HAMLELER - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

20-03-2022

HAMLELER

İleriki sayfalarda daha etraflı görüleceği üzere, "İki günlük kazancı birbirine müsavi olan aldanmıştır!” Peygamber sözünün tehlikeli gördüğü duruma düşmemek için yerimizde sayamayız; bazı sahalarda yeni yeni hamleler yapıp hizmeti daha da ileri götürmeye ve bu surette Hakk’ın hakimiyetinden ibaret olan hedefe adım adım yaklaşmaya mecburuz. Harekette bereket vardır, rahmet vardır, Allah’ın yardımı vardır. "Ceptekini sarf et gaybdaki gelsin!” şeklindeki kelâm-ı kibara göre, biz elimizdeki imkânları kullanırsak, bazı hamleler yaparsak, gayb aleminin kapıları açılacak, yeni yeni imkânların zamanı, yeni yeni hamlelerin zemini kendilerini gösterecektir. Yapılması mümkün olan hamlelerden bir kaçına burada işaret edeceğiz:

 

Eğitim ve tebliğde hamle:

Eğitim ve tebliğ mevzuunda iki mesele vardır. Bunlardan biri eğitilecekler, diğeri de eğitim vasıtalarıdır. Eğitilecekleri, daha doğrusu eğitime ve tebliğe muhtaç olanları da sınıflandırmaya tabi tutarsak, ilk önce hatırımıza gelecek olanlar çocuklardır; her okul seviyesindeki gençlerdir. İşte onları eğitmek ve yetiştirmektir. Bir babanın, bir hocanın yapacağı en büyük hizmet, yarının büyükleri olan bugünün küçüklerını eğitmek ve öğretmektir; onlara şahsiyet kazandırmaktır.

Çocuk her şekli alabilen ve her kalıba konabilen bir bal mumu mesabesinde babasına ve hocasına teslim edilmiştir. Onu şekillendirecek, ona renk verecek baba ile hocanın işbirliğidir. Bir de o gaye ile kurulan cemiyet idarecileridir. Çocuk dünyaya gelirken, tabir ve teşbih caizse, üç boşlukla gelir; midesi boştur, kafası boştur, gönlü boştur. Bu üç boşluğu doldurmak ve doyurmak zorundayız. Midesini ekmek ve sair gıda maddeleriyle, kafasını ilimle, gönlünü de imanla doldurmak lazım. Baba bir taraftan çocuğunun karnını doyurup, sırtını giydirirken diğer taraftan da kafa ve gönül boşluğunu doldurmak üzere, çocuğunu hocaya teslim edecektir, etmelidir. Aksi halde çocuk boşlukta kalır, sallantıda kalır, cemiyet ve cemaata zararlı olur. Aç olamıyacağı gibi, ilimsiz, hele imansız hiç olamaz. Çünkü komünizm, demokrasi ve diğer zararlı cereyanlar aç midelere hitap ederek değil, daha çok aç kafalara ve aç gönüllere hitap ederek gelir. O halde aç bırakılmamanın yanında çocuğun ilimle mücehhez, imanla münevver olması kaçınılmazdır. Hoca temin etmek, öğretmene göndermek ve bu suretle insanlığa yardım etmek birliğimizin yapacağı işlerin başında gelmektedir. Bu hususta hamleler yapmak, imkanlar hazırlamak ve cesaretle bu işlere girmek ve girişmek gerekmektedir. Devlete giden ve gitmeyi kendisine gaye edinen bir teşekkül, gençliğe mutlaka sahip çıkmalıdır, gençleri her yönüyle techiz etmelidir. Çünkü, gençlerdir mukaddes emanetleri teslim alacak, daha sonraki nesillere köprü kura-cak, baba ocağını tüttürecek ve ecdat yâdigarlarını muhafaza edecek ve devam ettirecek olan yeni kuşaklardır.

Ayrıca cihad bayrağını taşıyacak, cephe önlerinde yer alacak ve savaş meydanlarında koşacak, yılmak yorulmak bilmeyen enerjik ve dinamik unsurlardır. Yaşlıların fikir ve tecrübelerini, gençlerin heyecan ve uygulama hareketleri, cesaret ve cevvaliyetleri takip ederse, hedefe varma ümit ve müjdeleri parlamaya başlar.

