istihaze adı verilen özür kanıdır, hastalıktan dolayı gelen bir kandır. Kendisinden böyle bir kan gelen kadın da özür sahibidir. Böyle bir kanın çıkması sadece abdesti bozar. Namaz kılmasına, oruç tutmasına ve diğer ibadetlerini yapmasına mani olmaz, bunları yapması caizidr. Kocasının kendisine yaklaşması da caizidr, helaldır.

Özür kanı kendisinden devamlı gelen bir kız, akıl-baliğ olursa hayız günlerini nasıl ayırt eder? Böyle olan bir kadın, her ayın on gününü hayız günü sayar, bundan sonra gusleder ve ayın geri kalan günlerinde namazını kılar, orucunu tutar.

 

Hayız Ve Lohusa Olan Bir Kadına Haram Olan Şeyler

Hayız ve lohusa olan kadına şu yedi şey haramdır:

1- Namaz:

Hayız olan kadın olsun, lohusa olan kadın olsun, bunlar namaz kılamazlar. Bunların namaz kılmaları haramdır. Herhangi bir namazı kılamayacakları gibi, tilavet secdesi ve şükür secdesi de yapamazlar. Namaz demek, insanın Allah’ın huzuruna çıkması demektir. Namaza giren bir insan Allah’ın huzuruna kabul edilen bir insandır. Elbette Allah’ın huzuruna girmenin adabı vardır. Tertemiz olmak da bunlardan biridir. Hayız veya nifas halindeki kadın ise, kirlidir, temiz değildir. Bu halleriyle Rabb’lerinin huzuruna çıkamazlar; çıkmaları da yakışık almaz. İşte bu hikmete binaendir ki, namazın her türlüsü bu haldeki kadınlardan affedilmiştir, bağışlanmıştır. Ay-başı günlerinde olsun, bilahare kaza etmez. Bunların kazası lazım değildir. Çünkü bu günlerinde kadınlara namaz farz değildir.

2- Oruç:

Hayız ve lohusa halinde olan kadının oruç tutması sahih olmaz. Hatta haram olur. Ne Ramazan orucunu tutabilir, ne de başka herhangi bir oruç.

Ancak, hayız ve lohusa halleri kadının üzerine orucun farz olmasına mani olmaz. Böyle olan kadına Ramazan orucu farzdır. Fakat tutması tehir edilir, o günlerde orucunu yer. Ramazan’dan sonra yediği günleri sayısınca kaza eder.

Hayız ve lohusa olan kadına neden tutmadığı günlerin oruçlarını kaza etmesi farz oluyor da o günlerde kılmadığı namazları kaza etmesi farz olmuyor? Bunda hikmet nedir?

Hikmet şu olsa gerek: Kılmadığı namazların sayısı çoktur. Eğer hayız ve lohusa halinde kılmadığı namazları kaza edecek olsa yorucu ve zahmetli olacaktır, zor olacaktır. Mübarek dinimizde ise zorluk yoktur. Çünkü Cenâb-ı Hakk Kitab’ında buyurur ki:

وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدّ۪ينِ مِنْ حَرَجٍۜ

"Allah dinde size zorluk emretmedi." (Hacc, 78)

Oruca gelince, o senede bir defa geliyor. Belki de Ramazan gelir geçer, kadın ne hayız olur ne de çocuk doğurur. Buna binaen hayız ve lohusa halinde yediği oruçları kaza etmesinde o kadar zorluk yoktur. Kim bilir, bundan başka daha nice hikmetler vardır?!.

Oruçlu olan bir kadında hayız başlarsa veya lohusa olursa, yani doğum yaparsa kadın orucunu bozar. 

O günün orucu artık oruç sayılmaz, kazası lazım gelir. Hayız gören veya lohusa olan kadınlar, gündüz saatlerinde bu hallerinden temizlenirlerse ne yaparlar? Bu kadınlar, bu günün akşamına kadar orucu bozan şeylerden sakınırlar. 

Ancak o gün oruç tutmuş sayılmazlar. O günü de kaza edeceklerdir.

Namaza gelince: Vakit girdikten sonra hayız veya lohusa olursa, artık o vaktin namazını kılamazlar, kılınması da lazım değildir. Fakat o vaktin sonunda temizlenirlerse, o taktirde gusledip elbiselerini giyindikten sonra namazın, hiç olmazsa, ilk Tekbir’ini alacak kadar bir zaman varsa o vaktin namazını kaza etmeleri kendilerine farzdır.

3- Tavaf:

Hayız veya lohusa olan kadının Kâbe’yi tavaf etmesi haram olur. Çünkü Kâbe’yi tavaf etme de namaz kılma gibidir.

