HERKES ZENGİN OLSAYDI DENGE BOZULURDU - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

07-04-2022

HERKES ZENGİN OLSAYDI DENGE BOZULURDU

Herkes zengin olsa ne olurdu? Daha iyi olmaz mıydı? Hayır! Denge bozulur, toplum hayatının düzeni bozulur, kimse kimseyi tanımaz olur, kimse kimsenin yardımına koşmaz, merhaba demez olur... Herkes "Benim!.." derdi.

Aziz kardeşlerim! İnsanları birbirine yaklaştıran, ictimaî bir hayat kurmalarını, bir arada yaşamalarını sağlayan temel eşit haklar yanında birtakım haklar daha vardır ki, bunlar farklılık arzeder, insandan insana değişir; Kiminde az, kiminde çok bulunur.

Mesela ilim, anlama ve kavrama kabiliyeti, konuşma ve hitabet kabiliyeti, resim yapma, şiir yazma kabiliyeti...

Herkes aynı seviyede ilim adamı, fikir adamı olamaz. Çünkü ilim ve fikir kabiliyeti her insana eşit verilmemiştir. Hikmete uygun olan da budur. Herkes ilim adamı, fikir adamı olsa ne olur? O zaman İş adamı bulamazsınız. İşler yüz üstü kalır, denge bozulur!

Herkes fevkalâde edip ve hatib olamaz. Keza her insan üstün bir yazar olamaz. Herkes ressam veya şair olamaz. Olsa ne olur? Herkes, "Ben konuşayım, ben yazayım, ben yapayım!" der. Dinleyen veya okuyan bulunmaz, denge bozulur!

Ama kabiliyetler öyle ayarlanmış ki, bir adam konuşur, binlerce insan dinler, bir adam yazar, binlerce insan okur. Bu suretle fertler kabiliyetleri istikametinde kendilerini yetiştirirler, aralarında iş bölümü sağlanır, toplumun dengesi emniyete bağlanır.

Mal-mülk de böyledir! Herkes istediği kadar servete sahip olamaz; Servet dağıtımı farklıdır, eşit değildir. Kiminin serveti az, kimininki çoktur. Ve ancak bu suretledir ki, toplumun fertleri birbirine muhtaç olur, dolayısıyla birbirini tanır, birbirine yaklaşır ve nihayet bir iş bölümüne girerler. Kimi bedeniyle, kimi sermayesiyle iş sahasına girecek, şirket olacaklar. Bir taraftan birbirlerini sevecek ve sayacaklar, bir taraftan da toplumun muhtaç olduğu iş kollarını yürüteceklerdir!

Allah (Celle Celâluhu) bu hususu Kur’an-ı Kerim'de şöyle anlatır:

وَلَوْ بَسَطَ اللّٰهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِه۪ لَبَغَوْا فِي الْاَرْضِ وَلٰكِنْ يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَا يَشَٓاءُۜ اِنَّهُ بِعِبَادِه۪ خَب۪يرٌ بَص۪يرٌ

"Ve eğer Allah, rızkı kulları için yayacak olsaydı (herkesi zengin yapsaydı, varlıklarına güvenerek birbirlerini tanımaz, aralarında birçok facialar meydana gelir, umumî hizmetler yüzüstü kalır, günlük hayat sekteye uğrar...) yeryüzünü fesada verirlerdi. Velakin dilediği nisbette verir (hikmete binaen kimine az, kimine çok veriyor, kimini zengin, kimini fakir yapıyor). Şüphe yok ki, O, kullarından haberdardır (nelere selahiyetleri olduklarını, nelere kabiliyetleri bulunduklarını hakkıyla bilir). Hepsini görür (onların zahirî ve batınî hallerini görür, herkese layık olduğu derecede rızık verir)!" (Şura, 27)

اَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَۜ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَع۪يشَتَهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّاۜ وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ

"Ey Resülüm! Rabb'in rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? (Peygamberlik gibi manevî ve yüksek rütbeyi kendilerinin münasip gördükleri kimselere mi tahsis etmek istiyorlar?) Bilmiyorlar mı ki, onların aralarında, dünya hayatındaki maişetlerini taksim eden de biziz (dünyalıklarını farklı dağıtan; Kimini zengin kimini fakir, kimini efendi kimini köle, kimini hükümdar kimini tebaa, kimini kuvvetli kimini zayıf, kimini güzel kimini çirkin... yapan da biziz) ve bazılarını bazılarından derece derece yükselttik. Ta ki, bir kısmı diğerini istihdam edebilsin (işinde çalıştırabilsin; Bir tarafın emeği, diğer tarafın sermayesi birleşerek karşılıklı menfaat görsünler; Toplum hayatı yürüsün, dünyada yaşama mümkün olsun)!" (Zuhruf, 32)

