KADIN - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

06-04-2022

KADIN

Havva validemizle başlayan kadınlık tarihi, o gün bugün milyonlarca kadın meydana gelmiştir. Bundan sonra kıyamete kadar da milyonlarca kadın dünyaya gelecektir. Kadınlar içerisinde değerli, yararlı, hürmete layık, eli öpülecek, melekleşmiş hanımlar var olduğu gibi, değersiz, yararsız, zararlı, şeytanlaşan kadınlar da yok değildir.

Değer ölçüsü dindir; Allah’ın kanunudur. Dinin değerli dediği, güzel dediği değerlidir, güzeldir; değersiz dediği, çirkin addeddiği de değersiz ve çirkindir. Sağlam aklın, sağduyunun kabul ettiği de bundan başka değildir. Fakat devirden devire, milletten millete kadının değer ve kıymeti değişik şekiller almıştır. Şöyle ki:

Allah’ın gönderdiği dinden zaman zaman sapan millet ve toplumlar arasında zaman olmuş ki, kadın, yerini kaybetmiş, hor görülmüş, insanlık haklarından mahrum bırakılmıştır. Zaman olmuş ki, kadına haddinden fazla değer verilmiş, hakkından fazla hak tanınmış ve şımartılmıştır. Ve yine zaman olmuş ki, kadın, erkeğe eşit sayılmış, tahammülünden fazla görev verilmiştir. Bu suretle onun yaratılışına karşı çıkılmış ve nihayet huzursuz edilmiştir. Mesela:

Hindistan’da:

Hint dininde, Hint Şeriatı’nda kadın hakkında şu fikir ileri sürülmüştür: "Veba, ölüm, cehennem, zehir ve yılan kadından üstündür. Yani kadın, bunlardan daha kötüdür."

Tabii bu çok yanlıştır. Allah’ın gönderdiği dine, dinî ölçülere asla uymaz ve sığmaz.

Tevrat’ta:

Uydurma olan Tevrat da Hint dininden geri kalmamıştır. Tevrat’ta şöyle yazılı:

"Hikmet ve aklı bulmak için, şerrin nasıl bir cehalet olduğunu, ahmaklığın nasıl bir delilik olduğunu bilmek için döndüm dolaştım, bu arada kadını ölümden daha acı buldum. O kadın ki, kendisi bir tuzak, kalbi kement, elleri ise kelepçedir. Bin erkek içerisinde işe yarar bir erkek buldum, fakat bin kadın içerisinde işe yarar bir kadın bulamadım."

İtalya’da:

Bir vakitler Roma şehrinde büyük bir toplantı yapılır. Bu toplantıda kadın ele alınır. Kadının müzakere ve münakaşası yapılır. Sonunda şu karara varılır:

"Kadında ruh yoktur, kadın ruhsuzdur. Ruhsuz olduğu için de ahirette dirilmeyecektir. Kadın murdardır. Et yememesi, gülmemesi, hatta konuşmaması lazımdır. O, vakitlerini hizmetçilikle geçirecektir."

Konuşmaması için, kadının ağzına kilit bile vurmuşlardır. Sebep de: "Kadın şer aletidir. İnsanları azdırmak için, şeytan onu kullanır. Kadın şeytanın aletidir..." şeklinde düşünceleridir.

Fransa’da:

Fransa’da miladî 586 yılında yapılan bir toplantıda kadından bahsedilir. "Kadın insan mıdır, değil midir?" diye münakaşa yapılır ve nihayet kadının insan olduğuna ve fakat erkeğe hizmet etmek üzere yaratılmış bulunduğuna karar verilir.

İngiltere’de:

İngiltere’de ise, Sekizinci Henri’nin verdiği bir kararla kadınların kutsal kitapları okumaları yasak edilmiştir. Keza 1850 senelerinde İngiltere’de çıkarılan bir kanunla kadının vatandaşlık haklarına sahip olmadığı, şahsî herhangi bir hukuku bulunmadığı, hatta sırasında elbisesine bile sahip çıkamıyacağı ilan edilmişti. (Ruhud’dini'l-İslâmî)

Arap Yarımadasına gelince:

Cahiliyyet devrinde Arabistan’da kadının hali daha da perişandı. Kadın değerini kaybetmiş, şerefini yitirmişti. Kadın zevk âleti kabul ediliyor, eşya gibi pazarlarda satılıyordu. Çok kadınla evlenmenin bir sınırı yoktu. Kişi karısını istediği zaman boşar, istediği zaman öldürürdü. Hiç bir kimse çıkıp da ona, "Sen niçin böyle yapıyorsun? Bu, günahtır, haksızlıktır!.." diyemiyordu.