Hacca gidip ihrama giren bir kadın, hayız olursa ne yapar? Haccın her vazifesini yapar, ancak Kâbe’yi tavaf edemez. Kâbe’yi tavaf etme işini temizlendikten sonraya bırakır. Peygamber Efendimiz, aybaşı olan Hz. Aişe’ye hitaben şöyle buyurmuştur:

"Bu hal; Allah’ın Adem’in kızları üzerine yazdığı (takdir ettiği) bir şeydir. Hacıların yapacağı her şeyi sen de yap. Ancak gusledinceye kadar Kâbeyi tavaf etme!" (Müslim, Hacc)

4- Camiye Girmek:

Hayız gören kadın veya lohusa olan bir kadın için cami ve mescide girmesi helal olmaz, caiz olmaz. Hatta bir taraftan girip diğer taraftan çıkması bile doğru değildir. Resul-i Ekrem (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Bu evlerin kapılarını mescidden başka tarafa çevirin. Zira ben, hayız gören ve cünüp olanlar için mescide girmelerini helal görmem." (Ebu Davud, Taharet)

5- Kur’an Okumak:

Hayız gören veya lohusa olan bir kadının, Kur’an-ı Kerim’den herhangi bir sureyi veya tam bir ayeti okuması caiz değildir, günahtır. Fakat yarım ayete kadar okuyabilirler. Peygamberimiz şöyle buyurur: "Cünüp olanlarla hayız olanlar Kur’an’dan bir şey okuyamazlar." (İbn-i Mace, Tirmizi, Taharet)

Ancak, dua ve zikir şeklindeki ayetleri dua ve zikir maksadiyle okuyabilirler. Fatiha Suresi’ni de yine dua maksadiyle okuyabilirler. Kelime-i Tevhid’i, Kelime-i Şehadet’i okuyabilirler. Kur’an ayetlerini hece şeklinde yani kesik kesik okuyabilirler. Kelime-i Tevhid’i, Kelime-i Şehadet’i okuyabilirler. Euzu Besmele okuyabilirler, Salat-ü selâm getirebilirler. Okunan Kur’an ayetlerini dinlemeleri de caizdir.

6- Kur’an Ayetlerine Dokunmak:

Kur’an-ı Kerim’i ve Kur’an ayetleri yazılı bulunan kâğıt ve levhaları ellerine alamazlar ve el süremezler. Mendil gibi bir şeyle Mushaf’ı ve Kur’an ayetleri yazılı olan şeyleri tutabilirler.

7- Cinsî Münasebet:

Hayız olan veya lohusa bulunan bir kadınla münasebette bulunmak, yani cima yapmak caiz değildir.

Yahudiler, kadın hayız oldu mu, onunla yemek yemez, onunla su içmez ve onunla cinsî münasebette bulunmazlardı. Hatta bu kadını yatak odasından bile uzaklaştırırlardı. Adet gören kadın hakkında bu derece ifrata varır ve aşırı giderlerdi.

Hıristiyanlar ise, kadının hayız hali diye bir şey kabul etmezler. Hayız halinde de cima yapmayı mübah görürler, aldırmazlar. Bunlar da bu mesele hakkında bu derece geri kalmışlardır.

İslâm dinine gelince: Her meselede olduğu gibi, kadınların bu meselesi hakkında da ne çok ileri gitmiş, ne de çok geri kalmıştır. Akla uygun olan, ilme uygun olan orta bir yol tutmuştur. İslâm’a göre aybaşı olan, lohusa olan kadın ne yatak odasından çıkarılır, ne de yemek yemede ayrı bir muameleye tabi tutulur. Kadın evde oturup kalkar, ev işleri görür, kocasının yatak odasında, hatta yatağında beraber yatabilir. Bunlar dinimize göre caizdir. Ancak haram olan, yasak olan şey, cinsî münasebette (cimada) bulunmaktır. Bu, günahtır. Kur’an-ı Kerim hayızlı bir kadına kocasının yaklaşmasını yasak etmiştir:

وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْمَح۪يضِۜ قُلْ هُوَ اَذًىۙ فَاعْتَزِلُوا النِّسَٓاءَ فِي الْمَح۪يضِۙ وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ حَتّٰى يَطْهُرْنَۚ فَاِذَا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ اَمَرَكُمُ اللّٰهُۜ 

 

"Ey Resul-i Ekrem! Onlar sana hayızdan soruyorlar. De ki, o bir eziyettir (rahatsızlıktır). O halde, hayız halinde kadınlardan çekilin, temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın..." (Bakara, 222)

İşte bu ayet-i kerime hayızlı kadınlara yaklaşmayı, münasebette bulunmayı yasak ettiği gibi, göbek altından diz kapağına kadar olan kısmından faydalanmasını da yasak etmiştir. Doğru bulmamıştır. Kişi hayız gören veya lohusa olan karısının göbeğinden yukarı, dizkapağından aşağı olan kısımlarına dokunabilir. Mesela, bu halde iken kocası hanımını öpebilir, boynuna sarılabilir, şehvetle bakabilir, dizkapağı ile göbek arasını örten kilotu üzerinden faydalanabilir. Bunlar caizdir, helaldir.

Elhasıl, kadının gerek aybaşı halinde gerekse lohusa halinde kocasının cima etmesi, hem koca için hem de karı için günahtır, haramdır. Gerek Kur’an-ı Kerim’in ayeti, gerekse Peygamber Efendimiz’in hadis’leri bunu yasak etmiştir. Hele "Allah korusun! bunda ne var ki!" diyerek, helal olduğunu kabul ederek karısına yaklaşırsa dinden çıkma tehlikesine düşer.

Şayet, haram olduğunu bildiği ve kabul ettiği halde gaflet ederek veya nefsine uyarak böyle bir temasta bulunursa ne lazım gelir? Tevbe etmesi hem de tevbe-i nasuh ile (çok ciddi ve samimi şekilde) tevbe etmeleri ve mümkünse birer altun sadaka vermeleri ve bir daha böyle bir şey yapmayacaklarına kesin karar vermeleri lazımdır.