Cenab-ı Hakk'ın bir ismi de "Hâkim" dir; Yani her şey hikmetlidir, hikmete mebnidir, her yaptığı yerindedir, yanlış ve hatası yoktur, tabiat ve maslahata uygundur. Dolayısıyla O, "La Yüs'el"dir, yani O sorgulanamaz. Kimsenin itiraz etmeye, O'ndan hesap sormaya hak ve selahiyeti yoktur. Çünkü O'nun yaptığı iş, şaşmaz ilmine dayanır. Bizi, bizden daha iyi bilir; Hakkımızda faydalı olanı olmayanı, hayırlı olanı olmayanı bizden daha iyi takdir eder. Olur ki, bizim hayırlı zannettiğimiz şey, aslında hayır değildir; Keza bizim beğenmediğimiz şey gerçekte hayır olabilir. Nitekim Cenab-ı Hakk bunu bize şu ayetiyle bildiriyor:

كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـًٔا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـًٔا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟

"Savaş, -hoşunuza gitmediği halde- size farz kılındı. İhtimal ki, hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinizedir ve ihtimal ki, sevdiğiniz bir şey sizin kötülüğünüzedir. Siz bilemezsiniz, Allah bilir!" (Bakara, 216)

Aziz kardeşlerim! Rızkın taksimi, servetin dağıtımı da gelişi güzel değildir, rastgele değildir; Hikmete bağlıdır, hikmet terazisinden geçmiştir. Dolayısıyla herkes haline münasip miktarda mala sahip olur. Öyle ki:

Zengin, fakir olsaydı ne olurdu? Sabır ve kanaat etmesini bilmez, şeytana uyar, azgınlaşır, fert ve cemiyet için zararlı olur ve nihayet mahvolur gider...

Fakir de zengin olsaydı ne olurdu? O da şükretmesini bilmez, haddini aşar, taşkınlaşır, şeytana uyar ve nihayet mahvolur giderdi...

Bu hususu bir misalle açıklayalım:

Doktor, kendisine gelen iki hastayı muayene ediyor. Onlardan birine yağlı yemesini, kuvvetli gıda almasını söylüyor; diğerine de az yemesini, perhiz etmesini tavsiye ediyor. Şimdi bir düşünelim:

Doktor, hastalarına neden böyle farklı tavsiyelerde bulundu? Hastaların mübtela oldukları hastalıklar farklıdırda ondan, değil mi? Birinin tedavisi, iyileşmesi kuvvetli yemesine, diğerininki de perhiz etmesine bağlıdır. Ters yolda tavsiye ne yapar? Hastaların her ikisini de ölüme kadar götürür.

Doktor, bu farklı tavsiyelerinde ilme, hikmete uygun hareket etmiş, hastalarının hallerine münasip tavsiye ve öğütlerde bulunmuştur. Artık kimsenin bir diyeceği yoktur.

Cenab-ı Hakk da herkesi her haliyle biliyor. Mü'min kullarının hal ve istikballerinin, dünya ve ahiretlerinin durumuna en uygun olanı bildiği için, dünyalıklarına ona göre verir. Bu itibarla, kiminin hakkında - genellikle- hayır olan malının, dünyalığının bol olmasıdır, kimininkinin de kıt olmasıdır.

Salebe adında bir Medineli Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'e gelerek, "Ya Resulullah! Allah'a dua et, bana mal versin!" demiş. Peygamberimiz ona, "Hakkını ödediğin az mal, hakkını ödeyemeyeceğin çok maldan hayırlıdır!" diye cevap vermişti. O, "Seni peygamber gönderen Allah'a yemin ederim ki, eğer bana mal verirse O'nun hukukuna riayet eder, hak sahiplerinin haklarını veririm!" dedi ve ısrar etti.

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) dua eder, Salebe'nin malı artar da artar. Beş vaktini Peygamber'in arkasında kılan Salebe, Cuma namazlarının dışında vakit namazlarına gelmez olur. Koyun sürüleri daha da artar, vadilere yayılır. Medine'den uzaklaşır ve artık Cuma namazlarına da gelmez olur.

