HAKKI İSTEMEK HAKTIR! - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

02-04-2022

HAKKI İSTEMEK HAKTIR!..

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍۜ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ ﴿54﴾ اِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ ﴿55﴾ وَمَنْ يَتَوَلَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَاِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ۟

"Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, o zaman Allah (onun yerine) kendisinin onları, onların da kendisini sevdiği, mü’minlere karşı gayet yumuşak, kâfirlere karşı da gayet onurlu ve sert bir toplum getirir ki, onlar, Allah yolunda savaşırlar, hiç bir ayıplayanın ayıplamasından korkmazlar. Bu Allah’ın lütfudur ki, onu, dilediği kimseye verir. Allah, (lütfu) geniş olandır, (her şeyi) bilendir. (Ey mü’minler) sizin (gerçek) dostunuz, ancak Allah ve O’nun Resulü’dür; bir de boyun eğerek namazı dosdoğru kılan ve zekâtı veren mü’minlerdir. Kim de Allah’ı, Resulü’nü ve iman edenleri dost edinirse, şüphesiz ki, Allah taraftarları üstün gelecektir." (Maide, 54-56)

Evet, Hakkı İstemek Haktır. İstememek ise, en hafif tabiriyle ahmaklıktır. Yeter ki, meşru yoldan olsun! Keza; hakkı istemek hak olduğu gibi, hakkı sahibine iade de insanî bir vecibe, vicdanî bir borçtur! Ve aynı zamanda medenî bir insan olmanın şartıdır...

Bu noktadan hareketle:

Hak sahibi ümmettir. Hakkı ise, ecdat mirası, şehidler diyarı; İslâm İmparatorluğu’nun bölümlerinden bir bölümü olan Anadolu topraklarıdır. İşte bu bölüm, maskeliler tarafından işgal edilirken, ikinci bir bölümü de Lozan’da bahşiş gibi dağıtılmıştır. Üçüncü bir bölümü de, daha önceleri milliyetçilik fitnesine kurban gitmişti...

Hemen söyliyelim ki, hak sahibi "Ümmet", bugün dünyanın gündeminde olup, İslâm âlemine şamil istisna kabul etmez bütün topraklarını "Tevhid" bayrağı altında toplamayı, Kur’ân idaresine teslim etmeyi hedeflemiş, yer yer kurulmuş veya kurulacak İslâm devletlerinin başındaki mesulleri bir araya getirmek ve onların intihabiyle bütün bu idarelerin başına gelecek ve neticede sahih bir senetle A. b. Hanbel’in kaydettiği, "... sonra nübuvvet yolu üzerine kurulacak Hilâfet Devleti olacak..." şeklinde varid olan Peygamber ifadesinin sırrı tecelli etme gayesinin tahakkukuna vesile olacaktır.

Enbiya, 105, Nur, 55 ve Kasas, 5-6 şeklinde tecelli buyrulan ayet-i celile’ler de, "Ümmet"in hedeflediği gayeye vasıl olmanın birer habercisi ve birer müjdecisidir. Yeter ki, şartlar sağlansın; yeter ki, ilahî kapıya sığınılsın, yeter ki, iman ve amel-i saliha sahib ibadet ehli olup, şirkten uzak, puttan ve putperestlikten beri Allah’ın salih kulları olsun!..

Bu mukaddimeden sonra esasa geçiyor ve diyoruz ki:

Yukarıda "maskeliler" tabiri geçti. Bunlardan maksadımız "Mustafa Kemal ve kemalistlerdir." İşte bunlar, topraklarımızı işgal etmişlerdir. Bunlar, topraklarımızın son bölümünü işgal eden din düşmanı maskelilerdir! Yetmiş seneden bu tarafa topraklarımız işgal altındadır. Hilâfet makamına ihanet ve hiyanet eden maskeli Kemal ve kemalistler, daha aşağıda da göreceğiniz gibi, din ve imanımıza, Şeriat ve Kur’ân’ımıza, örf ve adetlerimize, tarih ve kültürümüze de ihanet ve hiyanet etmişlerdir. Dolayısıyla bunlar mürtedlerdir; "Ümmet"i idare edemezler. Çekilmeleri ve hakkı ehline iade etmeleri gerekir.

Davayı böylece hülasa ettikten sonra:

Anadolu insanı, Mustafa Kemal’ı gerçek yüzüyle tanıyamadığından onun oyununa gelmiştir. Açtığı yaraların tedavisi ise onu asıl çehresiyle tanımaya bağlıdır.

Şöyle ki:

"Üç boyutlu bir adam Mustafa Kemal: Mü’min, münafık ve kâfir! Üç vasfı bir arada taşır, kullanma planını da çok iyi becerir, bu hususta ihtisası vardır ve bu yolda çok iyi yetiştirilmiştir!.."

 

Hayatı:

Bu adamın hayatını incelediğinizde çok renkli, çok dalgalı ve çok değişken bir politika görürsünüz. Bu değişkenlik; ister ahlakî yönden olsun, ister siyasî yönden olsun ve isterse dinî yönden olsun, günü gününe uymayan bir tip; Gâh Halife'ci, altanatçı ve Şeriatçı olur, gâh Hilâfet'e düşman, saltanata düşman, Şeriat’a düşman kesilir!.. Bazen müslüman olup, dinden, Şeriat’tan ve Hilâfet’ten bahseder, bazen kâfirleşip Nemrutları gerilerde bırakır, bazen de kendi ifadesiyle melanetlerini "Sır" tutup İbn-i Sebe’lere taş çıkartacak derecede münafıklaşır. Bazen de mütevazi olup sakinleşir, bazen de sertleşip tehditler fırlatır...

Bu adama uygun bir isim bulmak gerekirse, "Deccal" demek, hatta yirminci asrın deccali demek çok yerinde olur!.. Hayatının iki noktasını tesbit edeceksiniz ve bu iki nokta arasını değişken ve iki yüzlü hareketleriyle dolduracaksınız!..

 

Hayatı da deccal, mematı da:

İki cebheli bir deccal! Mustafa Kemal ismini taşıyan bu deccal, deccallığını yapmak üzere, bir çok insanları etrafında toplamış, onları iğfal, idlal ve ifsat etmiş, onların da yardımıyla İslâm dininin temeline (98) dinamit koymuştur. Mematında da deccallığını yapmış ve halen de yapmakta; geriye bıraktığı eserleriyle milyonlarca insanın kâfirleşmesine, münafıklaşmasına, dinsizleşmesine sebebiyyet vermiş ve miras bıraktığı deccalist rejimle vermeye devam etmektedir.

 

İhanet ve hiyanetleri:

Yirminci asrın deccalının ihanet ve hiyanetlerini maddeler halinde sıralıyacak olursak:

       1- Kendisini Andolu’ya gönderen Halife'ye,

       2- Abdülmecit Efendi’ye,

       3- Saltanat ve Hilâfet müesseselerine,

       4- İlim ve ulemaya karşı,

       5- Din ve Şeriat’a karşı,

       6- Meclis içi kendisine karşı çıkanlara ve

       7- Topraklarımıza karşı ihanet ve hiyanet etmiştir.

