DİN VE SİYASET - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

28-01-2022

DİN VE SİYASET[1]
 

Din ve siyaset münasebetlerini hakkıyla bilmek için, dinin de siyasetin de mâna ve mefhumlarını bilmenin yanında hayat ve ibadetin de mâna ve mefhumlarını çok iyi bilmek gerekmektedir. Zira insanımız bu mefhumları hakk ve hakikata uygun bir şekilde bilip şuuruna varmadıkca, söz, fiil ve hareketlerini bu istikamette tanzim ve tatbik sahasına koymadıkça, ne Filistin davasını halledebilir ne de benzeri davaları!..

Evet; insanımızın önünde halletmesi gereken, kanayan yara gibi acısını aklı başında her fert ve cemaata hissettiren ve aynı zamanda Kur’ân tabiriyle “Akabe” ismini alan, yani aşılması dik yokuşu andıran ve fakat aşılması kaçınılmaz bulunan nice davalar ve nice problemler vardır. İşte Filistin davası bunlardan sadece bir tanesidir.

Mısır ve Kuzey Afrika ülkeleri öyle değil mi? Anadolu ve Uzak Doğu ülkeleri öyle değil mi? Arab yarımadası ülkeleri öyle değil mi? Rusya ve benzeri sömürgeci devletlerin sömürüsü altında inim inim inleyen ve sayıları yüz milyona yaklaşan müslüman ülke ve milletler öyle değil mi?

Evet; bunlardan her biri insanımızın kanayan birer yarasıdır. Her birinde yönetim ehliyetsiz ellerin ötesinde küfrün ve kafirin dümen suyuna girmiş, onların verdiği talimat ve emirler gereğince hareket edip şeriatı kaldırmış, yerine kafir laik düzeni getirmiş, camiilerin dahi minber ve kürsüsünü işgal etmiştir. Ve neticede cübbe ve sarıklılar, birer paralı asker gibi, Kur’ân’ın yanında değil, laik düzenin yanında yerini almışlar, şeriatı hayata hakim kılmak için yola çıkanlara düşman kesilmişlerdir.

Ve işte; insanımızın önünde bu derece zor davalar ve mutlaka halli gereken problemler ve aşılması icab eden “Akabeler”vardır. Bütün bir İslâm Alemine hatta bütün bir insanlığa şamil, bu kanayan yaraların sarılması tek bir şeye bağlıdır. O da din ve siyaset münasebetlerini, hayat ve ibadet ilişkilerini gerçek manada bilmeye ve bu bilgileri tavizsiz, ivezsiz, garazsız uzlaşmazsız ve tam bir cesaretle uygulamaya bağlıdır. Bir cümle ile: “Kaynak Kur’ân, Örnek Peygamber” düsturundan hareket etmeye bağlıdır.


Hayat ve İbadet 

Hayat: İnsanımızın herşeyden önce kendisini ve bu hayata niçin geldiğini, gelişinin mâna ve hedefini, hedef ve gayeyi yerine getirdiği takdirde kazancının ne olacağını, getirmediği takdirde kaybının ne olacağını çok iyi bilmesi gerektiği gibi, bir yönüyle de ilmin buradan başladığını ve bu temel mâlumata sahip olmadan yapacağı işlerde hatadan hataya düşeceğini bilmesi lazımdır.

Kur’ân-ı Kerîm, hayatın manasını bir cümle ile ifade etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

“Ben cinleri de insanları da (başka bir iş için değil) ancak kendime kul olmaları için yarattım.” (Zâriyât, 56)

İşte; âyeti celile, hayatın manasını, insanoğlunun dünyaya gelişinin gayesini gâyet veciz bir şekilde ortaya koymakta ve yaratanına kul olmaktan, yani O’na ibadet ve ubudiyette bulunmaktan ibaret olduğunu net ve kesin bir surette önümüze sermektedir.


İbadet ve Ubudiyyet

İbadet; dar manada İslâm'ın beş şartından ibaret ise de, geniş mânada insanoğlunun bütün söz, fiil ve hareketlerini içine almaktadır. Âyetde geçen mana budur. Yani bir insanın kulluk görevini yapabilmesi ve dolayısıyle yaratılışındaki gayeyi yerine getirebilmesi için, her türlü hareketinin, her türlü muamele ve münasebetlerinin; mesela: Beden yapısıyla, aile yapısıyla, komşularıyla, ortaklarıyla, çarşı ve pazarıyla, kazanma ve harcamalarıyla, devlet ve devletin siyasetiyle ilişkileri ibadet çerçevesinde olacaktır. Bütün bunları bir cümle ile ifade edecek olursak: “Yirmi dört saatin yirmi dördü de ibadette geçecektir!..” Ve dolayısıyla boşa geçirecek tek saniyesi bile yoktur. Yemesi, giyinmesi ve uykusu dahi hep ibadet olacak!.. Bir hadis-i şerifte de böyle buyrulmuştur: “Mü’min’in her hali hayırdır; eline geçerse şükreder, hayır olur, elinden çıkarsa sabreder, hayır olur. Bu, mü’min’e mahsus bir vasıftır..." Ve Zilzal suresinin son âyetleri de yine bu gerçeğin veciz bir ifadesidir:

فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُۜ ﴿7﴾ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ

“Kim zerre miskalı hayır işlerse onun karşılığını görecektir, kim de zerre miktarı şer işlerse onun karşılığını görecektir." (Zilzal, 7-8)


Din

Şimdi karşımıza şöyle bir sual çıkmaktadır: İbadetin ölçüsü nedir? Yani insanımız kulluk görevini nasıl ve hangi ölçülere göre yapacaktır? İşte burada “Din” kendini göstermektedir. Dine göre yapacaktır; ölçüyü dinden, dinin getirdiği talimattan alacaktır. Akıl gibi, felsefe gibi, kaynaklara başvurursa o ibadet olmaz!..


