GENÇLİĞE TEBLİĞ MÂHİYETİNDE AÇIK MEKTUP - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

15-03-2022

GENÇLİĞE TEBLİĞ MÂHİYETİNDE AÇIK MEKTUP

Besmele, hamdele ve salveden sonra, Kur’ân şöyle der:

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ ابْنَيْ اٰدَمَ بِالْحَقِّۢ اِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِنْ اَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الْاٰخَرِۜ قَالَ لَاَقْتُلَنَّكَۜ قَالَ اِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّٰهُ مِنَ الْمُتَّق۪ينَ ﴿27﴾ لَئِنْ بَسَطْتَ اِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَن۪ي مَٓا اَنَا۬ بِبَاسِطٍ يَدِيَ اِلَيْكَ لِاَقْتُلَكَۚ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اللّٰهَ رَبَّ الْعَالَم۪ينَ ﴿28﴾ اِنّ۪ٓي اُر۪يدُ اَنْ تَبُٓواَ بِاِثْم۪ي وَاِثْمِكَ فَتَكُونَ مِنْ اَصْحَابِ النَّارِۚ وَذٰلِكَ جَزٰٓؤُا الظَّالِم۪ينَۚ ﴿29﴾ فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ اَخ۪يهِ فَقَتَلَهُ فَاَصْبَحَ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ ﴿30﴾ فَبَعَثَ اللّٰهُ غُرَابًا يَبْحَثُ فِي الْاَرْضِ لِيُرِيَهُ كَيْفَ يُوَار۪ي سَوْاَةَ اَخ۪يهِۜ قَالَ يَا وَيْلَتٰٓى اَعَجَزْتُ اَنْ اَكُونَ مِثْلَ هٰذَا الْغُرَابِ فَاُوَارِيَ سَوْاَةَ اَخ۪يۚ فَاَصْبَحَ مِنَ النَّادِم۪ينَۚۛ

''Onlara Adem'in iki oğlunu gerçek (bir kıssa) olarak oku: Hani, her biri birer kurban sunmuşlardı, (kurban) birinden kabul edilmiş, ötekinden edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, kabul edilene): Seni öldüreceğim demişti. (O da);

Allah, sadece (Azabından) korunanlardan kabul eder, dedi. Andolsun, eğer sen beni öldürmek için bana elini uzatırsan, ben seni öldürmek için sana elimi uzatmam. Çünkü ben alemlerin Rabbinden korkarım! Ben isterim ki, sen benim günahımı da, senin günahını da yüklenip ateş halkından olasın! Zalimlerin cezası budur. Nefsi onu kardeşini öldürmeye çağırdı. (O da nefsine uyarak) onu öldürdü, ziyana uğrayanlardan oldu. Derken Allah, bir karga gönderdi (karga) ona, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için yeri deşeliyordu. Yazık bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz miyim (ben?) dedi ve pişman olanlardan oldu!'' (Mâide, 27-31)

Ey fani hayatın baharında bulunan gençler!

Önce size, dünya hayatının manasından, Allah'ın kitabından, Peygamberin sünnetinde, tarihte ki neslinizin cesaret, fedakarlık ve hizmet verme örneklerinden ve nihayet cemiyet hayatında ki yerinizden ve taşıdığınız mes'uliyetten bir nebze bahsedip size olan tebliğatımızı yapmış olacağız.

Dünya geçici bir hayattır; elli-atmış senelik bir hayat hikayesinden ibarettir. Nasıl geçer; pek farkına varılmaz? Bazen de hayatının baharında söner gider. İşte, dünya bu! Nedir, bunun manası? Yok mu bunun ötesi?!. Şayet yoksa da, ay insanın haline!  Geldi ve gitti! İşte o kadar!..

Hikmet:

Ama hikmet böyle değil: eşyanın tabiatına muhalif! Buna mantık denmez!.. Çeşmeden suyunu doldur git! Bitti senin işin; Kayıplara karış!.. Bu olamaz! Buna ''Evet'' demez ne ilim ne de akıl!..

O halde vardır bunun bir ötesi! Hem öylesine vardır ki, ölümü yok, sonu gelmez bir hayat; ebedi ve sermedi!Bu hayatta kimi mes'ud, kimi bedbaht! Kimi mesrur, kimi mahzun! Ayrılmışlar birbirinden; bir fırka cennete, bir fırka cehenneme! Kıyas kabul etmez iki alem; birinin nimet ve ikramı sayısız, diğerinin azap ve ızdırabı korkunç!..

Nedir sebep?

Sebep tek şey:  ''Tevhid''! Varlığı ve yokluğu; biri tevhide 'Evet'' demiş, teslim olmuş; diğeri ise ''Hayır'' demiş şirke sapmış! biri haktan yana olmuş, diğeri ''Batıl'' demiş, ''Put'' demiş, puttan yana olmuş! Biri ''Allah'' demiş, ''Kitap'' demiş ''Peygamber'' demiş; diğeri ise. ''Firavun'' demiş, ''Ebu Cehil'' demiş, ''Lenin'' demiş, ''Mustafa Kemal' demiş!

Tevhid ve şirk:

Allah Resulü Hz Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Mekke sakinlerinin şahsında bütün dünyaya, bütün bir nesle sesleniyor, tebliğ ediyor ve diyor ki: Sizde tek bir şey istiyorum, bu tek şeyi demenizi istiyorum. Bunu dediğiniz takdirde ülkelere hakim olacaksınız; dünya da sizin olacak ahiret de. Şerefle yaşar, şerefle ölür ve şerefle kalkarsınız!...

İşte o tek şey: Cümlesinde ifadesini bulan ''Tevhid''dir. Tevhid inancıdır. Tevhid; öyle bir cevherdir ki, her şey onun etrafında döner, dolaşır. Kainat camiasının temel tasıdır, varlık aleminin turasıdır, mahlukatın ahengidir, din binasının esasıdır, canlılar, hayatlarını ondan alır, kuşlar cıvıltılarını, yıldızlar parıltılarını... ona borçludur, İşte tevhid böyle bir cevher!...