 

Yedi maddede sıraladığımız ihanet ve hiyanetleri, delil ve misallerle sıralamak gerekirse:

1- Padişah Vahdeddin, Mustafa Kemal’i çağırıp: "Şu paraları al, Anadolu’ya geç ve işgalci devletlere karşı koymaları için insanlarımızı uyandır ve ayaklandır. Mâlum, biz burada işgal altındayız; adeta elimiz-kolumuz bağlı, birşey yapamıyoruz!" demişti. Anadolu’ya geçen, Erzurum ve Sivas kongrelerine katılıp yaptığı konuşmalarında Hilâfet’ten, saltanattan hayranlık ve sitayışle bahseden, toprakları da ve tüm mukaddesatı da dile getiren ve daha önce kurulup, "Anadolu ve Rumeli Müdafaay-ı Hukuk" gibi isimler altında kurulan cemiyetlerin başına geçen Mustafa Kemal, ayaklarına yer edince, verdiği söze de, halifelere de Hilâfet ve Saltanat makamlarına da ihanet ve hiyanetini yapar; Saltanat ve Hilâfet makamlarını sırasiyle kaldırır ve lağveder ve son padişah Abdülmecid’i de, kendi seçtirdiği halde, gecenin birinde yurtdışına sürer ve sürgüne gönderir.

2- Meclis içi kendisine karşı çıkanları birbirine vurdurarak, boğdurarak yok eder.

3- Din ve Şeriat’a yaptığı ihanet ve hiyanetin haddi hesabı mı var! Ezcümle, anayasadan "Devletin dini İslâm’dır" maddesini kaldırır, şer’iyye ve evkaf vekâletini lağveder, medreseleri kapatır, din derslerini yasak eder, Kur’ân harfleriyle okuma yazmayı yasaklar, kılık-kıyafeti değiştirir, sarık ve cübbeyi yasak eder, şapka giymeyenlere cezalar verdirir, takvimi ve tatili değiştirip onları da kâfirleştirir. Elhasıl yukarıda da kaydettiğimiz gibi din ve mukaddesat aleyhinde ve Ümmet-i Muhammed Gazetesi’nin 38. sayısında yayınladığımız (98) maddelik zulüm ve melaneti icra eder!..

 

4- İlme ve ulemaya ihanet ve hiyanet:

Bu adamın hiyanetlerinden biri de ulemaya reva gördüğü hakaretler, cinayetler ve idamlardır. Üstelik ilim ve feyz kaynağı medreselerin kapatılması, asırlar boyu tedavisi zor olan hatta imkânı olmayan bir yaradır. Şayet bu müessesenin bir eksiği, bir noksanı var idiyse onu kapatmak, yıkmak ve yok etmek değil, ikmal etmek, tamamlamak gerekmez miydi? Medenî bir insanın yapacağı buydu. Fakat M. Kemal’in gayesi bu değildi; Onun gayesi yıkmak ve yok etmekti!..

Elhasıl; Onbinlerce medresenin kapısına kara kilitler asmak suretiyle yüzbinlerce ilim adamının yetişmesine mani olduğu gibi, dini müesseselerin yıkılmasına mani olan ulemaya da hakaretler yağdırmış ve böylelerini idam sehpalarında sallandırmıştır...

Bir memlekete, bir millete ihanet ve hiyanet olursa ancak bu kadar olur! Dünya tarihinin hiç bir devrinde ilim ve ulemaya karşı yapılan ihanet ve hiyanetin bu kadarı gösterilemez. Bu, ancak deccallara mahsus olan bir keyfiyettir. 

 

Kâfirleşme:

Mustafa Kemal’in, 20 Ocak 1921’de meclisten geçirdiği kanunun iki maddesi şöyle:

"Madde 1- Hakimiyyet kayıtsız ve şartsız milletindir. İdare usulü, halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müsteniddir.

Madde 2- İcra kudreti ve teşri selahiyyeti, milletin yegâne ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisi’nde tecelli ve temerküz eder."

Saltanat ve Hilâfet'i kaldırmayı M. Kemal çok önceden kafasına koymuştu. Nitekim: Naşit Hakkı Uluğ’un anlattığı gibi bu planı da safha safha uygulamaya koymuştu. Ayrıca; 19 Kasım 1922 tarihinde Abdülmecit Efendi’yi halife seçen ve ona "Halife-i Müslimin", "Hadim'ül-Haremeyn" diyen M. Kemal, bu ifadelerden 3,5 sene öncesinde bile halifeliğin kaldırılmasını tasarlamış ve kafasına koymuş biri idi. Keza Mazhar Müfit Kansu: "Erzurum’dan ölümüne kadar Atatürk’le beraber" adlı kitabında söylediklerimizi teyid edecek bilgiler ortaya koymaktadır.

Mazhar Müfit Kansu, 7-8 Temmuz 1919’da kendisine not ettirdiğini, bunların içinde saltanatın kaldırılmasından, Hilâfet'in ilgasına ve hatta latin harflerinin kabulüne kadar her şeyin bulunduğunu ifade eder.

Ve yine 1919 tarihinden önce bunları tasarladığını belgeleyen ifadeler de mevcuttur. Daha 26 yaşında genç bir subay iken 1907 tarihinde meşhur Bulgar Türkoloğu Manolov’a söyledikleri de bunun ayrı bir delilidir. 1907 yılında Türkolog Bulgar’a M. Kemal şöyle demişti:

"... Bir gün gelecek ben, hayal sandığınız bütün bu devrimleri başaracağım. (Konuşmada saltanatı, Hilâfet'i kaldıracağından, giyim-kuşamla ilgili devrimlerden harf devrimine kadar hepsinden bahsedilmiştir.) Mensub olduğum millet de bana inanacaktır. Düşündüklerimin hiçbiri demogoji değildir. Saltanat yıkılmalıdır. Halifelik ilga edilmelidir. Din ve devlet birbirinden ayrılmalı; laikliği getirmeliyiz. Doğu medeniyetinden kendimizi sıyırarak batı medeniyyetine aktarmalıyız. Kadın ve erkek arasındaki her türlü şekil ve hukukî farklar silinip yeni bir toplum düzeni kurmalıyız. Batı medeniyetine girmemizdeki yasağı atarak Latin kökünden bir alfabe seçmeli, kılık-kıyafetimize değin her şeyimizde batılılara uymalıyız. İnanınız ki, bütün bunlar bir gün olacak ve hepsi de gerçekleşecektir." (Sami N. Özerdim, Bilinmeyen Atatürk, s. 32-33, Ankara, 1974, Cumhuriyet 19.08.1948)

Evet bu sözler TBMM Başkanı Mustafa Kemal’in Hilâfet seçimini tamamlayıp, Halife Abdülmecit Efendi’ye bağlılığını bildirdiği ve tebrik ettiği tarihi belgeden tam 17 sene önce söylenmiştir. Bir başka ifade ile özel eğitimden geçmiş olan M. Kemal, saltanat, Hilâfet, cumhuriyet ve devrimlerle ilgili mevzuları ve onların kademe kademe gerçekleşecek hallerini ta 1907 yılından itibaren düşünmeye başlamış ve planlı bir şekilde bunları uygulamaya koymuştur.

