FETRET EHLİ - MOLLA SADREDDİN YÜKSEL

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

28-09-2022

FETRET[1] EHLİ[2]

Mâturidîler: “Ehli fetret eğer Allah’a şerik koşmuşsa uhrevî mesuliyetten muaf kalamaz. Bilakis ehli fetret olmayan diğer müşrikler gibi müebbet bir cezaya çarptırılır. “ derler. Fakat kanaatimce onların uhrevî mesuliyetten kurtulmalarına dair delil son derece kat’i ve açıktır. Zira Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

وَمَا كُنَّا مُعَذِّب۪ينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولًا

 “Biz bir Peygamber göndermeden (hiçbir kimseye ve kavme) ceza verici değiliz” (İsra, 15)

Şimdi ayet-i kerimedeki (resul) kelimesini Peygamber manasında değil akıl manasında kullanmak ise ortada hiçbir mecburiyet yokken makul ve açık bir tefsire karşı cephe almaktır. Çünkü din ıstılahında resul ıtlak olunduğu zaman ondan ancak, kendisine vahiy gönderilen ve o vahyi başkalarına da bildirmekle mükellef bulunan zat kastedilir. Kur’ân baştan aşağı bu mana üzerine devam edip gitmektedir. Söz gelişi:

لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللّٰهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِ

 “Ta ki Peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı (özür diye ileri sürebilecekleri) bir bahaneleri olmasın.” (Nisâ, 165)

ثُمَّ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا تَتْرَا

 “Sonra peyderpey Peygamberlerimizi gönderdik.” (Mü’minûn, 44)

وَجَاۤءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ

 “Peygamberleri kendilerine apaçık deliller getirdikleri halde…” (Yunus, 13)

وَمَاۤ اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِه۪

“Biz hiçbir Peygamberi kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik” (İbrahim, 4)

Gerek yukarıda zikrettiğimiz ayetlerde olsun ve gerek umum benzerlerinde olsun resul ve resul kelimeleri hepsi ancak Peygamber ve Peygamberler manasında kullanılmıştır. Aksini iddia eden kimse, bize Kur’ân’da başka manada kullanılmış tek bir resul kelimesini göstersin ki biz de ona hak verelim. 

Demek oluyor ki Peygambersiz kalmış ehli fetret, ehli necattır.

Mâturidîlerin görüşü açık olarak şu anlamı taşımaktadır: “Cenab-ı Hak Peygamberleri yalnız dinin teferruat kısmı ile ahiretin ahvallerini bildirmek için göndermiştir. Yoksa her nakiseden münezzeh, şeriki, ortağı olmayan Allah’ın marifetine gelince O, insanoğluna aklen vaciptir. Peygamber olmasa bile yine insanoğlu kendi aklıyla Allah’ı tanımak zorundadır. Tanımadığı takdirde İlâhî ukubete uğrar.” iddiaları işte bundan ibarettir. Hâlbuki hiç de mantıkî bir iddia değildir. Gerçek ve vaki bu iddiayı reddeder. Zira her şeyden evvel bütün Peygamberlerin en fazla ehemmiyet verdikleri şey tevhid akidesidir. Onlar bütün mesailerini tevhid davası üzerine teksif etmişlerdir. Eğer peygamberlerde fevkalâde tesirli bir kuvvet, bir sır bulunmasaydı, Allah bilir yeryüzünde harika zekâlı Zeyd bini Amr bin Nufeyl gibi ve birkaç tane de dünyanın en büyük felsefecileri hariç tek bir ehlî tevhid bulunmazdı. Bu duruma göre kullarının huy ve karakterlerini kendi kullarından daha iyi bilen Cenab-ı Hak, Peygamberler göndermeden hiç kullarını tevhid akidesiyle mükellef kılar mı? Elbette kılmaz. Çünkü o takdirde Cennete ancak birkaç kişi girebilir, geri kalanlar hepsi Cehennem’e… Hâlbuki bu, Cenab-ı Hak’kın lütfu kereminden ne kadar uzaktır! Hem; وَمَا كُنَّا مُعَذِّب۪ينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولاً “Biz, peygamber göndermedikçe hiçbir topluluğu azaplandırmayız” (İsrâ, 15) ayet-i kerimesinin hükmü nerde kalır?

Şâyan-ı dikkattir ki muarızlar tarafından Peygamberlere karşı gösterilen şiddetli mukavemet hep tevhid meselesinden ötürü ileri gelmiştir. Yani Peygamberler kendi kavimlerini tevhid akidesine (Bir Allah’a inanmaya) davet ettikleri içindir ki ağır hareketlere maruz kalmışlardır. Kur’ân’a bir göz atmakla O’nun putperestliğe karşı açtığı savaşın ehemmiyet derecesi derhal belli olur. Evet Kur’ân-ı Kerim Cenab-ı Hak’kın varlığına ve birliğine dair kat’i hüccetler, açık temsiller ve afakî delillerle dopdoludur. Buna rağmen müşrikler yine büyük bir inat ve direnme içinde idiler. Allah’ın birliğine bir türlü inanamıyorlardı.

