HİLÂFET - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

22-04-2022

HİLAFET

 

Cemaleddin Hocaoğlu’nun Hilafet’in İhya ve İlanı’nın 1. Yıldönümünde Yapmış Olduğu Konuşmanın Tam Metni:

 

Besmele, hamdele ve salveleden sonra... 

Esselamü Aleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatühü!.. 

Bundan bir yıl önce böyle bir gecede bir araya geldik. Hep birlikte mühim bir davanın hâkim olmasını müzakere ettik ve karara vardık ve dedik ki: “Bir takım bereketler bir araya geldi; Ay bereketli: Ramazan-ı Şerif; Gece bereketli: Kadir gecesi. Mekân bereketli: Cami-i Şerif, Kur’an-ı Kerim’i hatmetmenin duasının getirdiği bereket vs.”

O gün zikrettiğimiz bütün bu mübarek ve bereketleri, şimdi bir daha tekrar ederken, hepinizi Allah’ın o mübarek selamıyla selamlıyor ve dünya ve ahiret saadetine mazhar olmanızı, dünyanın doğusuna da batısına da Kur’an-ı Azimüşşan’ın, az önce saydığım bütün bereketlerini duyurmanız hususunda başarılı olmamızı Cenab-ı Hakk’tan dua ve niyaz ederiz! 

Elhamdülillah, Avrupa’nın muhtelif devlet ve beldelerinden gelerek Köln Ulu Camii Şerif’ini baştan başa hınca hınç, labe lap doldurdunuz. Geçen senelerde de söylediğim gibi bu bir hayır alâmetidir! 

Yerimiz, mekânımız biraz daha geniş olsaydı, elbette bu sayı kat kat artarak yükselecekti. Fakat biz, yerimizin (mekânımızın) durumunu iyi bildiğimiz için sizlere davet yazısını çıkartırken dedik ki: “En az beşer kişinin gelip sizleri temsil etmesi isteniyor!” Bazı beldeler veya bazı bölgeler beşer kişi göndermekle yetinirlerken, bazıları ise, bu sayının üstüne çıkarak daha yüksek bir rakamla buraya geldiler. 

Fakat, buraya kadar gelmiş bulunan sizler, o gelemeyen, gelme fırsatını bulamayan kardeşlerimize de selamlarımızı tebliğ edersiniz! 

Sizlere Kur’an-ı Azimüşşan’ın Saff Suresi’nin son ayet-i celile’si ile, Fetih Suresi ve Mücadele Suresi’nin ise birer ayet-i kerime’sinin metnini okudum. 

Ayetler, sizleri tasvir ve tavsif ediyor. Sizlerin ünvanından, makamından bahsediyor! Rabb’imiz Teala ve Tekaddes hazretleri şöyle diyor: 

“Ey iman etmiş olanlar! Sizlere nida ve tenbih ederim!” Ayet-i kerime’de geçen “Ya” harf-i nida’dır, “haza” harfi tenbih eder, seslenir ve sizi uyarırım. Usul-i Fıkıh’ta bir kaide vardır: Bir hüküm bir vasıf üzerine tertip edilirse, o vasfın o hükme illet olduğunu işaret eder. Allah tarafından “Amenu” kelimesi ile tavsif ediliyorsunuz. Arkasından da bir hüküm gelecek, yani: Ey ehl-i iman! Bilin ki, mütenebbih olun ki, imanınızın bir gereği vardır. O da, “Ensarullah olunuz!” cümlesinin ifade ettiği manadır. “Ensarullah olunuz!” imanınızın bir gereğidir. Her mü’min, bu nidaya kulak verecek, imanının sesini ve sedasını duyacak ve arkadan gelen ilahî emre intisal edecektir. Neydi o ilahî emir? “Ensarullah olunuz!” “Ensar“ kelimesi, “nasır” kelimesinin cem’i sıgasıdır: “Nasirun, nasirani, ensar”. “Allah’ın yardımcıları olunuz!” diye Allah öyle diyor. 

Burada size son derece yüksek bir makam ve son derece aziz bir mertebe veriliyor. Ne mutlu sizlere! Bu nidaya ve bu tenbihe sahip oldunuz. imanınızın gereği olarak da, “Kunu Ensarullah” cümlesine mazhar oldunuz. Ensarullah oluşunuz yönünden de hepinizi tebrik ediyor ve Cenab-ı Hakk’a şükrediyoruz! Allah bizleri bu rütbeden, bu makamdan ayırmasın, ayaklarımızı kaydırmasın! Bu ilahi emrin gereğine intisab ede ede imanla, Kur’an’la çenemizin kapanmasını ve teneşire o şekilde çıkmamızı nasib-u müyesser eyleye! Hele hele şehadet şerbetini içerek, o noktaya, o mahalle gelirsek, bunun müjdesi, tasviri mümkün olmayan bir müjdedir! 

“Nitekim, Meryem’in oğlu İsa’nın havarilere dediği gibi!” Havarilerin sayıları 12 kişiden ibaretti. Ne dedi? “Allah yolunda, Allah’a doğru benim yardımcılarım kimlerdir?” Hz. İsa, “Allah’a giderken benim yardımcılarım kimlerdir?” diye soruyor. İşte o havariler, 12 kişiden ibaret olan o cemaat dediler ki: “Nahnu ensarullah, ancak bizleriz!” “Nahnu” kelimesi, min-tekaddümi tahsis ifade ediyor. “Ancak bizleriz Allah’ın dinine yardım edecek!” dediler. Ayetin bu cümlesinin altında yatan mana şu: Cenab-ı Hakk diyor ki: “Siz zannetmeyin ki, bu emir sadece size teveccüh ediliyor.” Tarihte hep öyle olmuştur; Hemen hemen her Peygamber tebliğatını öyle yapmıştır. Siz de o cins ve o kabil yolun yolcularısınız. Yani bu emir, bu tâlimat, yeni bir şey değil, öteden beri süregelen ve her Peygamber’in ümmetine hitab ettiği bir keyfiyettir. Sizlere de bu cümleden olmak üzere bu emir veriliyor. Bu emir, kolay bir emir değil, zor bir emir, çetin bir emir. Allah’a asker olma şeref yönünden, fazilet yönünden üstün bir makam, üstün bir mertebe olduğu gibi, son derece zor olan, yerine getirilmesi çetin olan ilahî bir görevdir. Bunun ucunda mal verme vardır, can verme vardır. “Bizim neyimiz var ki? Mal da O’nun, can da O’nun!” Başka ayetlerde söylendiği gibi... 