Tevhid ne?

Tevhid vahdetten gelir; ''Vahid ve ehed'' bunun iki şeklidir. ''Tevhid'' demek, Allah'ı birlemek, Allah birdir demektir. Allah ''Vacib''dir; vardır. Hem hakiki varlık ona mahsustur. ''Muhyi ve mumit''tir; yaratıp hayat veren, hayatını alıp öldüren O'dur. ''Samed'' dir. Her şey O'na muhtaçtır, O, hiçbir şeye muhtaç değildir. '' Halık'' tır. Halk etme, şekil verme ona mahsustur. ''Razık''tır; rızık verme, büyütüp besleme ona mahsustur. ''Malık''tır; mülk onun memkut onun her şey onun dünya onun, ahiret onun. ''Hakim''dir; hüküm verme, kanun koyma ona mahsustur. ''Seriülhisab''tır; hesap görür ve görmesi an meselesidir. ''Adili mutlaktı''tır; zulüm ve hakszılık asla düşünülemez. ''Gafur ve rahim''dir; bağışlaması bol, rahmeti geniştir. ''Seddülikab''tır; azabı çetin, cezası şiddetlidir.''Tevvab''tır; tevbe edenleri hatta ettim diyenleri şeriatına dönenleri kabul eder!..

İşte bunlar ve daha niceleri tevhid cevherinin muhtevası, Rabbimizin celal ve cemal sıfatlarının birer tecellisidir. 

Hakim ve hakimiyet:

Aziz Gençler!

Günümüzün tebliğ mevzuunu çok yakından alakadar eden ''Hkim ve hakimiyet'' üzerinde yeteri kadar duracağız. Neden?  Çünkü, günümüzün dünyasında hedefinden en çok saptırılan meseledir de ondan; günümüz Müslüman'ının en çok aldatıldığı mevzuu da ondan ve binnetice, Müslümanlar'ın devletlerini kaybetmelerine sebebiyet verdi de ondan!.. 

Hakim kim, hakimiyet ne!

''Hakim'' demek; hüküm koyan, kanun yapan, karar veren demektir. ''Hakimiyet'' ise, hüküm verme, kanun koyma iş ve ameliyesi demektir. ''Hakimiyet kayıtsız ve şartsız'' tabiri de bu cümledendir.

Hakimiyet bir iman meselesidir.

Gençler! hakimiyet deyip öteye geçmeyiniz. Hakimiyet demek; en yüksek makam, en yüksek otorite, en yüksek söz sahibi... demektir. Öyle ki, ondan yüksek söz sahibi, onun üstünde bir makam yok; onun emri, onun sözü kanun ondan hesap soracak kimse yok; o ''La yüs'el'' dir.

İşte, hakimiyet bu! Şimdi siz, bir düşünün: Böyle bir hakimiyet millette var mıdır? Millet ''la yüs'el'' midir? Allah milletten hesap sormayacak mı? Kur’ân: 

فَلَنَسْـَٔلَنَّ الَّذ۪ينَ اُرْسِلَ اِلَيْهِمْ وَلَنَسْـَٔلَنَّ الْمُرْسَل۪ينَۙ

''Kendilerine Peygamber gönderilenlere de hesap soracağız, gönderilen Peygamberlere de hesap soracağız.'' (A’raf, 6)

Hakimiyet millette ise, ya mahkumiyet kim de olacak? Buna hangi ilim adamı ''Evet'' diyebilir.? O halde, hakimiyet Allah'a mahsustur. Ancak O kanun koyabilir; O'ndan başkasının ne kanun koymaya hakkı vardır, ne de selahiyet! Yaratan Allah, emir ve talimat gönderen de Allah'tır.

Bu bir iman meselesidir:

Allah'ın varlığını kabul ve tastik etmek nasıl bir iman meselesi ise, Allah'ın sıfatlarını ve bu arada '' Hakimiyet'' sıfatını da kanun koyma yetkisinin Allah'a mahsus olduğunu da kabul ve tasdik etmek yine bir iman meselesidir.

Buna binaendir ki, ''Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir'' demek insanla bağdaşmaz; tevhidi giderir; şirk ve küfür olur. (Fazla malumat almak isteyenler ''İslâm Anayasası”na bakabilirler)

Tarihi bir mücadele:

Kabil Habil ile başlayan, günümüze kadar gelen ve bundan böyle de devam edecek olan bir mücadele var ki, o da hakimiyet mücadelesidir. Ve hakimiyetin muhtevasından olan ''Tevhid'' mücadelesidir. Bu iki gençten biri (Habil) hakimiyet kayıtsız şartsız Allah'ındır, diyerek Allah'a mahsus olan bu hakka saygı duymuş, dokunulmaz bir hak olduğunu kabul etmiş, kendi aleyhine de olsa ona teslim olmuştur. Ve dolayısıyla tevhid bayrağını çekmiş, kıyamete kadar gelecek olan ehl-i tevhidi temsil etmiştir. Hususiyle sizin gibi gençlere güzel örnek olmuştur. Diğeri (Kabil) ise, ''Hakimiyet kayıtsız ve şartsız benimdir, insanındır.'' demiş. ''Ben şeriat tanımam, nefsim nasıl arzu ederse öyle yaparım ...'' demiş, Allah'a mahsus olan ''Hakimiyet'' sıfatına müdahale ve tecavüz etmek suretiyle şirk ehlini temsil etmiş ve kötü örnek olmuştur.