Peygamberimiz Salebe'nin nerede olduğunu sorar. Derler ki: "Onun koyunları o kadar çoğaldı ki, Medine çevresine sığmaz oldu!" Peygamberimiz, "Yazıklar olsun Salebe sana!" der ve zekâtını aldırmak üzere ona iki adam gönderir.

Salebe, malının zekâtını vermemiş, "Haraç mı istiyorsunuz?" demiş ve Peygamber’in gönderdiği adamları boş olarak geri çevirmiştir. Bunun üzerine şu ayetler nazil olmuştur:

وَمِنْهُمْ مَنْ عَاهَدَ اللّٰهَ لَئِنْ اٰتٰينَا مِنْ فَضْلِه۪ لَنَصَّدَّقَنَّ وَلَنَكُونَنَّ مِنَ الصَّالِح۪ينَ ﴿75﴾ فَلَمَّٓا اٰتٰيهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ بَخِلُوا بِه۪ وَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ

"Ve onlardan bazıları da Allah'a ahdetmişti ki; Eğer fazlından bize (mal) verirse elbette (zekât ve) sadakasını vereceğiz ve iyilerden olacağız. Fakat Allah, kendilerine fazlından (bol mal) verince cimrilik edip (zekât vermediler, yüz çevirip namaza da) gelmez oldular. Ve zaten onlar yüz çeviren kimselerdir!" (Tevbe, 75-76)

Peygamber Efendimiz de bu hususu şöyle anlatır:

"Cenab-ı Hakk buyurur ki: Mü'min kullarımdan öylesi vardır ki, onun haline uygun olan zenginliktir. Onu fakir yapsaydım bozulacaktı. Yine mü'min kullarım arasında öylesi vardır ki, onun haline münasip olan da dünyalığın az olmasıdır. Şayet bu kulumu zengin yapsaydım, bozulacaktı. Ben, kullarımın kalplerini bildiğim için, ona göre muamele yaparım!"

Cenab-ı Hakk buyurur: "Benim imanlı dostum, çok kere benden zengin olmasını ister. Ben ise, onun fakirliğini devam ettiririm. Çünkü zenginlik onun hakkında şer olacaktır. Bir başka mü'min dostum da benden fakir olması dileğinde bulunur. Ben onun zenginliğini devam ettiririm. Çünkü bunun hakkında da fakirlik şer olacaktır!"

Yunus Peygember’i yutan balık, onu deniz kenarında bir yere kusmuştu. Yunus Aleyhisselam, balığın midesinde bir müddet kalmış olduğundan üzerindeki elbisesi erimişti. Balığın ağzından çıplak olarak ve vücudu hayli yıpranmış olarak deniz kenarına atılan Yunus (Aleyhisselâm), yaprakların gölgesine sığınmıştı.

Rivayete göre o sırada çocuklar deniz kenarında oynuyorlardı. Yanlarında da gözleri kör olan bir çocuk vardı. Âma çocuk, kenarda duruyor, oynayan çocukların seslerini işitiyor, hareketlerini göremiyordu. Onun bu halini gören Yunus (Aleyhisselâm) acır, yüreği sızIar ve gözlerinin açılması için Cenab-ı Hakk'a dua eder. Peygamber'in duası kabul edilir ve çocuğun gözleri açılır.

Şimdi bakınız ne oluyor? Körlükten kurtulan çocuk, sevineceği ve arkadaşlarının oyunlarına katılacağı yerde sağa-sola bakıyor, yaramazlık arıyor, bu arada yaprakların gölgesinde çıplak halde bulunan Yunus Peygamber'i görüyor. Görünce de hemen arkadaşlarına bağırıyor, "Şu yaprakların altında çıplak birisi var, gelin onu taşlıyalım!" diyor ve kendisi taş atmaya başlıyor.

Bunu gören Yunus Peygamber, dua ettiğine pişman oluyor. Bir taraftan kendisini taşlardan korumaya çalışırken bir taraftan da şöyle der: "Ya Rabbi! Ben hata etmişim, Senin işine karışmışım. Halbuki Senin her işin hikmete uygundur. Bu çocuğun gözlerinin açılmaması, hakkında hayırlı imiş, insanların bunun elinden çekeceği var!.."

Muhterem kardeşlerim! Görüldüğü üzere, Salebe'nin hakkında hayırlı olan zengin olması değil, fakir olarak yaşaması imiş; Âma çocuğun hakkında hayırlı olan da gözlerinin açılması değil, körlüğünün devam etmesi imiş!..

İbrahim Hakkı Hazretleri de, hakikatın bu merkezde olduğunu "Mârifetname" adlı eserinde şöyle terennüm etmiştir:

"Hak, şerleri hayr eyler, 
Zannetme ki, gayreyler, 
Ârif anı seyreyler, 
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler!

