HULEFA-İ RAŞİDİN’İN HÜRRİYET ANLAYIŞI - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

22-04-2022

HULEFA-İ RAŞİDİN’İN HÜRRİYET ANLAYIŞI

 

Hz. Ebu Bekir’in (Radıyallâhu Anhu) ilk hutbesi ve Usame ordusuna emri:

Peygamberimiz’in birinci Halife’si olan Hz. Ebu Bekir, Halife’liğe seçildiği zaman bir hutbe irad buyurdu ve Allah’a hamdü senadan sonra kendini seçen arkadaşlarına şunları söyledi:

"Ey insanlar, sizin en hayırlınız olmamakla beraber Halife seçilmiş bulunuyorum. İyi yaparsam bana yardım ediniz. Kötü yaparsam beni düzeltiniz. Sizin zayıfınız, Allah’ın izniyle hakkını kendisine verinceye kadar yanımda en kuvvetlidir. Sizin en kuvvetliniz de başkasının onun üzerinde bulunan hakkını Allah’ın izniyle ondan alıncaya kadar yanımda en zayıftır. Hiçbiriniz Allah yolunda cihadı bırakmasın. Çünkü Allah cihadı bırakanları zilletle cezalandırır. İçerisinde fuhuş yapılan bir kavme Allah umumi bela verir. Ben Allah’a ve Resulü’ne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat ediniz. Eğer ben Allah’a ve Resulü’ne itaat etmezsem, sizin bana itaat etmeniz gerekmez. Kalkın namaza, Allah size rahmet eylesin!"

 

Hz. Ömer’in (Radıyallâhu Anhu) bir hutbesi:

Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu) Halife olduktan sonra minbere çıktı, Allah’a hamdü sena ederek şu hutbeyi irad buyurdu:

"Ey nas, işlerinize bakmak üzere başınıza geçirilmiş bulunuyorum. Sizin işlerinizi yapmak, haklarınızı korumak hususunda en hayırlınız ve en kuvvetliniz olduğuma kanaat etmesem, bunu kabul etmezdim.

Haklarınızı korumak, onları nasıl alacağımı, nereye koyacağımı, aranızda nasıl dolaşacağımı düşünmek hususunda Ömer’e hesap gününün gelip çatacağını gözetlemenin verdiği hüzün kâfi! Yardımcım Rabb’imdir.

Çünkü eğer Allah ona yardım etmez, onu desteklemezse Ömer’in tutunacak bir kuvveti ve tedbiri kalmaz."

Sonra şu hutbeyi irad buyurdu:

"Yüce Allah beni işlerinize vekil etti. Size en faydalı olacağımı ümit ediyorum. Allah’tan bana yardımcı olmasını ve beni her yerde korumasını niyaz ederim. Haklarınızı korumak ve dağıtmak hususunda bana yardım etmesini niyaz ediyorum. Zira ben müslüman bir kişi ve zayıf bir kulum. Ancak Allah Teala’nın yardımı bana kuvvet verir. Hilâfet’i üzerime almış olmam inşaallah ahlakımdan hiç bir şey değiştirmeyecektir.

Azamet, şanı yüce Allah’a mahsustur. Kulların büyüklenmeye hakkı yoktur. Biriniz: "Ömer Halife olalı değişti," demesin. Hakkı nefsimden önce düşünürüm, onu başa alırım ve işimi size açıklarım. Halk arasında hangi adam bir haksızlığa uğramış, yahut bir zulüm görmüş olursa onu bana bildirsin. Çünkü ben nihayet bir insanım. Gizli ve aşikâr işlerinizde, yoksulluk ve genişlik zamanlarınızda daima Allah’tan korkunuz.

Üzerinizde bulunan hakkı veriniz. Biriniz diğerinize muhakeme ve muhasame için bana getirmesin. Çünkü ben adalet konusunda dostluk tanımam. Kimseyi kayırmam. Sizin iyiliğinizi isterim. Sıkıntınız bana ağır gelir. Siz öyle bir takım insanlarsınız ki, hepiniz de ne ekin, ne diken olmayan sadece Allah’ın istediği kadar bitkiden başka birşey olmayan bir memlekette bulunmuşsunuzdur. Allah Teala size birçok nimetler vaadetmiş ve bunları size lütfetmiştir. Ben, bana tevdi edilen emanetten sorumluyum. Nezdimdeki emaneti aranızdan emin ve umuma öğüt veren kimselerle müşavere eder ve onlardan başkasına tevdi etmem inşaallah."