Hikmet Nedir?

Mübarek dininmiz hikmet dinidir; sıhhat dinidir, temizlik dinidir. Her emir ve yasağı böyle olduğu gibi, aybaşı olan veya lohusa olan kadına kocasının yaklaşmasını yasak olmasında da elbette hikmet vardır. Şimdi bilebildiğinizi, maddeler halinde sıralayalım:

1- Hayız gören bir kadından gelen kan murdar ve kirli bir kandır, zehirli ve iğrenç bir kandır. Döl yatağının ifrazatıdır, pisliğidir. Sağlam yapıya ve sağ duyuya sahip olan insanın nefret duyduğu ve tiksindiği bir kandır. Rengi bozuk, kokusu fena, kendisi acı ve yıkıcı bir afettir.

İşte böyle bir afet halinde kadına yaklaşmayı, hikmet olan dinimiz, elbette yasak edecektir ve etmiştir. İnsan tabiatı da bunu asla hoş görmez, görmesine imkân yoktur. Tıp ilmi de buna müsaade edemez ve etmemiştir.

2- Âdet hallerinde kadın bir nev’i hastadır, yaralıdır, yorgundur, rahatsızdır. Böyle olan bir kadınla cimada bulunmak bir şeye yaramıyacağı gibi, tadı tuzu da olmaz. Üstelik, birtakım zararların meydana gelmesine sebep olabilir. Mesela, yaralı halde bulunan rahim yollarıyla temas, mikropların harekete geçmelerine, tahribat yapmalarına ve dolayısıyla kadın hastalıklarının doğmasına sebep olabilir.

3- Aybaşı hali kadının güzelliğinde de, kokusunda da, tavır ve hareketinde de hoşa gitmeyen değişiklikler meydana getirir. Rengi acayipleşir, kokusu kötüleşir, kadın cazibesini kaybeder. Bu halde olan karısına kocasının yaklaşması, kocasının karısına karşı sevgisini azaltır, soğukluk meydana getirir, hatta nefret uyandırır ve nihayet aile bağlarının kopmasına, yuvanın dağılmasına sebep olabilir. Kim bilir, daha nice zararlara yol açabilir?..

İşte bu sakıncalarına binaen, dinimiz ne yapmıştır? Aybaşı geçiren, hayız gören veya lohusa olan kadınlara kocalarının yaklaşmalarını (cima yapmalarını) yasak etmiş ve bu hususu gayet veciz bir ifade ile, hatta tek kelime ile anlatmış ve şöyle demiştir:

هُوَ اَذًىۙ

"... Hayız bir eziyettir!" (Bakara, 222)

 

Gusül

Kadın Nasıl Gusledecektir?

Hayız veya lohusalıktan temizlenen, rüyada ihtilam olan veya kocasıyla cimada bulunan bir kadına gusletmesi, yani boy abdest alması farzdır. Tepeden tırnağa kadar yıkanacaktır. Hiçbir yerinde iğnenin ucu kadar bile su değmedik yer kalmayacaktır.

Kadın önce elbiselerini çıkarır, kocasıyla cima ettiği için veya rüyada ihtilam olduğu için gusledecekse, önce idrarını yapar, edep yerlerini yıkar, yani taharetini alır. Fakat taharetini alırken parmağını fercinin içine sokup içini temizlemeye çalışmaz. Buna lüzum yoktur. Dışını yıkaması kâfi gelir. Bu arada önünü veya arkasını Kıble’ye çevirmez. Ya sağı veya solunu Kıble’ye çevirir.

Ellerini üç kere yıkar, ağzına üç kerre dolu dolu su verir, burnuna üç kere iyice su çeker. Burun kemiğine kadar suyun çıkması lazımdır. Yüzünü üç kere yıkar, kollarını üçer kere yıkar, başına mesheder. Örüklerini çözmüş ise saçlarının aralarına su geçirmesi de şart. Yok, eğer örüklerini çözmemiş ise, örüklerinin aralarına su geçirmesi şart değildir; köklerini ıslatması kâfi gelir. Bundan sonra sağ omuzuna, sonra sol omuzuna, daha sonra da başına su dökerek iyice ovar.

İkinci sefer yine sıra ile omuzlarına, başına su döker ve tekrar ufalanır. Üçüncü seferinde yine aynı sıra ile su döker, tekrar ovalanır ve böylece gusletmiş olur.

 

ÇEŞİTLİ MESELELER

 

Soru: Hayız ve lohusa günlerinde bir kadın, namaz kılmadığına göre, bu vakitlerde başka ibadet yapabilir mi?

Cevap: Mümkün olursa ve vakti müsait ise, her namaz vaktinde abdest alıp seccadesinde Kıble’ye karşı oturur, tesbih çeker. Böyle yapması güzeldir; hem Rabb’isini unutmamış olur, hem de ibadet sevabını almış olur ve ayrıca abdest almak suretiyle de temizlik yapmış olur.

Soru: Âdet gören veya lohusa olan bir kadın, Ramazan’da oruç tutmamakla beraber yemeği içmeği terk etse bunda sevap var mıdır?