Sen Hakk'a tevekkül kıl, 
Tevfiz et ve rahat bul, 
Sabreyle ve razı ol, 
Mevlâ görelim neyler, 
Neylerse güzel eyler!

Vallahi güzel etmiş, 
Billahi güzel etmiş, 
Tallahi güzel etmiş, 
Allah görelim netmiş, 
Netmişse güzel etmiş!"

Karşılıklı ihtiyaç, karşılıklı yardımı gerektirir. Şöyle ki: İnsanların bir kısmı zengin, bir kısmı fakirdir; Bir kısmı zeki, bir kısmı zeki değildir; Bir kısmı kuvvetli, bir kısmı zayıftır; Bir kısmı güzel, bir kısmı güzel değildir... Yaratılış böyledir. Bunda hikmet ise, herkesin üzerinde bulunduğu hale şükredip etmediği veya sabredip etmediği meydana çıksın. Zenginin fakire, zekinin zeki olmayana, kuvvetlinin zayıfa nasıl davrandığı, nasıl muamele ettiği anlaşılsın ve her birinin kendi durum ve derecesine göre diğerine yardım etsin ve nihayet işbölümüne girip birbirlerinin çeşitli ihtiyaçlarını sağlasınlar ve bu suretle âlemin nizam ve düzen kurulmuş olsun.

Çünkü, insanların hepsi zengin olsaydı, iş görecek kimse bulunamayacaktı veya herkes işin kolayına bakacak, zor işlere kimse yanaşmayacaktı!.. Hizmetler duracak, sayısız işler yüzüstü kalacak, dünya hayatı felce uğrayacaktı. Herkes fakir olsa ne olurdu? O zaman da görecekleri iş bulunmaz, hepsi aç kalırdı. Keza, hepsi zeki olsaydı, birbirlerine itaat etmez, âlem kavga ve gürültülerle dolardı ve eğer hepsi zekâsız olsaydı, ne yapacaklarını bilemezlerdi.

Ama kimi zengin kimi fakir olunca, zengin işi için fakire "Merhaba!" der, hürmet eder, onunla ilgilenir... Fakir de ihtiyacına binaen zengine yaklaşır, ona hürmet eder ve her iki taraf böyle davranmaya mecbur olur. Ve bu sebeple insanlar arasında karşılıklı saygı ve sevgi hüküm sürer, herkes rahatlıkla günlerini geçirir, huzur içinde yaşar. Artık zengin işinin görüleceğinden emindir, fakir de iş bulacağından emindir ve dolayısıyla her iki taraf da geleceğinden emin, hayatından memnundur.

İşte bu gerçekleri ifade etmek üzere, her şeyi hakkıyla bilen Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَكُمْ خَلَٓائِفَ الْاَرْضِ وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَبْلُوَكُمْ ف۪ي مَٓا اٰتٰيكُمْۜ اِنَّ رَبَّكَ سَر۪يعُ الْعِقَابِۘ وَاِنَّهُ لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ

"O öyle Allah'tır ki, yeryüzünün halifeliğini (tasarruf ve icraatını) size verdi. İhsan ettiği nimetlerin şükrünü yerine getirip getiremediğinizi meydan çıkarmak, imtihana tâbi tutmak üzere (akılda, şerefte, makam ve mevkide, mal ve mülkte, servet ve rızıkta...) eşit tutmayıp bir kısmınızı bir kısmınızın üstüne çıkardı (itaat edenlerle etmeyenler, imtihanında başarı kazananlarla kaybedenler anlaşılsın...). (Ey insan!) Şurası da: muhakkak ki: (Bu kanuna karşı çıkanlara) Rabb’in azabı pek çabuktur. Tevbe edenlere de mağfireti bol, rahmeti çoktur!" (En'am, 165)

Demek oluyor ki, mal-mülk, Allah'ındır. Taksimatı yapan O'dur, rızık veren O‘dur! Zengin olma, servet sahibi olma gerçek manada AlIah'ın dilemesine, nasib etmesine bağlıdır. Birinci derecede rol oynayan ilahî iradedir. Bir kimsenin zengin olmasını dilemiş, nasib etmiş ise, kimse buna mani olamaz, önüne geçemez. Şayet bir kimsenin fakir olmasını murad etmiş ise onu da kimse zengin yapamaz; Bir taraftan gelirse diğer taraftan gider, bir taraftan kâr ederse diğer taraftan zarara, felakete uğrar. Cenab-ı Hakk şöyle buyurur:

وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُٓ اِلَّا هُوَۚ وَاِنْ يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلَا رَٓادَّ لِفَضْلِه۪ۜ يُص۪يبُ بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ

"AIIah sana (bela, hastalık yoksulluk gibi) bir sıkıntı verirse, onu O'ndan başkası gideremez. Sana (makam, rütbe, mal gibi) bir iyilik dilerse O'nun nimetini engelleyecek yoktur. Onu kullarından dilediğine verir. O bağışlayandır, merhametlidir!" (Yunus, 107)

Tabi insan da zengin olmaya çalışacaktır; Bütün güç ve imkânlarını kullanacak, meşru ve makul sebeplerine sarılacaktır, Bu şarttır; Çalışmadan olmaz! Ancak çalışma, sebeplerine sarılma zengin olmanın görünüşte ve ikinci derecede sebebidir. Birinci derecede sebep; Allah'ın dilemesi, nasib ve kısmet etmesidir. Müslüman çalışır, didinir, kazanıp zengin olursa güzel; Müteşekkir olur, şükreder! Şayet kazanamaz, zengin olmazsa "Kader-kısmet böyle imiş!" diyerek halinden şikâyet etmez, başkasının malına göz dikmez, kıskanmaz, mukadderata teslim olur, "Hakkımda hayırlısı bu imiş!" der, gönül rahatlığına, kalp zenginliğine kavuşur.

Tevekkül de esastır:

Kardeşlerim! Dinimizde tevekkülün, tevekküllü olmanın da mühim yeri vardır. Tevekkül demek, Allah'a güvenmek ve O'na dayanmaktır; Hasılayı, semereyi, neticeyi O'ndan beklemektir. Tabi yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, sebebine sarıldıktan, mümkün olanı yaptıktan sonra!

İnsan, "Önce deveni bağla sonra tevekkül et!" gereğince gücünü sarf edecek, elindeki imkân ve vasıtaları son haddine kadar kullanacaktır. Artık o hususta kendinin yapabileceği bir şey kalmamış olacaktır. İşte bu noktaya geldikten sonra tevekkül başlar. İslâm'ın kabul ve emrettiği tevekkül işte budur. Tarlasını zamanında iyi sürecek, zamanında sağlam tohum atacak, zamanında gübresini, suyunu verecek, ötesini Allah'a havale edecek ve verimi O'ndan bekleyecektir! Keza hastasını zaman kaybetmeden mütehassıs doktora götürecek, tedavi usullerine harfiyyen riayet edecek, ondan sonra tevekkül edip şifayı Allah'tan bekleyecektir. Tarlaya tohumu ekmeden, hastayı doktora götürmeden yapılan tevekkül yanlış tevekküldür, İslâm'ın kabul etmediği tevekküldür!

Tevekkül konusunda da ayet ve hadislerin sayısı çoktur:

فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّل۪ينَ

"(Bir mevzuu) işaret edip karara bağladıktan sonra Allah'a tevekkül et. Şüphesiz ki, Allah tevekkül edenleri sever!" (Âl-i İmran, 159)

وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُۜ اِنَّ اللّٰهَ بَالِغُ اَمْرِه۪ۜ قَدْ جَعَلَ اللّٰهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا

"Kim Allah’a tevekkül ederse, Allah ona kâfidir. Allah muhakkak emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü vermiştir!" (Talak, 3)

وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِي الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَاۜ كُلٌّ ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ

"Yeryüzünde debelenen (hareket eden) hiçbir canlı hariç olmamak üzere, hepsinin rızkı Allah’ın üstünedir. Onların duracak yerlerini de emanet edilecek yerlerini de O bilir!" (Hud, 6)

"Herkesten kuvvetli olmasını isteyen kimse Allah’a tevekkül etsin!"

"Deveyi bağla, ondan sonra tevekkül et!"

Çok haris olmamalıdır: Hırs ve ihtiras da kötü şeydir, insan için felakettir!

"Azıcık tâmâh insana bir çok bela getirir!" der atalarımız. Haris insan kanaat etmez, doymak bilmez, mal sevgisi, servet biriktirme hırsı kendisine hâkim olmuş, gözlerini bürümüş, ölçüyü kaçırmıştır. Gelsin de nereden gelirse gelsin aldırmaz; Helal-haram dinlemez, hak-hukuk tanımaz; Kendisine iki dere dolusu altın verilse doymaz, üçüncü bir derenin de verilmesini ister; Üçüncü de verilse dördüncünün ilavesini ister... Böylece devam eder gider, yine de doymaz!