Kız çocuklarının hali daha da feci, çok daha korkunçtu. Bu çocuklar hor görülür, diri diri toprağa gömülürdü. Hz. Ömer (r.a) gibi akıl ve dirayet sahibi bir insan bile -müslüman olmadan önce- gerçeği göremiyor, bu gibi kötü adetlerin tesiri altında kalıyordu. Kendi eliyle kızının mezarını kazıyor, mâsum yavrusunu diri diri toprağa veriyordu. Mezarını kazdığı bir sırada kızının, "Babacığım! Yoruldun, terledin, otur da alnının terini bir sileyim" şeklindeki sözleri bile Ömer’e tesir edemiyor, onun babalık şefkatini harekete getiremiyordu. Onu yürekler acısı bu hareketinden, melek gibi kız çocuğunu toprağa gömmekten alıkoyamıyordu.

Hz. Ömer, müslüman olduktan sonra bu manzarayı şöyle anlatırdı:

"İki şey vardı ki, bunlardan biri hatırıma geldikçe hayretler eder ve gülerim. Diğerini de hatırladıkça üzülür ve ağlarım. Birincisi şu: Annemiz bize helva pişirirdi. Biz bu helvadan put yapar ve ona tapardık, ona ibadet ederdik. Acıktığımız zaman onu yerdik. Bu hal ne şaşılacak şeydi?!. Biraz önce ilâh kabul ettiğimiz, saygı duyup ibadet ettiğimiz bir şeyi, biraz sonra midemize indiriverirdik. Bunu neye dayanarak yapardık, bilemem!

İkincisi: Kız çocuklarını, bu suçsuz yavrularımızı diri diri toprağa gömmemizdi. Bunu nasıl yapardık, bilemem? Hatırıma geldikçe yüreğim parçalanır!.."

İslâm’da:

Şimdi hanım kardeşlerime şunu söyleyebilirim:

İşte âlem böyle iken, böyle bir âlemde durumunuz perişan iken İslâm dini geliyor, bu dinin büyük Kitab’ı Kur’an geliyor, Kur’an-ı Kerim’i tebliğe memur edilen Hz. Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) geliyor. Kadının da insan olduğunu, Allah’ın kulu olduğunu, dinî sorumluluk taşıdığını, erkekler gibi dindar olabileceğini, ibadet yapması lazım geldiğini, ahirette dirilip hesaba çekileceğini ilan ediyor, dolayısıyla hak ve hürriyete sahip olduğunu bildiriyor.

Hanımlar! Mübarek dinimizin beyanına göre, sizler eşya değilsiniz, hayvan değilsiniz, şeytanın eseri değilsiniz, erkeklerin köleleri, hademeleri değilsiniz. Sizler insan türünden ve insansınız. İnsan neslinin türemesinde, yayılmasında, yaşamasında ve devamında rolü olan iki unsurdan birisiniz. Erkekler baba iseler sizler de annelersiniz. Bu gerçekleri Kur’an-ı Kerim şöyle anlatır:

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَث۪يرًا وَنِسَٓاءًۚ

 

"Ey insanlar! Rabb’inize karşı gelmekten sakınınız. O Rabb ki, sizi bir tek şahıstan yarattı. Eşini de o şahsın bir parçasından meydana getirdi. İkisinin birleşmesinden de sayıları çok erkekleri ve kadınları (dünyaya) yaydı." (Nisa, 1)

Yukarıda da gördüğümüz gibi bazı milletler sizlere din hürriyeti, vicdan hürriyeti, mülk edinme hürriyeti tanımazlarken, dinî eserleri okumayı bile sizlere yasak ederlerken, İslâm dini ne yapmış? Erkeklere tanıdığı vicdan hürriyetini, din hürriyetini sizlere de tanımıştır. Onlara hayat hakkı, mülkiyet hakkı tanıdığı gibi sizlere de bunları tanımıştır. Erkeklerin, salih ve güzel amel ve ibadetlerinin mükâfat ve sevaplarını görebilecekleri ve cennete girebilecekleri gibi, sizlerin de aynı şeylere sahip olabileceğinizi, cennete girebileceğinizi de bildirmiş ve beyan etmiştir. Kur’an-ı Kerim şöyle anlatır:

وَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ نَق۪يرًا

"İmanlı erkek ve kadından kimler güzel amel işlerse, işte onlar cennete girecekler ve işte onlar en ufak haksızlığa uğratılmazlar." (Nisa, 124)

Yine mübarek dinimize göre; erkekler iman nuruna, İslâm şerefine erebilecekleri, güzel sıfat ve temiz ahlaka sahip olabilecekleri gibi, aynı nura sizler de sahip olur, aynı şerefe ulaşabilirsiniz, temiz ve güzel vasıflarla süslenebilirsiniz, ahlakî fazileti taşıyabilirsiniz. Bakınız Kur’an-ı Kerim her iki tarafı da aynı sıfatlarla sıfatlandırıyor, övüyor, aynı hükme bağlıyor ve şöyle diyor:

اِنَّ الْمُسْلِم۪ينَ وَالْمُسْلِمَاتِ وَالْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْقَانِت۪ينَ وَالْقَانِتَاتِ وَالصَّادِق۪ينَ وَالصَّادِقَاتِ وَالصَّابِر۪ينَ وَالصَّابِرَاتِ وَالْخَاشِع۪ينَ وَالْخَاشِعَاتِ وَالْمُتَصَدِّق۪ينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ وَالصَّٓائِم۪ينَ وَالصَّٓائِمَاتِ وَالْحَافِظ۪ينَ فُرُوجَهُمْ وَالْحَافِظَاتِ وَالذَّاكِر۪ينَ اللّٰهَ كَث۪يرًا وَالذَّاكِرَاتِ اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْرًا عَظ۪يمًا

"Müslüman olan erkek ve kadınlar, imanlı olan erkek ve kadınlar, itaat eden erkek ve kadınlar, doğru sözlü olan erkek ve kadınlar, sabırlı olan erkek ve kadınlar, gönülden bağlanan erkek ve kadınlar, sadaka veren erkek ve kadınlar, oruç tutan erkek ve kadınlar, namuslarını koruyan erkek ve kadınlar, Allah’ı çok anan erkek ve kadınlar var ya, işte Allah bunların hepsine mağfiret (günahlarını bağışlama) ve büyük ecir (cennet ve cemalini göstermeyi) hazırlamıştır." (Ahzab, 35)

Yine İslâm’a göre; erkekler gibi sizler de mesulsünüz, sorumluluğun altındasınız. Erkeklerin vebal ve sevapları kendilerine ait olduğu gibi, sizlerin de vebal ve sevabınız kendinize aittir. Bir erkeğin kötülüğünden sizler sorumlu olmayacağınız gibi, onların iyilikleri de sizlere fayda vermez. Kur’an-ı Kerim Nuh Peygamber ile Lût Peygamberin kâfir olan karılarına, kocalarının peygamber olmaları fayda vermediğini, Firavun’un küfrünün de imanlı olan karısına zarar vermediğini örnek göstererek şöyle anlatır:

 

ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا امْرَاَتَ نُوحٍ وَامْرَاَتَ لُوطٍۜ كَانَتَا تَحْتَ عَبْدَيْنِ مِنْ عِبَادِنَا صَالِحَيْنِ فَخَانَتَاهُمَا فَلَمْ يُغْنِيَا عَنْهُمَا مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا وَق۪يلَ ادْخُلَا النَّارَ مَعَ الدَّاخِل۪ينَ

"Allah, inkâr edenlere, Nuh’un karısı ile Lut’un karısını misal gösterir: Onlar kullarımızdan iki iyi kulun nikâhında iken onlara karşı inkârlarını (imansızlıklarını) gizlemişlerdi. Dolayısiyle bu iki kadına gelen (azabı) kocalarının (peygamberliği) giderememişti. Ve bu iki kadına "Girenlerle birlikte siz de ateşe girin dendi." (Tahrim, 10)

Bu ayet-i celile gösteriyor ki; Bir kimsenin kendisinde iman olmasza, o kimse, şerefli bir soydan gelse de, peygamberin yakını veya karısı olsa da bunlar kendisine hiçbir fayda vermez; Onu Allah’tan gelen azaptan kurtaramazlar, akibet, cehennemin ebedî azabını boylar.

وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا امْرَاَتَ فِرْعَوْنَۢ اِذْ قَالَتْ رَبِّ ابْنِ ل۪ي عِنْدَكَ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ وَنَجِّن۪ي مِنْ فِرْعَوْنَ وَعَمَلِه۪ وَنَجِّن۪ي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَۙ

"Allah, imanlılara da Firavun’un imanlı karısını örnek gösterir: O (kadın), Rabbim! Katında cennette bana bir ev yap; beni Firavun ve onun işlediklerinden kurtar; beni zâlim milletten kurtar demişti." (Tahrim, 11)

İşte bakınız! Ne büyük şahsiyet! Ne büyük fazîlet ve ne büyük hanım!.. Bir hükümdarın sarayında bulunuyor. Dünya varlıklarının hepsi tamamen, dünyanın zinet ve nimetlerinden hiçbirisi eksik değil. Kendisi de kraliçe; şânı var, şöhreti var, hizmetçileri etrafında dönüp dolaşıyor.

Bütün bunların içinde tatlı ve zevkli bir hayat yaşaması, eğlenceli günler geçirmesi lazım gelirken ne yapıyor? Bunların hiçbirisine kıymet vermiyor, bel bağlamıyor, güvenmiyor. Hepsinin geçici şeyler olduğunu düşünüyor. Kocasının ve etrafını küfür ve imansızlıklarından dert yanıyor; Allah’a yalvarıyor: İmansız kocasından ve onun zalim milletinden kurtulması için dua ediyor. Çünkü biliyor ve inanıyor ki, iman ve güzel amel olmadıkça saltanatın da, kraliçe olmanın da bir faydası yoktur. Bunlar gölge şeylerdir, geçici şeylerdir. İnsanı dünya bedbahtlığından, ahiretin ebedî ve sonsuz azabından kurtaracak ve koruyacak değildir. Üstelik; kocasının, o azılı kâfirin baskı ve işkencelerine uğruyordu. Fakat bütün bunlara rağmen imanından zerre kaybetmiyor, imanı uğrunda canını tehlikeye atıyordu. Allah kendisinden razı olsun!

Aziz dinimiz, söz ve ahit almakta, verilen söz ve ahde itibar ve itimat etmekte erkekle kadın arasında bir fark gözetmemiştir. Dinî ve dinî vecibeleri kabul edip yapacaklarına, günahlardan sakınacaklarına dair, Peygamberimiz, erkeklerden söz ve ahit almış olduğu gibi, kadınlardan da söz ve ahit almıştır. Kur’an-ı Kerim bu gerçeği de şöyle anlatır:

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِذَا جَٓاءَكَ الْمُؤْمِنَاتُ يُبَايِعْنَكَ عَلٰٓى اَنْ لَا يُشْرِكْنَ بِاللّٰهِ شَيْـًٔا وَلَا يَسْرِقْنَ وَلَا يَزْن۪ينَ وَلَا يَقْتُلْنَ اَوْلَادَهُنَّ وَلَا يَأْت۪ينَ بِبُهْتَانٍ يَفْتَر۪ينَهُ بَيْنَ اَيْد۪يهِنَّ وَاَرْجُلِهِنَّ وَلَا يَعْص۪ينَكَ ف۪ي مَعْرُوفٍ فَبَايِعْهُنَّ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

"Ey Peygamber! Mü’min olan kadınlar, sana gelip de Allah’a birşey ortak koşmayacakları, hırsızlık yapmayacakları, zinada bulunmayacakları, çocuklarını öldürmiyecekleri, elleriyle ayakları arasında bir bühtanla (iftira ile) gelmiyecekleri ve asla mâruf (ve meşru) herhangi bir hususta âsi olmayacakları üzerine ahit (ve söz) verdiklerinde artık sen de onlar ile muâhede yap (onların verdikleri sözlerine itimat ederek anlaşmada bulun) ve onlar için Allah’tan mağfiret dile! Şüphe yok ki, Allah Gâfurdur, Rahîmdîr." (Mümtehine, 12)

Yine yukarıda gördük ki; zaman olmuş, kadın, hor görülüyor, alçak sayılıyor. Günlük işlere karıştırılmaz, mühim işlere yanaştırılmazdı. Kur’an gelince, kadını da eşit saymış; veli ve vâsi olmada, vekâlet almada, havale vermede, ticaret yapmada selâhiyet tanımış, emr-i mâruf, nehy-i münkerde (öğüt ve nasihat vermede, ikaz ve irşatta) söz hakkı vermiştir. Bu hususu da Kur’an-ı Kerim şöyle anlatır:

وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۢ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَيُط۪يعُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