Ayrıca tasarılarını nasıl tatbikata koyacağına dair keyfiyeti de İzmit’te İstanbul gazetecileriyle yapılan basın toplantısında bildirmiştir. (Ahmet Cevdet Emre, İki Neslin Tarihi, s. 316-318)

İşte bu toplantıda M. Kemal, düşündüğü ve yapmak istediği bütün devrim ve tüm reformları dile getirmiş ve kendisi de bizzat şöyle demiştir:

"Eğer ben, size bu meseleleri ancak son senelerde düşündüm dersem, inanmayınız. Ben tâ çocukluğumdan beri bu davayı (en başta halifeliğin kaldırılmasını) düşünmüş bir adamım." (Tek Adam, Şevket Süreyya Aydemir, c. 3, s. 317-318; Prof. Dr. Özer Özenkaya, Atatürk ve Laiklik, s. 159, Tekin Yayınevi, Ankara, 1983, 2. Baskı)

 

Tehditler:

M. Kemal, çok önceleri kendisine telkin neticesi kafasında tasarladığı, zamanı geldiğinde de kuvveden fiile çıkartmak ve uygulama safhasına koymak istediği her türlü hile, yalan ve manevralara başvurduğu gibi, siyasî baskı ve tehditlere de başvurmuştur. Mesela iki konuşma (biri saltanatı kaldırma mevzuunda M. Kemal’in yaptığı konuşma, diğeri de Adliye Vekili Seyyid Bey’in Hilâfet'in kaldırılması yolunda yaptığı konuşma) Türkiye tarihinde dini unsurların kademe kademe nasıl kaldırılmak istendiğini ve buna mukabil inkilapların acele edilmeyip tedrici bir surette nasıl uygulanmaya konulduğunu göstermesi bakımından çok dikkat çekicidir. Biri saltanatın, diğeri de Hilâfet'in kaldırılmasına sebebiyyet veren her iki konuşma da din adına, İslâm adına yapılmıştır ve saltanat da Hilâfet de din adına, İslâm adına kaldırılmıştır! Yani dinî olan bu iki müessese, din ve İslâm gerekçe gösterilerek kaldırılmıştır.

Meseleyi bir başka açıdan ele alırsak; bu iki konuşmanın bir hedefi de meclisteki ikinci grup milletvekillerinin itirazlarına meydan vermiyecek şekilde Hilâfet'in sevildiği, övüldüğü ve yüceltilmek istendiği görünümünü vermekti. Ve bu suretle saltanat yerilerek, kaldırılacak ve kaldırılışı hazmedildikten sonra, iş Hilâfet'in kaldırılmasına intikal edecekti. Ve öyle de oldu.

 

Tehditler başlıyordu:

Gündem karma üç komisyona havale edilmişti. Sert tartışmalar başladı ve saltanatın Hilâfet'ten ayrılmıyacağı iddia ediliyordu. Ve nerede ise böyle bir karara varacaklardı. Ve işte tam bu sırada M. Kemal mecliste müdahale etti ve meclis öylece bir ihtilal sahnesi haline gelmişti. M. Kemal, ileri yürüdü, konuşmaya başlayıp sert bir dille şöyle diyordu:

"Hakimiyyet ve saltanat hiç kimseye, ilim icabıdır diye, müzakere ve münakaşa ile verilmez; kudretle ve zorla alınır. Bu, bir emr-i vakidir. Burada toplananlar, meclis ve herkes meseleyi tabii görürse fikrimce çok iyi olur, aksi takdirde hakikat yine usul-i dairesinde yerini bulur. Fakat ihtimal ki, bazı kafalar kesilecektir!.."

Görülüyor ki, saltanatın kaldırılma hususu ne hür bir tartışmaya ve ne de böyle bir oylamaya mevzu olmuştur. Tam bir ihtilal sahnesi ile cereyan etmiş, aksi davranan ve hareket edenlerin de kafaları kesileceği açıkça ifade edilmiştir. (Çetin Özek, Devlet ve Din, s. 471)

Mustafa Kemal’in bu ihtilal havası Bursa konuşmasında daha açık bir şekilde kendini göstermekte:

"Kan ile yapılan inkilablar daha muhkem olur. Kansız inkilab ebedîleştirilmez." (Mustafa Kemal Paşa, Bursa Konuşması, 22. Ocak 1923)

 

Mustafa Kemal ve avenelerinin kâfirleşmesi:

Fetva: 1- (Şeyhülİslâm Mustafa Sabri Efendi, Gümülcine Müftüsü: Muhammed Nevzat ve diğer müftü arkadaşları.)

Fetva: 2- (Bu fetva; bir çok ulema ve meşayihin istişaresiyle verilmiştir.)

Fetva: 3- Bu fetva, dini devletten ayırma teklifinde bulunmanın şer’an hükmü nedir? sualine cevaben "Dinden çıkar" şeklinde verilmiştir. Zahid-i Kevseri tarafından verilmiştir.

Mustafa Kemal ve yardımcılarının daha birçok söz, fiil ve hareketleri kendilerini küfre götürmüş ve kâfirleştirmiştir. Burada birkaçına daha işaret edelim:

1- "Hakimiyyet kayıtsız ve şartsız milletindir" demek kâfirliktir.

2- İlmi ve ulemayı tahkir etme kâfirliktir.

3- Hilâfet makamını tahkir etme kâfirliktir.

4- Şeriat’ı kaldırma ve şer’î mahkemeleri lağvetme kâfirliktir.

5- Demokrasiyi ve benzeri sistemleri şer’î sisteme tercih etme kafirliktir. Çünkü, şer’î sistemin tek bir alternatifi vardır: O da kâfirleşmedir.

Kâfirleşme ile ilgili sadece bir kaç ayet:

       Maide, 50; Yusuf, 40; Maide, 44; Nisa, 150-151;Bakara, 85; Maide, 51.

 

Kemalistler ve Velâyet:

İslâm Devlet reisinde ehliyet ve velâyetin bulunmasının bir takım şartları vardır. Bunların başında mü’min ve müslüman olması gelir. Emin ve mü’temen olması gelir, salih ve adil olması gelir, iman ve ilim ehli olması gelir. Bir başka ifade ile fasık ve kâfir olmaması lazımdır. Ve bilcümle şer’î sisteme inanması ve saygı duyması lazımdır.

Allah’ü Azimüşşan, iman edip güzel amel işleyenlere yeryüzünde hükümranlığı (Hilâfet'i) vaadetmiştir. Allah (Celle Celâluhu), sadece imanı, mü’minlerin hakimiyyetine kâfi saymamış; mü’minlere, aynı zamanda güzel amel işlemeleri şartı ile hükümran olacaklarını va’detmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulur:

وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۖ

"Allah, içinizden iman edip de güzel amel ve (hareketlerde) bulunanlara yemin ile va’detti ki, kendilerinden evvelkilere nasıl Hilâfet verdi ise onları da yeryüzünde muhakkak hükümran kılacaktır." (Nur, 55) Ayetin sonunda da "İbadette bulunmanın ve ne suretle olursa olsun şirke sapmamanın şart olduğunu da ilave etmiştir."