İki yol ayrımı:

Ey gençler! Şimdi siz, iki yol ayrımı olan bir noktada bulunuyorsunuz. Habil yolu, Kabil yolu. Ve iki levha: Birinde "Hâkimiyet Allah'ındır!" diğerinde ise, "Hakimiyet insanındır!" ibaresi yazılı. Bu iki yol da yolcusuz kalmamıştır. Elli-altmış sene öncesine kadar, müslüman milletler hep Habil yolunu takip etmişlerdir. Fakat o tarihten sonra, Kabil'in temsil ettiği zihniyet gelmiş, müslümanları şirk yoluna, put yoluna döndürmüştür. Bunun için, önce Kur'ân'ı anayasa, şeriatı kanun olmaktan kaldırmış, yerlerine küfrün ve kâfirin kanunlarını getirmiştir. Ve bu arada "Hâkimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir!" safsatasını ilân ederek milleti avutmuş ve uyutmuştur. 

Bu arada bir parantez açalım:

"Hâkimiyet milletindir!" sözü bir avutma ve uyutmadır. Çünkü Türkiye'de hâkimiyet, ne milletindir, ne milletvekillerinindir, ne hükûmetindir, ne üniversitenin ne de ilmindir. Bu saydıklarımızın hiçbirinde ne hürriyet vardır ne de iktidar. Hep görünüşten ibarettir. Türkiye'de tek bir iktidar vardır, tek bir söz sahibi vardır. O da "Kemalizm"dir. Diğerlerri hep emir kuludur.

Kemalizm demek:

Mustafa Kemal'in kendisinin putlaştırılması, sözlerinin birer ilhâm kaynağı olarak kabul edilmesi demektir. Ve Kemalizm, Türkiye'de aynı zamanda bir tabudur; bir puttur ve dokunulmazlığı vardır...

Şurası da çok iyi bilinmeli ki, Kemalizm; ne bir felsefedir ne de bir doktrin ve ne de bir devlet yönetim şeklidir. Kemalizm, bir puttur, put! İslâm dinini yıkmak için bir maskedir. Daha açık bir ifâde ile, Kemalizm şeytanî bir düzendir...

Bakınız; 50-60 senedir yapılan şeyler; hep dini yıkma-yok etme istikametinde olmuştur, Türkiye'de. Din namına ne varsa hepsinin temeline dinamit konmuştur. Kemalizm; 50-60 senedir millet ve memleket adına fayda değil, zarar getirmiştir. Millet birliğini bozmuş, anarşi getirmiş, gözyaşı getirmiştir, kan getirmiştir, kardeşi kardeşe düşman etmiştir... 50-60 senedir, milletin din ve imânıyla, cuma ve cemaatiyle, başörtüsü ve sakalıyla, cübbe ve sarığıyla uğraşmıştır. Milleti sarhoş yapmış, kumarbaz yapmış, faiz müesseselerini kurarak, iktisadî dengeyi bozmuştur.

Üstelik, tarihî şahsiyete sahip millet evladını gurbet illere sevk etmiş, gayr-i müslimlere işçi yapmıştır. Diğer tarafta, onlara senelerde sahip çıkmamış, cami açmamıştır. Dinini terk etme, kendini kaybetme tehlikesiyle başbaşa bırakmıştır.

Fakat, düşündükleri gibi olmamış, millet evladının mühim bir kısmı, bütün kötü şartlara rağmen, dini terk etmemiş, kendilerini kaybtmemiş, camiler açmış hoca bulmuş, kendi yağıyla kavrulmaya başlamıştı. Yine bu arada, devletin islâm devleti olmadığının farkına varmıştı, Anayasası Kur'ân, kanunu şeriat olan bir devlet kurmak için harekete geçince, Kemalist zihniyet endişeye kapıldı, uykusu kaçtı. Hemen Diyanetin tepesindeki zihniyet Avrupa'ya saldı ve onlara:

"Sizi göreyim; gidin mevcut camileri ele geçirin, yeni camiler açın, hoca gönderin ve ne yapmak gerekiyorsa, onu yapın ki, millet uyanmasın! Başlarındaki hocaları karalayın; onlara falanca ve filanca deyin, lâik kafalıları da harekete geçirin, onlar da size yardımcı olsunlar; siz din maskesi, biz de kanun baskısı altında bu hareketi söndürelim! Yoksa bizim maskemiz, sizin de cübbeniz düşer de hakiki çehrelerimiz ortaya çıkar ve bizim ne mal olduğumuz belli olur...

Aziz gençler!

Dost ve düşmanı çok iyi tanıyın! Kemalist kanunlar sizi korkutmasın, rejimin paralı askerlerinin cübbe ve sarığı sizi aldatmasın; Allah'a kul, Peygamber'e ümmet olunuz! "Anayasamız Kur'ân, kanunumuz şeriat, devletimiz İslâm olacaktır ve olmalıdır" diye ilân edin. Put ve put kanunları bizi idare edemez. Bunları kaldırıp tarihin çöplüğüne atacağız. Kanunum Şeriat, devletim İslâm olacaktır diye, ilân et! Put ve put kanunları bizi idâre edemez!..

Bilâller, Ammarlar, Musablar gibi, tam bir cesaret ve sadakatle davana sahip çık! Aşağıdaki sualleri sormak suretiyle tebligatını yap, karşı çıkanlardan yazılı cevap iste! Ya şehid ol ya da gazi!..

Gençler!

Dün olduğu gibi, bugün de devir sizin devrinizdir. Yapıcı ve yıkıcı olmada ön safta gelmektesiniz. Geçmişe sahip olmada; din kültürüne, İslâmî değerlere sahip çıkmada, onları korumada ve yaymada yeriniz pek büyüktür. Aksi yönde de böyledir. Vuruculuk ve kırıcılıktan hoşlanırsınız. Sel suyuna benzersiniz. Yatağınızın kenarlarını söke söke, mevcut ağaçları devire devire her önüne aldığınızı sürükleye sürükleye akıp gidersiniz. Ama, nerede hızınız kesilecek ve nerede duracaksınız? Orası pek belli değil! Bu hâliniz; içinizde birikim hâline gelmiş heyecanların bir patlama neticesi olabileceği gibi, dıştan gelen etki ve tepkilerle de olur.