 

Hz. Osman’ın (Radıyallâhu Anhu) ilk hutbesi:

Hz. Osman kendisine bey’at edildikten sonra şu hutbeyi irad buyurmuştur:

"Allah’a hamd ve senadan sonra, imdi ben, bana verilen vazifeyi kabul etmiş bulunuyorum. Ben şâri değil, tabiim. Muhakkak biliniz ki, ben Allah’ın Kitab’ına, Peygamber (Aleyhisselâm)’ın sünnet’ine ittiba ettikten sonra sizin benim üzerimde üç hakkınız daha var: 

Sizin üzerinizde birleşmiş bulunduğunuz benden öncekilerin sünnet’ine, üzerinde henüz bir karara varılmayan hususlarda da hayır erbabının sünnet’iyle amel etmem ve haksız olarak hiç birinize dokunmamam, gerekli olan şeylerin haricinde sizden elimi çekmem, sizin benim üzerimde bulunan hakkınızdır.

Biliniz ki, dünya yeşildir, sevimlidir. İnsanlara hoş gelir ve çok kimseler dünyaya meyletmiştir. Siz dünyaya meyletmeyiniz, ona güvenmeyiniz. Çünkü dünya itimada şâyân değildir. Ve biliniz ki o kendisini terk etmeyenin peşini bırakmaz."

Hz. Ali’nin (Radıyallâhu Anhu) hutbesi:

"Hamd Allah’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım isterim. O’na inanır, O’na güvenirim. Ve şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur. O birdir, ortağı yoktur. Muhammed O’nun kulu ve elçisidir. Sizi hastalıktan kurtarmak ve gafletten uyandırmak için

Muhammed’i hidayet ve hak din ile gönderdi. Biliniz ki, öleceksiniz. Öldükten sonra dirilecek, Allah huzurunda durup amellerinizden hesap verecek ve amellerinize göre ceza göreceksiniz.

Dünya hayatı sizi aldatmasın. Çünkü dünya bela ile süslenmiş, zeval ile tanınmış, zulüm ile vasıflanmış bir evdir. Içindekilerin hepsi yokluğa mahkumdur. Bu dünya, dünya ehli arasında bir çekişme, bir övünme konusudur.

Peygamberimiz’in Veda Hutbesi:

Peygamber Efendimiz, vedâ haccını yaparken bu konuşmayı yapmıştır. Hutbe meâlen şöyledir:

"Hamd ve minnet sana Ya Rabb! Her şeref ve şân senin namına Ya Rabb!

Allah’tan başka ilâh yoktur. O’ndan başkasına ibadet edilmez, O’nun ortağı olamaz. Bütün mülk O’nundur. O’na şükürler olsun. Yaşatan, öldüren O’dur. Her şeye kadir O’dur. Sözünü gerçekleştirdi; kuluna yardım etti, aleyhinde birleşenleri bozguna uğrattı.

Ey insanlar! Sözümü dinleyiniz, gelecek sene burada, bu vakitte sizi tekrar göreceğimi sanmıyorum.

Ey insanlar! Rabb’inize kavuşuncaya kadar, bugünümüzün ve bu ayınızın hürmeti gibi, kanlarınız, mallarınız birbirinize haramdır. Siz de şüphesiz Allah’a kavuşacaksınız ve O, dünyada yaptığınız işlerden sizi hesaba çekecektir. İşte tebliğ ettim.

Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine ödesin. Her türlü faiz haramdır. Fakat baş paralarınız size helaldir. Zulmetmeyiniz ve zulüm görmeyiniz. Cahiliyetten kalma her türlü kan davaları haramdır. Sonra ey insanlar! Şeytan, bu diyarınızda kendisine ibadet olunmaktan ümidini kesmiştir. Fakat O, başka şeyler bekliyor, O, yaptığınız kötü şeylerle yetiniyor. Bunun için dinimiz hakkında ondan sakınınız; kâfirler gibi fırka fırka olup birbirinizin boynunu vurmayınız.