 

Bu itibarla:

Ne Mustafa Kemal’de ve ne de kemalistlerde Ümmet-i Muhammed’i ve İslâm devletini idare etme ehliyet ve velayeti olmadığı gibi, salih kullar meyanında olmadıklarından yeryüzü topraklarına varis de olamazlar. Keza:

Şeriat-ı garra’ya hürmet ve icabiyle amel etmediklerinden, üstelik yürürlükten kaldırıp ihanet ve hiyanet ettiklerinden ümmeti idareye ehil de değillerdir. Kur’ân, Bakara, 124 ayetinde: "... Zalimler benim ahdime (imametime) nail olamazlar" buyururken, Nisa, 141 ayetiyle de mü’minlere karşı Allah, kâfirlere velayet hakkı vermemiştir.

 

Ve netice:

Ve yine bu itibarla: Ne Mustafa Kemal ve ne de arkasından gidenler, ümmet ve devlet idaresine ehil değillerdir; velayet hakları yoktur. Topraklara da sahip değillerdir. Çünkü, bunlar:

       1- Haindirler;

       2- Fasıktırlar;

       3- Zalimdirler;

       4- Katildirler;

       5- Komitacıdırlar;

       6- Teröristtirler;

       7- Gasıbtırlar;

       8- Münafıktırlar;

       9- Kâfirdirler;

       10- Mürteddirler.

 

Binaenaleyh: Bunların idareciliği de topraklara sahip oluşları da meşru değildir. O halde Mustafa Kemal devrinden bugüne kadar, yani 70 küsur seneden beri bir idare boşluğu vardır.

İşte bu idare boşluğu mutlaka doldurulmalıdır. Ve bu, bütün bir ümmete farzdır, bir gün bile ihmalı caiz değildir. Biz, "Tüm İslâmî Kuruluşları Birliğe Davet" başlığını taşıyan bildirimizle bütün kuruluşları birliğe davet ettik ve bu suretle bir taraftan Hilâfet ve idare boşluğunu doldurmak, diğer taraftan da bey’at ve vekâletlerini alarak ümmet adına şer’î mahkemede dava açarak Kemal ve kemalistleri mahkum ederek, onları idareden uzaklaştırmak, irtidad hükmiyle mahkum etmek ve aynı zamanda toprakları istirdad ederek geri almak icab ettiğini bildirmiştik ve neşir yoluyla da duyurmuştuk.

Fakat cevap veren olmadı. Bu vecibeyi yerine getirmek üzere harekete geçildi, bunun için, gerek Avrupa’daki ve gerek Anadolu’daki ümmet temsilcileriyle istişare edilerek onların da muvafakatları alındı ve bunun üzerine Almanya’nın Koblenz şehrinde bir toplantı yapıldı ve bu toplantıda mesele gündeme getirilerek, Hilâfet Devleti’nin ihya, Anadolu devletinin federe şeklinde ilanı yapıldı ve müteakiben devlet reisliğine asaleten, Hilâfet Devleti’ne de niyabeten biz Cemaleddin Hocaoğlu’na bey’at edildi.

 

Sualler ve itirazlar:

Biz, kasıtlı veya kasıtsız bir çok sual ve itirazların varid olacağını bildiğimiz için "Hakkı Sahibine İade" yazısında, sonuna doğru bir bölüm ayırmış, tenkid ve tahlile açık olduğumuzu, sual sormada ve itiraz etmede herkesin hakkı ve selahiyyeti olduğunu yazmıştık. İçten ve dıştan şimdiye kadar gelen suallerin önemli olan bir kısmı:

1- İhya edildiği ilan edilen devletin ordusu, selahiyyeti nedir?

2- On dört yıl mücadele verdiği halde Afganistan hâlâ gerçekleştiremediği halde, nasıl oldu da siz kısa zamanda gerçekleştirdiniz?

 3- Afganistan’da devlete gidilecek bu sırada sizin bu eda ile ortaya çıkmanızın manası nedir? Yoksa siz açıkgözlülük mü yaptınız?

4- Gayr-i müslim topraklar üzerinde devlet nasıl ilan edilir?

5- Yeni kurulan devlette askerlik meselesi nasıl olacak?

6- Afganistan’da kurulacak devlete biz mi bey’at edeceğiz, yoksa onlar mı bize bey’at edecekler?

7- Vergiler, zekât ve beytül mal masrafları nasıl olacak?

8- Ben İslâm devletinin ilanını şaşkınlıkla karşıladım! Bir güce mi kavuştuk? İlan etmemiz bir alay mevzuu olmaz mı?

9- Devletin müesseselerini nasıl kuracaksınız?

10- İslâmî, yarı İslâmî ve laik devletlere bu durumunuzu bildirip onlardan bir talep ve teklifiniz olacak mı?

11- Türkiye devletine bu durumu bildirip duyuracak mısınız?

12- Anadolu toprakları üzerindeki kuruluşlara mesajınız, onlara teklifiniz ne olacaktır? Sizi dinlemedikleri takdirde müeyyideniz ne olacaktır?

13- Bir toprak parçanız olmadan nasıl devlet olursunuz?

 

Cevaplar:

Yukarıda gördünüz; 22 sual sorulmuş! Daha da sorulabilir! Bu çeşit suallerin soruluşu, yeni bir devlet kuruldu zannına binaendir. Halbuki yeni bir devlet, yeniden bir devlet kurulmuş değildir; var olan ve fakat işgal edilip gasbedilen, Şeriat düşmanlarının eline geçip rejimi değiştirilen ve dolayısıyla İslâmî manada çalışamaz hale gelen bir devleti ihya etme, canlandırma, susturulmuş ve suskun hale gelmiş olan bir devleti yeniden dünyanın gündemine getirmektir, getirmekten ibarettir.

Ve böyle bir devletin ne toprağa ihtiyacı var ve ne de askere! Çünkü, toprağı da var, askeri de var. Toprağı, İslâm aleminin bir bölümünden ibaret Anadolu toprakları, askeri de Tevhid bayrağı altında toplanan erkek-kadın her müslüman!.. Bir kısmı da esir! Ama oyuna getirilmiş, boynuna gaflet zinciri vurulmuş esirler. Oyuna geldiğini anlayıp boynundaki gaflet zincirini çözenler, peyderpey de olsa gelip İslâm ordusuna iltihak etmekte ve bu gidişle, kalbleri mühürlenmiş olanların dışında, geride kimse kalmıyacaktır. Bundan ümitvarız. Çünkü, mülk O’nun, irade O’nun, kalbler O’nun elinde!.. Ümitsizliğe düşmenin artık bir sebebi yoktur!..

 

Federe devlet:

Mâlum, federe devlet demek, bir ülkenin, bazı tercih sebebleri dikkate alınarak, idarî bölümlere ayrılması ve her idarî bölümün devlet şeklinde organize edilmesi ve adeta bir devlet şeklinde çalışması ve bütün bunların bir araya gelip dışa karşı daha güçlü bir organize ile o ülkeyi dışa karşı temsil eder ve içteki ahengi sağlar. Bir başka ifade ile; bir ülkeye federe devlet demek, içe karşı bağımsız ise de dışa karşı bağımlı bir devlet şekli demektir.