Bu itibarladır ki, dost-düşman ve her iki kutupdaki farklı ve ihtilâflı fraksiyonlar, hep size el atmaya, sizi ele geçirmeye, heyecanınızı istismar edip size tesir etmeye, kendi ideolojisi istikametinde yön ve yol vermede âdeta yarış hâlinde! Daha açık bir ifâde ile; küfrün de İslâm'ın da kılıcını çektirme gayretleri hüküm sürmekte! Küfre "Eet!", İslâm'a "Hayır!" dediğiniz takdirde işiniz bitmiştir; iki hüsran üst üste! Ve şayet; İslâm'a "Evet!" küfre "Hayır!" cevabında iseniz, işte o, iki cihan iyiliği!..

Yalnız bir hususa dikkat! İkinciyi tercihte de çok dikkatli olmalısınız! Mükemmele ancak mükemmel gerek! İslâm dini mükemmeldir. Hedefte mükemmel olduğu gibi, metod da zaman ve mekân seçiminde de mükemmel olmalıdır! Bu da yine insan kafasına değil, vahye dayanmalı, lâhutî kaynaktan alınmalıdır. Alınmalı ki, hataya düşülmesin ve neticede mükemmel olsun. Atacağınız adımın, kaldıracağınız elin zaman ve mekânını da çok iyi seçmelisiniz. Yoksa, vakitsiz öten horoz gibi, başınız gider ve belki de vebal olur.

Devir yine sizin devrinizdir, imânın esası zeki bir kalb, ihlâsın esası takvalı bir gönül, cesaretin esası kavi bir şuur, hareketin esası genç bir azim!.. Bütün bunlar, hep birlikte size vardır. Bu vasıflara sahip olan sizler, her toplumda kalkınmanın direği, kuvvetinin esrarı, bayrağının taşıyıcısı olmuştur. Kur'ân size, sizin neslinizden örnek verir ve şöyle der:

اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ ز۪ينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا ﴿7﴾ وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَع۪يدًا جُرُزًاۜ ﴿8﴾ اَمْ حَسِبْتَ اَنَّ اَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّق۪يمِ كَانُوا مِنْ اٰيَاتِنَا عَجَبًا ﴿9﴾ اِذْ اَوَى الْفِتْيَةُ اِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَٓا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَدًا ﴿10﴾ فَضَرَبْنَا عَلٰٓى اٰذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِن۪ينَ عَدَدًاۙ ﴿11﴾ ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ اَيُّ الْحِزْبَيْنِ اَحْصٰى لِمَا لَبِثُٓوا اَمَدًا۟ ﴿12﴾ نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَاَهُمْ بِالْحَقِّۜ اِنَّهُمْ فِتْيَةٌ اٰمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًىۗ ﴿13﴾ وَرَبَطْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَنْ نَدْعُوَ۬ا مِنْ دُونِه۪ٓ اِلٰهًا لَقَدْ قُلْنَٓا اِذًا شَطَطًا ﴿14﴾ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ لَوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍۜ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًاۜ ﴿15﴾

وَاِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ فَأْوُ۫ٓا اِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِه۪ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ اَمْرِكُمْ مِرْفَقًا

"Biz yeryüzündeki şeyleri, kendisine süs olsun siye yarattık ki, onların, hangisinin daha güzel amel yaptığını imtihan edelim. Biz elbette (bir gün) yerin üzerindekileri kupkuru bir toprak yapacağız (yerle bir edeceğiz). Yoksa sen, Kehif ve rakîm sakinlerinin, bizim şaşılacak ayetlerimizden bir ayet olduklarını mı sandın? (onlardan daha acayip nice ayetlerimiz vardır. Fakat siz onların farkında değilsiniz!) O gençler mağaraya sığındılar: Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bize şu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla! dediler. Bunun üzerine mağarada nice yıllar onların kulaklarına (perde) vurduk. (Onları hiç uyandırmadan uyuttuk.) Sonra onları uyandırdık ki, (onların uyuma müddetleri hakkında ihtilâf eden) iki zümreden hangisinin, onların kaldıkları süreyi daha iyi hesap edeceğini bilelim. Biz sana onların haberlerini gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rablerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidayetlerini arttırmıştık. Jalplerini (sabır ve metanetle) bağ(layıp kuvvetlendir)miştik. (Kralın önünde kalktılar, dediler ki: Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir! Biz O'ndan başkasına İlâh demeyiz! Yoksa saçma söylemiş oluruz. Şunlar, şu kavmimiz, O'ndan başka ilâhlar edindiler. Onların ilâh olduğuna ancak bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir? (İçlerinden biri şöyle dedi): Madem ki, siz onlardan ve Allah'tab başka taptıkları şeylerden ayrıldınız, o hâlde mağaraya sığını ki, Rabbiniz size rahmetinden yaysın (rızkınızı açıp bollaştırsın) ve şu işinizden size yararlı bir şey hazırlasın!" (Kehf, 7-16)

Ayet-i celilelerin tefsir ve tahliline geçmeden önce, bilmeniz gerken bazı hususlar var. Mes'uliyet yönünden yaşlılardan farklı değilsiniz. Üzerinize düşenlerin sayısı çok, sizi takip edenler büyük, üzerinizdeki, ümmet hakları kat kat ve boyunlarınızdaki emanetler ağır!..