Kur’an’ın bir uslübu var: Çetin emirler, yerine getirilmesi zor olan emir ve tâlimatlar, tarihten misaller verilmek suretiyle, hafifletme, ağırlığını giderme yolu takip eder. Mesela, oruç hakkında şöyle denir: “Ey iman edenler! Korunasınız diye sizden önceki peygamber ve ümmetlere oruç farz kılındığı gibi, size de farz kılındı!” Düşünebilen bu ümmet, “Demek ki, bu emir, bu tâlimat, sadece bize mahsus değil, bizden önceki peygamber ve ümmetlere de mahsus idi!” Bunu duyunca ne oluyor? Ataların bir sözü vardır: “Çetin bir hadise herkesle beraber ise, herkes o hadisede müşterek ise, o hafifledikçe hafifler ve adeta bir bayram havasını estirir.” 

Evet, Rabb’imiz lütufkâr bir Zat-ı Vacib’ül-Vücud’dur; Kulunun üzerine yüklediği vazifeyi hafifletmek ve teşvik etmek üzere tarihten misaller verir. 

“Hakikat bu merkezde iken, İsrailoğulları’ndan bir taife iman etti, (“Amenna saddekna!” dedi.) Fakat ne yazık ki, bir taife de küfre ve inkâra saptı. Sonra aralarında bir çatışma çıktı.” “Biz de ne yaptık?” diyor Allah? “İman etmiş olanları düşmanlarına karşı teyid ettik; Onların yanında olduk, yardımımızla onlar kuvvet buldular da zafere ulaştılar.”

Siz de aynı manzara ile karşı karşıyasınız. Fakat ne yazık ki, isim ve ünvanları ne olursa olsun bir takım kişiler de buna karşı çıktılar. Sayınıza bakıp, sizi az görmüş olduklarını zannederek sizi tepelemek istiyorlar. Keyfiyet ve kemiyet yönünden güçlenip-kuvvetlenmeyesiniz, sahip olduğunuz Hilâfet makamını hedefine ulaştırmayasınız diye, bütün bir dünya, ehl-i küfür olsun, iman iddiasında bulunan bir takım kimseler olsun, sizin karşınıza dikilmişlerdir... Bunu biliyorsunuz! Size, horlayıcı ve alçak düşürmeye çalışıcı bir takım vasıflar, rütbeler izafe ederek, “Fundamentalist, hayalci, radikal, kökten dinciler, gericiler, fanatikler, mürteciler, Kara Ses, Köln Humeyni’si” vb. ne bulabilirlerse onu söylüyorlar. Bütün bu karalamalardan amaç; Sizi herkesin hor görmesini sağlamak, size iltihakların olmasının önünü kesmek ve böylelikle size ulaşacak olan yardımları durdurmak vs... İşte ehl-i küfrün ve ehl-i dalal’ın durumu bu!.. 

Ama siz ister dünyanın doğusunda olsun, ister batısında olsun bildiğiniz yoldan şaşmıyacaksınız, şaşmıyorsunuz, ayaklarınız da kaymıyacak! Bunların tehditlerine de kulak vermeyeceksiniz! 

Elhamdülillah Kur’an elimizde, Hz. Muhammed önümüzde olduktan sonra, dünya düşman olsa da, hatta anneniz, babanız, amcanız, dayınız düşman olsa da sizin sırtınızı yere getiremez. Hepiniz hak yolda dimdik ayakta olacaksınız! Yolun kayganlığına, etrafındaki haydutlara bakmayacaksınız, feyizli ve bereketli yolunuzda Allah’ın rızasına ve cennetine giden yol üzerinde düşmeden-şaşmadan bugüne kadar yürüdüğünüz gibi, bundan sonra da yürüyeceksiniz! 

Sizler teslimiyet gösterdiniz; “Ya Rabb’i! Emir Senden, tatbikat bizden! Sen Rabb, biz kuluz! Emrin başımızın üzerine!” dediniz ve böylece her sene olduğu gibi, bu sene de geldiniz. Hoşgeldiniz, sefa getirdiniz, başımızın üstünde yeriniz vardır! 

Çok aziz ve muhterem kardeşlerim! 

İslam’ın prensibine göre, kadın-erkek, genç-ihtiyar herkes askerdir! Sizin Saff Suresi’nin son ayet-i celile’sindeki vasfınız Ensarullah’tır. Fetih Suresi’nde ise, “Göklerin ve yerin orduları Allah’a aittir!” buyurulmaktadır. Allah’ın o kadar çok ordusu var ki; Bunlar sadece mü’minlerden, meleklerden ibaret değil, bütün canlılar ve bu arada da bütün mahlûkat Allah’ın ordularıdır! 