İşte; bu meziyyet ve özelliklerden dolayı olsa gerek ki, düşmanlar da davalarını gerçekleştirmede önce gençlerle haşır neşir oluyor. Fikriyatlarını önce onların dimağına enjekte ediyor, hazırladığı plan ve programını bu gençler vasıtasıyla uygulama safhasına koyuyorlar.

Bu itibarladır ki, gençlerine sahip olmayan bir cemiyet, bir millet hatta bir devlet kökünden kopmuş bir ağaca benzer. Kısa zaman sonra kurumaya ve yok olmaya mahkumdur. O halde her şeyden önce ne yapıp yapıp gençleri bir araya getirmek ve onları techiz ve tenvir etmek en önde gelen ictimaî vecibelerdendir. Korkmadan, tereddüt ve şüphelere meydan vermeden, tam bir cesaret ve metanetle gençleri yetiştirmekle alakalı esbaba tevessül etmek, hatta şartları zorlayarak, mevzuatın da ötesine taşarak, bir takım rizikoları göze alarak hemen teşebbüse geç-mek şarttır ve zaruridir. Bu millet evladını gönderir, bu millet onların maddi ihtiyaçlarını karşılar. Her şeyden önce bu milleti sevmek ve itimad etmek lazımdır ve başarının sırrı da buna bağlıdır ve nihayet burada da hizmet önden gidecek, para da arkadan gelecektir. Bütün bunlar denenmiş ve tecrübe edilmiştir.

 

Cemiyet elemanları:

Üzerinde önemle durulacak meselelerden biri de cemiyet elemanlarının eğitim ve öğretimidir. Çünkü bunlar cemiyet ve cemaatın belkemiğidirler. Bunlar aynı zamanda yönetici kadrolardır. Merkezi taşrada temsil eden, merkezden aldıkları mâlumat ve talimatı çevreye götüren, tebliğ eden, hizmetleri yerinde ve zamanında takip eden, edebilen unsurlardır. Ve nihayet halkla haşır neşir olan, merkezle çevre arasında köprü vazifesi gören kişilerdir.

Bu derece öneme sahip insanlar ihmal edilemez. Bunlar her şeyden önce sevilmeli ve sayılmalıdır. Taltif ve iltifata mazhar olmalıdırlar. Mesuliyetleri kendilerine sık sık hatırlatılıp bilgi ve görgüleri geliştirilmelidir. Yaptıkları yapabildikleri hizmetler az da olsa, takdir ve teb-rik edilmeli, ileri dönük hizmetlerde tavsiye ve teşvik edilmelidirler. Hata ve ihmallerinin üzerine direk gidilmemeli, yerine göre musamaha ile karşılanıp aşk ve şevkleri kırılmamalıdır. İki türlü idare şekli vardır. Bunlardan biri sert bir disiplindir. Görülen hataların ve ihmallerin üzerine yürümek, hiddet ve şiddet gösterip müsamahasızca tecziye yoluna gitmektir. Diğeri de tatlı ve yumuşak bir idare şeklidir. Gönüllere hitab ederek, ruhları hareket ve heyecana gark ederek, aşk ve şevki arttırarak ve nihayet mesuliyeti hatırlatıp başarının ümid ve müjdesini vererek, cesaretlerini artırıp moral takviyesi yaparak, hata ve ihmalleri telafi cihetine gitmektir. Kanaatimce, ikinci şekil idare birinci şekil idareden, idarecilikten daha verimlidir, daha toparlayıcıdır ve daha yetiştiricidir ve hatta sevgi ve saygı bağlarını kuvvetlendirmeye daha müsaittir. Birinci idare tarzı ise, çok defa fayda yerine zarar, saygı yerine husumet, kazanma yerine kaybetme getirir.