Bu itibarla uzun uzun düşünmeniz, mes'uliyetteki yerinizi tesbit edip çok ciddi çalışmanız, üzerinizdeki ümmet hukukunu yerine getirmek üzere, Ümmet-i Muhammedi içine düştüğü ve düşürüldüğü esaretten kurtarma yolunda üzerinize düşeni yapmak suretiyle gençliğinizin hakkını vermelisiniz. Zira; ümmet evladı feryad hâlinde; "İmdat! İmdat!" diye bağırıyor; beni oyuna getirdiler de beni benden, beni değerlerimden ayırdılar. Gözümüz içine baka baka Kur'ân'ımı anayasa, şeriatımı kanun olmaktan kaldırdılar da yerine, benimle hiç alâkası olmayan küfür ve kâfir kanunlarını getirdiler. Kur'ân'ınımın o güzelim harflerini kaldırdılar da yerine latin harflerini getirdiler, takvim ve tatilimi değiştirdiler de Cuma'yı pazara, 1 Muharrem'i 1 Ocak'a çevirdiler. Daha güzel, daha rahat ve daha iktisadî ve aynı zamanda ecdad yadigârı kılık-kıyafetimi değiştirdiler de şehvet cazibesi, hayasızlık numunesi Frenk kıyafetini getrdiler, adına da medeniyet dediler, namusumdan ibaret olan başörtümden, edebimin şiarı tesettürümden soydu-soğana çevirdiler de cadde ve sokaklarda, okul ve bahçelerde beni kıllıbas, baldırbacak dolaşmaya mecbur ettiler ve beni inkilapçıların, yani köpekleşmişlerin hâin bakışlarına, kargaların şehvetperest arzularına terk ettiler, bana içki içirip sarhoş ettiler, faiz yedirip kan kusturdular!.. Şanlı tarihimi unuttum, parlak devrimi kaybettim, şahsiyet ve haysiyetim gitti, belirsiz bir hâle geldim.

İşin garibi, bunların kararlarının alındığı ve ilânlarının yapıldığı günleri bayram ilan ettiler; 29 Ekim, 23 Nisan, 19 Mayıs... bayramı dediler. İşin daha da garibi; tarhihin hiçbir devrinde görülmemiş zulmü, hakareti, namussuzluğu bana reva gördükleri o günleri, utanmadan, yine gözümün içine baka baka ve benimle alay ede ede bayram yaptılar, merasimler tertip ettiler ve beni de davet ettiler!..

Aman Ya Rabbi!.. Bu nasıl bir şey? Var mı tarihte bunun bir benzeri? Bir millet ne hâle gelmiş? Kan ağlayacağı yerde, oturup kurtuluş çarelerini derin derin düşüneceği yetde, bayram yapıyor, şenliklere, hoplama ve zıplamalara katılıyor. Daha dün, "Kadınlarınızın başlarını açarsanız size su getiririm!" diyen Çankaya sakinlerinden bir kemalistin şerefine yüzlerce koçlar kurban ediliyor ve bilimiyor ki, kesilen bu hayvanların kurban olması şöyle dursun, etleri bile yenmez Bel'am tipi müftülerden de bir ses çıkmaz! "Sen bizim namusumuza el uzat, biz de sana kurban keselim? Öyle mi? Seni gidi satılmış!" diyen biri çıkmaz! Hem de dindar sayılan serhad şehri Erzurum ve kazalarında! Manzara bu!:. Garip ve korkunç!..

Gençler!

Bizim nesil ve bizden önceki nesil, yani babalarınızın ve dedelerinizin nesli bir şeye yaramadı. İşte gördünüz; din ve imânına küfredene, namus ve haysiyetine dil uzatana gerekli dersi vereceği yerde şerefine kurban kesiyor! Maddî manevî bütün değerlerine en ağır darbeyi vurmak için, karar aldıkları günleri byaram kabul ediyor, merasimine katılıyor, sevinç ve heyecanını yaşıyor.

İşte, sizden önceki iki nesil! İstisnalar kaideyi bozmaz! Cehennemî uçurumun kenarında gidenler gitti; geri kalanları kim kurtaracak? Kendileri mi? Hayır! Başlarındaki hocalar mı? Hayır! Onları kurtaracak sizlersiniz; bı iş size düştü. Henüz gönlünüz kararmış, kalbiniz mühürlenmiş değil; cesaret, salabet ve sadakat sizde, emanet ve ümitler hep sizde! Belki babalarınız da size karşı çıkacak, Bel'am tipi müftüler onlardan yana olup aleyhinizde fetva verecekler! Rejim bütün hışmıyla üzerinize gelecek, yeni mahkemelr kurup ağr cezalar tertip edecek, hapishanelere atıp ağır işkencelere tabi tutacak!.. Şartlar işte bu derece ağır ve zor!..

Ama, bütün bunlar sizi asla korkutmayacak ve yıldırmayacaktır. Sizin vazifeniz din ve imânı, namus ve haysiyeti, şeref ve vatanı kurtarmak ve ilelebet korumaktır! İmân sizde, enerji sizde, sadakat sizde, cesaret sizde! Tebligatını yap, arkadaşlarını çoğalt! Hak sende, hakikat sende! Kur'ân kaynak, Hazreti Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) örnek!.. Sayınız çoğalacak, çığ gibi gelişecek, meydanların dolacağı gün gelecek, put levhası yakılmış, heykelleri yıkılmış, hak bayrak dikilmiştir. Gelecek hakkın vadettiği günler; ama bugün ama yarın!.. Peygamber neslinizi takdir ve tebrik ediyor ve diyor ki:

"Gençleri size tavsiye ederim; onlarda hayır vardır; gönülleri çok hassastır (nasihat dinler, hakkı kolayca kabul ederler...) Allah beni hanif, cömert (ve müsamahakar) bir dinle gönderdiği halde yaşlıların bana karşı çıkmalarına rağmen, gençler benden yana oldular." (el-İslâm ve's-Siyâse; 99, Saffet Mansur)

 

Ayet-i Kerîmenin tefsir ve tahlili:

1- İmtihan:

Dünya ve dünyadaki nimet ve zinetler birer imtihan vesilesidir. Her insan sahip olduğu nimetlerle imtihana çekilmekte ve kişinin ne mal olduğu ortaya çıkmakta. Çünkü, Rabbülâlemîn, kendi bilgisine göre değil, kuldan meydana gelecek hareket ve muameleye göre cezasını veya mükâfatını verecektir.

Dünya ve dünyadakiler geçicidir, nimet ve zinetleri gelip geçer. Hatta dünyanın kendisi de kalmayacaktır. o hâlde dünyaya bel bağlayanların ve yere çakılıp kalanların vay hâline!..

