CİN NEDİR? - MOLLA SADREDDİN YÜKSEL

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

23-09-2022

CİN NEDİR?[1]

Cin, görmediğimiz, mahiyetlerini bilmediğimiz bir çeşit mahlûktur. Cenab-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’inde şöyle buyurmuştur:

اِنَّهُ يَرٰيكُمْ هُوَ وَقَب۪يلُهُ مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْ

 “Sizin onları görmediğiniz yerlerden o ve taraftarları sizi görürler.” (A’raf, 27)

Onların varlığına inanmak vaciptir. Çünkü cinlerin varlığı, masum bir zat tarafından, hem sübûtu ve hem delaleti kat’i ve kesin bir nasla bize bildirilmiştir. Yani mesele aklî değil, naklîdir.

Eğer Cenab-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’inde cinlerden söz etmemiş olsaydı biz ne onların varlığını bilir ve ne de aklen kabul ederdik.

Cinler çoğalırlar. Şu ayet de bunun ispatıdır: 

كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ اَمْرِ رَبِّه۪ اَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُۤ اَوْلِيَاۤءَ مِنْ دُون۪ي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّ

 “O, cinlerden idi. Rabb’inin buyruğu dışına çıktı. Siz beni bırakıp size düşman olan onu ve soyunu dost mu ediniyorsunuz?” (Kehf, 50)

Onlar akıl ve şuur sahibidirler. Şu ayetlere dikkat et:

قُلْ اُوۧحِيَ اِلَيَّ اَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ فَقَالُوۤا اِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًا ﴿١﴾ يَهْد۪يۤ اِلَى الرُّشْدِ فَاٰمَنَّا بِه۪ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَاۤ اَحَدًا

“De ki, bana şu hakikat vahyolunmuştur: Cinden bir zümre (benim Kur’ân okuyuşumu) dinlemiş de kavimlerine döndükleri zaman şöyle söylemişler: Hakiki hayranlık veren bir Kur’ân dinledik ki O, hakka ve doğruya götürüyor. Bundan dolayı biz de ona iman ettik. Rabbimize hiçbir şeyi asla ortak tutmayacağız.” (Cin, 1-2)

Evet ayette قَالُٓوا “söylemişler”, اٰمَنَّا “iman ettik” وَلَنْ نُشْرِكَ “ortak tanımayacağız” kelimeleri vardır. Söylemek, iman etmek, Allah’a şerik koşmamak ve benzerleri ise ancak konuşan, düşünen ve idrak eden mahlûkların işidir. Demek oluyor ki, bütün bunlar cinlerde vardır.

Ayrıca cinler de insanlar gibi iki sınıfa ayrılırlar. Biri Allah’a muti diğeri asidir. İşte ayet:

وَاَنَّا مِنَّا الْمُسْلِمُونَ وَمِنَّا الْقَاسِطُونَ فَمَنْ اَسْلَمَ فَاُوۨلٰۤئِكَ تَحَرَّوْا رَشَدًا ﴿١٤﴾ وَاَمَّا الْقَاسِطُونَ فَكَانُوا لِجَهَنَّمَ حَطَبًا

 “Gerçek, kimimiz Müslümanlar, kimimiz ise zulmedenlerdir. Müslüman olan kişiler (yok mu?) işte onlar doğru yolu aramışlardır. Zulmedenlere gelince: Onlar da Cehennem’e odun oldular.” (Cin, 14-15)

Kur’ân’ın naklettiği bu sözler, Peygamber Aleyhisselâm’ın Kur’ân okuyuşunu dinlemiş bulunan cinlerin sözüdür.

Cin, can ve cinnet kelimeleri, otuzbir defa Kur’ân-ı Kerim’in otuzbir ayetinde zikredilmiştir. İşte bu kelimelerin zikredildiği surelerin isimleri şöyledir:

En’am, İsra’, Sebe’, Zâriyat, A’raf, Kehf, Sâffât, Rahman, Hûd, Neml, Fussilet, Cin, Hicr, Secde, Ahkaf, Nas.

Cin, evvelki Peygamberlere inen kitaplarda da zikredilmiştir. İncil’de cin, can, iblis, şeytan ve şeyatin kelimeleri geçmektedir. İsterseniz aşağıya birkaç misal yazalım: 

1- Sahife 9, Laviyyîn (Kâhinler), ayet 31: “Cinlere önem vermeyiniz. Ve onlardan musahharlar da aramayınız. Çünkü onlarla kirlenirsiniz…”

2- Matta, sahife 17, ayet 28: “İsa, o süflî ruhu azarlayıp kovdu, bunun üzerine şeytan delikanlının bedeninden çıktı, delikanlı da derhal şifaya kavuştu.”