Binaenaleyh, idareci sert bir disiplin kullanmadan ziyade yumuşak bir idare tarzı takip etmeli, mesuliyetinin ağırlığını ruhlarda hissettirmelidir. İdareci maiyyetini o hale getirmelidir ki, hatasını veya ihmalini gördüğü zaman kendi kendini hesaba çekmeli ve vicdan azabı duy-mahdır. İşte; gerek idareciyi ve gerekse idare olunanın eğitimi böyle olacaktır. Eğitimde öğretmekten ziyade inandırmak esastır. İdarecilerini böyle bir seviyeye ulaştıran teşkilat, artık her şeyi yapar ve yapabilir. 

 

Cami cemaati:

Teşkilatın esas gövdesini, büyüklüğünü gösteren, her yerde ağırlığını koyabilen, paraya kaynak teşkil eden cami cemaatıdır. Böyle olunca cami cemaatı ihmal edilemez. İdare bir vücudun beyni, gözü, kulağı ise, cami cemaatı da o vücudun gövdesi eli ve ayağıdır. Ne beyinsiz bir vücut bir şeye yarar ne de gövdesiz. Cemaatı eğitmede de ön planda gelen mesele onları sevmek ve onlar tarafından sevilmektir, onlara güvenmek ve onların güvenini kazanmaktır. Sevgi ve saygı tesis etmeden, karşılıklı güven ortamı sağlamadan ne yapılsa boşunadır, tutunmaz, tesir etmez. Gerek idareci kardeşlerimiz ve gerekse hocalarımız her haliyle kendilerine çeki düzen verecekler, İslâm’ı bütünüyle yaşayacaklar, ondan sonra cemaatın karşısına çıkıp onları yetiştireceklerdir. İslâm’in Peygamber’i (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) öyle yapmışlardır, çığır açan âlimler öyle yapmışlardır.  Bundan sonra idareci ve hoca kardeşlerimizin yapacakları iş, cemaatın bilgi ve kabiliyet seviyelerini tesbit, psikolojik yapılarını teşhistir. İşte bundan sonra vereceğini verecektir ve verdiği de tutacaktır. Ve işte o zaman "Bünyan-ı mersus” cemaatı teşekkül edecek, hedefe varılmış olunacaktır.

 

Cemaatı yetiştirme yolları:

Vaaz ve hutbeler, namaz vakitlerinden önce veya sonra belli bir vakitte tefsir, hadis, siyer ve fikıh gibi kısa kısa dersler ve sohbetler, ev sohbetleri, haftanın belli bir vaktinde toplu halde cemaat-ı kübra namazları ve zikir halkaları ve saire.

 

Camiye-cemaata gelmeyenler:

Eğitim ve öğretimin mühim bir kolu da camiye ve cemaate gelmeyen vatandaşlarımızdır. Allah’a kul Peygamber’e ümmet olan her müslüman; özellikle birliğimiz bu insanların manevî feryatlarına kulak vermeli, ellerinden tutup onları içine düştükleri hastalık ve bataklıklardan kurtarmalıdır. Bu, bir zarurettir, en mühim hizmettir, ağır mesuliyet taşıyan bir ilahî emirdir ve aynı zamanda bir tebliğdir!..

 

Bu nasıl olacak?

Bu insanları eğitmenin, İslâm’ı onlara tebliğ etmenin en kestirme yolu, onlarla doğrudan doğruya temas etmektir, onların evlerine, yanıba-şlarına gitmektir veya onları zaman zaman evlerimize, sohbetlerimize davet etmektir. Hemşehrilik, akrabalık ve nihayet vatandaşlık bağ ve duygularını da harekete getirerek onlara hayatın manasını, insanlığın yolunu ve dinin ne demek olduğunu, insanlığa ne getirdiğini, ecdadımızın bu dine olan hizmetlerini, ancak dine bağlılıkla dünya varlıkları değer kazanabileceğini ve bir cümle ile İslâm’ın tebliğatını yapma ve anlatma hepimizin görevi olduğunu anlatacağız ve anlatma mecburiyetindeyiz. Çocuklarını da İslâm adına camiye getirip hocaya teslim etmek, onlara da İslâm’ı tebliğ etmek en mühim vazifelerimiz arasındadır.