Cevap: Hayır, sevap yoktur. Hatta böyle yapmanın mekruh olduğunu söyleyenler de vardır.

Soru: Kur’an öğreticisi olan bir kadın hayız olursa ne yapar?

Cevap: Bu kadın Kur’an-ı Kerim’i eline alamaz. Ancak Kur’an ayetlerini kelime kelime öğrencilerine okutur. Öğrencilerinin okuduklarını dinleyebilir. Esasen âdet gören veya lohusa olan bir kadın başkalarının okudukları Kur’an ayetlerini dinleyebilir.

Soru: Cünüp bir kadın, yıkanmadan çocuğuna meme verebilir mi?

Cevap: Memesini yıkadıktan sonra verebilir. Ancak o anda çocuğa meme verme mecburiyeti yoksa, yani çocuk ağlamıyorsa, yıkandıktan sonra vermesi daha güzeldir.

Soru: Kadının kestiği hayvanın eti yenir mi?

Cevap: Kadının kestiği hayvanın eti yenir. Yani kadın hayvan kesebilir. Orada erkek olsa da olmasa da. Yeter ki kesmesini bilsin. Hatta aybaşı olduğu zamanlarda bile hayvan kesebilir.

Soru: Kirva diye bir şey var mıdır?

Cevap: Hayır; İslâm dininde kirve diye bir şey yoktur. Bir kimse kirvasının kızıyle de evlenebilir.

Soru: Bir müslüman kadın, müslüman olmayan bir erkekle evlenebilir mi?

Cevap: Hayır, evlenemez; Günahtır, haramdır. Fakat bir müslüman erkek, kitap ehli olan bir yahudi ve bir hıristiyan olan kadınla evlenebilir.

Soru: İslâm dininde fala bakma ve baktırma var mıdır?

Cevap: Hayır, yoktur! Fala bakma ve baktırmayı dinimiz şiddetle reddeder. Hatta falcıya inanan kimsenin imanının tehlikeye düşeceği Peygamberimiz’in bir hadis’inden anlaşılmaktadır.

Soru: Göz değmesin diye çocuklara gözboncuğu takmak İslâm dininde var mıdır?

Cevap: Hayır, yoktur! Dinimizde ne gözboncuğu vardır, ne de yedi delikli boncuk vardır. Bunlar uydurma şeylerdir. Keza ziyaretgâhlara, türbelere taş yapıştırmak, çaput bağlamak veya buralarda mum yakmak dinimizin kabul etmediği şeylerdir, günah olan şeylerdir.

Soru: Kadınlar; bahçelerde, tarlalarda veya kırlada bulundukları sıralarda namazlarını oturarak mı kılacaklar?

Cevap: Hayır; Kadınların böyle yerlerde olsalar dahi namazlarını oturarak kılmaları doğru olamaz. Çünkü, farz namazlarda kıyam (ayakta durma) farzdır, dolayısıyla oturarak kılması caiz olmaz. Namazı fasiddir, yeniden kılması lazımdır. Oralarda erkekler vardır; nâ-mahrem erkekler kendilerini görür diye kadınların namazlarını oturarak kılmalarını gerektirmez. Çünkü; kadın, namazında örtünmesi lazım gelen yerlerini örtmüştür. Yabancı erkeklerin, namaz kılan bir kadının hareketlerini görmesi o kadının namazına zarar vermez.

Sünnet ve nafile namazlara gelince; her yerde olduğu gibi, böyle yerlerde de oturarak namazlarını kılmaları caiz ise de sevap yönünden noksan olur.

Soru: Kadınların cenazeyi takip ederek mezara kadar gitmeleri caiz midir?

Cevap: Kadınların cenaze ile mezara kadar gitmeleri dinen doğru bir şey değildir. Cenazeyi mezara kadar götürmek, defnetmek işi erkeklere aittir. Cenazenin bu işlerinde kadınlara vazife verilmemiştir. Binaenaleyh, kadınlar cenaze namazına katılmayacaklar, cenazenin omuzlarda götürülmesinde veya toprağa verilmesinde bir hizmetleri olmayacaktır. Buna binaen, kadınların mezara gelmelerine hiç lüzüm yoktur. Olsa olsa seyretmek için gelmiş olacaklar. Cenaze ve cenazenin gideceği yer ise seyir yeri değildir. Hele açık, saçık, erkeklere karışık bir şekilde katılmaları veya bağırıp çağırarak ağlamaları asla uygun değildir. Sevap yerine günah getirir.

Soru: Erkekler bulunmadığı zamanlarda kadınlar cenazeyi kaldırabilirlermiş. Bu doğru mudur?

Cevap: Evet, o zaman kadınlar cenazeyi kaldırabilirler. Cenaze namazını kılarken isterlerse teker teker kılarlar, isterlerse biri imam olarak birlikte kılarlar ve götürüp mezara defnederler.

Soru: Bir kadın, ölmüş olan kocasını yıkayabilir mi? Veya bir erkek, ölen karısının cenazesini yıkayabilir mi?

Cevap: Evet, bir kadın, sağ iken kocasını banyoda yıkadığı gibi, öldükten sonra da cenazesini yıkayabilir, bu caizdir. Fakat, bir koca vefat eden karısını yıkayamaz. Ancak yüzüne bakabilir.