Bu devlet şekli, İslâm milletlerinde de uygulanabilir. Mesela; bugün İran bir devlet, Afganistan bir devlet, Türkiye bir devlet, Suud bir devlet, Sudan bir devlet, misalleri daha da çoğaltabilirsiniz. İşte bütün bunlar birer federe devlettir. İsterseniz bunlara; birer mahallî, kutrî, eyalet veya daha başka isimler verebilirsiniz.

 

Hilâfet Devleti:

Hilâfet Devleti'ne gelince, işte o federe devletlerin başındaki emirler ehl-i hal vel akd olup içlerinden birini bütün federe devletlerin başına getirirler, o da teşkilatını kurar. Bünyesine giren devletleri bir taraftan kontrol ederken bir taraftan da onlara yol gösterir ve yardımcı olur. Ve işte "Halife" bu kuruluşun başındaki zattır. Asıl görevi ise unsurları arasında birliği sağlamaktır.

Evet; İslâm devletlerine, yarı İslâm devletlerine, laik devletlere ve hatta gayr-i müslim devletlere tebliğ, ikaz, davet yazıları yazacağımız gibi, siyasî, dinî ve tasavvufî kuruluşlara, sivil ve askerî eğitim ve öğretim müesseselerine, adliye ve maarif makamlarına da tebliğat ve telkinatımızı, davet ve hukukî durumumuzu duyuracak ve şayet şer’î bir yanlışımızı görürlerse neşriyat yoluyla bize bildirmelerini kendilerinden taleb edeceğiz...

Afganistan’la ilgili:

İlan edilen devlet, federe bir devlet olduğundan 3. ve 6. suallere mahal yoktur.

 

Şaşılacak bir şey yok:

Bu, bir hak istemedir. Hak isteme hiçbir zaman şaşkınlık meydana getirmez. Bu isteyiş ister fertten olsun, ister devletten!

 

Soru 14- Bu devlet, had cezalarını uygulayacak mı?

- İşgal kaldırılana kadar sınırlı olarak, yani imkânların elverdiği nisbette had cezaları uygulanacaktır. Bu uygulama "Tecrid" şeklinde uygulanabilir. Şeriat’ta tatbikatı vardır.

Soru 15- Emir hapsedilirse durum ne olur?

- Emir hapsedildiği takdirde fıkhi usul ne ise o tatbik edilir.

Soru 16- Gayr-i müslimlerin gücüne karşı bu devletin gücü nedir?

- Tüm müslümanların maddî ve manevî gücüdür.

Soru 17- Türkiye’deki mazlumlar nasıl kurtarılır? Bey’atın gereği bu değil midir?

- Bugün halen Anadolu topraklarında zalim iki, mazlum birdir. Zalim: 1) Küfrî sistemler; 2) Küfrî sistemleri destekliyen gafil müslümanlar.

Mazlum ise, İslâm’dır, Kur’ân’dır, Şeriat’tır, Hilâfet'tir; mustaz’af müslümanlardır.

Kurtuluşları ise: Hacc, 40’da beyan buyrulduğu gibi, müslümanların Allah’ın dinine yardım etmelerine bağlıdır...

Soru 18- Türkiye’deki alimler bunu nasıl karşıladılar?

- İslâmî şuura sahib ulema bu hareketi müsbet karşılamıştır.

Soru 19- Bir polis gelip haydi gidiniz, derse halimiz ne olur?

- Fıkhî usul tatbik edilir.

Soru 20- Bu yeni devlete karşı çıkanların durumu ne olacak? Mel’un ilan etmemiz nasıl olur?

- Müslümanların bu tabiî hakkına ve Allah’ın hakimiyyet hakkına sahip çıkmayanlar elbette mel’un olup Allah’ın lanetine, meleklerin lanetine ve bütün insanların lanetine müstehak olurlar!..

Soru 21- Bu durum beraberinde bazı sıkıntılar getirmez mi?

- Sıkıntısız bir dava hayır getirmez...

Soru 22- İslâm Devleti’nin Hilâfet merkezi neresidir?

-İslâm Devleti’nin Hilâfet merkezi İstanbul’dur. İcra merkezi ise, şimdilik İslâm aleminin belli bir mahallidir ki, faaliyetlerini orada deruhte etmektedir.

 

Ek bir sual:

Türkiye’de bir çok kuruluşlar arasından devlet olma babında sizin tercih hakkınız var mı? Varsa nelerdir?

Cevab: Evet; hem bir kaç yönden:

1) Peygamberî bir metodu, açık, kesin, net ve tavizsiz bir şekilde ilk önce dünyanın gündemine getiren bu kuruluş olmuştur ve bu babda "Devlete gidiş yolu parti midir, tebliğ midir?" başlıklı ilk bildiriyi neşredip dünyanın gündemine getiren de bu kuruluştur.

2) Allah için en büyük ibadeti bu kuruluş yapmıştır, yani bir numaralı Allah ve Şeriat düşmanı Mustafa Kemal’e düşman olmuş, maskesini düşürmüş, fotoğraflarını dahi yer ve yurtlarına sokmamıştır;

3) Bu adamın bir put olduğunu, bunun arkasından gidenlerin de birer putçu olduğunu, müteaddit neşriyatiyle ve "Babası Kimdir?" ismindeki kitabı neşretmekle şeceresini de şahsiyyetsizliğini de Şeriat’a olan düşmanlığını da mahkeme kararlariyle ve kendi sözleriyle ifade ve isbat etmiştir.

4) Mezarının başına gidenlerin, önünde saygı duruşu yapanların, meclisine gidip kürsüsünde getirdiği anayasalarını ve inkilablarını koruyacağına yemin edenlerin de putçu olacağını açık, net ve kesin bir şekilde ve delilleriyle dünyanın gündemine getirmiş ve gereken neşriyatını yapmıştır.

5) Demokrasiyi de ve onun vazgeçilmez unsuru partiyi de, laikliği de şiddetle reddetmiş, bunların birer küfür sistemi olduklarını ortaya koymuş, takib ve tatbik edenlerin küfre sapacaklarını açık, net bir şekilde efkâr-i umumiyyeye duyurmuştur.

6) "Tüm İslâmi Kuruluşlara Tebliğ" başlığını taşıyan bir bildiri ile de 15 maddelik prensiplerini yayınlamış, ne yapmak istediğini ve nasıl yapmak istediğini de açık, net ve kesin bir şekilde ortaya koymuştur.

7) On iki ilme önem vermiş, müslümanların bu ilimlerle mücehhez olmaları yolunda kendilerine yardımcı olmak üzere bantlar doldurmuş, neşriyatını yapmış ve bu suretle Kur’ân dilinin öğrenilmesine ve Kur’ân harfleriyle okuma ve yazmaya önderlik etmiştir.

8) İlk İslâm takvimini, yani 1. Muharrem’i esas alan takvimi ihya etmiş, Anadolu insanına ilk sefer İslâm takvimini evine asma fırsatını vermiş, küfrü esas alan bir takvimi duvarından alaşağı ettirip (mukaddes kelimeleri tenzih ederiz) tarihin çöplüğüne attırmıştır.