O hâlde sizin gibi yiğitlerin davaya sahip çıkmalarına, tebligat ve benzeri cihad görevlerini yapmanıza dünya ve zineti mani olmasın! Sırası geldiğinde hepsini ezip geçmelisiniz. Tıpkı mağaraya çekilen gençler gibi.

2- İman ve hidayet:

İmtihan dünyasında imtihanı kazanmak için, Allah'a iman, davaya imân gerek. Hattâ bu da kâfi değil, mevcut imânın gün geçtikçe ilâhî kaynaktan gelen hidayet nuruyla daha da parlaması, güç ve kuvvet kazanması gerekir. Bu da ancak sağlam bir tevekkül, tam bir teslimiyetle mümkündür. Bu da imanın dışa dönmesi, sahibini ayağa kaldırıp "Rabbimiz Allah'tır; Ondan başka ilâh tanımayız, O'ndan başka yaratan, O'ndan başka rızık veren, O'ndan başka kanun koyucu tanımıyoruz. Ve biz terbiye sistemimizi, hayat nizamımızı Rabbimizden, Rabbimizin kitabından alırız. Yerlere ve göklere nizam ve düzen veren O'dur! O'ndan başkasına ne iltifat eder ne de yalvarırız! Çünkü o zaman, batıla tapmış ve saçmalamış oluruz!"

3- Putçulardan yazılı delil isteyeceksiniz. Tabii delil geitremeyeceklerdir. Yalancı oldukları, zalim oldukları ortaya çıkacaktır. İşte o zaman tebligatınızı yapacaksınız. Bu sefer onlar zora başvuracaklar; belki de ya hapsedip işkencelere başvuracaklar ya da idama mahkûm edeceklerdir! Böyle bir tehlike karşısında yer vve yurdunu terk etmeyi, gideceği yer bir mağara gibi, haya şartları kötü olsa dahi, göç etmeyi göze alacak ve faakt küfür erbabı ile anlaşma ve uzlaşma yoluna asla gitmeyecektir.

Tebliğ devrindeyiz:

Burada bir noktaya daha işaret edelim: Yukarıdaki satırlarımızda da bir nebze işaret etmiştik. Dava bellidir, metod bellidir. Dava; Kur'ân devletini kurmaktır, metod ise tebliğ metodudur. Nitekim tekraren bunlar yazıldı. Takip ve tatbik edilecek usul Peygamber usulüdür. Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem); Mekke'de nasıl başladı, nasıl devam etti hususunu adım bilmek ve takip etmek şarttır. Önce fert, sonra aile, daha sonra cemaat ve nihayet cemaatin nisab miktarı, arkasından da devlet gelir.

Fakat; bu varış öyle bir günde, bir senede, beş veya on senede olmaz. Bu en azından bir neslin yetişme meselesidir. Bu da yepyeni bir an, yepyeni bir ruh, yepyeni bir talim ve terbiye ve yepyeni bir heyecan ister. Bu hususta da örnek yine peygamberdir. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz, Mekke'de 13 sene kalmıştır. Bu müddet zarfında fertleri yetiştirerek bir cemaat meydana getirmiştir. Fakat; bu arada yapılan bütün eza ve cefalara, işkence ve saldırılara mukabele bilmisil yapmamış, yapılmasına da asla müsaade etmemiştir, izin vermemiştir. Israr edenlere kızmış, tarihten örnekler vererek onları teskin etmiştir...

Evet; kayda değer bir taban teşekkül etmeden çıkış yapmak hikmete aykırıdır; Sünnetullah'a uymaz. Kayda değer bir taban ise, karşı tarafın, en azından üçte bir kadarından meydana gelir. Kur''an şöyle der:

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ حَرِّضِ الْمُؤْمِن۪ينَ عَلَى الْقِتَالِۜ اِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ عِشْرُونَ صَابِرُونَ يَغْلِبُوا مِائَتَيْنِۚ وَاِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ مِائَةٌ يَغْلِبُٓوا اَلْفًا مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ ﴿65﴾ اَلْـٰٔنَ خَفَّفَ اللّٰهُ عَنْكُمْ وَعَلِمَ اَنَّ ف۪يكُمْ ضَعْفًاۜ فَاِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ مِائَةٌ صَابِرَةٌ يَغْلِبُوا مِائَتَيْنِۚ وَاِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ اَلْفٌ يَغْلِبُٓوا اَلْفَيْنِ بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِر۪ينَ

"Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabreden yirmi kişi olursa, (onlar) ikiyüz (kâfire). Sizden yüz kişi olsa, kâfirlerden bin kişiye galib gelirler. Çünkü, o kâfirler anlamaz bir topluluktur. Şimdi Allah, sizden yükü hafifletti. Sizde za'f olduğunu bildi. Bundan böyle sizden sabreden yüz kişi olsa, ikiyüz (kâfire) galip gelirler ve eğer sizden bin kişi olsa, Allah'ın izniyle iki bin (kâfiri) yenerler. Allah sabredenlerle beraberdir." (Enfal, 65-66)

Gençler!

Ayetlerde de görüldüğü gibi, dörtlü bir yol kavşağında bulunan bu mağara gençleri; pu yoluna girip putperestliği kabul etmemişlerdir, taviz verme yoluna gidip küfürle uzlaşmamışlardır, bir fayda ummadıkları için aceleci olup saldırma yoluna da gitmemişlerdir. Ya ne yapmışlardır? "Rabbimiz; göklerin ve yerin Rabbidir. O'ndan başkasına ibadet edersek, saçmalamış oluruz...” diyerek tebligatlarını yapmışlar ve bu suretle tevhid yoluna girmişler, kâfirlerden uzlet ederek mağaraya hicret etmişlerdir. Yerlerinde ve yurtlarında imânsız ve rahat bir hayat yaşamalarına, karanlık, ıssız, loş ve her türlü imkândan mahrum bir mağarada imânlı bir hayat yaşamayı tercih etmişlerdir...