Bu arada şunu da çok iyi bilmemiz lazım gelir ki; bize düşen sadece tebliğdir, esbabına tevessüldür, İslâm’ın hakikatlarını bütün açıklığı ile onlara duyurmaktır. Yoksa bizim görevimiz onlara illa da kabul ettirmek değildir. Bu, bizim ne elimizdedir, ne de buna gücümüz yeter. Tesirini yaratacak, hidayetini ihsan edecek ancak Cenab-ı Hakk’tır. Bize sadece "Tebliğ ettiniz mi?” diye soracaktır. Ötesi ona aittir nasıl bilirse öyle yapar. Maalesef bizlerde kötü bir kanaat yerleşmiş: Filandan fayda gelmez, filanda hayır yoktur, boşuna yorulmayalım, zaten kıyamet yakındır, artık yevmülbeter geldi, Mehdi gele de işler düzele gibi sözlerle oyalanır, kendimizi avutur ve uyuturuz. Bütün bunları İslâm’ın tebliğ prensipleriyle bağdaştırmak mümkün değildir. Çünkü İslâm, müslümandan tebliğ istiyor; "Tebliğ et!” diyor, tesir etse de etmese de. Tesiri yaratan tebliğci değil, Allahu Azimuşşan’dır. Binaenaleyh, bize düşen Kur’ an’ ın hakikatlarını, İslâm’ in gerçeklerini sözlü olarak, yazılı olarak veya video-kasetlerle anlatmak ve duyurmaktır. Bu babda da cami cemaatına büyük görevler düşmektedir; onları seferber edebilirsek, her biri bir kişi camiye getirirse cema-atın sayısı kısa zamanda iki misline çıkar. İkinci bir hamle yapılırsa, İslâm’a kazanılanların sayısı dört misline, sekiz misline, onaltı misline ve böylece devam eder gider, rakamlar binlere baliğ olur. İşte bu hikmete binaen olsa gerek ki, Allah’ın Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)"Bir kimsenin hidayete ermesine sebep olmak dünyadan daha hayırlıdır!" Bu, demektir ki, dünyanın malı bir kimsenin olsa da bütün o malları hayır yolunda harcasa alacağı sevaptan daha fazla sevap alacaktır bir kimsenin hidayete gelmesine sebep olması.  O halde zaman geçirmeden cemaatimizi bu hususta ikna edip seferber edelim, her birinden en azından bir adamın camiye gelmesini ondan isteyelim. Allah rızası için isteyelim, dünya ve ahiret saadetine ermesi için ondan isteyelim; ne yapıp da yapsın hiç olmazsa bir kimseyi camiye getirsin cemaata katsın!..

 

Gayri müslim insanlar:

Cemiyet ve cemaat olarak hatta müslüman olarak, Hz. Muhammed’e (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ümmet olma şerefine eren insanlar olarak bizlere düşen hizmetlerden biri de gayri müslimlere İslâm’ı anlatmak ve onlara Kur’ân’ı tebliğ etmektir. Bu da çok önemli bir meseledir. İhmale gelemez. Mesuliyeti ağırdır. Yarın bizlere soracaklar: Kaç tane gayri müslime İslâm’ı anlattınız? İslâm’ın sesini, Kur’ân’ın hakikatlarını duyurdunuz. Bu uğurda kaç adım yürüdünüz, kaç saat yoruldunuz?!. Hele Ey Anadolu’dan gelen işçiler! Ey idareciler! İşyerlerinde çalıştığınız, evlerinde oturduğunuz, yolda beraberce gelip gittiğiniz Almanlar’a, Avrupalılar’a İslâm adına kaç kelime konuştunuz? Kaç ayet okudunuz? Kaç hadis anlattınız?.. diye soracaklar. Ne cevap verebiliriz, nasıl kendimizi bu sorumluluktan kurtarırız? Hz.Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) böyle mi yaptı, ashab efendilerimiz, hatta dedelerimiz bu mühim vazifeyi ihmal mı ettiler? Geceyi gündüze katıp çalışmadılar mı? İslâm’ı tebliğ etmek için uzun mesafeler kat etmediler mi? Tuna boylarından, Viyana kapılarından, Almanya içlerine kadar at koşturup İslâm’ın şerefini, Kur’ân’ın nurunu daha uzaklardaki Allah’ın kullarına duyurmadılar mı? Evet; bunların hepsi yapıldı, hepsini yaptılar!