Soru: Kadınlar, mezarları ziyaret edebilirler mi?

Cevap: Daha çok yaşlı kadınların, İslâm’ın usul ve adabına uyarak, mezarları ziyaret etmelerinde bir sakınca yoktur, gidebilirler.

Soru: Gerek cenaze çıkan ev olsun, gerekse yakın komşu evler olsun, cenaze çıktığı gün, kaplarındaki bütün suları dışarı dökeceklermiş, dökmeleri lazım imiş. Sebep de Azrail (Aleyhisselâm)kılıcını o sularda yıkıyormuş. Doğru mu?

Cevap: Hayır, dinimizde böyle şey yoktur. Hatta bunlar gülünç şeylerdir.

Soru: Cenaze çıkan ev halkının cenazenin birinci gününde, üçüncü gününde, kırkıncı gününde veya elli ikinci gecesinde yedirmeleri dinimizde var mıdır?

Cevap: Hayır! Mübarek dinimizde cenaze çıkan bir ev halkının o saydığımız günlerin her hangi birisinde yemek vermesi diye bir şey yoktur. Hatta bu maksatla yemek vermek bid’attır, bir nev’i günahtır. Dinimiz böyle bir emir veya böyle bir tavsiyede bulunmamıştır. Ancak, yemek hazırlayıp, fakir fukaraya yedirerek hasıl olan sevabın ölüye bağışlanması dinimizde vardır. Ama bunun her hangi belli bir günü yoktur. Her hangi bir günde olabilir. Kırkıncı veya ellinci günü olması şart değildir. Şurasını da unutmamak lazımdır ki, cenazenin çıktığı ev halkına yemek hazırlayıp götürmek kitaplarımızda vardır. Bu güzel ve yerinde bir harekettir. Çünkü ev halkı o gün kederli ve cenaze ile meşgul olduklarından kendilerine yemek hazırlama imkânı bulamazlar.

Soru: Üç ayları yedi sene tutan bir kimsenin bir kurban kesmesi lazımmış. Ne dersiniz?

Cevap: Hayır! Bunun da aslı astarı yoktur.

Soru: Tırnaklarında oje bulunan bir kadın guslederse, yani boy abdesti alırsa temizlenmiş olur mu? Ellerinde kına bulunan da böyle midir?

Cevap: Cünüplükten veya hayızdan veya lohusalıktan yıkanmak isteyen bir kadının tırnakalarında oje bulunursa boy abdesti tamam olmaz, temizlenmiş sayılmaz. Çünkü ojenin altına su geçmez, tırnakları ıslanmamış sayılır. Halbuki, cünüp bir insanın guslederken vücudunun her hangi bir yerinde iğnenin ucu kadar bir yer kuru kalsa cünüplükten çıkmış sayılmaz. Kına, oje gibi değildir. O suyun deriye geçmesine engel olmaz.

Soru: Bir kadının başkasının çocuğunu emzirmesi caiz midir?

Cevap: Bir kere kocasından izin almadan bir kadının, bir başkasının çocuğunu emzirmesi caiz değildir. Esasen, bir zaruret yoksa, şunun veya bunun çocuğunu asla emzirmemelidir. Çünkü süt annelik, süt kardeşlik meydana gelir. Sonra bunlar arasında evlenme haram olur. Bazen de kimin kimi emzirdiği unutuluyor; süt kardeşler arasında evlenmeler oluyor ki, bunun günahı emzirenedir.

Soru: Uğursuz hayvan var mıdır? Mesela yolda giderken birisinin önüne bir tilkinin çıkması veya bir yılanın rastlaması veya bir horozun vakitsiz ötmesi veyahut bir tavuğun horoz gibi ötmesi veyahut baykuşun ötmesi veyahut köpeğin uluması ve saire gibi şeyler halk arasında uğursuzluk sayılır, kaza ve belaya işaret sayılır ne dersiniz?

Cevap: Hayır! Herhangi bir hayvan veya herhangi bir hayvanın herhangi bir hareketi veya ötüşü uğursuzdur diye dinimizde bir şey yoktur. Hayvanların her hangi bir hareketi de ileride meydana gelecek herhangi bir kazaya veya belaya işaret değildir.

Soru: Günler ve geceler arasında uğursuzu var mıdır? Mesela, bazı yerlerde haftanın bazı günlerinde yola çıkmak, ev süpürmek, çamaşır yıkamak veya dikmek uğursuz olurmuş deniliyor. Bu doğru mudur?

Cevap: Hayır; mübarek dinimize göre uğursuz gün veya uğursuz gece yoktur. Her gün uğurludur. Hatta Salı günü de uğurludur. İstanbul’un fethi Salı gününe rastlar.

Soru: Çocuğu olmayan bir kadın, ziyaretgâha (türbeye) gidip bir kurban keserse çocuğu olurmuş, diyorlar. Ne dersiniz?

Cevap: Hayır; dinimizde böyle bir şey yoktur ve böyle şeylere inanmak asla doğru değildir. Esasen türbeye gidip kurban kesmek de yoktur. Adak adamakla veya kurban kesmekle çocuk olmaz. Bu ne ilimle, ne de dinle bağdaştırılamaz.

Soru: Kitap açtırmak veya yıldıznameye baktırmak nasıldır?