Zaman zaman Allah Şeriatı’na karşı çıkanlara ordularını gönderir. Hendek savaşında Allah’ın gönderiği orduyu bir düşünün; Kâfirlerin azıttığı, müslümanların sıkıştığı bir anda Allah’ın gönderdiği fırtına (rüzgar) ordusu kâfirlerin çadırlarını, kazıklarını söküp-attı. O fırtına öyle bir fırtına idi ki, kumları ve çakılları kâfirlerin suratına serpecek şekilde şiddetli olmuştu. Ve sonra, Allah’ın bu orduları karşısında kaçmadan başka çare bulamayan küfür ordusunun bazıları, o panik ve acelecilik içerisinde önceleri develerinin ayaklarına bağlamış oldukları bağları çözmeyi dahi unutuverdiler. Böylece meydan bomboş bir şekilde müslümanlara kaldı! 

Herbiri değişik görevle görevlendirilmiş ve sadece bir tanesine misal vererek izah etmeye çalıştığımız Allah’ın ordularından olan seller, deniz dalgaları, hayvanlardan kurbağalar, hatta bitler, çekirgeler, sinekler vs., Allah’ın bir emriyle yapamayacakları hiçbir şey olmaz! 

Allah’ın bir emriyle çok şey yapabilecek olan ordularından biri olan sineği de bir misalle anlatalım: Devrinin azılı diktatör kâfirlerinin başı olan Nemrud’u, topal bir sinek mahv-u perişan etmiştir. 

Bunlar muvacehesinde artık şunu söylemek istiyorum: 

Eğer biz Allah’a gerçek manada kul ve Hz. Muhammed’e o derece de ümmet olursak, Allah (c.c.) bu ordulardan birini veya bir kaçını bize yardımcı olarak gönderir ve biz de “Zafere ulaşanlardan!” oluruz. 

O bakımdan korkulacak, çekinilecek bir şey yoktur! Bu mülk Allah’ındır ve ordular da O’nundur! “Yerin ve göğün orduları O’nundur! Ve Allah Aziz’dir, Hâkim’dir!”

Sizin üçüncü bir ünvanınız var: “İşte Allah orduları! Haberiniz olsun, Allah’ın orduları felah bulan ve zafere ulaşan insanlardır!” (Mücadele Suresi’nin son ayeti) Mücadele Suresi’nin son ayet-i celile’sini bir nebze de olsa açmadan geçmeyeceğiz. 

Allah Hz. Muhammed’e ümmet olan veya aklı başında olan herkese şöyle buyuruyor: 

“Sen Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kavmi, bir cemaati Allah ile Peygamber’ine karşı hudut çizmeye, kanun koymaya kalkışanları sever bulamazsın!”

“Kendi kafalarımıza göre kanun yaparız. Ve bu yolda Allah ve Peygamber’i ile yarışa çıkarız!” diyenler var. “Hadde” fiil-i mazi’dir, aslı “hadede”dir; Mufaalae babındandır. Bu babın özelliği, karşılıklı birbirleriyle mücadele etmektir. Başka bir deyişle; Allah (c.c.) ve Peygamber’i ile yarışa çıkma! Yani bu cümlenin altında yatan mana şu: Diyorlar ki, “Ya Rabb’i! Biz Sana da ve gönderdiğin Peygamber’e de inanıyoruz. Ama, Sen bizim işimize karışma! Kanun koyma hususuna da senin aklın ermez! (Allah muhafaza eylesin!) Biz yapacak olduğumuz kanunlarımızı Senden daha iyi biliriz. Gerekirse bu hususta Seninle ve Peygamber’inle bir yarışa girebiliriz de! Senin gönderdiğin ve indirdiğin, Peygamber’inin tebliğ ettiği kanunlar mı daha isabetli, yoksa bizim çıkardığımız veya çıkaracağımız kanunlar mı?” 

Bu zihniyete sahip olan insanlarda ne din kalır, ne de iman! Allah’a karşı kanun koymaya yeltenme, kanun yarışına girme, Allah korusun insanı kâfir yapar, müşrik yapar! 

Cemaleddin Hoca, “Şirk Fetvası”nı vermiş ama, hiç de boşuna o fetvayı vermemişti. Sadece şu ayet-i celile’deki “hadde” fiili var ya, işte o fiilin babını bilen bir insan buna “Hayır!” diyemez. 

“Canım ben nasıl sevemem? Evet onlar, o kanun koyma yarışına girenler benim çok yakınım olan babam, oğlum, kardeşlerim, soyum-sopum, milletim vesairedir. O halde ben onları nasıl sevemem? Bu nasıl olur?” şeklinde gelecek olan bir suale cevaben, Allah da şöyle der: “Onlar, Allah ve Peygamber’i ile kanun koyma yarışına çıkanları babaları da olsa, oğulları da olsa, kardeşleri de olsa, soy ve sopları da olsa sevemezler!”

“Cemaleddin Hoca, Türkiye’de kimse bırakmadı, herkesi müşrik yaptı. Babalarımız ve annelerimizi de müşrik yaptı!” diyorlar. 

Birisine şöyle bir şey sormuşlar: “Niçin namaz kılmıyorsun?” O da, “Allah kitabında “Namaza yaklaşmayın!” dedi. Onun için ben kılmıyorum!” diye cevap verdi. Ve daha sonrada şu ayeti kerimeyi okumuş: “Namaza yaklaşmayın!” Ona bu sefer bununla alakalı bir sual daha sorulmuş: “O okuduğun ayetin evvelini okusana!” O da, “Ben hafız değilim ya!” demiş. Aynı şekilde “Şirk Fetvası”na delil ve mesned olma, kaynak bulma yönünden sadece Mücadele Suresi’nin son ayet-i celile’si kâfidir. Başka daha delil aramaya gerek yoktur! Ama bilmek lazım “Hadde” fiilinin kökünün hangi babdan geldiğini ve neyi ifade ettiğini... 

Cemaleddin Hoca size, “Ulum-i Arabiyye’yi kaynaklarından öğrenin, Ulum-i Şer’iyye’yi (oniki ilmi) tahsil edin!” diyor da, boşuna mı diyor? 