Ey insanlar! Sizin, kadınlarınız üzerinde; kadınların da sizlerin üzerinde hakları vardır. Kadınlar hakkında öğütlerime itaat ediniz. Onlar sizin için yardımcıdırlar. Onlar kendi nefislerini koruyabilecek hiçbir şeye sahip değillerdir. 

Kölelere gelince: Onları yediğinizden yedirmeğe, giydiğinizden de giydirmeye dikkat ediniz.

Sözlerime dikkat ediniz; Ey İnsanlar! Ben tebliğ ettim, aranıza öyle bir şey bırakıyorum ki, eğer ona sarılırsanız, hiçbir işte hataya düşmezsiniz. Bu, Allah’ın kitabı iIe Peygamber’inin sünnet’idir.

Ey insanlar! Sözümü dinleyiniz, anlayınız.

Biliyorsunuz ki, her müslüman diğer müslümanın kardeşidir. Hepiniz eşitsiniz. Bir müslüman kardeşinin malından, ancak, onun kendi rızasıyle verdiği şey helaldir. Kendinize zulmetmeyiniz. Allah’ım tebliğ ettim mi?"

Kendisini pür-dikkat dinleyen yüzbinlerce müslüman, hep bir ağızdan: "Evet, tebliğ ettin, vazifeni yaptın!.." diye bağırdılar. Bunun üzerine Peygamberimiz: "Allah’ım şahit ol!.." dedi ve devesini sürüp yürüdü.

Peygamber Efendimiz Hazretleri’nin bu tarihî konuşmasını -o zaman hoperlör olmadığı için- ashabtan yüksek sesli Ümeyye oğlu Rabia tekrar ediyordu. Yüzbinlere hitap eden Peygamberimiz, bu konuşmasıyla adeta İslâm Dini’nin özetini veriyordu.

Şöyle ki:

1- Allah’ın birliğini, her şeyin O’nun emir ve iradesine bağlı bulunduğunu, yalnız O’na ibadet edilmesi lazım geldiğini anlatıyor;

2- Peygamberimiz, (23) senelik çalışmasının bilançosunu çiziyor, mücahedesinin semeresini görmüş oluyor.

3- Peygamberimiz, konuşmasına "Ey müslümanlar!" hitabiyle değil de "Ey insanlar!" nidasiyle başlamış olmasıyle peygamberliğinin yalnız Arap yarımadasına ve yalnız bir millete ait olmayıp, bütün dünyaya, bütün milletlere şamil olduğunu göstermiştir;

4- Herkese mülkiyet hakkı tanımış ve mal emniyeti vermiştir;

5- Faiz müessesesini kökünden yıkmıştır;

6- İslâm hukukunun gelmesinden sonra, artık hukuk sistemlerinin yıkılmış olduğunu ifade etmiştir;

7- Emanete riayet edilmesini emretmiştir;

8- Günahların her türlüsünden sakınılmasını tavsiye etmiştir;

9- Tefrikaya düşmenin aslında kâfir işi olduğunu anlatmıştır;

10- Kadın ve köle haklarına son derece riayet edilmesini tavsiye etmiştir;

11- İnsanların kanun karşısında eşit olduklarına işaret etmiştir;

12- İnsanları kurtuluş ve yükselişe götüren yolun, ancak, Kur’an ve sünnet yolu olduğunu bildirmiştir;

13- İslâm dininin tamam olduğuna, kendi vazifesinin bittiğine ve dünyadan ayrılacağının çok yakın olduğuna işaret etmiştir.

1- İslâm’ın, Batı Uygarlığına Üstünlüğü:

Kesin delillerle sabit olduğuna göre, batıdaki siyasal düzenler İslâm’daki siyasal düzenden çok büyük ölçüde yararlanmıştır. Mesela yöneticinin seçilmesi, egemenliğinin sınırlandırılması hakkı gibi.