9) Dünyada olup biten hadiselerin teşhisinde isabetli kararlar vermiş, mustaz’afların yanında yer almış, Afgan, Filistin, Lübnan, Bosna ve benzeri cihadları desteklemiş, para yardımında bulunmuştur.

10) Bir küfür sisteminin tasallutundan kurtulup kemalist kâfir rejiminin tahakkümü altına girme tehlikesiyle karşı karşıya bulunan Ortaasya milletlerini uyarma yolunda bildiriler neşretmiş, daha yakından kendileriyle ilgilenmek ve onlara da maddî ve manevî yardımda bulunmak üzere geniş çaplı bir plan hazırlamıştır.

11) Ve nihayet Anadolu’daki hemen hemen bütün kuruluşlara adeta bir devlet gibi tahsisatlar ayırarak, para yardımında bulunmuştur ve bulunmakta ve bu suretle de "Veren el alan elden hayırlıdır" Peygamber sözünün sırrına mazhar olmuştur.

12) "Tüm İslâmi Kuruluşları Birliğe Davet" ismini alan yazı ile de bütün kuruluş ve fertleri birliğe, vahdete çağırmış, yol ve usulünü de belirtmiştir.

Devlet olma kimin hakkı?

Şimdi elinizi vicdanınıza koyun da kendi kendinize bir sorun: İslâm devletini ilan etme ve devlet olma kimin hakkı? Bütün bu hizmetleri yapan bu kuruluşun mu, yoksa "İslâm Devleti" kelimesini ağzına almaktan korkup da onun yerine "Adil Düzen" gibi yuvarlak kelimeler konuşan veya teğet geçen veyahut da korkusundan hiç yanına bile yaklaşmıyan kuruluşlar mı?!. Cevabını akıl ve iz’an sahiplerine bırakıyorum!..

 

 

BİR DAVA DİLEKÇESİ!..

Müddei (davacı):   Ümmet!..

Müddea aleyh (davalı):M. Kemal ve kemalistler!..

Dava vekili:                       El-Emir ven-Naib!..

Dava mevzuu:                   İstirdad ve irtidad!..

Mahkeme:                         Şeriat (Kur’ân) mahkemesi!..

Mahkeme makamı:            Dünya!..

Mahkeme:                         Alenî (İnsanlık dünyası, ilim dünyası, fikir dünyası, hukuk dünyası!..)

Şikâyet mevzuu:    Şer’an ve hukuken istenilen iki şey;

                   1- Topraklarımızın istirdadı; (geri alınması)

                   2- Mücrim ve mütecavizlerin tecziyesi!

 

Esbab-ı mucibe:

Yukarıda görüldü: Ümmet iddia ediyor ve diyor ki, Anadolu toprakları, yani Edirne’den Hakkari’ye, Karadeniz’den Akdeniz’e kadar yayılan topraklar, bütünüyle İslâm aleminin bir parçasıdır, müslümanlarındır, ümmetindir!..,

Bu topraklar, her ne kadar Birinci Cihan Savaşı’nda kısmen işgal edildi ise de bu ümmet, dişini tırnağına takarak, güç ve kuvvetini kullanarak din ve iman cevherine istinad ederek, emir, tavsiye ve tâlimatını Kur’ân’dan ve Şeriat’tan alarak, yediden-yetmişe, erkek ve kadın harekete geçerek, din ve imanlarını, Şeriat ve Kur’ân’larını, Hilâfet ve sultanlarını elhasıl din ve dünyalarını kurtarmak gayesine binaen savaş vermişler ve düşmanlarını mağlub etmişlerdir ve bu suretle ümmetin toprakları düşman işgalinden kurtulmuştur...

 

Fakat dahilî işgal başladı:

Meğer ki, asıl işgal bu imiş! Ümmet ulemasının ve ileri gelen zevatın korktukları maalesef başlarına geldi; yağmurdan kaçarken doluya tutuldular. Hem öylesine! Ne işgal edilmedik yer kaldı ve ne de tahrib edilmedik bir taraf! İşte yukarıda gördünüz! Madde ve manasıyle bir ümmet ve hatta nesiller imha edildi! İngilizler’in, Fransızlar’ın, İtalyanlar’ın ve hatta tarihi boyunca haçlı seferleri’nin yapamadıkları tahribatı Mustafa Kemal ve kemalistler yaptılar; dünya tarihinde misli görülmemiş tahribatı yaptılar!.. Tekrar tekrar ifade ediyorum: Bu Din-i Mübin-i Ahmediyye’nin temeline (98) bomba koydular! Sadece "Avrupalı’laşacağız, muasır medeniyet seviyyesine yükseleceğiz!" gibi laflar ettiyseler de bu milleti her yönüyle batırdılar; devleti borçlu, milleti (Avrupa’ya) işçi yaptılar! Netice ise pek tabiî idi!

 

Avrupalılaşan iki devlet:

Bu iki devletten biri kazandı diğeri kaybetti! Bunlardan biri Japonya diğeri ise Türkiye’dir! Japonya kazandı! Hem öylesine: Avrupa ile, hatta dünya ile rekabet edecek halde! Türkiye ise Avrupa’ya borçlu ve işçi!

 

Sebep:

Birincisi, Avrupa’lılaşırken örf ve adetinden, tarih ve kültüründen, inanç ve yazısından milim taviz vermedi. Türkiye ise Avrupa’lılaşacağım diye ne din bıraktı ne de iman, ne namus bıraktı ve ne de edep ve nihayet ahlak adına ne varsa hepsini soydu soğana çevirdi! Üstelik Avrupa’nın rezaletini ve ahlaksızlığını aldı!

Ve işte Mustafa Kemal ve memleket kurtarıcılığı ve işte kemalistlerin övmekle bitiremedikleri inkilablar ve milletseverliği ve işte "Ne mutlu Türküm diyene!" teranesi ve işte Türk milletinin kızlarını yabancılara peşkeş çekme!.. Ve işte Atatürk milliyetçiliği ve işte altmış ve işte seksen öncesi ihtilal ile ve işte bugün doğuda yaşanan kanlı olaylar: Millet evladı hep birbirini kurşunladı ve kurşunlamakta!.. Ve nihayet işte Mustafa Kemal ve onun vatanperverliği (!)..

 

Kurtuluşun tek çıkar yolu:

Tek çıkar yol; hakkı sahibine iade, idareyi ehline vermedir. Yoksa bir İslâm ülkesinde ve İslâm toprakları üzerinde ne kâfir bir rejim ve ne de zalim bir idare payidar olamaz ve ebedî kalamaz! Her gün yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya! Silah zoruyla ve baskı rejimiyle milletimize giydirilmek istenilen inkilab elbiselerini, fırsat bulan bu ümmet tarihin çöplüğüne atacaktır ve atmıştır da!..

Zira ümmete yakışan İslâm kıyafeti ve Kur’ân Şeriat’ıdır. Çünkü, bu millet müslümandır. Müslümanı ise ancak müslüman idare eder. Keza; onun hükümeti müslüman, anayasası Kur’ân, kanunu Şeriat’tır!..