Siz yarınki neslin birer mürebbisi, birer muallimi durumunda ve makamındasınız. Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini, Şeriat’ın usul ve esaslarını gelecek nesillere aktaracak sizden başkası da yoktur. Allah (Celle Celâluhu) bu görevi size verdi. Onun için geceyi-gündüze katıp çalışmalısınız! 

Ben oniki ilmi tahsil ettim. Onun için kılıcımın önü de kesiyor, arkası da! Bu ilimler tahsil edilmeden siz, Kur’an’ın inceliğine giremezsiniz ve onun belağat vasıflarını da idrak edemezsiniz. Dolayısıyla Kur’an’ın bir mucize olduğu gerçeğine vakıf olamazsınız! 

Kanun koymaya kalkışanlar, kanun koyma yetkisini kendilerinde görenleri, babalarınız da, oğullarınız da, kardeşleriniz de, soy-soplarınız da olsa sevemezsiniz! 

Allah (Celle Celâluhu) ve ahirete iman edenlerin vasıflarını, yapmaları ve takip etmeleri gereken şeyleri böylece izah etmeye çalıştık. 

Allah’a ve Resulü’ne karşı kanun koyma yarışına girenleri babalarınız da olsa, oğullarınız da olsa vs. asla sevemezsiniz! Ya mü’min olacaksınız, bunları sevmiyeceksiniz; Ya mü’min olmayacaksınız, bunları seveceksiniz! Başka bir ifade ile: Mü’min olduğunuz taktirde bunları sevemezsiniz, bunları sevdiğiniz taktirde de mü’min olamazsınız! 

Allah’a ve ahirete iman ettiğiniz taktirde içinizden birisi çıkıp, kanun koyma yarışına girenleri sevemez; Veya sevmeye kalkışırsanız Allah, kalbinizden imanı kaldırır, sonra da imansız gidersiniz! Allah (Celle Celâluhu) korusun! 

Şimdi de sıra bu şekilde hareket edenlere verilecek olan mükâfattan söz etmeye geldi. 

“İşte bunlar (Kimler? Babaları, kardeşleri, amcaları, dayıları, teyzeleri, oğulları da olsa kanun koyma yarışına çıkanları sevmeyenler) var ya, onların kalplerine Allah imanı yazdı.” 

Bir şey söylenirse belki unutulur, silinir ve kaybolur gider. Fakat yazıya geçerse, bunların hiçbirisi olmaz, yani zayi olmaz. Artık o iman ne silinir, ne solar ve ne de kaybolur ve betondan yapılmış kaleler gibi olur. Allah (Celle Celâluhu)cümlemizi kalbine iman yazılı olan kullarından eylesin! Amin! 

Tüm bir dünya insanlığı iman edip etmeme noktasında sapıtmış olsa bile, yukarıda istenildiği gibi iman etmiş olanın ise imanına en ufak bir halel gelmez! 

Hz. Ali, “Mezarımdan kalkıp mahşere gittiğim zaman, imanım hiç artmaz. Çünkü, nasıl iman edilmesi gerekiyorsa öyle iman etmiş durumdayım!” diyor. Yani lisan-i hal ile demek istiyor ki: 

“Benim kalbime Allah imanı yazmıştır. Ve tarafından da bir ruhla, bir kuvvetle, bir kudretle teyid etmiştir!” 

Kur’an-ı Kerim hürmetine, sevgili habibi hürmetine Cenab-ı Hakk cümlemizi kalbine imanı yazılmış olanlardan eylesin! 

Bu dünyevî bir şey; Sağlam, takviyeli ve Allah tarafından desteklenen iman! Allah (Celle Celâluhu böylelerini cennete koyacak ve hem de bir değil, bir kaç cennete koyacak! Hadis-i şerif’lerde varid olduğu gibi, Allah (Celle Celâluhu) böyle bir imana sahip olanlara bir cennet değil, bir kaç cennet verecek. Her cennet de bu dünyanın bir kaç misli, her istediğin yönünü gez-dolaş!.. 

Diyeceksinizi ki: “Ben bu kadar geniş cenneti ne yapacağım?” Orada ölüm yok! Tabi ki, bir müddet bir cennette yaşarsın, gerçi can sıkıntısı olmaz ama, bir müddet de başka bir cennette yaşarsın. Ağaçlarının ve binalarının altından nehirler akan cennetlere koyacaktır Mevlâ ve orada ebedî olarak kalacak. Allah (Celle Celâluhu) kendilerinden, kendileri de Allah’tan razı olacak! 

“İşte Allah ordusu (Allah taraftarı, Allah’ın has ordusu) bunlardır. Âgâh olun, mütenebbih olun ki, ancak Allah ordusudur kurtuluşa erenler!” 

Şimdi mükâfat kaç tane oldu? 

1- Allah (Celle Celâluhu) ganidir; 

2- Kalblerine imanı yazdı; 

3- Tarafından bir ruhla, bir kuvvetle o imanı teyid etti; 

4- Cennetlere koydu; 

5- O cennetler ki, altlarından nehirler akıyor; 

6- Onlar Ebediyyen orada kalacaklar; 

7- Allah (Celle Celâluhu) kendilerinden, kendileri de Allah’tan razı olmaları; 

8- “Allah ordusu olanlar bunlardır!” diye haklarından söylenen ve dolayısıyla bunlara böyle bir ünvan, böyle bir askerî vasıf verilmesi... 

Bütün bu mükâfatlar bir tek şeye karşılık veriliyor. Ne imiş o? Kendi kafalarına göre kanun yapma cesaretine, cüretine sahip olmayanları sevmeme! Ki bunlar babaları da olsa, akrabaları da olsa sevmeyecekler! 