Şimdi Allah’ı tanımak için bu adamların akılları kâfidir, denilebilir mi? İnsanlar hep böyledirler. Tarihin hiçbir devrinde Allah’ı yalnız akıllarıyla tanıyabilen bir millet çıkmamıştır. O hâlde “Allah’ı tanımak için tek akıl yeter” nazariyesi, teorisi bilâistisna tüm varlıkların fıtratlarına aykırıdır. Hulâsa diyoruz ki: Ehl-i fetret putlara tapsa dahi ehli necattır, uhrevî mesuliyeti yoktur.

Bu kuvvetli görüş, Eş’arîler, Mâlikîler ve Hanefîlerden de bazı muhakkik âlimlerin (Kemâl İbni Hemmam gibi) görüşüdür.  Üstelik aksi görüşü savunan Mâturidî Fırkası, kendi bünyesi içerisinde de ihtilâfa düşmüştür. Onlardan kimisine göre ehli fetret mutlaka ehli necattır.

وَمَا كُنَّا مُعَذِّب۪ينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولا ayet-i celilesini başka türlü tevil ederek demişlerdir ki: “Azaptan maksat, dünyadaki azaptır. Milletler kendilerine gönderilen Peygamberleri tekzip etmeden Cenab-ı Hak onları dünyada helâk etmez. Ancak Peygamberleri tekzip etmeye kalktıkları zaman onları toptan yok edici bir azap gelir.  Uhrevî azaba gelince o, Peygamberlerin gelip gelmemelerine bakmaz. Çünkü kişi müşrik olarak öldüğü zaman ebedî cezaya mahkûm olur. Velev ki ona hiçbir Peygamber gelmemişse de. Hâlbuki;

مَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِه۪ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى وَمَا كُنَّا مُعَذِّب۪ينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولًا

“Kim hidâyette olursa onun faidesi ancak kendisine racidir. Kim de saparsa ancak aleyhine sapmış olur. Hiçbir suçlu başkasının suç yükünü yüklenemez. Biz bir resul göndermeden azap ediciler değiliz.” (İsra, 15) ayet-i kerimesi ise tam aksine uhrevî azaptan bahsetmektedir. Zira hidayet ve delâletten maksat faide ve zararlarıdır. Yani hidayetin faideleri, sapıklığın da zararları kişiye münhasırdır. Başkasına geçmez. Bu hasır ise dünyada değil, ancak ahirette tahakkuk eder. 

وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ da bu hasrın manasını beyan etmektedir. Cenab-ı Hak bunu böylece beyan ettikten sonra kullarına minnet ederek buyurur ki:

وَمَا كُنَّا مُعَذِّب۪ينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولًا

 “Biz bir Peygamber göndermedikçe, insanları ahirette inançlarından, sözlerinden ve işlerinden dolayı cezalandırmayız. Çünkü onlar: Biz, bu inançlara yahut bu sözlere veyahut bu işlere razı olmayacağınızı bilmiyorduk, diye makul bir mazeret ortaya atabilirler…”

Şimdi bazı ehli fetretin uhrevî azaplarına dair varid olan bir kısım rivayetlere gelince ona karşı verilen cevabı da Allâme-i Bennanî’den dinleyelim. O zat, “Cemü’l Cevâmî” haşiyesinin birinci cildinin 48. sahifesinde ehli fetret hakkında geniş bir bilgi verdikten sonra özetle şöyle devam ediyor: “Bazı ehli fetretin azapta olduğunu ifade eden hadisler ahadî (yaygın olmayan) hadislerden başkası değildir.

Ahadî hadisler ise ehli fetretin kurtuluşunu bildiren nasların kesinlikleri karşısında bir mana ifade edemez.

Hem şöyle bir cevap da verilmiştir. Muhtemeldir ki ehli fetretten Cehennem’de olduğu hadisle sabit olmuş kimsenin azabı kendisine has bir sebepten dolayı olsun ki o sebebi de ancak Allah ile Resûlü bilir. Başkası bilemez. Bu cevap tıpkı Hazreti Hızır tarafından katledilen küçük çocuğun küfrü meselesinde verilen cevaba benzer.”

Hulâsa Fetret devrinde ölenler ehli necattırlar. Çünkü bu hususta yukarıda gösterdiğimiz gibi kat’i ve kesin deliller vardır.


MOLLA SADREDDİN YÜKSEL​


[1] İki Peygamber arasında Peygambersiz geçen devre manasınadır ki vahy ve semavî hükümlerin kesilmesi münasebetiyle ıtlak olunmuştur. Hazreti İsa ile Hazreti Muhammed Sallallahü Aleyhi Vesellem arasında altı asır kadar bir fetret zamanı geçmiştir.

[2] Sadreddin Yüksel, Dinî ve İlmî İncelemeler,  İstanbul 1969, Ötüken Yayınevi, s. 140-145; İslâmî Araştırmalar, İstanbul 1992, Madve Yayınları, s. 136-141.


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 325
Toplam 529681
En Çok 1316
Ortalama 348