İşte ümmet adına davamız budur, iddiamız budur. Bu topraklar bizimdir ve bizim hakkımızdır, bütün müslümanların hakkıdır. Her müslüman ve her kuruluş, bu davaya katılacak ve böyle bir talebde bulunacaktır. Ve bu, aynı zamanda kendisine farzdır, her müslümana farzdır, susması haramdır. Ve bu hakkı, kimse kimseye devredemez, müşterek ecdad mirasıdır.

 

Önemine binaen, bunları bir de maddeler halinde sıralıyalım:

1- Bu topraklar ümmetindir!

2- Birinci Cihan Savaşı’nda dış düşmanlar işgal etmişlerdi!

3- Halife Vahdeddin’in tavsiyesiyle ve Anadolu’ya göndermesiyle Mustafa Kemal’in rehberliğinde (!) millet ve ümmet ayaklanmış ve düşmanı kovmuştu!

4- Arkasından iç düşmanların, yani Mustafa Kemal ve avanelerinin istilası başladı!

5- Bu istila; tüm İslâmî değerleri; din ve imanı, ilim ve hukuk müesseselerini tahrib etti. Yerine küfrün ve kâfirin müessese ve kanunlarını getirdi ve artık her şey kâfirleşti!

6- Kâfirleşenlerin ise, müslümanları idare etmeye hakkı yoktu. Kur’ân buna müsaade etmemekte!

7- Ümmetin idaresi yine ümmete aittir, yani müslümanlara aittir. Devleti de hükümeti de İslâm’dır! Anayasası Kur’ân, kanunu Şeriat’tır!..

8- Bize vekâlet veren ümmet adına biz, dava açıyor ve diyoruz ki, bu topraklar bizimdir, sahibi biziz, ümmet de bizim ümmetimizdir. Öyle ise idare bize aittir!.. Siz çekilin! Hak sahibleri gelsin! Gelsin de Şeriat hükmetsin!..

9- Ümmeti tanımayanlar, Şeriat’ı kabul etmiyenler, bizim topraklarımızda barınamazlar, onlar için haramdır!..

10- Ümmeti tanısa da, Şeriat’ı kabul etse de ve fakat hakkı aramasa, hakkı arayanlarla beraber olmazsa, onlar için de haramdır! Üstelik Allah’ın gazabı da laneti de üzerlerinedir!..

11- O halde kemalistleri de, onlara karşı sus-pus olanları da adalet mahkemesine şikâyet ediyor, kendilerine duyuruyor ve dünya insanlığına ilan ediyoruz!..

Ey Milli Görüş! Ey Süleymaniler! Ey Nursiler! Ey Şeyhlik makamında bulunanlar ve Ey hocalık makamında bulunanlar! Ey ben de müslümanım diyen herkes! Ve bilcümle erkek-kadın herkes! Hepinize söylüyorum ve diyorum ki, bu topraklar ve idaresi bizimdir, yani ümmetindir. Ümmet de bizim ümmetimizdir. Kemalistler, ihanet ve hiyanet ederek, hile ve dolaplar çevirerek, ecdadımızı aldatmış ve oyuna getirmişler de topraklarımızı ele geçirmişler! Üstelik Şeriat’ımızı ve mukaddesatımızı kaldırmışlar da yerine hiç de bizimle münasebeti olmayan küfrün ve kâfirin kanun ve sistemlerini getirmişler, milletimizi bölmüş ve parçalamışlardır ve birbirini kurşunlattırarak topraklarımızı kana boyamışlardır ve boyamaktadırlar.

Buna seyirci kalamayız; hepimiz sorumluyuz: Hem insanlık önünde ve hem de Allah huzurunda!..

Geliniz! Basit meseleleri, küçük hesapları ve hatta yabancı sistemleri, tavizkâr durum ve tutumları, demokrasi ve parti sistemlerini bir tarafa bırakalım da Tevhid bayrağının altında ve Kur’ân etrafında toplanalım; topraklar sahibine, idare Şeriat’ına kavuşsun. Kavuşsun da rahat etsin!..

Günün idaresini elinde tutanlara gelince: Mustafa Kemal de ve onun arkasından gidenler de artık ölüp gittiler. Ve bu gidişle sizler de öyle bir yol takib ediyorsunuz! Akıllı olunuz, tevbekâr olunuz! İnad ederseniz, mürted hükmiyle boynunuza ip atarlar, dünyanız da gider ahiretiniz de!..

Bunu uzak görmeyin! Zira mülk Allah’ındır; iktidarı dilediğinin elinden alır, dilediğine verir. Dün İran’da yaptığı gibi, yarın da Türkiye’de yapar! Bu, Kur’ân’ın bir beyanı, Allah’ın bir vaadidir; zamanı geldi mi mutlaka yerini bulur, Allah sözünden dönmez. Amenna ve saddakna!..

 

Bir de kaziyyenin aksini görelim:

Bu topraklar Allah’ın değil midir? Hayır! diyebilir misiniz?

Şeriat uğruna akıttıkları kanlarının bedeli olarak Allah, bu toprakları Ümmet-i Muhammed’e vermemiş midir? Hayır! diyebilir misiniz?

Bugün bu topraklar üzerinde yaşıyanlar müslüman değiller midir? Hayır, diyebilir misiniz?

Müslüman bir milletin devleti müslüman değil midir? Hayır, diyebilir misiniz?

Bir devletin müslüman olabilmesi için anayasası Kur’ân olması lazım gelmez mi? Hayır, diyebilir misiniz?

Anayasası Kur’ân olmayan bir devlet İslâm devleti olur mu? Hayır, diyebilir misiniz?

İslâm olmayan bir devlet, kâfir bir devlet değil midir? Hayır, diyebilir misiniz?

O halde Türkiye’deki devlet cumhuriyetin başından itibaren kâfir devlet değil midir? Çünkü anayasası Kur’ân değildir. Hayır, diyebilir misiniz?

O halde Hazret-i Muhammed’e ümmet olan herkesin Kur’ân yolunda ve Tevhid bayrağı altında ve açılan bu dava etrafında toplanıp bir araya gelmeleri, topraklarına sahip olmaları ve şer’î idareyi, Kur’ân idaresini kurmaları farz değil midir? Hayır, diyebilir misiniz?

Hayır, biz parti yoluyla gideceğiz veya hele zamanı gelmedi veya bizim devletle siyasetle ilgimiz yoktur veyahut da şimdi cihad devri değil, zikir devridir; çek tesbihini otur aşağı diyerek farz olan cihadı inkâr etmelerinden dolayı şer’an hükümleri kâfirlik değil midir? Hayır, diyebilir misiniz?

Bunların arkasından gidenler de aynı hükme tabi değil midirler? Hayır, diyebilir misiniz?

Tüm partiler ve hele hele iktidarı ellerinde tutanlar; Şeriat mahkemesinde, Kur’ân mahkemesinde, ilim ve hukuk mahkemesinde atalarının da kendilerinin de küfür yolunda, şirk yolunda bulunduklarını kabul ve itiraf edip tevbe etmedikleri taktirde Şah’ın akibetine uğramıyacaklar mı? Cehennemi boylayıp putlarının yanına gitmiyecekler mi? Hayır, diyebilir misiniz?