Cevap: Bunlar falcılığın bir başka çeşididir. Yıldızname adı verilen kitap uydurmadır. Ne ilmî, ne de dinî bir temele dayanır. Sadece cincilerin para kazanmalarına ve halkı kandırmalarına yarar.

Soru: Sihir (büyü) yapmak veya yaptırmak nasıldır?

Cevap: Sihir yapmak veya yaptırmak haramdır, günahtır, hem en büyük günahlardan biridir. Sihirbaz; sihrini çeşitli şekilde yapar. Nuska yazmak, tılsım yapmak, düğümlere üflemek gibi şekilleri vardır. Sihir (büyü) insanların vücuduna, ruhuna, kalbine tesir eder. İnsanı hasta yapabilir, hatta ölümüne sebep olabilir. Karı ile kocanın arasını açabilir. Bir kızı bir oğlana veya bir oğlanı bir kıza aşık yapabilir. Ancak ne şekilde olursa olsun ve ne maksatla yapılırsa yapılsın sihir yapmak günahtır, haramdır. Yapan da yaptıran da günaha girer. Dinimiz sihrin her türlüsünü yasak etmiştir.

Soru: Yitiği bulmak veya hırsızı yakalamak için nuska yaptırmak veya fala baktırmak var mıdır ve bu doğru mudur?

Cevap: Hayır, böyle bir şey yoktur ve olamaz. Hatta bunlara inanmak şirktir, günahtır; insanın imanını tehlikeye düşürür.

Ancak, hastaların üzerine Kur’an ayetlerinin okunması vardır. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) de, bilhassa İhlas ve Kul-Eûzu surelerini okur, ellerine üfler, yüzüne ve vücudunun her tarafına sürerdi.

Bu mevzuyu biraz daha açalım: Sihir (büyü) şaibesi olmamak üzere ruh veya bedenin salah ve tedavisi için Kur’an ayetlerini ve Peygamberimiz’den nakledilegelen duaları kendisi için kendisinin okuması ve kendi üzerine üfürmesi caizdir. Bunda söz yok, bu doğrudur. Fakat kendisine başkasını okutmak ve onun nefesinden medet beklemek veya nuska yazıp asmak bir ihtilaf konusudur. Kendisine başkasını okutup üfletmenin fayda vereceği zayıf bir ihtimaldir. Böyle olmasının sebebi, ayette veya duada değildir, okuyanın nefesinin veya asılan nuskanın sebep olup olmamasındadır. Nefesi fayda verir mi vermez mi? İşte mesele burada. Bu çok zayıf bir ihtimaldir. Karşısında bir zarar düşünülmüyorsa ve bu hareket bir meslek kabul edilip para kazanmak için yapılmıyorsa okunup üflenmesinde, şifa ayet ve dualarının yazılmasında bir beis yoktur; olabilir.

Fakat şurasını unutmamak lazımdır ki, Cenâb-ı Hakk gerek Kur’an’da ve gerekse Peygamberimiz’in dili ile en güzel duaları öğretmiştir. Bilhassa "Kul-Eûzu" surelerinde bütün şerlerden kendisine sığınılmasını da emretmiştir. Buna binaen bir müslümânâ düşen; hasta olmamaya çalışmak ve sağlık kurallarına harfiyyen riayet etmektir. Şayet hastalığa yakalanırsa doktora gider, verilen ilaçları kullanır, yapılan tavsiyeleri yerine getirir. Bu arada ve bilhassa bunlar fayda vermediği zamanlarda dua ayetlerini ve Peygamberimiz’in yapmış olduğu şifa dualarını ezberleyip gece yatarken veya her ihtiyaç duyulduğunda temiz niyetle, hulûsi kalple ve itikad ederek kendi kendine okusun, kendine üflesin. Bu kapı, herkes için açıktır. Dinimiz bu hususta kimseye bir imtiyaz tanımamıştır. Fakat böyle değil de, "Ben dua etmesini bilmem!" diye kapı kapı dolaşarak dua tellalları aramak ve onun nefesinden medet ummaya kalkışmak dinimizin tavsiyesi bile değildir. Cahiliyet adetlerindendir.

Soru: Doğum yapan bir kadının rahmine (doğum yoluna) veya doğum yapan herhangi bir hayvanın döl yatağına elini sokan bir kimsenin boy abdesti alması lazım mıdır?

Cevap: Hayır; bir şey lazım gelmez. Çünkü, cünüp sayılmaz.

Soru: Kadınların çocuk aldırması caiz midir?

Cevap: Hayır; doğru bir hareket sayılmaz. Rahme intikal etmiş nutfe (insan tohumu), artık oranın malı olmuştur. Ona el sürmenin doğru olmıyacağını ileri sürülmüştür. Hele uzuvları (organları) belirmiş bir çocuğun düşürülmesi büsbütün günahtır, cinayettir. Hayatî bir zaruret olmadığı halde çocuk, benim rahatımı bozar veya ben onu nasıl besliyeceğim, aç kalır endişesiyle bir annenin karnındaki çocuğun hayatına kasdetmesi, annelik şefkatiyle nasıl bağdaştırılır?!. Günün birinde bunun hesabı kendisinden sorulmaz mı?!. Öyle mi sanıyor?!. Rızkı veren Allah’tır! Allah, bütün canlıların rızkını üzerine almıştır. Cenâb-ı Hakk, Hud Suresi’nin 6. ayetinde şöyle buyurur:

وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِي الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا

"Yeryüzünde debelenen, hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah üzerine olmasın!.."