Din Nedir? 

Din demek; Allah tarafından gönderilen bir kanundur. Vahiy yoluyla peygambere gelmiştir. O da ümmetine tebliğ etmiştir. Bu husus ilk peygamberle başlamıştır. Bütün peygamberler aynı dini tebliğ edegelmişlerdir. Bu dinin ismi “İslâm"dır. Muhtevası başlıca dört şeyden ibarettir: İman, ibadet, muamelat ve ukubat. İnsanımız; iman meselelerini de, ibadet meselelerini de, diğer varlıklarla ilişkili meselelerini de yani din ve devlet meselelerini de ceza meselelerini de hep dinden, dinin talimatından öğrenecektir.


Dinin Yaptırıcı Gücü 

Dinin emir ve tavsiyeleri olduğu gibi, yaptırıcı gücü de vardır.. Namaz, oruç, zekat ve sair ibadetleri emretmekle kalmaz; yerine getirmeyenler hakkında ceza-ı müeyyideler de getirmiştir. Namaz kılmıyana, teşhir ve sonra sopa cezası tayin ettiği gibi, orucunu alenen yiyenlere de ölüme kadar cezalar tertip etmiştir. Keza; yasakladığı şeyleri irtikâb edenleri sadece uhrevî azabla tehdit etmekle kalmamış, aynı zamanda dünyevi cezalar da tertip etmiştir. İşte dinin ukubat bolümü bundan ibarettir. Bu bölüme yaptırıcı güç de denir.

Din; gaye yönünden beştir: Nefsi koruma, nesli koruma, malı koruma, sıhhati koruma ve dini koruma. İşte bu koruma görevini yapabilmesi için din, ceza hükümleri getirmiştir ve bu suretle insanı, insanî değerlerini muhafaza altına almış ve garanti etmiştir. Mesela:

Hayatı (nefsi) korumak için kısası (Maide, 45), diyeti (Nisa, 92) ve keffareti (Nisa, 92); nesli korumak için recm ve celdi (Nur, 2,4); malı korumak için el kesmeyi, el ve çaprazlama ayak kesmeyi (Maide, 33, 38) âyetlerini getirdiği gibi, şarap içenlere de 80 sopa vurma hükmünü sünnet delilini getirmiştir.

Bunlara “Had” denir. Cem’i hudud gelir. Ve, “Hududullah” diye tabir edilir. Yani bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır, yasak sınırlarıdır. Kim bu yasak sınırları asarsa yakayı ele verir ve ceza görür. Şimdi burada bir sual kalıyor: Bu cezaları kim tatbik edecek? Bunları tatbike ferdin gücü yetmez. Mesela; birinin kolunu kesmeye kalktığı zaman, onun akrabaları, taraftarları da gelir belki kesenin boynunu keserler, boynu kesilenin taraftarları da gelir, aynı işi yaparlar ve böylece sürüp gider, kan gövdeyi götürür. Demek oluyor ki, ferdin buna gücü yetmiyor...


Devlet

O halde cezaları tatbik etme işi bütün bir ümmete, ama organize edilmiş şekline düşüyor ki, ümmetin bu organize şekline devlet denir. Şimdi devleti tarif edebiliriz:

Devlet: ümmetin organize şeklidir, tanzim müessesidir, sultasıdır, dinin hakim gücüdür, yaptırıcı gücü ve müeyyidesidir...

Ve bütün bunları nazarı itibara aldığımız zaman şu neticeye varmaktayız: Din-devlet bütünlüğü vardır ve bunlar iç içedir, birbirini tamamlayan iki unsurdur.

O halde İslâm, hem dindir ve hem devlettir. Yani İslâm dininin yapısında ve özünde devlet vardır, siyaset vardır.


İslâm Dini ve Laiklik 

Din devletini, devletin kuruluş ve esaslarını, hüküm ve kanunlarını beraberinde getirdiğine göre, dinle laikliği bağdaştırmak mümkün müdür? Meseleyi laiklik yönünden ele aldığınızda da netice aynıdır, değişmez. Zira laikliğin tarifi şudur: Dini devletten, devleti dinden ayıran devlet şeklidir. Böyle bir devlet şeklinde dine, şeriata söz hakkı verilmez; Devletin kuruluşu da icraatı da hep laik kafalardan gelir ve geçer. Daha açık bir ifade ile söyleyecek olursak: Laik devlet şeklinde kanunları insanlar yaparlar.

 

Ve Netice:

1- İslâm Dini aynı zamanda devlettir.

2- Laik rejimle İslâm dinini bağdaştırmak mümkün değildir.

3- Laiklik dinsizliktir.

4- Bir müslüman laik olamaz (Kevserî’nin bu husustaki fetvalarına bakıla!..)

5- Hakimiyyet kayıtsız ve şartsız Allah’ındır.

6- “Hakimiyyet kayıtsız ve şartsız milletindir” demek şirktir, putperestliktir.

Müslümanların bütün davalarını ve bu arada Filistin davasının çözümü, hallü ve faslı İslâm Dini’nin yapısını hakkıyla bilmeye ve bir bütün olarak tatbik etmeye bağlıdır. Bu da netice bölümünde kaydettiğim altı maddeyi insanımızın bilmesine ve iman haline getirmesine bağlıdır. Bu da bunları dünyanın gündemine getirip tebliğ ve telkinatını “Kaynak Kur’ân, Örnek Peygamber” diyerek yapmaya bağlıdır.

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


[1] Mesajlar kitabından.


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 283
Toplam 529639
En Çok 1316
Ortalama 348