Rableri de ne yapmış? Tarihin bir mislini kaydetmediği bir mükâfatla onları taltif etmiş, üçyüz sene civarında bir zaman kendilerine rahat ve tatlı bir uyku vermiş ve yolda kendilerine refakat eden ve rivayete göre hiç uyumayan ve; “Ya Rabbi! Bana uyku verme! Şayet ben uyursam, korkarım ki, kâfirler gelip bu gençleri öldürürlerse, yeryüzünde senin tevhid inancını taşıyacak, ismini zikredecek kimse kalmayacaktır.” diye dua eden bir köpeğe, kapının eşiğinde o gençlerin bekçiliğini yaptırmış, Kur'ân-ı Azimüşşan'ın sayfalarında bunlara şerefle yer vermiş ve sizin gibi, geleceğin yiğitlerine örnek göstermiştir.

Sizlere ne olur?

Genç yiğitler! İşte, sizin böyle bir mevlânız var. Mağara gençlerini üç yüz sene uyutmaya kâdir olan Allah, neye kâdir değil ki?! Yeter ki, siz O'ndan yana olun, şeriatından yana olun! Yeter ki, siz, Kur'ân'ı kaynak, Peygamberi (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) örnek alın! Yeter ki, siz, aceleci olmayın, sağlam bir taban teşekkül edene kadar, sabırla tebligatınızı yaparak, arkadaşlarınızın sayısını çoğaltmaya bakın ve nihayet yeter ki, siz, daha işin başındayken, ortada fol ve yumurta yokken, zamanı gelmeden ve fetvası alınmadan, ehline danışmadan kendi kendine gelin güvey olan, şöyle vuracağız, böyle kıracağız diyen ve fakat, koyu bir cehaletin içinde bocalayıp duran bir avuç kendini bilmezi değil, tarihteki yiğitleri örnek alın!.. İmamımız, İmam-ı Azam'ın sözlerine kulak verin! Bakınız o Büyük İmam ne diyor?

“Zalim bir imamet (bir idare), sadece batıl olmakla kalmaz, ona karşı huruc etmek yerinde olur. Lakin bir şartla: İhtilâl başarılı ve faydalı olmalı; zâlim ve fasık bir idarenin yerine adil ve salih bir idare gelmelidir. Yoksa, neticesi boşuna kan dökmekten ibaret olmamalı!”. 

Başka bir sözünde de şöyle der: “Emr-i mâruf ve nehy-i münker farzdır. Ama sözle (yani tebliğle), fakat kabul görmezse, o zaman kılıç!”

Devir fırtınalı bir devir; Horasan Fakihi İbrahim Saiğ Ebu Hanife'ye gelir, emr-i maruf ve nehy-i münkerin farz olduğunda ittifaka varırlar. Bunun üzerine İbrahim Saiğ'in İmam-ı Azam'a hitaben:

“Ver elini, sana biat edeyim!” demesine karşılık, İmam der ki, dünya başıma karanlık oldu, (olamaz dedim!..). Sebebi sorulduğunda İmam:

"Hukukullah'tan bir hakka davet edildim, kabul etmedim ve dedim ki, tek başına bir adam ne yapabilir ve insanlara kan dökmeden başka ne fayda getirir. Fakat, etrafında yeteri kadar salih (ve mücahit), insan bulunur ve başlarında da Allah'ın dininin mukaddes bir emanet olduğuna inanan ve kendisine güvenilen bir kumandan olursa, o zaman teklifiniz doğru olur. Ve bu öyle bir farzdır ki, diğer farzlara benzemez. Çünkü, diğer farzları kendi başımıza yapabiliriz. Fakat, (rejime), ve zâlim bir hükûmete karşı kıyam tek başımıza olamaz. Faydasız, kendi eliyle kendi ölümüne ve başkalarının öldürülmesine sebebiyet vermiştir ki, kendinden sonra da artık kimse kolay kolay buna cesaret edemez." (El-Hilafet ve-l mülk, Mevdudî, s: 178-179)

İşte; Ehl-i Sünnet arasında mümtaz yeri olan, Hanefî mezhebinin reisi bulunan ve kendisine “büyük imam” unvanı verilen Ebu Hanife'nin Kur'ân ve sünnet ışığındaki içtihadları budur ve bu merkezdedir. Var mı içinizde buna cevap verecek? Nitekim; Hadiseler de Ebu Hanifeyi tasdik etmiştir. Hama olayları, Sudan kıyamı, Mısır'daki hareketler, Mekke baskını, hatta İran'da son ihtilâlden önceki ihtilâl hareketleri yakın tarihin örneklerindendir. Hepsi neticesiz kalmıştır. Neden? Çünkü nisap miktarı bir taban teşekkül etmedi de ondan. Ama; Fransız Büyük İhtilâli, Bolşevik İhtilâli, İran'daki son ihtilâl başarılı oldu. Neden? Halk hareket etti, yeteri kadar taban teşekkül etti de ondan! Demek oluyor ki, ister İslâmî olsun ister İslâmî olmasın, kaide değişmiyor.

O hâlde; siz gençlere düşen, değişmez bu kaideye uymaktır. Ama, enerjiniz vardır, aşkınız vardır, heyecanınız vardır!.. Onun da kolayı var; Bugün İslâm âleminin bir çok yerlerinde savaş vardır. “Gençlerinize atıcılık, binicilik, yüzücülük öğretiniz!” şeklindeki tavsiye gereğince, bunlar içerisinde madde ve insan gücü yönünden daha ihtiyaçlı olan cephelere gidebilirsiniz. Mücahid kardeşlerinize yardımcı olabilirsiniz. Nitekim: Yeni müslüman olmuş Fransız kardeşleriniz, hattâ hanım bacılarınız bunu yapmaktadırlar.