Tâhâ Suresi’nin 132. ayetinde de şöyle buyurur:

وَأْمُرْ اَهْلَكَ بِالصَّلٰوةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَاۜ لَا نَسْـَٔلُكَ رِزْقًاۜ نَحْنُ نَرْزُقُكَۜ وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوٰى

"Ehline (çoluk ve çocuğuna) namazı emret. Sen de namaza sabırla devam et! Senin de rızkını veren biziz. Sonuç, takvalı olanlar (Allah’a karşı gelmekten sakınanlar) içindir!"

İsra Suresi’nin 31. ayeti de şu mealdedir:

وَلَا تَقْتُلُٓوا اَوْلَادَكُمْ خَشْيَةَ اِمْلَاقٍۜ نَحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَاِيَّاكُمْۜ اِنَّ قَتْلَهُمْ كَانَ خِطْـًٔا كَب۪يرًا

"Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz. Onların da sizin de rızkınızı veren biziz. Onları öldürmek büyük günahtır."

Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) de şöyle buyurur:

"Evleniniz, nesliniz çoğalsın. Zira ben (kıyamet gününde) sizin çokluğunuzla övüneceğim." (Beyhaki, Nikâh)

Azil meselesine gelince:

Azil demek, meniyi yani nutfeyi dışarı dökmek, daha açığı hanımı ile cimada bulunurken, meninin geleceği sırada kocanın kendisini geri çekmesi ve meniyi dışarıya akıtması demektir. Bu caizdir. Tabii kadının da buna razı olması gerekir. Onun da rızası olduğu takdirde bu hareket caiz görülüyor.

Bunun caiz olacağı hakkında Peygamberimiz’in müsaadesi vardır. (Buhari, Müslim)

Elhasıl gerek fakir, gerek zengin olsun, gerek kavi, gerek zayıf olsun, bakamam, onlara ekmek bulamam korkusuyle çocukları öldürmek veya rahimde (döl yatağında) onları parçalamak İslâmlık ve insanlıkla bağdaştırılamaz. Keza, iki tarafın nutfelerinin (tohumlarının) rahimde birleşerek, bir yumurta haline gelerek döllenmiş ve bu suretle dünyaya gelmek için ana karnında geçirmesi lazım gelen safhaların ilk safhasında ve hayatın ilk basamağında bulunan bir insan yavrusuna el sürmek, daha filiz halinde iken onu mahvetmek, yok etmek ekseri fıkıh kitaplarımızda bir nevi cinayet sayılmaktadır.

Ancak; bir kadının, rahmindeki veya tenasül uzvundaki bir bozukluktan dolayı, çocuğa gebe kalışında veya doğum yaparken bu kadının hayatı tehlikeye düşüyorsa, ölüm tehlikesi varsa o zaman bu kadının çocuk yapmaması için tedbir alması caizdir, hatta lazımdır. 

Çünkü, burada hayatî bir zaruret bahis konusudur.

Şurasını da unutmamak lazımdır ki, müslüman olan anne ve baba için, çocukların ölmeleri de yaşamaları da rahmet ve nimettir. 

Çocuklar yaşarlarsa, onların yaşaması rahmet ve nimettir. Çünkü milletlerin bekâsı, ailenin yaşaması buna bağlıdır. Çocuklar küçükken ölürlerse, onların ölümü yine rahmet ve nimettir. 

Geçen sayfalarda da geçtiği üzere, küçük yaşlarında ölen çocuklar, kıyamet gününde anne ve babaları için şefaatçı olacaklardır.

Soru: Bir erkeğin, karısının memesini emmesi, sütünü yutması caiz midir?

Cevap: Hayır, karısının memesinden süt emmesi, hele sütünü yutması doğru değildir, haramdır. Etini yemesine benzer. Fakat, süt annelik meydana gelmez. Yani bir çocuğun emmesi gibi değildir. Birbirlerine haram olmazlar.

Soru: Kadın beraberinde kocası veya mahremlerinden biri bulunmazsa hacca gidebilir mi?

Cevap: Hayır, gidemez! Bir kadının hacca gidebilmesi için, yanında ya kocası ya da kendisiyle hiçbir zaman evlenmeleri caiz olmayan, akraba ve hısımlarından biri bulunacaktır. 

Beraberinde kocası veya mahrem akrabalarından biri gitmezse, zengin de olsa, o kadına hacc farz değildir. Giderse günahkâr olur, tahrimen mekruh olur, kaş yapayım derken göz çıkarmış olur. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

"Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kadının, üç günlük veya daha fazla yolculuğa gitmesi helâl olmaz. Ancak beraberinde babası, kardeşi, kocası, oğlu veya mahremlerinden biri bulunursa işte o zaman (böyle bir) yolculuk yapması kendisine helâl olur." (Buhari, Müslim, El-Hacc)

Soru: Kocası veya mahremi bulunmayan bir kadının hacca gidebilmesi için, muvakkaten, yani gidip gelinceye kadar birisiyle nikâhlanması (evlenmesi) doğru mudur?