Haris olmaktan kurtulmanın tek çaresi vardır: O da kanaatkâr olmaktır! İhtiras hastalığının tedavisi kanaattır; Allah'ın verdiğine kanaattır, ilahî taksime rıza göstermektir!

Bu hususta da bir çok hadis-i şerif vardır:

"Cenab-ı Hakk’ın verdiğine kanaat etmek, tükenmez bir servettir!" 

"Kanaat, bitip-tükenmeyen bir hazinedir!" 

"Mü'minlerin hayırlısı kanaatkâr olanıdır, şerlisi de muhteris ve tâmahkâr olanıdır!" 

"Zenginlik, başkalarının malına göz dikmemektir!"

"Kişideki mal hırsının, şeref düşkünlüğünün dinine yaptığı zarar, koyun sürüsünün içine salıverilen iki aç kurdun yaptığı zarardan daha büyüktür!"

"Bir kimsenin bütün düşüncesi dünya olursa, Allah onun işlerini dağıtır, fakirliği gözlerinin tam önüne getirir ve dünyadan da kendisine neyazılmışsa ancak onu verir!" 

"Ey insanlar! Zenginlik, malın çokluğuyla olan zenginlik değildir. Esas zenginlik kalp zenginliğidir!" 

Kardeşlerim! Bu ifadelerden mal sevgisinin kötü bir şey olduğu anlaşılmasın; Mal-mülk elbette sevilir, bunlar güzel şeylerdir. Ancak mal sevgisi, para kazanma hırsı bize hâkim olup haksızlığa götürmemeli, kalbimize yerleşip huzurumuzu kaçırmamalıdır. Bu hususta da soğukkanlı olmamız lazım. Ne kazandığımız zaman şımaracağız, ne de kaybettiğimiz zaman bağırıp çağıracağız, çığlık atıp paniğe kapılacağız. "Lütfun da hoş, kahrın da hoş!" deyip Hakk'a teslim olacağız!

Bir gün İmam-ı Azam'a gelip haber verdiler. "Efendim!" dediler, "Halife Bağdat'tan yirmi deve yükü hediye göndermiş, güzel elbiseler, nefis kumaşlar, görülmemiş şeyler... kervan geliyor!"

Bu haber üzerine İmam-ı Azam, "Elhamdülillah!" demiş. Onlar:

"Hah! İşte memnun oldu, sevindi, hediye geliyor diye!"

Aradan birkaç gün geçtikten sonra tekrar geldiler. "Ya İmam!" dediler, "Üzücü bir haber var: Size hediye getiren kervanı haydutlar yolda soymuşlar, hepsini alıp götürmüşler."

Bunu işiten İmam yine, "Elhamdülillah!" der.

Onlar şaşırır ve derler ki:

"Ya imam! Hediye geliyor dedik, "Elhamdülillah" dedin, hediyeler haydutların eline geçti dedik, yine "Elhamdülillah" dedin. Bunun anlamı ne?!."

Buyurdular ki:

"Gelip müjdelediğiniz zaman kalbimi yokladım. Baktım ki, içimde bir sevinç yok; Haber gelmeden önce nasılsa geldikten sonra da öyle. Bunun için "Elhamdülillah" dedim ve Allah’a şükrettim. Sonra gelip zayi oldu dediniz. O vakit de gönlümü yokladım, hiç bir keder duymadım, yine "Elhamdülillah" dedim, Rabb'ime şükrettim!"

Evliyaullah da böyle idi; Dünyayı gönüllerinden çıkarmış, atmışlardı. Ama ellerinde vardı, dünyayı bırakmıyorlardı. Mesela Celaleddin-i Rumi Hazretleri padişah gibi yaşardı. Fakat, "Elimde var, gönlümde yok. Sırası gelince hepsini Allah yolunda feda ederim!" derdi. Filhakika feda ederdi!

Böyle olursa bütün dünya senin olsun; Senden kimseye zarar gelmez, hayır gelir. İnsanlar böyle varlıklı kimselerden daima menfaat görürler. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:

"Temiz mal, temiz insan için ne güzel şeydir!" 

İşte bunlar haris olmamanın, kanaatli olmanın, temiz olmanın ve temiz mala sahip olmanın açık misalleridir.

Allah, hepimizi temiz mala sahip olan temiz kullarından eylesin!

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 178
Toplam 435147
En Çok 1157
Ortalama 330