Gustav Le Bom da "Arap Uygarlığı" adlı eserinde (s. 567) şunları söylemektedir: "Kişi batı uygarlığının incelenmesi işini derinleştirdikçe yeni birtakım işleri görür ve önündeki ufuklar daha bir genişler. Ortaçağlarda eski toplumların ancak Araplar (müslümanlar) vasıtasıyla bilindiğini kesin olarak anlar.

Batı üniversiteleri 500 yıl boyunca özellikle Araplar’ın (müslümanların) kitapları ile hayatlarını sürdürdü. Avrupa’da madde, akıl, ahlak alanında ilerleyenler bizzat Araplar’dır (müslümanlardır). Kişi Araplar’ın (müslümanların) yaptıklarını ve ilim alanındaki keşiflerini inceleyecek olursa onların ürettiklerinin benzerini üreten bir başka ümmet olmadığını kesinlikle görür...

Paris Üniversitesi’nden Prof. Millo İslâm’da yöneticinin seçimi şeklindeki görüşten etkilenerek der ki: "Halife’nin tayin edilmesi müslüman cemaatin özel bir hakkıdır ve bunu seçimle gerçekleştirir."

Halifeliği devraldığı günkü, Hz. Ebu Bekir’in irad ettiği hutbeyle ilgili olarak da şu yorumu yapar: "O halde Ebu Bekir kendisini mutlak bir yönetici veya kutsal kitabı (yani Kur’an-ı Kerim’i) yorumlamak hakkını tekeline almış bir kimse olarak görmediği gibi kendisinin herhangi bir kutsallığa veya sema ile herhangi bir ilişkisinin bulunduğuna dair bir iddiada da bulunmamıştır. O kendisinin cemaatin diğer fertleri gibi bir fert yahut da baştan beri kendisini öne geçirme hakkına sahip olduğunu kabul ettiği ümmetin yalnızca bir naibi veya vekili olarak kabul ediyordu." (bk. İslâm Şeriat’ini İncelemeye Giriş)

İşte bunlar batı ilim adamlarının konu ile ilgili söylediklerinden deryada damla misali örnekler.

2- Batının Özgürlüğe Bağlılığı:

Çağlar boyunca halkların siyasal tarihlerini inceleyen kimse hürriyetlerin, özellikle de siyasal özgürlük konusunun yöneticilerle halklar arasındaki mücadelenin eksenini oluşturduğunu görür. İşte batının çokça sevdiği Sokrates, diktatör yöneticilere karşı durup kanuna boyun eğmelerini isteyenlerden ve şu sözü söyleyen kimsedir:

"Siyaseti bilen kimse fazileti bilen kimsedir. Ve yine doğru hükmü bilen ve kendisine korkarak değil isteyerek itaat olunan kimsedir." Fakat Solkrates, gençliği bozmak ve onları kışkırtmak ithamı altında tutuldu ve idam edildi.

Onun idam edilmesi ise Yunan demokrasisinin alnında bir kara lekedir.

Sokrates’ten gidişe ayak uydurmasını ve sesini çıkartmamasını istediler. Aksi takdirde öldürüleceği belirtildi, o da ünlü sözünü söyledi: "Düşüncesini ifade etmeyen bir insan zaten idam edilmiş demektir." İnkâr ve öğrencileri ifsad etmek ithamıyla kendisini yargılayan hâkimlere de şöyle demişti: "Eğer halk yanındaki araştırmalarımdan uzak durmam şartıyla beni suçsuz ilan etmek istiyor iseniz, ben size şunu söyleyeceğim:

Atinalılar’a teşekkür ederim. Ben bunun yerine omuzlarıma bu yükü yüklediğine inandığım Allah’a itaat etmeyi tercih ederim. Size itaat etmektense O’na itaat etmeyi üstün bilirim. Benim vücudumda atan bir damar bulunduğu sürece felsefeyle uğraşmaktan geri durmayacağım... Ben misyonumu yerine getirmeyi sürdüreceğim. Ey efendiler! Ben ölümün tadının ne olduğunu bilmiyorum. Bununla birlikte ondan korkmuyorum. Güzel birşey olabilir, fakat şundan emin olun ki kendi mesajımdan vazgeçmem çirkin birşeydir ve ben güzel olma ihtimali bulunan bir şeyi çirkin olduğundan emin olduğum bir şeye tercih ediyorum."