Gençler! Hususiyle sizlere tavsiyem odur ki, gerek şahıslar, gerek millet ve devletler ve gerekse mezhep ve meşrepler hakkında hüküm vermeden, fikir beyan etmeden önce, mutlaka araştırma yapınız; ilmin ve dinin ışığı altında tahkik ve tetkik ederek, gerekli malûmata sahip olunuz! Ondan sonra gerekirse konuşursunuz. Aksi hâlde vebale girersiniz, hesabını veremezsiniz.

Okuma ve ehlinden sonra:

Gençler! Bu başlık altında da sizlere birkaç tavsiye ve tebligatımızı yaptıktan sonra, şimdilik sizinle olan sohbetimizi bitirmiş olacağız.

Bildiğiniz gibi, dinimiz ilim dinidir; her meselesi ilimdir, ilmîdir, ilimle çatışan, ilme ters düşen, akl-ı selime uymayan tek taraf yoktur. İslâm; ilmi nura, cehaleti karanlığa benzetmiş, ilmî araştırma yapmayı, ilmi tahsil etmeyi cihad saymış ve farz kılmıştır.

“Bilenlerle bilmeyenler bir olmaz.” demiş, âlimlerin mürekkebi ile şehitlerin kanını bir tutmuştur. Yine bildiğiniz gibi, kişinin istikrarlı olması da dine bağlıdır. Günden güne fikir değiştirenler, dün söylediğini bugün inkâr edenler, dün arkasından gittiğini bugün terkedenler, dün güzel dediğine bugün beğenmeyenler, din ve akîde yönünden kâfi derecede ilme sahip olmayanlardır. Yoksa ilim değişmez; dün ne ise, bugün de öyledir...

O hâlde; önce ilim, sonra amel. Önce din ve akîdenizi, amel ve hareket tarzınızı yeteri kadar bileceksiniz. Ama nereden? Asıl kaynaklarından, muteber kitaplardan okuyacaksınız, ehil ve mutemed kişilerden de soracaksınız. Zira; kendi dininizi öğrenmeden ve ölçülerini bilmeden başka dinleri okumaya, incelemeye kalkarsanız, belki dönülmesi mümkün olmayan saplantılara saplanırsınız. Keza, kendi akîdenizi etraflı bir şekilde öğrenip gönlünüze sindirmeden başka mezhep akîdelerini okumaya ve incelemeye veya sadece duyduklarınızla yetinmeye kalkarsanız, belki düzeltilmesi mümkün olmayan hatalara düşersiniz.

Ehl-i sünnet vel cemaat mensupları olarak, her şeyden önce, hem akîde hem de amel yönünden kaide ve esasları çok iyi bilmek zorundayız. Bu hususta da çok ciddî bir neşriyat yapmak gerekmektedir. Günümüzde buna da şiddetle ihtiyaç vardır. Çünkü; mezhep ve mezhepsizlik, meşrep ve meşrepsizlik cereyanları alabildiğine birbirini yeme ve yok etme veya başkalarını kendi potasında eritme gayretlerini açık veya sinsi bir şekilde sürdürmektedir. Bunlara karşı insanımızı mutlaka korumak zorundayız. Bunun kestirme yolu da gerek din ve imân yönünden, ve gerekse akîde ve mezhep yönünden senelerin ihmalinin bıraktığı gönül boşluğunu kısa zamanda doldurmak ve doyurmak ve bu hengâme içerisinde kesin tavrımızı ortaya koymaktır. Nitekim; bu husus sık sık sorulmaktadır.

Kaynaklar:

Ehl-i sünnet akaidine ait:

1- Fıkh-ı Ekber (Ebu Hanife) ve şerhi

2- İslâm (H. Akseki)

3- İslâm Dini (H. Akseki)

4- Akaidunnesefî (Nesefî) ve şerhi

5- Akaidi Hayriye (Vehbi Efendi)

6- Muvazzah İlmi Kelâm (Ömer N. Bilmen)

Hanefî fıkhına ait:

1- Mülteka

2- el-İhtiyar

3- Nurulizah

4- İbnül Âbidin

5- Büyük İslâm İlmihâli

Ulema şurası:

Diğer bütün mezhep mensuplarının da aynı düşünceye sahip olmaları için “Beynelislâm” bir ulema şurasının kurulmasını zarurî görüyor, İslâmın devlet olmasını, devlet olmuş ise devamını isteyen mes'ullere bunu teklif ediyoruz.

Dost ve düşman:

Burada dost-düşman bütün dünyaya sesleniyor ve diyoruz ki: "Biz buyuz! Kaynağını Kur'ân'dan örneğini Hazreti Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'den alan insanlarız. Cehennemi bir uçurumun kenarında bulunanları kurtarmak istiyoruz, onlara iyilik yapmak istiyoruz; Hakkı tebliğ ediyor, ikaz ve irşadımızı yapıyoruz ve yapacağız. Ve bu, bizim vazifemizdir; İslâm bunu bize emrediyor... Yoksa, yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi, bizde vurma kırma, terörist bir hareket, adam kaçırma, yol kesme yoktur ve böyle olanları da tasvip etmiyoruz. Bunlar tebliğ hareketine zarar getirir, engel olur. Günümüz Türkiyesi genelde dünümüz Mekke'sidir. İmam-ı Azam ne diyor: “Önce tebliğ, sonra kılıç!”

Sözlerimizi ve tavsiyelerimizi bitirirken, Gençler! Gerek sizlere ve gerekse bütün müslümanlara ve hattâ bütün dünya insanlığına tekrar sesleniyor ve diyoruz ki, "Bu yazdıklarımız doğrudur, İslâm'ın ruhun da metnine de uygundur..." Binaenaleyh, itirazı olanlar, tereddüt ve şüphesi bulunanlar varsa, buyursunlar! Lâf istemeyiz, yazılı cevap isteriz!..

Gayret ve tebliğ bizden, tevfik ve hidayet Rabbimizdendir!

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 353
Toplam 529709
En Çok 1316
Ortalama 348