Peki bizler? Onların tebliğ görevlerini bıraktıkları yerlerden başlayıp devam ettirmeyecek miyiz? Biz ettirmezsek kim ettirecek? Allah’a kul, Peygamber’e ümmet olduğumuzu nasıl isbat ederiz? Mücahid dedelerimize layık torunlar olduğumuzu nasıl iddia edebilirsiniz?..

O halde yine cami cemaatına düşüyor bu iş! Onlar seferber olacaklar, dillerini bilenler doğrudan doğruya, bilmeyenler de ellerine vereceğimiz broşür, kitap ve kasetlerle İslâm’ı anlatacaklar, kabul etsinler veya kabul etmesinler, tebliğ görevlerini yapmış olacaklardır. Burada yeni bir hamle yapmak gerekiyor, o da:

Bütün mesele kürsülerden ortaya konuşmak değil, bu önemli hizmeti tek tek bütün cemaata verip bir sonraki hafta onlardan hesap sormak, tek tek rapor istemek ve neticeleri bir deftere kaydetmek, yine ikinci hafta için de aynı şeyleri tekrar ettirmek. Bakarsınız; insanlar tek tek veya cemaatlar halinde İslâm’a girerler. Ebedi hayatlarını kurtarmış oluruz. Dünyalar kadar sevaba mazhar olmuş oluruz. Bu firsat her kula nasip olmaz ve her zaman da mümkün olmaz. Tam zamanıdır, tam yeridir. Korkmadan, çekinmeden, tereddüde düşmeden, tebliğ vasıtalarını azamî derecede kullanalım, ayaklarımıza biraz olsun toz, çamur bulaşsın, biraz yorulalım, sert çehrelerle karşılasınlar, yanlarından kovsunlar, taşlasınlar, yüzümüze tükürsünler... Bunların hiçbiri mühim değil. Esasen bunlar da olmasa işin tadı tuzu olmaz, Allah’ın rızası kazanılmaz, cennetine girilmez... Bakınız Cenab-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’inde neler buyuruyor:

يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۜ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُۜ وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ

"Ey Allah’ın Resulü! Rabb’inden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu, Allah kâfirlere hidayet vermez." (Mâide, 67)

اَلتَّٓائِبُونَ الْعَابِدُونَ الْحَامِدُونَ السَّٓائِحُونَ الرَّاكِعُونَ السَّاجِدُونَ الْاٰمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللّٰهِۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ

"Allah’a tevbe eden, ibadette bulunan, O’nu öven, (tebliğatını yapmak için) gezip dolaşan, rükü ve secde eden, uygun olanı emredip fenalığı yasak eden ve Allah’ın kanunlarını koruyanlar var ya; işte böyle olan mü’minleri müjdele!" (Tevbe, 112)

وَذَكِّرْ فَاِنَّ الذِّكْرٰى تَنْفَعُ الْمُؤْمِن۪ينَ

"Gerçekleri (tebliğ et) hatırlat! Çünkü, hatırlatma mü’minlere fayda verir!" (Zâriyât, 55)

"Bir kimsenin ayakları Allah yolunda tozlanırsa, Allah onun bedenini cehennem ateşine haram kılar." (Buhari, Müslim)

"Bir kimsenin eliyle bir kâfir müslüman olursa, o kimse için cennet vacip olur!" (Taberanî, filkebir)

İslâm’ı tebliğ etmek aynı zamanda emr-i mâruf nehy-i münker yapmaktır. Bu ise farzdır; Allah’ın emridir. Buna dair ayetlerin sayısı çoktur. Ezcümle:

وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

"Bir de içinizden öyle bir ekip bulunsun ki, onlar hayra davet etsinler ve emr-i mâruf nehy-i münker yapsınlar ve işte kurtuluş ve yükselişe erenler de bunlardır." (Âl-i İmran, 104)

كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۜ وَلَوْ اٰمَنَ اَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْۜ مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ

"İnsanlar için (insanları İslâm’a davet etmek; onlara Kur’ân’ı tebliğ etmek ve onların imana gelmelerini sağlamak için) çıkarıldınız (dünyaya getirilip Hz.Muhammed’e ümmet oldunuz) ve bu suretle hayırlı bir ümmet oldunuz. Çünkü, sizler emr-i mâruf yapar ve münkerden nehyedersiniz ve çünkü, sizler Allah’a iman eder (tebliğ görevinizi yapmak üzere özellikle kitap ehlini İslâm’a çağırırsınız); eğer kitap ehli (İslâm’ı kabul edip) imana gelirlerse elbette onlar için hayırlı olur. Mamafih, onlardan bir kısmı mü’min olacak, ekserisi de bunun dışında kalacak." (Âl-i İmran, 110)

Ayetlerde görüldüğü üzere, yolunu şaşırmış olanlara, henüz müslüman olmamış olanlara doğru yolu göstermek, İslâm’ı gereği gibi tebliğ etmek, hem hayırlı ve imanlı bir ümmet oluşumuzun gereği hem de kurtuluş ve yükselişe ermemizin sebebidir. Bunu da imamlarımızın ve hocalanmızın nezaretinde bütün müslümanlar yapacaktır. Çünkü, imamlarımızın mesuliyeti kat kattır ve onlar imamlık gibi, hocalık gibi şerefli bir görevi kabullenmekle kitabın (Kur’ân’ın) tebliğatını üzerlerine almış ve Allah’a kesin söz vererek taahhüt etmişlerdir. Allah’a verdikleri bu sözü mutlaka yerine getireceklerdir. Bu mühim görevi arkalarına atar da "Adam sen de!” deyip geçerlerse, hele bu hizmeti, bu tebliğ hizmetini paraya, makam ve maaşa değiştirirlerse, tebliğin yerine bunları tercih ederlerse, vay bunların haline! Bakınız Allah bunları zemmediyor ve yaptıkları o hareketin ne çirkin şey olduğunu âleme ilan ediyor ve buyuruyor ki:

وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلَا تَكْتُمُونَهُۘ فَنَبَذُوهُ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْا بِه۪ ثَمَنًا قَل۪يلًاۜ فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ

"Allah kendilerine kitap verilenlerden (Allah’ın dinine dair bilgiye sahip olanlardan tebliğ görevlerini üzerlerine alanlardan) onu insanlara beyan edeceksiniz, gizlemeyeceksiniz, diye ahit almıştı. Onlar ise, onu arkalarına atıp az bir paraya sattılar. Bu yaptıkları alış-verişleri ne kötüdür?!.(Âl-i İmran, 187)

Kur’ân-ı Kerim bir taraftan insanlara hakkı tebliğ etmeyi, onları dine davet etmeyi emrederken, bir taraftan da tebliğin usul ve metodunu veriyor ve şartlarını anlatıyor. Buna dair işte iki ayet:

اُدْعُ اِلٰى سَب۪يلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُۜ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَب۪يلِه۪ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ

"Rabb’inin yoluna; hikmetle, güzel öğütle çağır, onlarla en güzel şekilde tartış. Doğrusu Rabb’in, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O doğru yolda olanları da en iyi bilir." (Nahl, 125)

وَمَنْ اَحْسَنُ قَوْلًا مِمَّنْ دَعَٓا اِلَى اللّٰهِ وَعَمِلَ صَالِحًا وَقَالَ اِنَّن۪ي مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ

"Allah’a (Allah’ın yoluna) davet eden, salih amelleri işleyen ve şüphesiz ben müslümanlardanım, diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır?" (Fussilet, 33)

Son ayet-i kerime’yi tahlil edecek olursak:

1- Sözlerin en güzeli Allah’a (İslâm’a) davet yolunda söylenen sözdür,

2- Davet ve tebliği yapanın İslâm’ı bilmesi, kendinde tatbik edip onları yaşaması ve kendini tanıtırken de sadece kendisinin müslümanlardan biri olduğunu söylemesi şarttır. Bu üç şarttan birini ihmal ederse ya tebliği yaparken ağzına gözüne bulaştırır, ya da tepki ile karşılanır.

Mevlâ cümlemizi muvaffak eylesin! (Amin!)

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ​


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 369
Toplam 529725
En Çok 1316
Ortalama 348