Daha sonra idam edilmesi hakkında hüküm verildi. Tanrıları inkâr ettiği ve gençliği de bozduğundan dolayı da kaçmadı.

3- Siyasal Özgürlük Özgürlüklerin Özüdür:

Denilir ki; görüş ve ifade özgürlüğü bütün özgürlüklerin özüdür. İşte bundan dolayı Rosevelt, 1.1.1941’de kongreye yazdığı mektubunda şunları söylemektedir: "Dört özgürlüğün dünyaya egemen olması gerekir: Bunlar ifade özgürlüğü, ibadet özgürlüğü, korkudan kurtulma özgürlüğü ve ihtiyaçtan kurtulma özgürlüğüdür. "

Yargıç Caspiro Brenton der ki: "Yargıç Holmes haklı olarak şöyle demişti: "Eğer her türlü ilkeden daha çok belli bir ilkeye bağlı olmayı gerektiren anayasal bir ilke sözkonusu ise şüphesiz ki bu ilke ifade özgürlüğüdür.

Bu özgürlük bizim benimsediğimiz hususlarda bizi destekleyenler için değil aksine bizim hoşlanmadığımız düşünceyi ifade etme özgürlüğüdür." (bk. D. Imad Abdulhamid en-Neccar, Uygun Eleştiri, s. 66)

Nitekim "Amerikan anayasasının birinci düzeltilmesi" diye bilinen şu anayasal ifadenin de bundan kaynaklandığını kabul etmek mümkündür: "Gereğince söz özgürlüğünü sınırlandıracak herhangi bir kanunun çıkartılması kongre için mümkün değildir." Prof. Şabirov bu ifade ile ilgili olarak şunları söylemektedir: "Amerika bağımsızlık savaşından itibaren Birleşik Devletler Yüksek Mahkemesi, söz özgürlüğünü sağlamak için mücadelesini vermekte ve söz söyleme özgürlüğünün bir temel olarak yerleştirilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Çünkü kısaca ifade etmek gerekirse temel özgürlük budur ve bu özgürlük olmaksızın özgür bir politika sözkonusu olmaz. Buna bağlı olarak yürürlükteki kanunun özgürlüğün cezalandırılmaktan uzak garanti altına alması icab eder."

Amerikalı hukuk danışmanı 1937 yılındaki bir yargı ile ilgili olarak şunları söylemektedir: "Fikir ve söz söyleme özgürlüğü diğer bütün özgürlük şekilleri için vazgeçilemez bir şart ve bir muhtevaya sahiptir. Eğer fikir özgürlüğü feda edilecek olursa ne özgürlük ne de adaletin varlığı mümkün olur." Frankfurter der ki: "İfade özgürlüğünün araçlarını olumsuz olarak etkileyen her bir kanun sağlıklı olmamak karinesini beraberinde taşımak şaibesiyle şaibelidir." İşte bunu uygulamak üzere Amerika Yüksek Mahkemesi şu hükmü vermiştir:

"Histerik bir durumdan utanarak dahi olsa söz özgürlüğüne muhalefet etmek ve onu sınırlamak vatandaşın hakkında bir alçalışın ifadesidir. Komünistlere karşı bu özgürlüğün ileri derecede daraltılmasına imkân yoktur. Aksi takdirde biz kendi topraklarımız üzerinde bir parça cehennem çıkarmış oluruz." (bk. Dr. Imad Ahdulhamid en-Neccar, Uygun Eleştiri, s. 368)

Şimdiye kadarki bu açıklamalarımız ile ilgili olarak şunları söyleyebiliriz: Sözü geçen bu açkılamalardan şu özet sonuca ulaşmamız mümkündür: Fikir ve ifade hürriyeti bütün hürriyetlerin özünü teşkil eder. Herkese de bu hürriyet bizzat insan varlığı ile ilişkili olduğundan dolayı verilmelidir. Nitekim bu özgürlük olmaksızın siyaset diye birşey de olmaz. Bu sağlıklı sonuç ışığında bizler demokratik devlet ile diktatör yönetim arasındaki farkı anlayabiliriz. Siyasal hürriyet aşağıdaki sebeplerden ötürü bir zorunluluktur:

1- Siyasal alanda zorunludur, çünkü bu özgürlük yöneticiyi ıslah etmek yahut da ıslahî eleştiri adı verilen ıslah için etkin bir araçtır.