Bir müslüman, “Baba! Sen benim babamsın ama, sen şu anda müşriksin, ben seni sevemem!” veya “Sen benim dayım, oğlum vesairesin, ama şu anda Allah’a karşı kanun koyma yetkisini kendinde bulduğun için ve dolayısıyla “Hâkimiyyet kayıtsız ve şartsız milletindir, insanındır, insanoğlunundur!” dediğin için ben seni sevemem. Kim olursan ol!” diyebilmelidir. 

İşte bir şey olan sevmemeye karşılık, yukarıda sıraladığım bir sürü şey... 

“Cemaleddin Hoca Türkiye’de müslüman bırakmadı!” deniyor. Bunlara cevaben şunu da bu arada söyleyeyim. 

Üç kişi şirke düşmüştür: 

1- Parlamenterler, yani milletvekilleri; O Büyük Millet Meclisi dedikleri binanın kapısından içeri girenler, kim olursa olsun, bunlar müşrik olmuş, şirke düşmüşlerdir. Niçin? Put olmuşlar ve tağut olmuşlardır! 

2- Sandık başına gidip, bunları seçenler. Niçin? Tağutları seçtikleri için! 

3- Bunlar hakkında Şeriat’ın verdiği hükmü, verdiği fetvayı kabul etmeyenler, “Ben bunlara müşrik diyemem!” diyenler. 

Nasıl diyemezsin? Şeriat bunlara müşrik diyor, İslam bunlara müşrik diyor, İslam ne demişse sen o sözü dilinle ikrar, kalbinle de tasdik edeceksin. Bu çocuk oyuncağı değil ki!.. 

“Ben şirk fetvasını kabul etmem!” diyorlar. Sen etmezsen, müşrik olursun! Bu da böyle!.. Allah (Celle Celâluhu) cümlenizi ve cümlemizi böyle durumlara düşmekten korusun! 

Sizin şiarınız, “Hâkimiyyet kayıtsız şartsız milletindir!” şeklinde değil, “Hâkimiyyet kayıtsız ve şartsız Allah’ındır!”şeklindedir. 

Demek ki, Mücadele Suresi’nin son ayet-i celile’sini nazar-ı itibare aldığımız takdirde, ki almamız lazım geliyor, sizin ve bizim bir ünvanımız, bir rütbemiz var: Hizbullah olma! Elhamdülillah!.. 

Taviz felakettir! Elhamdülillah bugüne kadar sizler ve başınızdaki mesul olarak biz ayakta kalmışsak, taviz vermediğimizin bereketi ile kalmışız! 

Rabb’ülâlemin’e sayısız hamd-u senalar olsun ki, mülkünde ortağı yoktur. Her şeyi o yaratmış, ona bir ahenk ve düzen vermiş, mukadderatını da tayin etmiştir. O’nun sevgili kulu ve son Peygamberi Hz. Muhammed’e ve Onun âl ve ashabına selat-u selam olsun ki, Kur’an’ı tebliğ yolunda asla taviz vermemiş olduğu gibi tebliğatını yapmış, sahabesi de tavizsiz ve ivezsiz aynı yolda yürümüşler, icraat ve tatbikatlarını aynı istikamette devam ettirmişlerdir. 

“İslam’dan Taviz Vermenin Hükmü” isimli kitab, artık baskıya hazırdır. Takriben on, oniki sene önce hazırlanan bu kitap, Ümmet-i Muhammed Gazetesi’nin muhtelif isimleri altındaki sayılarında tefrika halinde neşredilmişti. Fakat her nedense fırsat bulup kitap halinde neşriyat hayatına intikal ettiremedik. Diğer basılması ve müslümanların istifadesine arzedilmesi gereken Mezhepler, Şûra, Imkânlar ve Hamleler, Tasavvuf, Fetvalar, Hutbeler ve daha benzeri kitaplar, gazete sayıları arasında sıkışıp kalmışlardı. 

“İslam’dan Taviz Vermenin Hükmü” adını alan bu kitap, diğerleri kadar ve hatta onlardan daha önemli bir mahiyet arzetmekteydi. Zira, taviz verme felakettir! Din binasında ve cemiyet hayatında telafisi ve tedavisi mümkün olmayan yaralar açar ve açmıştır da!.. 

Şöyle ki; Din, Allah tarafından vaz edilen bir kanundur. İlk insan ve ilk peygamber olan Adem (Aleyhisselâm) ile başlamıştır. Bütün peygamberler tarafından geçe geçe, son Peygamber Hz. Muhammed ile kemalini bulmuş ve tamam olmuştur. Her devir insanın ihtiyacına cevap verdiği gibi, Hz. Muhammed’le başlıyan ve ila-nihaye kıyamete kadar sürüp, gidecek olan bu din, insanoğlunun bütün ihtiyaçlarına cevap vermekte ve onu her yönüyle tatmin etmektedir. Zira bu din, Allah kanunudur, Allah nizamıdır, Allah’ın şaşmaz ilmine ve sonsuz kudretine dayanmakta, dünyası ile ahireti ile, ibadet ve siyaseti ile, ruhla beden gibi bir bütünlük arzetmektedir. İnsan ruhuna, insan yaratılışına, insan tabiatına, insan idealine tıpa-tıp uyan bir sistemdir, eksiği ve gediği yoktur. Fazlası ve noksanı yoktur. Aratsanız da, taratsanız da ne bir noksanlığı bulabilirsiniz ne de bir eksiğini... Tıpkı tabiî ve tekvinî kanunlarda olduğu gibi... 

Zira İslam dini aynı zamanda hüküm ve hikmet dinidir. Cenab-ı Hakk’ın bir ismi de Hâkim’dir, keza onu getiren kitabın bir ismi de Hâkim’dir. Hekim demek, hikmetli demektir. Yani her hükmü yerinde, fazlası ve noksanı yoktur... 