Cevap: Hayır, doğru değildir! Çünkü muvakkat nikâh olmaz; gidip gelinceye kadar yapılan evlenme ve kıyılan nikâh caiz değildir. Ancak; gidip gelinceye kadar değil de, gerçekten, devamlı karı-koca olmak üzere, kocaya gitmesi kadın üzerine vacip midir? Bu konu ihtilaflı bir mesele ise de daha sahih olan görüşe göre, kadının, hacca gidebilmesi için böyle normal bir kocaya gitmesi lazım değildir, vacip değildir.

Soru: Bir kadının, kendisiyle birlikte hacca giden mahreminin yol masrafını vermesi gerekir mi?

Cevap: Evet, mahremi, sırf kadın hacca gidebilsin diye gidiyorsa tabii bu mahremin gidiş ve geliş bütün masrafını kadın yapacaktır.

Soru: Horoz veya tavuk kurban olur mu? Ne dersiniz?

Cevap: Hayır, horoz veya tavuk kurban olarak kesilmez, bunların kurban olmalarını dinimiz kabul etmemiş, hatta bu kümes hayvanlarının kurban maksadıyla kesilmelerini mekruh (günah) saymıştır. Dinimize göre kurban olacak hayvanlar deve, sığır, camus, koyun ve keçidir. Bunların dişileri de kurban olur, erkekleri de kurban olur.

Soru: İki bayram arası nişan, nikâh veya düğün yapmak caiz midir?

Cevap: Evet; nişan merasimi olsun, nikâh veya düğün merasimi olsun iki bayram arasında yapılabilir, hiç bir sakınca yoktur.

Soru: Yıldızların hareketlerinden, hayra olsun veya şerre olsun, bir mânâ çıkarılabilir mi?

Cevap: Hayır; yıldızların hareketi ne hayra ne de şerre delalet etmez. Bunların hareketlerinden herhangi bir mânâ çıkarılamaz. Yıldızların hareketleri Allah’ın koyduğu kanuna göre sürüp gider.

Soru: Güneş veya ay tutulması şerre veya felakete veyahut da herhangi bir şahsın ölümüne işaret eder mi?

Cevap: Hayır; Güneşin veya ayın tutulmasından herhangi bir mânâ çıkarmak mümkün değildir. 

Peygamberimiz’in İbrahim adındaki oğlu vefat ettiği gün güneş tutulmuştu. Bunu görenlerden bazıları, "İbrahim’in ölümüne güneş de matem tutuyor!" demişlerdi. Bunu duyan Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

"Hayır; Güneş ile ay, Allah’ın ayetlerinden iki vaziyettir. Bunlar, ne bir kimsenin ölümü için ne de bir kimsenin doğumu için tutulmazlar." (Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 298)

Soru: Ay tutulduğunda açılması için bazı yerlerde tenekeye vururlar veya silah atarlar. Doğru mudur?

Cevap: Hayır; doğru değildir, mânâsızdır; hatta bunlar gülünç şeylerdir. Yapılmaması gerekir.

Soru: Bal tefsiri ve onun yazılıp bastırılmasında, taşınmasında veya hediye edilmesinde vaad edilen (200) Peygamber sevabı ve diğer sevaplar doğru mudur?

Cevap: Hayır, böyle bir şey, sağlam kitaplara (sağlam kaynaklara) dayanmamaktadır. Vaad edilen sevaplar da doğru değildir. Dinimizin prensipleriyle bağdaşmaz. Bu gibi şeylere inanmak doğru değildir. Yazmak, dağıtmak veya taşımakta bir fayda yoktur. Hatta sakıncalıdır.

Soru: İsabet-i ayn, yani göz değmesi doğru mudur?

Cevap: Doğrudur. Allah’a sığınmak gerek. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur: "Göz değmesinden koruması için, Allah’a sığının! Çünkü göz değmesi doğrudur." (Münavi)

Soru: Bir Ocak yılbaşı bayramıyla müslümanların bir ilgisi var mıdır?

Cevap: Hayır; yoktur. Hıristiyanlarca o gün kutsal sayılmakta ve bayram günü kabul edilmektedir. Bu sebeple; bir müslümanın yılbaşı gününe bayram değeri vermesi, şenlikler düzenlemesi, hindiler kesmesi, çam dallarıyla evini, dükkanını süslemesi, talihine bakması, çocuklarına oyuncak alması hıristiyanların adetlerine uymaktan ve onlara benzemekten başka bir şey değildir. Bu ise bir müslümânâ yakışmaz.

Soru: Müslümanların birbirlerini ziyarete gittiklerinde hediyeler de götürmeleri nasıl olur?

Cevap: Çok güzel olur. Tarafların birbirlerine olan saygı ve sevgilerini artırır. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:"Hediyeleşiniz ki sevişesiniz!.." (Muvatta)

Kanaatimizce şu zamanda en münasip hediye, kitap hediyesidir. Dinî, ilmî kitaplar hediye etmektir. Bilhassa bayram ziyaretlerinde eşe-dosta, konu-komşuya kitap hediye edersek, maddî şeker yerine ilim şekeri, manevî şeker hediye etmiş oluruz. Aynı zamanda dinin ve ilmin yayılmasına hizmet etmiş oluruz.

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 366
Toplam 529722
En Çok 1316
Ortalama 348