3- Birinci Semovil, sahife 28, ayet 7: Şavul (İsrail hükümdarlarından birisidir) dedi ki: “Bana cinli bir kadın bulun da gidip kendisine birkaç sual sorayım. Köleleri ona “Aynidur adlı karyede cinli bir kadın var” diye cevap verdiler…”

Melekle cinleri inkâr edenler bu iki çeşit mahlûkun varlığına delalet eden kelimeleri tevil ediyorlar. Onların teviline göre “melaike” kelimesi tabiat kanunlarından; cin, şeytan ve iblis kelimeleri ise şerli, azgın ve fesatçı bir ruh taşıyan insanlardan ibarettir. 

Bu inkârcı gürûh, duyularının şahsına girenden başkasını kabul etmeyen, yani, madde âleminin dışında kalan hiçbir şeye inanmayan maddecilerin görüşlerini benimser ve onlarla omuz omuza yürür; ta ki ona da aydın ve ilerici unvanı verilsin!

Bir de bu gürûh, ayetin sarahatini tevil ediyor ki Allah’a ve Kur’ân’a olan iman ile cin ve melekleri inkâr etmek arasında bir tezat görülmesin! Hâlbuki tezat gündüz gibi aşikârdır. Zira cin ve meleklerin varlıklarını inkâr etmek Kur’ân’ın sarih bir haberini reddetmek demektir.

Benim de inanarak söylediğim şey şudur: O tevil için hiçbir zaruret yoktur. Zaten doğru da değildir. Çünkü melekler ile cinlerin mevcudiyetleri muhalif bir şey değil ki onlardan bahsetmek akla muhalif olsun ve nihayet akıl ile nakil çatışmasın diye tevil yoluna gidilsin. Bilakis varlıkları, aklî imkân dairesi içindedir. Onları görmemiz, yokluklarını gerektirmez. Çünkü mikroplar ve ancak çok büyütücü cihazlarla görülebilen yaratıklar, asırlarca bütün insanların gözlerinden gizli idiler. Kimse onları bilemiyordu. Buna rağmen çok uzun süren o devre içerisinde, bahsi geçen yaratıklar yine büyüyor, gelişiyor ve çoğalıyordu.

Demek ki hissimizin taalluk etmediği her şeyin yokluğuna hükmetmek kadar büyük hata olamaz. Kim bilir Cenab-ı Hak, bizim bugünkü duyularımızı başka bir şekil ve keyfiyette yaratmış olsaydı, belki melekler, cinler ve hiç kimsenin akl-ü hayalinden geçmeyen nice nice âlemler bize görünürdü. Öyle ise tevilin zarurî hiçbir tarafı yoktur. Beşer olarak künhü mahiyetini bilmediğimiz şeyler, şimdiye kadar bilebildiğimiz şeylere nazaran pek çoktur. Kâinatta çok şeyler vardır ki ne görüyor ve ne de mahiyetlerini biliyoruz. Ancak belirtileriyle var olduklarını seziyoruz. Mesela elektrik, mıknatıs, çekim ve ışık gibi… Buna rağmen de bunları inkâr etmiyoruz.

Tabiat âlemi daha keşfedilmemiş birçok sırlarla doludur. İlim, ileride belki bunları da ortaya çıkarır. Öyleyse görüş sahamıza girmeyen şeyleri şimdiden inkâr hakkımız yoktur. Çünkü insanlık âlemi kurulduğundan bugüne dek, sahip olduğu bunca keşif ve icatlara rağmen, kâinat sırlarının milyonundan birini bile çözememiştir:

وَمَاۤ اُوۧت۪يتُمْ مِنَ الْعِلْمِ اِلَّا قَل۪يلًا

 “(Zaten) Size az bir ilimden başkası verilmemiştir.” (İsrâ, 85).

 

Cin ve Şeytan Çarpması

Şeytan, insanların batıl yola sapmasını sağlar. Bu hususta Mu’tezile ile Ehli Sünnet arasında asla ihtilâf mevcut değildir. Yalnız, acaba şeytan insanoğlunun düşünce ve tefekkür cihazında bir sakatlık meydana getirebilir mi? Veyahut yapısına bir eziyet verebilir mi? İşte bu noktada Mu’tezile ile Ehli Sünnet arasında ihtilâf vaki olmuştur. Mu’tezile, “Hayır şeytan bunu yapmaz” diyor. Delil olarak da şu ayeti kerimeyi gösteriyor:

وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ اِلَّاۤ اَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ ل۪ي

 “Zaten sizin üzerinizde hiçbir hükmüm, nüfuzum da yoktu. Yalnız ben sizi çağırdım, siz de bana hemen icabet ettiniz.” (İbrahim, 22)

Ehli Sünnete gelince: Onlara göre, şeytan bazen insanın hem aklına ve hem de bedenine zarar verir, bazen de telef eder. Bu görüşü ispat eden üç şey var: Ayet, hadis ve müşahede edilen hadiseler. Ayet şu:

اَلَّذ۪ينَ يَاْكُلُونَ الرِّبٰوا لَا يَقُومُونَ اِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّ

“Ribâ (faiz) yiyenler, şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi (mezarlarından) kalkarlar. (Bakara, 275)

Hadis ise birkaç tanedir ve bir tanesi de şöyledir:

فَنَاءُ أُمَّتِي بِالطَّعْنِ وَالطَّاعُونِ وَخْزُ أَعْدَائِكُمْ مِنَ الْجِنِّ 

“Ümmetimin yok olması şu iki şeyledir: Savaş ve vebâ. Vebâ da cinlerden olan düşmanlarınızın çarpmasıdır.”[2]

وَفِي كُلٍّ شُهَدَاءُ

“Her ikisinde de şehitlik rütbesi vardır.”[3]

Hadiselere gelince, saymakla bitmeyecek kadar çoktur. Hatta İmam-ı Ahmed’in oğlu Abdullah babasına sormuş: “Baba, bazı kimseler (Cin, saralı insanın vücuduna giremez) diyorlar.” İmam da: “Onlar yalan söylüyorlar. Girer ve hastanın ağzı ile konuşur.” diye cevap vermiştir.

Şimdi yukarıdaki beyanımızda zannedersem hak ve hakikat aydınlandı. Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin. Yalnız hatırdan çıkarılmamalıdır ki, hakka rücu etmek, büyük bir fazilet ve kârlı bir davranıştır.

 

Cin Çarpmasının Sebebi ve Onun Tedavisi

Allâme İbnü’l Kayyim Zâdu’l Meâd’da demiştir ki: “Sara iki çeşittir. Birisi süflî ve kötü ruhların tesiriyle meydana gelir, diğeri de vücutta bulunan (ahlât-ı erbaa) dört sıvı maddenin bozulmasından yahut sair hastalıklardan veyahut insanın düşünme gücüne tesir eden kederden doğar. Tabipler ancak bu kısmın sebep ve tedavisi üzerinde dururlar.

Birinci kısma gelince: O, ekseriyetle bir insanın içi, yüreği; iman, zikir ve Peygamber Aleyhisselâm’ın Allah’a sığınmak için okuduğu duaların nurundan boş kaldığı zaman musallat olur. Demek kötü ruh o bedeni manevî silahlardan soyulmuş bulunca hemen içeri girer ve ona türlü eziyetler verir. Bir de, nerede olursa olsun kötü ruhlardan, her mahlûka karşı şer işlemekten başkası beklenilemez. Tabii bunlar sebepsiz sokan yılan ve akrep gibidirler. Bu çeşit saranın tedavisi de hayra taraftar, yüce ve şerefli ruhların, o kötü ruhlara karşı çıkmasıyla mümkün olur. Zira karşı karşıya geldikleri zaman, imanı kuvvetli, tevekkülü tam yüce ruh, o süflî ruhun bıraktığı izlerle mücadele eder ve nihayet Allah’ın izniyle onu ortadan siler.

Kuvvetli delillerle aslının doğruluğuna inandığım ispirtizma (ruhları çağırma) fenni de bu görüşü (Kötü ruhların ancak iyi ruhlar tarafından kovulabilmesi) açıkça teyit etmektedir.  Zira celselere çağrılıp gelen büyük ruhlar, aynı kanaati beyan etmişlerdir. İsterseniz birlikte, filozof Alan Kardi’nin “Medyumlar Kitabı” adlı eserinde yazılı bir mülâkat parçasına göz gezdirelim. Parça şöyledir: 

“Sual: (Gelen ruha soruluyor): Şerli, kötü ruhları kovmak için bir çare var mı?

Cevap: Evet, var. Ve onun en iyi çaresi de hayır işlemiş, şerden sakınmış ve kusurlarını telâfi etmiş bir ruhun çağrılmasıdır. Onun gelmesiyle kötü ruhlar hemen kaçarlar.

Sual: Birçok takva sahipleri, takvalarına rağmen şerli ruhların iz’açlarına maruz kalırlar. Bu nasıl izah edilir?

Cevap: Eğer hakikaten iyi kimselerse, iz’aç edilmeleri ancak bir tecrübe, bir alıştırma gayesi iledir. Yalnız siz, zahirî fazilete pek aldanmayın, zira fazilet ayrıdır, faziletten dem vurmak da ayrıdır. Demek takvası yalnız bir gösterişten ibaret olan kimse, şerli ve kötü ruhların saldırısına uğrayabilir.”

 

MOLLA SADREDDİN YÜKSEL


[1] Sadreddin Yüksel, Dinî ve İlmî İncelemeler,  İstanbul 1969, Ötüken Yayınevi, s. 132-139; İslâmî Araştırmalar, İstanbul 1992, Madve Yayınları, s. 128-135.

[2] Müsned, 19528.

[3] İmamı Ahmed ve Taberanî.


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 383
Toplam 529739
En Çok 1316
Ortalama 348