Sizler şayet bu dine ve bu dinin getirdiği Şeriat’a, Şeriat nizamına kendi kafanıza göre bir şey ilave eder ve bir şey eksiltirseniz, onun dengesini bozar, artık bir daha dikiş tutturamazsınız. Yani hem dinin denge ve düzenini bozmuş olursunuz ve hem de kendi hayatınızı bozmuş olursunuz. İşte taviz budur! Hem mükemmel olan bir dini bozmak ve hem de insanlık hayatını bozma demektir. Eğer bugün, insanoğlu böyle bir felaketin içinde ise, bu felaketin tek sebebi vardır: Taviz! Insanoğlunun, hususi ile İslam ulemasının taviz vermiş olmasıdır! İnsanoğlu, taviz vere vere bu kitabın kapağında da görüleceği üzere, iman cevherini kaybede kaybede nihayet kendisini cehennem ve cehennemin ateşinde bulur. Rabb’imiz, bizi böyle bir duruma düşmekten korusun! Amin! 

İnşallah bu kitabtan her birinizin evinde ve elinde bulunması gerekir. 

Şimdi de “Hilâfet ve Halife” ismini taşıyan kitabın mukaddimesini bir gözden geçirelim: 

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

“Bir vakitler, senin Rabb’in meleklere şöyle demişti: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım. O benim adıma yeryüzünü imar ve ihya edecek. Gönderdiğim emir ve tâlimata göre söz, fiil ve hareketlerini tanzim edecek ve bu suretle hakkı ihkak, adaleti tesis edecek ve bütün bunların üstünde bir taraftan şirki red ve inkâr ederken, bir taraftan da hâkimiyyet ve ibadetini Bana tahsis etmiş olacak ve netice itibarı ile, Benim Rabb, kendisinin kul olduğunu bila kaydu şart kabul edip, Tevhid akidesini bütün bir kâinata ilan edecektir.” (Bakara, 30)

Minnet ve şükür: 

Bizleri eşref-i mahlûkat olarak var eden Rabb’imiz, maddî-manevî en büyük nimetlerini ikram ve ihsan etmiştir. 70 sene gibi bir aradan sonra Ümmet-i Muhammed’in vazgeçilmez bir müesse-sesi olan Hilâfet Devleti’ni, ihya ve ilan etme fırsatını yine bizlere lutfetmiştir. Bundan dolayı da Mevlâ’mıza karşı ne kadar minnetbilir olsak, secdelere kapansak, şükretmesek yine de azdır! 

Hilâfet ve Halife: 

“Hilâfet ve Halife” ismini verdiğimiz bu kitab beş risaleden ibarettir: Hakkı Sahibine İade risalesi, Allah ve Ümmet Önündeki Mesullere risalesi, Hilâfet Devleti Bulunmaz Bir Nimettir risalesi, Hilâfet ve Halife risalesi ve nihayet Hal Tercemesi risalesi... 

Teşhis ve tedavi: 

Risaleler, belli bir seyir takib etmiştir. Önce teşhis, sonra tedavi yoluna gidilmiş, fıkhî bir tâbirle “Def’i mazarrat, celbî menfaat” esası nazarı itibara alınmıştır. 

Şöyle ki; 

1- Önce islam düşmanlarının Selanikli Mustafa Kemal eliyle, Din-i Mübin-i Ahmediyye’nin temeline koyduğu 98 bombanın açtığı yaraları sarma yoluna gideceksiniz, reçetesini de “Hakkı Sahibine İade” risalesinde göreceksiniz. Bu risalenin ikinci bölümünde de, “Hakkı İstemek Haktır, İstemeyen İse Ahmaktır!” adını taşıyan bir bölümü de okuyacaksınız ve ahmakların düştüğü derekeye düşmekten kurtulmuş veya korunmuş olacaksınız. 

İki sistem: 

Bu iki sistemden biri hak, diğeri batıldır. Şeriat sistemi hak, onun dışında kalan sistemlerin tümü batıldır. 

Şeriat’ı bırakıp da batıl sistemleri takip ve tatbik eden idarecileri; 

1- Cenab-ı Hakk kitabında “zalimler” diye tavsif etmekte ve şöyle demektedir: 

“Rabb’i bir zaman İbrahim’i bir takım kelimelerle imtihan etti. O da onları tamamlayınca, “Ben seni insanlara imam yapacağım!” demişti. Sonunda da imam yap dedi. Rabb’in zalimlere ahdi ermez. Onlar için söz veremem buyurdu!” Demek oluyor ki, zalimler Allah’ın indinde ve hükmünde halife olamazlar. 

2- Müslümanlar da zalim idarecileri başlarında tutamazlar. Kadı Iyaz şöyle der: 

“Ulema şunda ittifak etmiştir ki: “İmamet ve Hilâfet için kâfir intihap edilemez. Sonradan küfrün arız olması, Şeriat’ı değiştirmesi veya bid’at yoluna gitmesi velayet hakkını kaybetmesine sebebtir. Artık ona itaat edilmez. Ona karşı kıyam etmek müslümanlara vacip olur. Yerine mümkün ise âdil bir imam nasb edilir. Bunu yapmak, bir cemaat için mümkün olursa o cemaat bunu yapar.” (Müslim, Şerh-i Nevevi)

3- “İmamsız bir geceyi geçirmektense, 60 seneyi fasık bir imamla geçirmek daha evladır.” (Tefsir-i Minhac’us-Sünnet’in-Nebeviyye, c. 12)

4- Mü’minler her gün vitir namazlarını kılarken şu duayı tekrar ederler. “Ya Rabb’i! Sana karşı fücur edenleri başımızdan atar ve terk ederiz!” 