2- Bu özgürlük ile halk, yöneticilerini gözetim altında tutabilir, onların azgınlıklarına bir sınır koyabilir.

3- Yöneticinin azgınlığını püskürtme ve zalimlere karşı direnmek için -onlara öğüt vermenin ve koruyucu siyasal eleştirinin fayda vermemesi halinde- başarılı bir araçtır.

4- İnsanın kimliğini ifade etmenin bir yoludur. Bu olmaksızın insan maddî ve hayvanî arzulara munhasır kalmış hayvana son derece benzer bir varlık olur.

Bundan dolayı demokrasi felsefesinde devletin kamu hürriyetlerini teminat altına almak ve en üstün değerler olarak bunlara göre ilişkilerini düzenlemek zorunda olduğunu açıkça ifade eder.

6- John Stuart Mill ve Özgürlük:

18. asırda çokça özgürlüğü savunmuş batı bilginlerinden birisi olan John Stuart Mill "Özgürlük" adlı eserinde şunları söylemektedir: "Herkes şunu bilmelidir ki eğer bir görüş susturulacak olursa bir gerçek korkutulmuş olur. Yanlış bir görüş bazen doğrunun tohumlarını ihtiva edebilir. Hatta bütünüyle doğruya götürmesi dahi mümkündür. Doğru görüş hakkında da kitleler çoğunlukla kötü bir kanaat ortaya koyabilir.

İsabetli görüşler zaman zaman başkalarının tepkisiyle karşılaşmayacak olursa canlılığını ve insanların yaşayışı üzerindeki etkinliğini yitirir..."

Yine der ki: "Yönetim otoritesinin susturmak istediği görüş doğru olabilir. Onu susturmak için çalışanlar şüphesiz onun doğru olduğunu kabul etmezler. Fakat onlar da hatadan korunmamış kimseler değiller midir?

Tartışmayı kapatmak isteyen her bir çaba aslında hatadan korunmuş olduğunu zorla kabul ettirme çabasıdır: Fertlerin görüşlerini ifade etme hakkını kullanmaktan yoksun bırakılması tabiat yasalarına aykırıdır. İnsan ile onların ruhlarında faaliyet gösteren şeyler arasına engel olmaya imkân yoktur. Vatandaşlarının fikir ve görüşlerinden faydalanamayan ve vatanın tümünde kendi görüşlerinden başka görüşün bulunmadığı ve vatanda kendi göıüşlerine muhalif bir görüşün ortaya çıkmasına imkân vermeyen bir yönetici, görüşündeki bütün yanlışına rağmen bunu sürdürüyorsa hiç şüphesiz o, hem kendisini hem vatanını kesin bir musibete doğru sürüklüyor demektir."

Yine Stuart Mill’in görüşüne göre eğer yönetimin benimsediği görüşlerde hata varsa doğru da bulunuyor ise tartışma ve diyalog hiç şüphesiz doğru ve yanlış yönlerinin açığa çıkarılması için son derece gerekli bir şeydir. Mill’in söylediklerine göre aşırılık, kabul gören görüşlerin bir özelliği olduğuna göre; reddedilen görüşlerin savunucularının da aynı şekilde aşırı mutaassıplardan olması öncelikle söz konusudur. Eğer yönetimin görüşleri isabetli ve doğruluğu kabul edilen görüşler ise bunlar çerçevesinde yapılacak olan diyalog elbette ki gerekli birşey olur. Ta ki bu görüşün kapsadığı gerçekler doğup ve ölmüş bir inanç seviyesinde kalmasın. (bk. John Stuart’ın Özgürlük adlı eserinin Taha Es-Sıbaî tarafından Arapça’ya yapılmış tercemesi)

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 280
Toplam 529636
En Çok 1316
Ortalama 348