"İman sahibi olan erkeklerle kadınlara gelince: Bunların bazıları bazılarının velîleridir. Mâruf olan (güzel olan) şeylerle emrederler, münkerden (kötü ve çirkin olan şeylerden) de menederler. Namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve Allah ile O’nun Resulü’ne itaat ederler. İşte bunlara elbette Allah merhamet edecek. Şüphe yok ki, Allah aziz ve hakîmdir." (Tevbe, 71)

Bilhassa Arap yarımadasında kadına hayat hakkı tanınmamıştı. Kız çocukları öldürülür, diri diri toprağa verilirdi. Güzel dinimiz, kadına da, kız çocuklarına da hayat hakkı tanımış, yaşamalarını güven altına almıştır. Kur’an-ı Kerim bu babda şöyle diyordu:

وَلَا تَقْتُلُٓوا اَوْلَادَكُمْ خَشْيَةَ اِمْلَاقٍۜ نَحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَاِيَّاكُمْۜ اِنَّ قَتْلَهُمْ كَانَ خِطْـًٔا كَب۪يرًا

"Ve fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz. Onların da sizlerin de rızkını veren biziz. Şüphe yok ki, onları öldürmek büyük bir cinayettir." (İsra, 31)

Yine bir zamanlar kadına mirastan hak tanınmazken, mübarek dinimiz, kadına bu hakkı tanımış, mirasdaki hissesini tayin etmiş ve şöyle demiştir:

لِلرِّجَالِ نَص۪يبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَۖ وَلِلنِّسَٓاءِ نَص۪يبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ اَوْ كَثُرَۜ نَص۪يبًا مَفْرُوضًا

"Ebeveynin ve akrabanın geride bıraktıkları (mirasda) erkeklere bir pay vardır. Anne ve babalarının ve akrabalarının geride bıraktıkları (mirasdan) kadınlara da bir pay vardır." (Nisa, 7)

Cahiliye devri Araplar’ı ne yaparlardı? Kadınları da mal kabul edip, haklarında ona göre muâmele yaparlardı. Mesela: Baba öldü mü, oğul gelir, elbisesini babasının karısı üzerine atar; babasının malına varis olduğu gibi, analığına da varis olurdu. İsterse kendine nikâh eder, isterse para karşılığı bir başkasına satardı. İslâm Dini gelince bu haksızlığı da ortadan kaldırdı. Buna dair Kur’an-ı Kerim şöyle der:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا يَحِلُّ لَكُمْ اَنْ تَرِثُوا النِّسَٓاءَ كَرْهًاۜ

"Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helal olmaz!.." (Nisa, 19)

وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ

"Babalarınızın nikâh ettiği kadını kendinize nikâh etmeyin!.."  (Nisa, 22)

Bir de cahiliyet devri Araplar’ı, cariyelerini, gençlerini fuhşa, zinaya mecbur eder, bu yolla para kazanırlardı. Dinimiz bunu da yasaklamış ve şöyle demiştir:

وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَٓاءِ اِنْ اَرَدْنَ تَحَصُّنًا لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ

"...Dünya hayatının geçici menfaatını elde etmek için, namuslu yaşamak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın!.." (Nur, 33)

İşte bütün bunlar gösteriyor ki, Allah’a kul, Peygamber’e ümmet olmak üzere yaratılan kadın, zaman olmuş ki, hak ve değerini kaybetmiş, haksızlığa uğramıştır; zaman olmuş ki, kendisine hakkından fazla hak tanınmış, haddinden fazla değer verilmiş ve şımartılmıştır. Bir cümle ile: Hak dinden uzaklaşan insanoğlu, kadın hakkında ya çok ileri gitmiş veya çok geri kalmıştır.

Bereket versin hak din ve hak dinin son Kitab’ı Kur’an-ı Kerim, kadının imdadına yetişmiş, onun layık olduğu mevkiini târif etmiş, hak ve selahiyetini tayin etmiş, rütbesini göstermiştir. Bundan böyle müslüman olan bir kadın, İslâm topluluğu içinde, artık ne hor görülüp haksızlığa uğrayacak, ne de haddinin dışına çıkıp şımaracaktır. Allah’a kul, Peygamber’e ümmet olarak şerefli mevkiini alacak, çocuk yetiştirmede ve onları terbiyede vazifesini devam ettirecektir. Ve nihayet bu suretle o, hem dünyasını mamûr etmiş olacak, hem de ahirette Allah’ın cennet ve cemalini kazanmış bulunacaktır.

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 313
Toplam 529669
En Çok 1316
Ortalama 348