 

Ve nihayet üç kelime:

1- Mustafa Kemal’in de kemalistlerin de idareleri meşru değildir. Sebeb ise hiyanet ve irtidadlarıdır.

2- Meşru idare, "Ümmet-i Muhammed"indir.

3- Ümmetin bey’atlı meşru mümessilleri de taleb ve iddia makamında olup; bir taraftan gasib ve mütecavizlere: "İdareden çekilin!.." derken, diğer taraftan da ümmetten olup, oyuna gelenleri ve uykuda olanları uyandırmaya devam etmektedirler.

Gayret ve tebliğ bizden, tevfik ve hidayet Rabb’ülâlemin’dendir.

 

NOT:

1- Aldığımız mâlumata göre, kemalistler hakkımızda tekrar dava açmışlardır. Akıllarınca bu hareketi durduracaklarmış! "Cemaleddin Hoca hakkında mâsum, mâsum oldukları kadar da haklı olan birkaç müslüman hakkında dava açar; koyduğumuz kanunlarla ve verdiğimiz direktiflerle hocayı da maiyyetindekileri de hapseder, sürgüne gönderir veya gönderttirsek ve bu suretle susturup bertaraf edersek, bugüne kadar yaptığımız gibi tehditlerle ve baskı rejimleriyle susturur, bertaraf eder, bundan böyle de küfrî saltanatımıza ve münafikane hayatımıza devam ederiz!.." derler. Eğer böyle sanıyorlarsa ve hâlâ bu kanaatte iseler yanılıyorlar. Artık bundan böyle rahat yüzü görmiyeceklerdir; maskeleri düşmüş, iplikleri pazara, pislikleri ortaya çıkmıştır.

2- Hak gelmiş, artık batıl çökmüştür:

Kur’ân’ın beyanıyla hakkın gelişi demek, batılın ve batılların çöküşü ve bitişi demektir. Hak; zulmün, işkencenin, ateşin karşısında muvakkat bir zaman için susarsa da batıl hiçbir zaman devam etmez ve edemez. Yine Kur’ân’ın beyanıyla; "Kâfirler istemese de Allah, hakkı ihkak, batılı ibtal edecektir!.." İşte ediyor; bir zamanlar kemalistler atalarına toz kondurmazken, mefsedet ve melanetleri, ihanet ve hiyanetleri, meyhurluğu ve sarhoşluğu, casusluğu ve uşaklığı, din ve İslâm düşmanlığı delil ve kaynaklarıyle ortaya çıktığı halde ilmen de fikren de cevap veremiyorlar da baskı rejimine, devlet terörüne müracaat ediyorlar!..

Bunlar nedir? Bunlar; haksızların, acizlerin ifadesidir; zalimlerin, haydutların, çetelerin işidir. Yoksa medenî insan böyle yapmaz! Medenî insan; fikre fikirle, ilme ilimle ve basın yoluyla cevap verir ve bu suretle muarız ve muhaliflerini susturur, haklı olduklarını isbat ederler! Fakat heyhat!..

3- Kemalist rejim, bugüne kadar ayakta durmuş ise hep baskı rejimiyle, hep süngü zoruyla, hep devlet terörüyle ayakta durmuştur. Fakat artık o yöntemleri tutmuyor ve bir daha tutmıyacak! Zira yukarıda da dediğim gibi, hak gelmiş; iman hareketi başlamıştır, Kur’ân hareketi başlamıştır, taviz vermeyen, yabancı sistemlere tenezzül etmiyen ve hakkı batıla karıştırmayan bir hareket başlamıştır. Ve bu hareket; kapı arkalarından konuşmuyor, yuvarlak kelimeler söylemiyor, "Adil Düzen" demiyor; "Şeriat" diyor; açık, net ve kesin konuşuyor ve diyor ki: "Mustafa Kemal puttur, arkasından gidenler de birer putçudur. Hilâfet ve Şeriat düşmanıdır!.."

 

4- Açık oturuma davet:

Defalarca Evren’e de kemalist basına da söyledik. Şimdi de miraren ve kiraren söylüyor ve bütün bir dünyaya da ilan ediyoruz:

"Ey kemalist rejimin hakim ve savcıları, avukat ve baro başkanları, basın ve yazarları, öğretmen ve profları, subay ve paşaları, parti liderleri ve sekreterleri, müftü ve vaazları!.. Sizleri münazaraya, basın yoluyla açık oturuma davet ediyoruz! Buyurun gelin; haklılığınızı ortaya koyun ve koymalısınız! Yoksa ötede beride konuşmayın!.." Mahkeme kararlarıyla, siyasî baskılarla, devletlerarası protokollarla, gizli ajanlarla hakkı susturmak olmaz!.. O zaman dünyada hukuk diye bir şey kalmaz; ilim diye, adalet diye, insaf diye bir şey kalmaz! Demezler mi? İlmen ve fikren, hukuken ve şer’an bir adamı susturamamışlar da kanunî baskılara, devlet terörüne başvurmuşlar!..

 

5- Gerçekler değişir mi?

Galile’yi, "Dünya dönüyor!.." dedi diye ateşe mahkum etmişlerdi. Ve şayet bundan böyle bir daha "Dünya dönüyor" demezse ve demiyeceğine dair bir de imza verirse kendisini affedeceklerini söylemişlerdi. O da imza ederken şöyle demişti:

"İmza ediyorum ama, yine de dünya dönüyor!.."

Binaenaleyh, bize kızmasınlar ve diş bilemesinler. Biz yazsak da yazmasak da gerçekler değişmez; Mustafa Kemal bir put, arkasından gidenler de birer putçudur! Dolayısıyle kendisi de kemalistleri de Ümmet-i Muhammed’i, Anadolu insanını şer’an de hukuken de idare edemezler. Çünkü mürted olmaları hasebiyle ehliyyetlerini ta bidayetinden kaybetmişlerdir. Kendilerine düşen bir şey var: Gidenler gitti; hayatta kalanlara ise hâlisane tavsiyemiz odur ki, teneşire çıkmadan "Şeriat Allah’ın nizamıdır" deyip tevbekâr olmalarıdır. Yoksa Enfal, 49-51 ayetlerinin tasvir ettikleri kişilerden olurlar:

اِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ غَرَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ د۪ينُهُمْۜ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَاِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ ﴿49﴾ وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ يَتَوَفَّى الَّذ۪ينَ كَفَرُواۙ الْمَلٰٓئِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَاَدْبَارَهُمْۚ وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ ﴿50﴾ ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يكُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِۙ

"Münafıklar ve kalblerinde hastalık bulunanlar şöyle diyorlardı: Bunları (müslümanları) dinleri aldattı. Oysa kim Allah’a tevekkül ederse, hiç şüphesiz Allah galib ve hikmetli olandır. Melekler, onların yüzlerine ve arkalarına vurarak "Yakıcı azabı tadın" diye o küfredenlerin canlarını alırken görmelisin! Bu, ellerinizin önceden takdim etmesi (işlediğiniz günah, saptığınız küfür sebebiyle) ve Allah’ın gerçekten kullarına zulmedici olmaması dolayısıyladır."

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ​


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 264
Toplam 436422
En Çok 1157
Ortalama 330