2- Davet ve ikaz mektupları: 

“Allah ve Ümmet Önündeki Mesullere” serlevhalı mektuplar, az yara almış veya ilahî bir lütuf eseri olarak veya hiç isabet almamış olan devlet ve milletlere irsal edilen bu risaleler, ya gereği gibi ifade-i meram edilememiş, ya da bir takım küçük küçük hesaplar dikkate alınarak kale alınmamıştır. 

3-Hilâfet Devleti Bulunmaz Bir Nimettir! 

Evet, devlet öyle bir nimettir ki, yoksa kurulması, varsa korunması erkek-kadın her müslümana farzdır. Bu arada devletten kastımız, Hilâfet Devleti’dir. Ümmeti bir kaleye benzetecek olursak, kalenin en önemli unsuru devlettir. Düşmanların tavsiyesi, Selanikli Kemal’in de ilk tahribatı kalenin işte bu surunu yıkma olmuştur. 

4-Hilâfet ve Halife: 

İki fasıl ve bir not: 

a) Hilâfet Devleti’nin ihya ve ilanı, Halife’nin intihab ve tayini; 

b) ihya ve intihabının şer’î ve hukukî delillerinin serdedilişi; 

c) Ve bir not: Muarız ve muhaliflere iki ay mühlet verilmiş ve bu müddet zarfında bir bildikleri varsa bize yazmaları kendilerinden istenmişti. Fakat kayda değer bir tenkit yazısı gelmedi. Neticede biz de ne yaptık? Elinizdeki bu kitabı bastırıp, muhtelif lisanlara tercüme ettirip dünyanın millet ve devletlerine gönderme niyyetindeyiz. 

5- Hal Tercemesi: 

Bütün peygamberler şöyle demişlerdir: “Şüphesiz ben size gönderilmiş bir peygamberim. Ve aynı zamanda güvenilir bir insanım. Bende yalan ve hiyanet yok ve her yönden bana itimat edebilirsiniz. Sizlerden bir ücret de istemem. Benim ecir ve ücretim âlemlerin Rabb’ine aittir!” 

Peygamber varisi olan ve Hilâfet makamına getirilen bizler de ne Hilâfet’ten önce ve ne de sonra kayda değer bir ücret talebinde bulunmamış, ehliyete sahip emin bir kimseyiz. Ve bunu söyleme enbiyanın sünnetidir! 

“Hal Tercemesi” işte bu gayeye binaen kaleme alınmıştır! 

Dua ve niyaz: 

Rabb’ülâlemin’in nusret ve inayet-i Sübhaniye’sinden bizleri mahrum etmemesini dua ve niyaz ederken, Ümmet-i Muhammed’den de alaka göstermelerini, dualarını esirgememelerini, hakkın icraati yolunda muzahir olmalarını, bir haksızlık gördüklerinde de irşad ve ikaz etmelerini kendilerinden istirham etmekteyiz! 

Çok aziz ve muhterem kardeşlerim 

Bu üzerimize düşen iki şeyin birisi, yani Şeriat-ı Garra’ya sahip çıkma, onu devlet haline getirme ve gereğini yapma! 

Nedir gereğini yapma? O da tebliğdir! 

Biz Anadolu topraklarını ve sınırlarını aştık, islam âlemine bakıyor, hedef olarak da bütün bir dünyayı hedefliyoruz. Sizin çok işiniz var! 

Her biriniz bir Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) varisi olarak yazılan eserleri ve yazıları henüz islam’ın ilminden, şuurundan mahrum olan insanların, ailelerin ellerine ve evlerine götüreceksiniz. Bunlar yazılmış birer eserdir. Tâbiri caizse pilavı pişmiş, üzerinde tavuk da var ve kaşık da önünüzde. Size düşen onu ağzınıza-burnunuza bulaştırmadan yemektir. Artık bu kadar işi yapacaksınız; Biz yazacağız, siz götürüp dağıtacaksınız! 

Şu anda Köln’den misal vermek gerekirse; Genç kardeşlerimiz, şu cemaatin genç kardeşleri bu kitabın bir bölümünden ibaret olan bu risaleyi, 30 bin bastırarak, her gün olmak suretiyle Almanya’nın da sınırlarının dışına çıkarak dağıtmaya çalışmaktadırlar. Siz de inşaallah o kardeşleri takip etmeye çalışırsınız! 

Bize ne derlerse desinler, biz aldırmayacağız! Zira bizim önümüzde Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) var. Ona ne demediler ki; “Deli, kâhin, sihirbaz, başımıza geçmek istiyor...” Bunları nazar-ı itibara almayacaksınız, kim tarafından söylenirse söylensin bu kabil ithamlara kulak vermeyeceksiniz! 

Diğer islamî liderlerle birlikte bizim de ismimizden “Focus” dergisi bahsetmiş. Gerçekten bize cesaret veren cümleler kullanmış: “Kaplan dünya devleti kurmayı hedefliyor!”

Ne derler? “Söyleyen gafil ise, söyleten gafil değil!”

“Dünya devletini kurma!..” Yani diğerleri, sadece kendi bulundukları beldelerde devlet kurma gayreti gösterirken, bizim dünya devletini kurma isteğimiz... Bu olur mu? Olur! Gayret sizden hidayet Allah’tan! 

Nasıl ki, ticarî sahada dünya pazarını kurma keyfiyetini hedeflemişiz. Niye? Mülk Allah’ındır; O’nun rızasına uygun bir şekilde gayret ve cesaretinizi gösterdiğiniz taktirde, Allah dünya ticaretini (tâbiri caizse Ortak Pazar’ı) kurmasını size nasib eder. Böyle olduğu gibi, dünya devletini kurma da nasib olur. İlla da hepsinin müslüman olması şart değil! Böylelikle dünya siyasetine, dünya devletine, dünya tekniğine hâkim olmak gerçekleşecek ve o zaman, sizin kılıcınızın da önü kesecek, arkası da!.. 

Ehl-i küfrün korktuğu şu: “Bunlar devlet olurlarsa, bizi hep kılıçtan geçirir ve keserler!” 

Hayır, İslam’da böyle bir şey yok! Siz İslam’ın tebliğatını engellemezseniz, önüne çıkmaz ve gölge olmazsanız ve kabul ederseniz, size ehl-i kitap olarak haklar da tanıyor, sizi zımmî olarak kabul ediyor, hatta size yardımcı da oluyor. 

Hıristiyanlar, yahudiler veya semavî dine mensup olanlar İslam’ın hâkim olmasından, devlet olmasından korkmasınlar... İslam hakkındaki korkuları da yanlış, bundan dolayı söyledikleri pek çok şeyler de yanlış... İşte size bir misal: 

Geçenlerde NATO toplantısında bir konuşma yapan NATO yetkililerinden biri konuşmasında İslam dini için; “İslam komünist sistem kadar, hatta ondan daha da tehlikelidir!” dedi. Oldukça yanlış olan bu söze karşılık, İran’ın Reis-i Cumhuru olan Rafsancani şu cevabı veriyor ve, “Hayır!” diyor, “Siz, İslam dinini komünist sistemle, komünist rejimle mukayese edemezsiniz. Bu son derece yanlış bir tâbirdir!” Evet öyle demişti! 

Biz de şu mikrofonlardan ve bu kürsüden, Köln beldesinden bütün bir dünya insanlığına sesleniyor ve diyoruz ki: “İslam’dan korkmayın! İslam’ın sadece ismi kâfi! İslam, selametten geliyor, güvenden, emniyetten geliyor. İslam, teslim olmaktan geliyor. Hayatınızı teslim edebilirsiniz. Malınızı-mülkünüzü İslam’a teslim edebilirsiniz. Çoluğunuzu-çocuğunuzu hangi dine mensup olursanız olun, İslam’a teslim edebilirsiniz. Ve o hususta da asla tereddüde mahal de yoktur.” 

Ey dünyanın millletleri ve devletleri! 

Biz ne fanatiğiz, ne radikal, ne şu ne de bu! Biz müslümanız! Terörist de değiliz! Yazılarımız ortadadır: “Müslüman terörist olamaz, terörist de İslam olamaz!” İkisi birbirine ters düşen iki keyfiyettir. Binaenaleyh haberiniz olsun ki, “radikal” veya “fanatik” diye vasıflandırdığınız insanlar, İslam’ı bir bütün olarak yaşıyan insanlardır. 

“Ilımlı” müslümanlardan size de hayır gelmez. Sağlam müslüman arayacaksınız; Devletine, ibadetine, ahlakına samimiyetle bağlı olan müslümanı ve sahip olduğu İslam Devleti’ni arayacaksınız. O devletten size zarar gelmez. Eğer siz ABD tâbiriyle “ılımlı” müslüman arıyorsanız, ondan size de zarar gelir, İslam’a da!.. Dünyanızı da kaybedersiniz, ahiretinizi de!.. 

Ehl-i iman olmayan, ehl-i İslam olmayan devletlere ve milletlere tekrar ediyor ve diyorum ki: 

İslam’dan korkmayın! İslam, sizin hayatınızı da, namusunuzu da, canınızı da garanti etmiştir! 

Bir misal: Meşrutiyet devrinde mebusanlar azınlıkların hak ve hukuklarını görüşmek üzere toplanmışlar. Birisi çıkmış diyor ki: “Azınlıklara (hıristiyan ve yahudilere) daha fazla hak tanıyalım!” İçlerinde Ermeniler’i temsil den bir avukat var. Söz alarak ayağa kalkıyor ve, “Hayır!” diyor ve ilave ediyor: “Siz bize İslam’ın verdiği hakkı tanıyın, biz sizden fazla hak istemeyiz!” İşte bu Ermeni, diğeri de müslüman! Bu farklılık neden? Çünkü o Ermeni denen kişi İslam’ı incelemiş ve onun hak ve hukukunu biliyor, ama bizimki ise İslam’ı incelememiş, İslam’ı bilmiyor! 

Bütün bir dünya insanlığına sesleniyor ve diyorum ki: 

İslam hâkim olduğu taktirde, dünya insanlığı emniyet ve güvene kavuşacak ve kimse kimsenin malına, canına, tecavüz etmeyecek, herkes rahat edecek! 

Osmanlı Imparatorluğu’nun 16. asrını bir düşünün; Dünya sulh ve selem içerisinde idi! 

Bu gerçekleri dünya insanlığına duyurmak için hepiniz gezip-dolaşacak ve tebliğatınızı yapacaksınız. Ve tebliğatınızı yaparken de usulune uygun bir şekilde yapacaksınız. Uygun olmayan hallerden ve özellikle bağırıp-çağırmadan uzak duracaksınız! 

Bunun için bu kitabı götüreceksiniz, muhtaç olan ele ve eve bırakacaksınız ve işiniz orada bitmiş olacak. Bu arada tartışma ve cedelleşme yok! Şayet tartışmaya girer ve muhatabınızın sorularına cevap vemeye çalışırsanız, işin içinden çıkamazsınız! 

Bu arada şunu da hemen söyleyeyim: Kardeşlerimiz, dünyanın neresine giderlerse gitsinler, bey’at etmek isteyenlerin bey’atlarını halife adına alabilirler. Bu da onlar için cidden bir şeref vesilesidir! 

Bunları söylemekle sözlerimi burada bitirmiş oluyorum! 

Esselamü Aleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatühü!..

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 246
Toplam 435215
En Çok 1157
Ortalama 330